1. sayfa - 2 sayfa var 12 SonuncuSonuncu
16 sonuçtan 1 ile 10 arası
  1. #1

    SİTE KURUCUSU
    Array
    Üyelik tarihi
    31.07.2005
    Yer
    Siirt
    Yaş
    46
    Mesajlar
    13.422
    Tecrübe Puanı
    10

    Standart Peygamberimiz (sas) müşfikti

    Peygamberimiz (sas) müşfikti

    Amr. b. Said, Hz. Enes’ten şöyle rivayet etmektedir: “Çocuklara karşı Resulullah (sas)’den daha müşfik davranan kimse görmedim.”

    Enes (ra) şöyle anlatmaktadır: “Ben namazı Resulullah (sas) kadar kısa ve düzgün kılan hiçbir imamın arkasında namaz kılmadım. Bebek a laması duydu unda, namazı, bebe in annesi sıkılabilir diye kısa tutardı.”

    Peygamber Efendimiz (sas) iman eden herkese şefkatli olmalarını, çevreleriyle iyi geçinmelerini ve iyi davranışlarda bulunmalarını ö ütlüyordu. Bu arada İslam’ı tebli etti i zaman zarfında kendisine hakaret eden, canına kasteden, kötü davrananlara da aynı karşılı ı vermiyor ve onlara merhamet gösteriyordu. İhtiyacı olan, darda kalan insanlara yardım ediyordu.

    Efendimiz’e (sas) yapmadıkları işkenceler kalmamıştı. O, yoldan geçecek diye yoluna dikenler koyanlar, taş ya muruna tutanlar oldu u gibi üzerine hayvan işkembesi atarak hakaret edenler de yok de ildi. Hicret öncesinde hayatına kastedenler, suikast planları yapanlar, zehirleme teşebbüsünde bulunanlar olmuştu. Ama Resulullah (sas) onlara merhametten başka bir hisle yaklaşmamıştı.

    Kocaların eşlerine iyi muamele etmesinin yanında insanların yanlarında çalıştırdıkları hizmetçilerine de nazik davranmalarını, onları besleyip, giydirip iyi muamele edilmesini istemişti. Bir gün Abbad b. Şurahbil adlı aç bir adam bir bahçeye girmişti. Birkaç hurma yedi ve bir miktar da elbisesine koydu. Bahçenin sahibi onu yakalayıp dövüp, elbiselerini soydu. Fakir adam bahçe sahibiyle birlikte Resulullah (sas)’in yanına geldi inde, Efendimiz (sas) bahçe sahibine dönerek, “O cahildi, sen ona ö retmeliydin; o açtı, sen onu doyurmalıydın.” dedi. Ve bahçe sahibi adamın elbiselerini iade etti. Ayrıca ona kendi ambarından bu day verdi.


    Çalışkan ve ince ruhluydu

    Resûlullah Efendimiz’in, geçmişteki ve gelecekteki günahlarının, Allahü Teâlâ tarafından ba ışlandı ı, kendisine müjdelenmişti. (Fetih, 2) Böyle oldu u halde Peygamberimiz, bir gün, ‘Sizden, ameli kendisini kurtarabilecek hiçbir kimse yoktur!’ buyurmuştu. ‘Yâ Resûlallah, Seni de mi amelin kurtaramaz?’ diye sordular. O, ‘Evet, Beni de amelim kurtaramaz! Ancak, Rabb’im Allahü Teâlâ Beni, tarafından bir ma firet ve rahmetle kuşatır ve korur!’ diye cevap verdiler. (Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned, 2/235)

    Resûlullah Efendimiz, bir sefer esnasında ashâbına, bir koyun kesip pişirmelerini söylemişti. Ashaptan birisi, ‘Yâ Resûlullah, onun bo azlanması benim üzerime olsun.’ dedi. Başka birisi, ‘Yâ Resûlullah, onun yüzülmesi de benim üzerime olsun.’ dedi. Bir başkası, ‘Yâ Resûlullah, pişirilmesi de benim üzerime olsun.’ dedi. Resûlullah (sas) Efendimiz de, ‘Odun toplamak da benim üzerime olsun.’ buyurdu. Sahâbîler, ‘Yâ Resûlullah, biz senin işini de görmeye yeteriz (senin çalışmana gerek yok).’ dediler. Peygamber-i Zîşân Efendimiz, ‘Sizin, benim işimi de görmeye yetece inizi biliyorum. Fakat ben, size karşı imtiyazlı bir vaziyette bulunmaktan hoşlanmam. Çünkü Allah kulunu, ashâbı arasında imtiyazlı durumda görmekten hoşlanmaz!’ buyurdu. (Kastalanî, Mevâhibü’l-Ledünniyye, 1/385)

    Çatık kaşlı de ildi, nazik ve cömertti


    Resulullah, evini süpürür, hayvana ot verir, deveyi ba lardı. Koyunun sütünü sa ardı. Sökü ünü diker, çamaşırını yamardı. Hizmetçisi ile birlikte yerdi. Hizmetçisi el de irmeni çekerken yorulunca, ona yardım ederdi. Pazardan öteberi alıp eve getirirdi. Fakirle, zenginle, büyükle, küçükle karşılaşınca, önce selam verirdi. Bunlarla musafaha etmek için, mübarek elini önce uzatırdı. Köleyi, efendiyi, beyi, siyahı ve beyazı bir tutardı. Her kim olursa olsun, ça ırılan yere giderdi. Önüne konulan şeyi, az olsa da, hafif, aşa ı görmezdi. Güzel huylu idi. Güler yüzlü, tatlı sözlü idi. Üzüntülü görünürdü. Fakat, çatık kaşlı de ildi. Heybetliydi. Yani saygı ve korku hâsıl ederdi. Fakat, kaba de ildi. Nazik idi. Cömert idi. Fakat, israf etmez, faydasız yere bir şey vermezdi. Herkese acırdı. Mübarek başı hep önüne e ikti. Kimseden bir şey beklemezdi. AHMET AKYÜREK



    İnsanlı ın İftihar Tablosu’nun Hayat kronolojisi

    Cenab-ı Hak, Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’i bize bir örnek insan olarak göndermiştir. Allah Rasulü’nün yaşamış oldu u hayatın her karesinden alaca ımız pek çok ders var. Bugün yaşadı ımız problemleri O’nun örnek hayatından çıkarılabilecek prensiplerle çözmemiz mümkün. Bu da Efendimiz’in hayatını bilmemize ba lı. Onun için Allah Rasulü’nün hayatını okumalı, başta çocuklarımız olmak üzere etrafımızdaki kişilere okutmalıyız. Ve tabiki O’nun hayatını hayatımıza hayat kılmalıyız. Allah Rasulü’nün hayatında önemli yer tutan hadiselerden hareketle yılları esas alarak sizin için bir kronoloji hazırladık. Bu kronoloji sayesinde Efendimiz’in hayatı kare kare gözümüzde canlanacaktır.

    571 Rebiülevvel ayının 12’inci gecesi (20 Nisan) Efendimiz (sas) dünyayı şereflendirdi.

    575 Süt annesi Halime Hatun, Allah Rasulü’nü annesi Hz. Amine’ye teslim etti.

    577 Efendimiz, Mekke ile Medine arasındaki Ebva Köyü’nde annesini kaybetti. Dedesi Abdülmuttalib Efendimizi himayesi altına aldı.

    579 Abdülmuttalib ahirete göç etti. Efendimiz, amcası Ebu Talib’in yanında kalmaya başladı.

    583 Amcası Ebu Talib’le ticaret maksadıyla Şam’a gitti. Burada Rahip Bahîra Allah Rasulü’nün beklenen son peygamber oldu unu keşfetti.

    590 Hilfu’l-Füdul (Faziletliler antlaşması) cemiyetine iştirak etti.

    591 Ticarete başladı.

    596 İkinci kez ticaret maksadıyla Şam’a gitti. Üç ay sonra Hz. Hatice Validemiz’le evlendi.

    605 Kâbe’nin yeniden imarı esnasında kabileler arasında çıkan anlaşmazlı ı giderdi.

    610 Hira’da ilk vahiy tebli edildi.

    613 Safa tepesine çıkıp ilk açık tebli ini yaptı. Yakın akrabalarına tebli için yemekler verdi. Müslümanlara işkence yapılmaya başlandı.

    615Habeşistan’a ilk hicret. Hz. Hamza ile Hz. Ömer müslüman oldu.

    616 Habeşistan’a 2. hicret.

    617 Müslümanlara karşı üç yıl sürecek sosyal ve ekonomik boykot başladı.

    619 Boykot sona erdi. Efendimiz’in o lu Kasım, ardından di er o lu Abdullah vefat etti. Kısa bir süre sonra amcası Ebu Talib öldü. Ardından da Hz. Hatice validemiz irtihal etti.

    620 Allah Rasulü, Taif’e gitti. Orada kötü karşılandı.

    621 İsra ve Miraç hadiseleri yaşandı. Medineli 12 Müslüman Allah Rasulü’ne biat etti. 1. Akabe Biatı.

    622 İkinci Akabe Biatı yapıldı. Müslümanlar ve ardından da Efendimiz, Mekke’den Medine’ye hicret ettiler. Mescid-i Nebevi inşa edildi. İlk ezan okundu.

    623 Kıble yönü Cenab-ı Hakk’ın emriyle Kudüs’ten Mescid-i Haram’a çevrildi.

    624 Mekkeli müşriklerle Bedir Savaşı yapıldı. Aynı yıl Beni Kaynuka Yahudileri üzerine gidildi ve onlar, Medine’den çıkarıldı. Ramazan orucu farz kılındı. İlk bayram namazı kılındı. Zekat farz oldu. Allah Resulü’nün kızı Hz. Rukiyye vefat etti. Hz. Ali ile Hz. Fatıma evlendi. İlk kurban bayram namazı kılındı.

    625 Uhud muharebesi yapıldı.

    627 Hendek Savaşı yapıldı. Beni Kurayza kuşatıldı.

    628 Kabe ziyareti için yola çıkıldı. Rıdvan biatı yapıldı. Mekkeli müşriklerle Hudeybiye barışı imzalandı.

    630 Mekke fethedildi. Kabe putlardan temizlendi. Tebük seferi yapıldı.

    632 Efendimiz veda haccını yaptı. Rahatsızlandı ve ardından 8 Haziran’da vefat etti. ALİ DEMİREL


    Hz. Ali (ra), Kâinatın İftihar Tablosu (sallallahu aleyhi vesellem)’i bize şu şekilde tanıtır:


    Efendimiz (sas)’in boyu ne çok kısa, ne de çok uzundu; O, orta boyluydu. Saçları kıvırcık da de il, uzun düz de de ildi. O’nun saçları kıvırcıkla düz arası idi. Yüzü yuvarlak, teni duru beyaz, gözleri iri ve siyah, kirpikleri uzundu. Allah Resulü iri kemikli ve geniş omuzluydu. Gö sünün ortasından karnına kadar kıl yoktu. İki avucu ve tabanları dolgundu. Yürürken sanki yokuş iner gibi rahatlıkla ilerlerdi. Sa ında veya solundaki birine baktı ında bütün vücuduyla ona dönerdi. İki omzu arasında peygamber oluşunun nişanesi olan bir mühür vardı. O, gönül bakımından insanların en cömerdi, konuşmasında insanların en do ru sözlüsüydü. Tanıyanlar için en yumuşak huylu ve en arkadaş canlısı olan insan oydu. Allah Resulü’nü ansızın gören O’nun heybeti karşısında ürperirdi; fakat Efendimiz’i tanıyarak birlikte olan ise, O’nu her şeyden çok severdi. O’nu görüp de anlatan herkes: “Ne O’ndan önce ne de O’ndan sonra Allah Resulü (sas)’nün benzerini görmedim.” derdi.


    Hz. Muhammed Mustafa sallâllâhü aleyhi ve sellem âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir.

    Allah’ın salat-ü selamı rahmet Peygamber’i ve ümmetinin şefaatçisi olan Hz. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellemin üzerine olsun
    "BİZİM YANIMIZA GELEN HİÇ KİMSE GELDİĞİ GİBİ AYRILMAMIŞTIR"
    Şeyh Muhammed Kazım KS

  2. #2

    SİTE KURUCUSU
    Array
    Üyelik tarihi
    31.07.2005
    Yer
    Siirt
    Yaş
    46
    Mesajlar
    13.422
    Tecrübe Puanı
    10

    Standart

    Çocukları kuca ına alır, onları okşar, ba rına basardı


    Hz. Peygamberimiz, torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin do duktan sonra onları görmek için daha sık Hz. Fatıma’nın evine gider olmuştu. Onların bakımlarıyla ilgileniyordu, onlarla oyunlar oynuyordu ve sık sık onlara olan sevgisini dile getiriyordu. Nitekim Hz. Peygamber torunu Hasan için, “Allah’ım ben, O’nu seviyorum. O’nu sen de sev. O’nu seveni de sev.” diye buyurmuşlardır.

    Usame bin Zeyd Peygamber Efendimiz’in (sas) kendilerini nasıl sevdi ini bize şöyle anlatır:

    Resulullah beni alır, dizi üzerine oturturdu. Hasan’ı da öbür dizine oturturdu. Sonra bizi gö süne bastırır, “Allah’ım bu ikisine rahmet ihsan eyle. Çünkü ben bunlara hayır ve saadet diliyorum.” derdi. (Buhari, Kitab’ul-Edeb, 22)

    Resulullah torunu Hasan bin Ali’yi öptü ü sırada yanında Akra bin Habis oturmaktaydı. Akra, “Benim on tane çocu um vardır, onlardan hiçbirini öpmedim.” dedi. Resulullah ona do ru baktı ve sonra da adeta bize de örnek olacak bir söz söyledi, “Merhamet etmeyene merhamet olunmaz.” buyurdu. (Buhari, Kitabu’l-Edeb, 26)

    Resulullah, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’in gönüllerini namaz, cami ve manevi ilim meclislerinin aşkıyla daha çok küçük yaşlardan itibaren doldurmuştu. Bir gün cemaatle kılınan bir namaz esnasında Hz. Peygamber secdeye varmıştı. Secde o kadar uzun sürdü ki arkasında namaz kılanlar ne oldu unu merak ettiler. Anormal bir şeylerin oldu unu ya da vahyin geldi ini düşündüler. Namaz bittikten sonra bunun sebebini sordular. Hz. Peygamber onların sorusunu şöyle cevapladı:

    “Hüseyin, secdeye vardı ımda sırtıma çıktı. Evde bu âdeti edindi inden, onu sırtımdan atamadım ve böylece secde uzun sürdü.” (Buhari, Kitabu’s-Salat, 52) Bir başka zamanda ise Resulullah (sas) hutbe vermekte iken Hasan ve Hüseyin gelir.

    Üstlerinde birer kırmızı gömlek vardı. Yürüyorlar ve arada bir sürçüyorlardı. Hz. Peygamber minberden indi, onları taşıyarak önüne koydu ve sonra şöyle buyurdu: “Allah’ın, mallarınız ve çocuklarınız ancak bir fitnedir sözü, haktır. Şu iki çocu a baktım. Yürüyorlar ve sürçüyorlar. Sabredemedim ve nihayet konuşmamı keserek onları kaldırdım.” buyurmuştur. (Buhari, Fiten, 20)

    Çocukluklarından kaynaklanan ufak yaramazlıklarına ra men Resulullah, torunları Hasan ve Hüseyin’i camiden, namazdan ve sohbet meclislerinden uzaklaştırmıyordu. Aksine, Hz. Peygamber onların caminin manevi havasından faydalanmalarını sa layarak gönüllerinde namaz ve sohbet aşkını canlandırıyordu.

    Caminin feyzi ve namaz aşkıyla yetişen Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin 7-8 yaşlarındayken hatalı abdest alan bir kişiye hatalı abdest aldı ını söyleyemeyecek derecede ahlaki olgunlu a ulaşmışlardı. Onun gönlünü kırmak istemiyorlardı.

    Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’den birisi do ru, di eri hatalı abdest alarak adama “Hangimiz do ru abdest alıyoruz?” diye sormuşlar. Böylece adamın hatasını anlamasını sa lamışlardı. ESMA SAYIN EKERİM


    Eşsiz Aile Reisi, Fâhr-i Âlem kısa ve öz konuşurdu



    Allah Rasulü daima hüzünlü ve düşünceli idi. Lüzumsuz konuşmaz, ço u kez susardı. Söze tok başlar, tok bitirirdi (lafı a zında gevelemezdi). Kısa, öz ve manalı konuşurdu. Kelimeleri tane tane söylerdi. Lüzumundan fazla ve eksik konuşmazdı. Yumuşak huylu idi. Az olsa da nimetleri büyük görürdü. Hakka sataşıldı ında öfkelenir ve hakka yardım etmedikçe de öfkesinden dolayı bulundu u yerden ayrılmazdı. İşaret etti i vakit bütün eliyle işaret ederdi. Bir şeye hayret etti inde elini çevirir, konuştu unda ellerini bir araya getirir, sa elinin içi ile sol elinin başparma ının içine vururdu. Öfkelendi inde yüz çevirirdi, sevindi inde hafifçe gözlerini kapardı. Gülmesi ekseriya tebessümdü ve gülerken dişleri dolu tanelerini andırırdı.
    "BİZİM YANIMIZA GELEN HİÇ KİMSE GELDİĞİ GİBİ AYRILMAMIŞTIR"
    Şeyh Muhammed Kazım KS

  3. #3

    SİTE KURUCUSU
    Array
    Üyelik tarihi
    31.07.2005
    Yer
    Siirt
    Yaş
    46
    Mesajlar
    13.422
    Tecrübe Puanı
    10

    Standart

    Evdeki hâli


    Evine kendi işleri için girerdi ve bu mevzuda serbestti. Evdeki zamanını üçe bölerdi: Bir kısmını Allah’a, bir kısmını ailesine, bir kısmını da kendisine ayırırdı. Sonra kendisine ait olan vaktini kendisiyle insanlar arasında ikiye taksim ederdi. Ayırdı ı bu süreyi halkın umumi ve hususi işlerine hasreder, onlardan hiçbir şey esirgemezdi. Ümmetine ayırdı ı zaman süresi içinde faziletli kişileri tercih etmek, dindeki derecelerine göre onlarla ilgilenmek âdetlerindendi. Kiminin bir ihtiyacı, kiminin iki ihtiyacı, kiminin de daha fazla haceti olurdu. Hepsiyle meşgul olur, halkı, kendilerine faydası dokunacak işlere yöneltirdi. Müslümanlar kendi meselelerini sorar, o da onlara yararı dokunacak hususları bildirir, şöyle buyururdu: “Burada olanlar olmayanlara sözlerimi duyursunlar. İhtiyaçlarını bana duyuramayanların isteklerini bana iletiniz. İhtiyacını sultana iletemeyen birinin bu hacetini ulaştıranın ayaklarına Allah-ü Teala kıyamet gününde kuvvet verir.”

    Peygamberin huzurunda lüzumsuz şeyler konuşulmazdı. Konuşuldu u takdirde dinlemezdi. Yanına hayır umarak girerlerdi. Girenlere Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) muhakkak bir şey tattırırdı. Huzurundan çıkanlar hayır kılavuzları olarak ayrılırlardı.


    Efendimiz’in ashabına karşı üslubu


    “Nebi Aleyhisselam, daima güler yüzlü, iyi ve yumuşak huylu idi. Kaba ve katı yürekli de ildi. Ba ırıp ça ırmaz, kötü laf etmez, başkalarını ayıplamazdı. Şakacı de ildi. Hoşlanmadı ı şeyleri görmezlikten gelirdi. Ondan bir şey uman meyus olmaz, hayal kırıklı ına u ramazdı. Nefsini üç şeyden men etmişti: Münakaşa, mübala a ve gereksiz konuşmalardan. Şu üç hususta da halk ile münasebeti kesmişti: Kimseyi ayıplamaz, başkasının kusurlarını araştırmaz, sevap ümit etti i mevzuun dışında konuşmazdı. Konuştu unda hemdemleri sanki başları üzerinde kuş varmış gibi başlarını e erek ve dikkatle onu dinlerlerdi. O konuştu unda meclistekiler susar, o sustu unda da halk konuşurdu. Rasulullah’ın huzurunda çekişilmezdi. Ashabının güldü üne güler, hayret etti ine de hayret ederdi. Yabancı birisi konuşma ve iste inde kaba davrandı ında sabır gösterirdi. Arkadaşları böyle bir yabancıya çıkıştıklarında kendilerine: “İhtiyaç sahibini gördü ünüz vakit ona yardım ediniz.” buyururdu. Haktan meyletmedikçe konuşanın sözünü kesmezdi. Övgüde aşırılı a kaçmayanların medihlerini kabul ederdi. Konuşan, haktan saptı ında ya sözünü keser yahut kalkıp giderdi.”



    Gönüllerin Efendisi, Fâzilet Güneşi

    Boş buldu u yere otururdu


    “Allah Rasulü (sallallahu aleyhi ve sellem) otururken, kalkarken daima Allah’ı anardı. Oturmak için muayyen bir yeri yoktu. Halkı da böyle bir yer edinmekten men ederdi. Bir toplulu un yanına vardı ında boş buldu u yere oturur ve ashabına da bunu emrederdi. Huzurunda oturan herkesle ilgilenirdi. Öyle ki hiçbir fert başkasına kendisinden daha çok iltifatta bulundu u zehabına kapılmazdı. Herhangi bir ihtiyacı için birlikte oturdu u veya ayakta dikildi i kimse kendili inden ayrılmadıkça onu bırakıp gitmezdi. İhtiyaçlarını iletenlerin ya isteklerini kabul edip yerine getirir yahut tatlı sözlerle yol gösterirdi. Müsamahasına ve güzel huylarına güvenen halk O’na sı ınmıştı, onların babası olmuştu. Herkes, hak konusunda huzurunda eşitti. Meclisi hilm, haya, sabır meclisi idi. Onun bulundu u yerde sesler yükselmez, kimsenin şerefiyle oynanmaz, kimsenin ayıbından söz edilmezdi. Halk eşitti, aralarındaki üstünlük takva ile idi. Ashabı alçakgönüllü idi. Yaşlıya hürmet, küçü e sevgi gösterirlerdi. İhtiyaç sahiplerini nefislerine tercih eder, yabancıyı korurlardı.”
    "BİZİM YANIMIZA GELEN HİÇ KİMSE GELDİĞİ GİBİ AYRILMAMIŞTIR"
    Şeyh Muhammed Kazım KS

  4. #4

    SİTE KURUCUSU
    Array
    Üyelik tarihi
    31.07.2005
    Yer
    Siirt
    Yaş
    46
    Mesajlar
    13.422
    Tecrübe Puanı
    10

    Standart

    Fetih Suresi’nden

    48/28: Bütün dinlere üstün kılmak için resulünü hidâyet ve hak dinle gönderen O’dur. Buna şahit olarak Allah yeter.

    48/29: Muhammed Allah’ın resulüdür. Onun beraberindeki müminler de kâfirlere karşı şiddetli olup kendi aralarında şefkatlidirler. Sen onları rükû ederken, secde ederken, Allah’tan lütuf ve rıza ararken görürsün. Onların alâmeti, yüzlerindeki secde izi, secde aydınlı ıdır. Bunlar, Tevrattaki sıfatları olup İncîldeki meselleri ise şöyledir: Öyle bir ekin ki filizini çıkarmış, sonra da onu kuvvetlendirmiş, derken kalınlaşmış da artık gövdesi üzerinde do rulmuş. Öyle ki ekicilerin hoşuna gider, kâfirleri de öfkelendirir. İşte böylece Allah, onlar gibi iman edip makbul ve güzel işler yapanlara bir ma firet ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır.

    Allah Resûlü (sas) en mükemmel fertler yetiştirmiştir


    Bir insanın inancı sa lam görülebilir; ama ibadetsizdir. Vatanperverlikten bahseder; fakat, rüşvet hastalı ından da kendini kurtaramaz. Naziktir, kibardır ne var ki milletin malını korumada hassas de ildir. Sonra, her türlü güzel ahlâkı nefsinde toplayabilir; ama bu ahlâk, kafa ve kalbine nakşedilip şahsiyetinin ayrılmaz bir parçası haline gelememiştir. Böyle olunca da bugün kazandı ını yarın kaybedebilir.. Bugün sevilirken yarın nefret edilen bir insan olabilir. Şimdi bir insan düşünün ki; inanıyor, inandırıyor; îmân etmiş gönülleri ibadetin her çeşidiyle coşturuyor; “ahlâk” diyor yaşıyor, yaşatıyor; sonra da bütün bu şeylerin, tâ mezara kadar hem de aynı şevk içinde devamını sa lıyor. Acaba bu zâtın bir kudsi kuvvet taşıdı ına şüphe edilebilir mi? Haşa! İşte, insanlı ın O en büyük Mürebbisi (sas) bütün bu işleri yapmış ve en mükemmel ferdler yetiştirmiş ve böyle ferdlerden de insanlı ın bir defa görüp, belki bir daha göremeyece i en mükemmel bir toplum meydana getirmiştir. Bu durumda, O nebî olmaz da, başka kim olur ki?




    Gül-i Rânâ (iyi, hoş, latif ve revnaklı gül) İhtiyatlı davranırdı


    “Allah Rasulü’nün suskunlu u hilm, ihtiyat, takdir ve tefekkür olmak üzere dört esasa dayanırdı. Takdirî suskunlu u, insanlar arasında vuku bulan davalara bakmak ve onları dinlemek şeklinde idi. Tefekkürî suskunlu u ise ebedi ve geçici hususlarda idi. Hilm ile sabır Allah Rasulü’nde birleşmişti. Hiçbir şey onu öfkelendirmez ve korkutmazdı.

    Dört hususta ihtiyatlı davranmayı zatında cem etmişti: Kendisine uyulması için en güzeli almak, vazgeçilmesi için kötüyü bırakmak, ümmetinin menfaatine olan hususlarda görüşünü bildirmek, dünya ve ahiret ile alakalı ümmeti lehine birleştirilmesi mümkün olan mevzularda onlar lehine hareket etmek.”




    Habib-i Edip (Allah’a ve insanlara karşı çok edepli, Allah’ın sevgilisi) Güleryüzlüydü...


    “Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) dilini tutar, ancak gerekti inde konuşurdu. Ashabını kendisine ısındırır, so utmazdı. Her kavmin ulusuna ikramda bulunur, onu başlarına geçirirdi. Güleryüzlülü ünü ve huyunu bozmaksızın insanlara karşı dikkatli olur, şerlerinden sakınırdı. Sahabilerinden birini görmedi inde soruşturur, halka aralarındaki meselelerini sorar, güzel şeyleri be enir, onu destekler, çirkinlikleri de takbih edip halkın gözünden düşürürdü. İşleri tertipli idi, karışık de ildi. İnsanların gaflete düşebilecekleri yahut haktan sapabilecekleri endişesi ile müteyakkız davranırdı. Haktan taviz vermez, ondan şaşmazdı. Yakınları, insanların en seçkinleri idi. O’nun katında insanların en üstünü halka en fazla ö üt verenler, en büyükleri de daha çok yardımda bulunanlar idi.”





    İki Cihan Serveri’ne neden salavat getiriyoruz?


    OSMAN KARYAĞDI

    Peygamber Efendimiz mübarek bedeniyle aramızdan ayrılmış olsa bile hâlâ ümmetinin sevinç ve kederlerinden haberdardır. Ümmeti olarak biz Müslümanlar O’nunla irtibatımızı ortaya koyarsak O’nun ahirette en zor durumda kaldı ımız anlarda ‘O benim ümmetimdendi!’ referansını vermesini bekleyebiliriz.

    Kendisine çokça salât ü selam getirilmesini tavsiye eden Efendimiz, bunu bir hadisiyle de şöyle ifade eder: “Şayet içinizden biri bana salavat getirirse onun selamını almak üzere Allah ruhumu bana iade eder, ben de onun selamını alırım.” (Ebu Davud, Menâsik 96) Bu hadisten hareketle şunu söyleyebiliriz ki, O’na salât ü selam getirmekle biz de manen dirilişe geçiyoruz.

    Peygamberimiz (sas)’in ifadelerine göre cuma, günlerin en hayırlısıdır. Çünkü insanlı ın atası Hz. Adem o gün yaratılmıştır. Yeryüzünde hayat o gün başladı ı gibi, yine aynı gün dünyanın ömrü bitecek ve kıyamet kopacaktır. İçindeki duaların kabul edildi i bir vaktin bulundu u cuma, müminler için özel bir gündür. Bu bilgileri ashabına veren Efendimiz, cuma günü kendisine çokça salât ü selam getirilmesini ister. Zira o gün salât ve selamlar melekler vasıtasıyla O’na ulaştırılmaktadır. Allah Rasulü bunu söyleyince sahabeye biraz garip gelir. Ve merakla sorarlar, “Sizin bedeniniz o gün çürümüş olacak.

    Getirdi imiz salât ü selamlar size nasıl ulaşacak ey Allah’ın Rasulü?” Bu vesileyle Efendimiz’in, ashabına bir hakikati de ö retti i cevabı şu şekilde olur: “Allah, peygamberlerin cesetlerini çürütmeyi yeryüzüne haram kılmıştır.” Esasen Kâinatın İftihar Tablosu, bunu söylerken, anlayanlar ve farkında olanlar için mesafenin önemli olmadı ını gösteriyordu. Demek ki, O (sas) bizim gönderdi imiz salât ü selam ve di er hediyelerden haberdar oluyor. (Ebu Davud, Salat 207)
    "BİZİM YANIMIZA GELEN HİÇ KİMSE GELDİĞİ GİBİ AYRILMAMIŞTIR"
    Şeyh Muhammed Kazım KS

  5. #5

    SİTE KURUCUSU
    Array
    Üyelik tarihi
    31.07.2005
    Yer
    Siirt
    Yaş
    46
    Mesajlar
    13.422
    Tecrübe Puanı
    10

    Standart

    Kur’an salâvatı emreder

    Kur’an-ı Kerim’de, “Muhakkak ki Allah ve melekleri Peygamber’e hep salât ederler. Ey iman edenler! Siz de ona salât edin ve tam bir içtenlikle selam verin.” (Ahzab, 36/56) buyurulur. Salât; tebrik, tezkiye, saygı, dua, isti far ve rahmet gibi mânâlara gelir. Ayette bahsedilen Allah’ın salât etmesi; O’nun Efendimiz (sas)’e rahmet etmesini, meleklerin salâtı onların, Allah Rasulü için isti far etmelerini ve bizim salâtımız da O’nun için dua etmemizi ifade etmektedir.

    Ayet-i kerime, Peygamberimiz’e salât ve selamla hürmetlerimizi sunmanın, mümin olmanın bir gere i oldu unu ifade eder. “Allâhümme salli alâ seyyidinâ Muhammed: Allâh’ım! Efendimiz Hz. Muhammed’e salât ü selam et!” demek hiç de zor olmayan bir ba lılık göstergesidir. Bu ba lılık aynı zamanda O’ndan kendimiz için şefâat talebinde bulunmaktır. O’na getirdi imiz her salât ü selam, “Ahirette bize de şefaat et, biz de Senin ümmetinin bir ferdiyiz.” mânâsına gelir.

    Allah Rasulü’ne salâvat getirmenin ehemmiyetini ifade eden başka hadisler de vardır: “Yeryüzündeki Allah’ın seyyah melekleri ümmetimin salât ü selamını bana anında ulaştırırlar.” (Nesai, Sehv 46) “Kıyamet günü insanların bana en yakını bana en çok salâvat okuyandır.” (Tirmizi, Salât 357) “Kim bana bir salâvat okursa Allah da ona on rahmet ve ikramda bulunur.” (Nesai, Sehv 55) “En cimri insan, yanında adım anıldı ı halde bana salât ü selam getirmeyendir.” (Tirmizî, Deavât, 100)

    Bu ve benzeri hadisler bize sık sık O’na ba lılı ımızı göstermemizin önemini ifade eder. Burada unutanlar, ahirette unutulma ve yok sayılma ile cezalandırılırlar.




    Ruh-i revân, bir ö retmendi

    Genç-ihtiyar, kadın-erkek herkesin ama herkesin Peygamber’imiz (sas)’in hayatından örnek alması gerekir. Çünkü o hayatıyla bizi e iten, ö reten bir insandı. Hz. Peygamber, ümmetine her konuyu ö retmiş, onların izzet ve şerefine yaraşır davranışları onlara göstermiştir. Hz. Peygamber’in savaş, barış, ibadet, ticaret, hak ve adalet gibi konularda meşgul olması herkes tarafından tabii karşılanırken, günlük insan hareketlerinin biçim ve şekilleriyle de meşgul olması bazıları tarafından yadırganmaktaydı. Nitekim Selman-ı Farisi’ye bir müşrik biraz da alaylı bir şekilde şöyle demişti:

    “Görüyorum ki dostunuz (Muhammed), size her şeyi ama her şeyi hatta helaya nasıl oturaca ınızı bile ö retiyor!”

    Selman gayet ciddi ve pek tabii olarak müşriki tasdik ederek:

    “Evet” dedi. Sonra da Hz. Peygamber’in tuvalet adabıyla ilgili tavsiyelerini sıraladı. Her meslek ve meşrepten insan, Hz. Peygamber’in hayatından kendisi için örnek olabilecek birçok yön bulabilir. Allah Resulü, herkese aynı ça rıyı yapmakta ve kendisinin izlenmesini istemektedir. Çünkü onun hayatı bütün insanlık için en güzel örnektir.



    Kâinatın Fahrı zamana riayet ederdi

    Ça daş e itimde “ö renmeye hazır olma” denilen prensibe Resulullah çok dikkat etmiştir. Hadislerdeki kısalık ve özlük, her birinin birer vecize niteli inde oluşu bu sebebe dayanır. İbn-i Mesud şöyle anlatır: “Ashabı usanıp sıkılır düşüncesiyle Resul-i Ekrem bize her gün de il, arada bir vaaz ve nasihat ederdi.”

    Ö rettiklerini kontrol ederdi

    Resulullah ö rettiklerinin anlaşılıp anlaşılmadı ını kontrol eder, ö renilenlerin de uygulanmasını isterdi. Sahabeye, ibadetlerini tam ve noksansız yapmalarını emreder, onlara nasıl yapacaklarını anlatır, murakabe eder, gerekti inde hatalarını gösterirdi.

    Sözlerini tekrarlardı

    İyice anlaşılması ve zihinde yer etmesi için önemli konularda sözü üç defa tekrar ederdi. Bu tekrar esnasında onun mübarek a zından çıkan kelimeler, adeta sayılabilirdi. Peygamber’imiz her söyledi ini üç defa tekrar ederdi. Bunu gerekti inde ve özellikle önemli şeylerde yapardı.

    Bilmedi inde sükut ederdi

    Resul-i Ekrem, her suale cevap verirken, özellikle cevabını bilmedi i sualler karşısında sükut eder, vahyi beklerdi. Vahiy geldikten sonra derhal sual sahibini arayıp bulur ve İlahî cevabı iletirdi.

    Kolay olanı tercih ederdi

    O, kolayı tercih ederdi. Hz. Peygamber’in bütün işlerinde daima kolay olanı tercih etti i bilinmektedir. Hz. Aişe, “Peygamber, iki şey arasında muhayyer bırakıldı ında -günah de ilse- kolay olanı tercih eder, günah oldu u zaman ise insanlar içinde ondan en çok sakınanı olurdu.’’ der.

    Muhatabını mahcup etmezdi

    Allah Resulü muhatabını asla mahcup etmezdi. Bazı hatalara göz yumar, be enilmeyen hareket ve davranışta bulunan olsa bile onu mahcup etmez, hatalarını yüzüne vurup utandırmazdı. Hiç kimseyi kusur sebebiyle -bilhassa başkalarının yanında- küçük düşürmezdi. Peygamber Efendimiz muhataplarına karşı son derece yumuşak ve müsamahalı davranırdı.


    Salâvatın müstehab oldu u zamanlar


    Cuma günü ile cuma gecesi, cumartesi, pazar ve perşembe günleri.

    Sabah-akşam, mescide girerken, çıkarken.

    Peygamberimiz’in kabrini ziyaret ederken.

    Safa ile Merve’de. Cuma hutbesiyle sair hutbelerde, müezzine icabet ettikten hemen sonra.

    Kamet getirilirken duanın başında, ortasında ve sonunda.

    Bir yere toplanırken ve da ılırken, kulak çınlarken, bir şey unutuldu u vakit.

    Vaaz ve ilim tedrisine, hadis okumaya başlarken.

    Her hoca ve talebenin, hatibin, kız isteyenin, evlenenin, evlendirenin salâvat getirmesi müstehabdır.

    Mühim işin başında, zikir zamanında, Peygamber’imizin isminin işitildi i zaman yahut ismi yazıldı ı zaman.

    Abdest alırken, aksırdıktan sonra. (İbn-i Abidin, 2/323)



    Muhbir-i Sâdık’ı (En do ru haber verici) kabul etmeden hakiki imana ulaşmak mümkün de il

    Merhum Hulusi Yahyagil, Bediüzzaman merhuma, “Sadece ‘lâ ilahe illallah’ kâfi midir? Yani, ‘Muhammedün Resulullah’ demezse ehl-i necat/ehl-i cennet olabilir mi?” diye soruyor. Bediüzzaman da ona şüpheleri ortadan kaldırıcı ve ikna edici bir cevabî mektup gönderiyor. (26. Mektup, Beşinci Mesele)

    Bediüzzaman, Kelime-i Şehadet’in iki sözünün yani “Lâ ilahe illallah” ve “Muhammedün resulullah” sözlerinin “birbirinden ayrılmaz, birbirini ispat eden, birbirini tazammun eden (ihtiva edip, gerektiren) sözler oldu unu belirtiyor. Sonra da O’nun “hatemü’l-enbiya son peygamber” oluşuna dikkat çekerek, “Elbette bütün yolların başındadır. Onun cadde-i kübrâsından hariç hakikat ve kurtuluş yolu olamaz.” diyor.

    Dünyanın büyüklü üne nisbeten iletişim imkânlarının olmadı ı dönem ve bölgelerde yaşayan bazı insanlar için de Eş’ari ve Maturidi ulemasının şu istisna hükümlerini hatırlatıyor: Fakat bazen oluyor ki, cadde-i Ahmediye’de (sas) gittikleri halde, bilmiyorlar ki cadde-i Ahmediye’dir ve cadde-i Ahmediye dahilindedir. Hem bazen oluyor ki, Peygamber’i bilmiyorlar; fakat gittikleri yol, cadde-i Ahmediye’nin cüzlerindendir. Hem bazen oluyor ki, bir meczubâne hal veya bir münzevi hayat ve bedevicesine yaşamayı tercih ettikleri için cadde-i Muhammediye’yi düşünmeyerek, yalnız Lâ ilâhe illallah onlara kâfi geliyor.”

    Bediüzzaman bunu izah ettikten sonra can alıcı noktaya gelerek, “fakat” diyor: “Fakat bununla beraber, en mühim cihet şudur ki: Adem-i kabul (kabul hükmünün olmaması), kabul-ü adem (yoklu u, olmadı ını kabul etmek) başkadır. Bu çeşit ehl-i cezbe ve ehl-i uzlet veya işitmeyen veya bilmeyen adamlar, Peygamber’i bilmiyorlar veya düşünmüyorlar ki kabul etsinler. O noktada cahil kalıyorlar. Marifet-i İlâhiye’ye karşı yalnız Lâ ilâhe illallah’ı biliyorlar. Bunlar kurtuluş ehli olabilirler. Fakat Peygamber’i işiten ve dâvâsını bilen adamlar O’nu tasdik etmezse, Cenâb-ı Hakk’ı tanımaz. Onun hakkında yalnız Lâ ilâhe illallah kelâmı, sebeb-i necat olan tevhidi ifade edemez. Çünkü o hal, bir derece medar-ı özür olan cahilâne adem-i kabul de il; belki o kabul-ü ademdir ve o inkârdır. Mu’cizeleriyle, eserleriyle kâinatın medar-ı fahri ve insanlı ın medar-ı şerefi olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ı inkâr eden adam, elbette hiçbir cihette hiçbir nûra mazhar olamaz ve Allah’ı tanımaz.”
    "BİZİM YANIMIZA GELEN HİÇ KİMSE GELDİĞİ GİBİ AYRILMAMIŞTIR"
    Şeyh Muhammed Kazım KS

  6. #6

    SİTE KURUCUSU
    Array
    Üyelik tarihi
    31.07.2005
    Yer
    Siirt
    Yaş
    46
    Mesajlar
    13.422
    Tecrübe Puanı
    10

    Standart

    Hâtemü’l-Enbiyâ liderdi


    Amerikalı araştırmacı-yazar Michael Hart, 1982’de yayınladı ı ve insanlık tarihinin en önemli yüz kişili ini konu alan yapıtı “En Etkin Yüz”de birinci sırayı Efendimiz’e ayırır. Bu tespit, O’nun peygamberli ini kabul etmeyen birinin, buna ra men, O’nu dünyanın gelmiş geçmiş en etkin önderi olarak gördü ünün ifadesidir. Evet, “lider, önder, büyük insan” vb. isimlerle anlatılan ve üstün karizmaları oluşturan pozitif de erlerin bütününün Hz. Muhammed (sas)’de ideal kıvama sahip oldu u, hayatını incelemiş olan dost-düşman herkesin ortak kabulüdür.

    Kendisine sorulan bir soruya cevap verirken, soruda olmayıp da soru soranın zihninde bulunması olası varyasyonları da yanıtlayan bütüncül üslubundan, bütün alçakgönüllü üne ra men özellikle, ilk kez O’nu göreni şoka sokan do al heybetine kadar, Allah Rasulü ideal bir toplumsal önderde bulunması gereken bütün do al ve kazanılmış niteliklere sahiptir.

    Bütün hakkında fikir vermek amacıyla bunlardan birkaçına göz atacak olursak, örne in: Toplum içinde yapılan yanlış ve çirkin davranışları, suçluyu deşifre edip de daha fazla suça itmeden, kalabalı ın içinde ve bazıları gibi soyut ifadelerle uyarması...

    Arapları üstün ırk olarak gören birtakım arkadaşlarını “Arapça hiç kimsenin anası ya da babası de ildir. Arapça konuşan herkes Arap’tır.” diyerek uyarması, İslam’ın ırkçılı ın her çeşidinden korunması için önlem alması...

    Sahip oldu u devlet erkini, kesinlikle kişisel bir çıkarını gerçekleştirme peşinde kullanmaması... Hatta bu sayede halktan vergiyi yine halk için toplama anlayışın insanlık tarihine ilk kazandıran da O’dur.



    Habbab dönene kadar

    Eret o lu Habbab, Mekke’den hicret etmiş, ilk Müslümanlardan, azatlı bir köledir. Yani toplumun en alt kategorisinde kabul edilen insanlardan... Medine’de Allah Rasulü tarafından uzun sürecek bir göreve gönderilir. Tekrar evine dönüp, günlük işlerini başına dönünceye kadar ise o işlerinin her gün Habbab’ın evinde bizzat Efendimiz görür. Evin kadınları süt sa masını bilmedikleri için sı ır ve keçileri her gün Allah Rasulü tarafından sa ılır. Ailenin, erke in yoklu undan etkilenmesine izin vermez.

    Hep aranızda olaca ım

    Yeni Müslüman olmuş, görgüden habersiz göçebe Arapların kendisini rahatsız etmeleri, amcası Hz. Abbas’ı üzüyordu. Bir gün yine böyle bir grup tarafından çevrelenmiş, tozun topra ın üzerinde ve kızgın güneşin altında ye enini gören amca dayanamayıp şöyle der: - Ey Allah’ın elçisi! Bari sana bir çardak yapsak da hiç olmazsa güneşten korunsan! Bunun üzerine O cevap verir: - Hayır. Allah beni kendi katına alıncaya kadar, ben onların arasında bulunaca ım. Ökçeme basmalarına, elbisemi çekiştirmelerine ses çıkarmayaca ım.

    Ey sema mavi mendil, Kutlu Nebi’nin alnını sil!

    HAMDULLAH ÖZTÜRK

    İnzivâ bir nevi do um sürecidir. Sel gibi akıp giden olayları dizginleyip, etrafında girdap gibi döndürdükten sonra yeni bir mecraya koyan insanlar kendi dünyasına genellikle inzivada do arlar. Cemiyetin kriz haline gelmiş problemlerinden oluşan hamlini kafalarına sarıp, do um gününü sıkıntı içinde bekledikleri “karar-ı mekîn”in adı ise ekseriyetle bir ma aradır. Bu manada Allah Rasulü’nün birisi “Hira” di eri de “Sevr” olmak üzere iki ma arası vardır.

    Ma ara faslı Hz. İbrahim dini üzere ibadet etmek için Efendimiz’in Nur Da ı’na çekilmesiyle başladı. İbni Hişam’ın verdi i bilgilere göre bazen ailesini de yanına aldı ı olurdu. İbadet için insanlardan uzaklaşmaya Mekkeliler arasında “tehannüf” denilirdi.

    Efendimiz tehannuf için Hira ma arasına çekilir, orada ibadet eder, tefekküre dalardı. Konumu itibariyle sırtı Mekke’ye yüzü ise güneşin do du u istikamete dönük mütevazı kovuk, Mekke’nin “el-Emin”i, Abdullah’ın yetimi, istikbalin “Efendisi” Hz. Muhammed’in secde, vecd ve isti raklarıyla güneşin Rabb’inden gelecek ilahi tayflara mazhar olma yolunda adım adımdı... Derken cemre düşüverdi. Ruhları zemherir gibi kasıp-kavuran şirkin yerini, imanın rengarenk baharına terk etme zamanı yaklaşıyordu. Hayat suyu mahlukata yürümüş, a açlar, taşlar şevke gelmişti.

    Varlık, kâinat kitabını bir bir şerh etmek üzere hazırlanan Marifet Sultanı’nı selamlama yarışına girmiş, “Esselamu aleyke ya Rasulallah” selamlarıyla teslimiyet arzına başlamışlardı. İstikbal, O’nun emin ellerine en gizli sırlarını teslim etmiş, ertesi gün olacak hadiseleri geceden rüyalarına sunmayı itiyat haline getirmişti. Taşlardan daha katı kalpleri Rahman’ın tecelligâhı haline getirmek üzere hazırlanan terkipler ise hususi bir elçiye teslim edilmişti. Elçi, bir gece vakti, Hira’da bulundukları esnada teşrif ediverdi.

    Teslim, emanetin a ırlı ını en ince ayrıntılarıyla hissettirecek şekilde gerçekleşiyordu. Getiren semavâtı kaplamışçasına heybetli, alan ise ürperti içinde tiril tirildi... Ve semavî sandukça açıldı: “Oku! Rabb’inin adıyla... Ki.. O yarattı. O yarattı insanı “alak”tan. Oku! Rabbin “Ekrem”dir... O Rab ki Kalemle (yazmayı) ö retti. İnsana bilmedi i şeyleri ö retti...”

    Aylardan Ramazan, yıllardan 610’du. Hira’da beşeriyet tarihi için yepyeni bir sayfa açıldı... Kureyş, Ebu Talib’i baskı altına alarak Efendimiz’i yalnız bırakmaya zorladı ı zaman, Ebu Talip, onu terk etmeyece ini bir şiirinde şöyle ilan etti: “Sevr’e ve onun mekanına, Sebir da ına ve onu sabit kılana, Hira’ya çıkmak için ona yükselene ve inene yemîn ederim.”

    Aradan yaklaşık 13 sene geçmişti, işkence, çile ve baskılarla geçen yılların ardından yine bir gece, Alemlerin Efendisi yanına Hz. Ebu Bekir’i alarak sessizce müşriklerin arasından Medine’ye do ru süzüldü. Takip ihtimalini hesap ederek, Cidde istikametine yönelmişlerdi. Yolları “Sevr ma arası”na u radı. Orada üç gün kaldılar. Abdullah b. Ebu Bekir gündüzleri Mekkelilerin arasına karışıyor, onların neler düşündü ünü ö renerek haberleri akşam ma araya getiriyordu. Amir b. Füheyre ise koyunları Abdullah’ın geçti i yerlerden sürerek izlerini kaybediyordu. Esma bint-i Ebu Bekir’de ma araya yiyecek taşıyordu. 13 yıllık çile hayatı yeni bir do umun şartlarını hazırlamıştı.

    Hira’da ilk mesajla buluşan Kutlu Nebi Sevr’de iman, teslim ve tevekkülün şahikalarında arz-ı endam edecekti. Mekke hayatının hesabı yine bir ma arada görülecek ve iman tohumunun semereleri gün yüzüne çıksın diye Sevr’in kapısı aralanacaktı. Arz bu çıkışa Sevr’le eşlik ederken insanlık da Sıddık-ı Ekber’le O’na refakat şerefine ermişti. Müşrikler adım adım ma araya yaklaşırken ayak sesleri endişeye dönüşüp, Hz. Sıddık’ın kalbine damlıyordu. “Ya Efendimiz’e bir şey olursa” hafakanlarıyla Hz. Ebu Bekir’in kalbi kıbleden esen rüzgarla köpürerek aya a kalkmış bir denizi andırıyordu. Efendimiz ise bitmiş bir cümlenin noktasını koyuyor gibi, gayet sakin, “Üzülme Allah bizimle beraberdir.” demekle yetiniyordu. Ve dalgalar diniyor, deniz duruluyor, Sevr ma arası, Alemin Efendisi’nden (sas) sonra külli fazilet noktasında ümmetin en hayırlısının do umunu yaşıyordu. Maneviyat erbabına göre bu do um aynı zamanda Sevr meşimeninden velayetin do umu anlamına geliyordu.
    "BİZİM YANIMIZA GELEN HİÇ KİMSE GELDİĞİ GİBİ AYRILMAMIŞTIR"
    Şeyh Muhammed Kazım KS

  7. #7

    SİTE KURUCUSU
    Array
    Üyelik tarihi
    31.07.2005
    Yer
    Siirt
    Yaş
    46
    Mesajlar
    13.422
    Tecrübe Puanı
    10

    Standart

    Nebiler Sultanı’ın mübarek emanetleri Topkapı Sarayı’nda

    AHMET DOĞRU

    Topkapı Sarayı’nın “Hırka-i Saadet Dâiresi” olarak adlandırılan bölümünde muhafaza edilen, Hz. Peygamber (sas), yakınları, peygamberler ve Kâ’be-i Muazzama’ya ait eşyalara “Emânât-ı Mukaddese” veya “Emânât-ı Mübâreke” adı verilmiştir. Eşyalar, önceleri “Has Oda” denilen, daha sonra “Hırka-i Saadet Dairesi” adını alan yerde muhafaza edilmektedir.

    Topkapı Sarayı’nın Hırka-i Saadet Dairesi’nde 1517’den başlayarak halîfeli in kaldırıldı ı 1924 Mart’ına kadar tam 407 yıl bir saniye ara verilmeksizin Kur’an-ı Kerim okunmuştur. Bu görevi her biri birer saat olmak üzere yirmi dört hafız paylaşıyordu. Buranın muhafazası, başlarında rütbesi mareşal rütbesine denk olan Enderun’un has odabaşı bulunan yüksek kademesinden mezun kırk subay tarafından yürütülmekte idi. Has Oda a aları denilen bu subaylar do rudan Padişah’a ba lıydılar. Temizli i bunlar yapar, zaman zaman kendilerine padişah da iştirak ederdi. Toz ve süprüntüler özel bir kuyuya atılırdı.

    Osmanlı sultanları tarafından büyük bir tazim ve titizlikle korunan ve 1962’den beri de halkın ziyaretine açık olan bu emânetler şu parçalardan oluşmaktadır: Hırka-i Saâdet veyâ Bürde-i Saâdet: Hz. Peygamber’in (sas) Kâ’b b. Züheyr’e hediye etti i hırka, mukaddes emânetlerin en önemlisidir.

    Hırka-i Saâdet 1,24 m. boyunda geniş kollu ve siyaha çalan yünlü kumaştan yapılmıştır. İç kısmı, krem renkli yünden, kaba bir kumaşla kaplıdır. Önünde, sa tarafında 23x30 cm. ebadında bir parçası noksandır. Sa kolunda da eksiklikler olan hırka, 57x45x21 cm. ebadında üsten açıları çifte kapaklı altın bir çekmece içinde, bohçalara sarılmış olarak muhafaza edilmektedir.

    Osmanlı sultanlarından bazıları çıktıkları seferlerde Hırka-i Saâdet’i yanlarında götürürlerdi.Hz. Peygamber’in mübarek dişleri (Dendan-ı Saâdet): Uhud Savaşı’nda kırılan dişlerinin bir parçasıdır.

    Sakal-ı Şerifler (Lihye-i Saâdet): Hırka-i Saâdet Dairesi’nde birçok sakal-ı şerif vardır. Bunlardan biri altın çerçeveli ve camlı bir mahfaza içinde, di erleri mücevherli kutularda korunmaktadır.

    Hz. Peygamber (sas)’in ayak izi (Kadem-i Saâdet): Hz. Peygamber’e izafe edilen altı tane ayak izi vardır. Bunlardan dördü taş, ikisi tu la nev’indendir. Hırka-i Saâdet Dairesi’nde mermer gömme dolapta muhafaza edilen 28x12 cm. ebadındaki, som altından bir çerçeve ve kapak içinde olanı Abdülmecid zamanında Trablusgarp tarafından getirtilmiştir. Bu ayak izinin miraç yolculu unda bastıkları taş oldu u rivayet edilmektedir.

    Hz. Peygamber’in (sas) mührü (Mühr-i Saâdet)

    Hz. Peygamber’in (sas) mektupları (Nâme-i Saâdet).

    Hz. Peygamber’in (sas) kılıçları (Süyûf-u Mübâreke):

    Hz. Peygamber’in yayları (Keman-ı Peygamberî)

    Bunların dışında Hz. Peygamber’e izafe edilen 23 cm. uzunlu unda tek bir nalın ve üzerinde onun gasil suyunun bulundu u yazılı kırık yeşil bir şişe ve aslında Asur dönemine ait bir tablet olan ve bulunduktan sonra Efendimiz’ce teyemmüm yaparken kullanıldı ı rivayet edilen “teyemmüm taşı” bulunmaktadır.

    1596’da E ri Seferi sırasında III. Mehmet tarafından ordunun bozguna yüz tutması sonunda giyilmiş ve zafer için dua edilmişti. Ordu daha sonra kendini düzeltmiş ve Haçova’da düşman büyük bir yenilgiye u ratılmıştır.

    Yeni saraylar yapılıp, padişahlar buralara taşınınca, Topkapı’da kalan hırka, her Ramazan ayının on beşinci günleri önceden oldu u gibi büyük bir merasimle ziyaret olunurdu. Bunun için birkaç gün önceden padişahın da bizzat hizmet etti i bir hazırlık yapılırdı. Kur’an kıraati eşli inde padişah tarafından açılan Hırka-i Saâdet’e başta şeyhü’lislâm ve sadrazam olmak üzere, di er davetliler protokol sıralarına göre teker teker gelip yüz sürerlerdi. Ziyâretten sonra, yüz sürülen kısmı Silahtar A a, altın tas içinde getirilen su ile yıkar öd ve amber sürerek kuruturdu. Padişah tarafından yenilenen bohçasına konulur ve zikredilen çekmeceye yerleştirilirdi. Bu merâsim büyük bir vecd ve huşu içinde yapılırdı. Allah Rasûlü’nün hırkasına bohçası dışından bile olsa yüz sürmek herkese büyük bir ruhânî haz verirdi.

    Sancak-ı Şerif (Livâ-i Saâdet): Hz. Peygamber (sas)’in Ukab adı verilen siyaha meyyal yünlü kumaştan sanca ı. Osmanlılar zamanında seferlere götürüldü ü için zamanla yıpranmıştır.
    "BİZİM YANIMIZA GELEN HİÇ KİMSE GELDİĞİ GİBİ AYRILMAMIŞTIR"
    Şeyh Muhammed Kazım KS

  8. #8

    SİTE KURUCUSU
    Array
    Üyelik tarihi
    31.07.2005
    Yer
    Siirt
    Yaş
    46
    Mesajlar
    13.422
    Tecrübe Puanı
    10

    Standart

    İlahi yardımın tecelli günü Bedir Gazâsı

    MUSTAFA AYDIN

    Bir tarafta Medine’de üslenen ve her geçen gün güçlenen Müslümanların kendi geleceklerini tehdit etmesi ve ticaret kervanlarının tehlikede olmasını bahane eden müşrikler, di er tarafta birçok zorluk ve zulümlere maruz kalarak İslam u runa her şeylerinden vazgeçerek Medine’ye hicret eden Müslümanlar vardı.

    Savaşın başlamasına, Ebu Süfyan’a ait bir ticaret kervanına Müslümanlar tarafından yapılmak istenen bir baskın vesile oldu. Müslümanlar bu baskınla Mekke’de el konulan mallarının karşılı ını almak niyetindeydiler. Kervanının basılaca ını, habercilerinden ö renen Ebu Süfyan’ın derhal Mekkelilere haber göndermesi üzerine, müşrikler bir ordu teşkil ederek yola koyuldular. Bu arada Ebu Süfyan yolunu de iştirerek kervanını Müslümanların elinden kurtararak Mekke’ye ulaştı. Kureyş’in kervanı kurtulmuştu; ama savaş için çıkılan yoldan geri dönülmüyordu.

    Ebu Cehil, Kureyş ordularının komutanı idi. Onun İslam düşmanlı ı çok eskilere dayanıyordu. Emrindeki ordunun sayısı 1.000 kişilik bir kuvvetti. Bedir Vadisi’ndeki İslam ordugâhında 313 kişi vardı. Bunların bir kısmı ensardan, di er kısmı ise muhacirlerdendi. İşte şimdi kendilerine bunca zulmü reva gören müşrik orduları karşılarında idi. Karşılaşan iki ordu (17 Ramazan 2, 13 Mart 624) gerek sayı, gerek ekonomik, gerekse silahlı güç bakımından dengede de ildi.


    İşte o anda Allah’ın yardımı yetişti

    Kureyş’ten üç cengaver; Utbe b. Rebîa, o lu Velid ve kardeşi Şeybe olmak üzere ortaya çıkarak “Karşımıza kim çıkacak?” diye İslam ordularına seslendiler. Bu meydan okuyuşa karşı Peygamberimiz (sas) Hazreti Hamza, Hazreti Ali ve Hazreti Ubeyde’yi meydana çıkardı. Bu amansız mücadelenin arkasından üç müşrikin de öldürülmesiyle ilk cenk nihayete erdi.

    Hz. Muhammed (sas) Bedir’de savaşın başlayaca ı sırada, secdeye kapanıp Allah’a yönelerek O’na, yardımını esirgememesi için dua etti inde fem-i mübarekinden şu sözler dökülüyordu: “Ey Allah’ım! Şayet şu küçücük ordu eriyip giderse sana yeryüzünde artık ibadet edecek kimse kalmayacaktır...”

    Daha sonra iki ordu birbirine girdi. Kuvvet, güç ve hücum ile iman ve savunma arasında kıyasıya bir cenk başladı. Müslümanların küçük bir orduyla bu güce karşı koymaları kolay de ildi. İşte tam o noktada Allah’ın yardımı yetişti. Bu yardım Kur’an’da bizzat zikredilmiştir (Al-i İmran, 123-127) Savaş sona erdi inde Müslümanlar kesin bir zafer kazanmışlardı. Ebu Cehil’in de aralarında bulundu u 70 kişi öldürülmüş, Müslümanlar ise14 şehit vermişti. Ayrıca bazı ileri gelenleri de dahil olmak üzere bir grup müşrik esir edildi.



    “Ey Ebû Cehil, ey Utbe, ey Şeybe!”


    İslâm ordusu, Bedir’de savaştan sonra üç gün daha kaldı. Sevgili Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), son gece, ay ışı ının çölü gündüz gibi aydınlattı ı bir sırada müşriklerin atıldı ı kuyuya do ru yürüdüler. Ashab da peşinden yürüdü. Fakat, Allah Resulü’nün nereye gitti ini tahmin edemediler... Merakları, Efendimiz’in, müşrik ölülerinin dolu oldu u kuyu başına gelmesine kadar devam etti. Kuyudaki ölüleri tek tek, isim isim sayarak hitap buyuruyordular: “Ey Ebu Cehil Amr bin Hişam! Ey Utbe bin Rebia! Ey Şeybe bin Rebia! Ey Nevfel bin Huveylid! Ey Huzeyfe bin Ebi Huzeyfe... Siz, Peygamberinize karşı ne kötü bir kavimdiniz. Siz beni yalanladınız; başkaları do ruladı. Siz beni evimden ve yurdumdan ettiniz; başkaları bana destek oldular. Siz benimle savaştınız; başkaları beni size karşı korudu. Siz, Rabb’inizin size vaat etmiş oldu u azaba kavuştunuz mu? Ben, Rabb’imin bana vaat etti i yardım ve zafere kavuştum!

    Ashab-ı Kiram, Sevgili Peygamberimizi hayretle takip ediyorlardı. Zira böyle bir hadiseyi ilk defa yaşıyorlardı. Hazreti Ömer sordu: “Ya Resulallah! Ruhsuz cesetlere, kokmuş leşlere mi sesleniyorsunuz? Peygamberimiz, arkadaşlarına dönerek buyurdular ki: “Muhammed’in varlı ı kudret elinde bulunan Allah’a yemin ederim ki benim söylediklerimi siz onlardan daha iyi işitici de ilsiniz! Ancak onlar cevap veremezler!” Ashab bu sözler üzerine iliklerine kadar ürperdi.
    "BİZİM YANIMIZA GELEN HİÇ KİMSE GELDİĞİ GİBİ AYRILMAMIŞTIR"
    Şeyh Muhammed Kazım KS

  9. #9

    SİTE KURUCUSU
    Array
    Üyelik tarihi
    31.07.2005
    Yer
    Siirt
    Yaş
    46
    Mesajlar
    13.422
    Tecrübe Puanı
    10

    Standart

    Ufuk İnsan’ın (sas) affedicili i

    BEYZA ŞÜKRAN CAN


    Vahşî, Hz. Hamza’nın Bedir Savaşı’nda öldürdü ü Tuayme’nin kardeşinin o lu olan Cübeyr bin Mutim’in kölesi idi. Uhud Savaşı’nda, Cübeyr ona demişti ki: “Hamza’yı öldürürsen seni azat ederim!” Ebu Süfyan’ın hanımı Hind de, Bedir’de öldürülen Mekke eşrafından olan babasının ve amcasının intikamı için, Vahşî’ye mükâfat vaat etmişti. Vahşî, Uhud’da Hz. Hamza’yı, mızra ını atarak şehit etti. Mekke fethedildi i gün, Vahşî, Mekke’den kaçtı. Sonra pişman olup, Medine’de mescide gelip, selam verdi. Resulullah Efendimiz selamını aldı. Vahşî dedi ki: “Ya Resulullah! Bir kimse Allah’a ve Resulü’ne düşmanlık yapsa, en kötü, en çirkin günahı işlese, sonra pişman olup temiz iman etse, Resulullah’ı canından çok seven biri olarak huzuruna gelse, bunun cezası nedir?” Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “İman eden, pişman olan affolunur. Bizim kardeşimiz olur.” Vahşi: “Ya Resulallah! Ben iman ettim. Pişman oldum. Allahü Teâlâ’yı ve O’nun Resulü’nü her şeyden çok seviyorum. Ben Vahşî’yim!” Efendimiz, Vahşî adını işitince, Hz. Hamza’nın şehit edilmiş hâli gözünün önüne geldi. A lamaya başladı. Vahşî, öldürülece ini zannederek kapıya yürüdü. Ashab-ı Kiram kılıçlarına sarılmıştı. Vahşî, “Son nefesimi alıyorum.” derken ve herkes, “Öldürün!” emrini beklerken, Efendimiz buyurdu ki: “Kardeşinizi ça ırınız!” Kardeş sözünü işitince, saygı ile ça ırdılar. Peygamberimiz Vahşî’ye, “affolundu unu” müjdeleyerek buyurdu ki: “Fakat, seni görünce dayanamıyorum, elimde olmadan üzülüyorum.” Hz. Vahşî (ra), Resulullah’ı üzmemek için, bir daha yanına gelmedi. Vahşî (ra) daha sonra peygamberlik iddiasındaki yalancı Müseylime’yi mızra ıyla öldürmüştür.


    “Muhammedün Resûlullah” demek neden çok önemli?

    M. FETHULLAH GÜLEN

    “La ilahe illallah” diyenler “Muhammedun Resûlullah” da demeli. Artık bugün eşya ve hâdiseleri didik didik eden pek çok kimse mutlak hakikat olan Allah’a ulaşma yolunda, buna karşılık pozitivizm ve rasyonalizmin getirmiş oldu u “inkâr-ı ulûhiyet” anlayışı da yavaş yavaş yıkılıyor. Batı âlemindeki ferdi hâdiselerle başlayan, yani James Jean, Eddington, Einstein gibi kimselerin dine yönelişi, şimdilerde kitlevî hüviyet kazanmak üzere.. Fakat ben ne kadar arzu ederdim, “La ilahe illallah” diyen bu insanlar, “Muhammedun Resûlullah” desin ve tam kurtuluşa ersin! Meselâ, Jean deli gibi âşık bir insan. Ama Muhammedî vapura binememiş. Eddington, astro-fizikçi. James Jean Pakistanlı bir dostundan “Allah’tan hakkıyla korkan âlim kullardır.” ayetini duyunca “Bu başka de il, bu bir Allah kelâmı...” itirafında bulunur; bulunur ama bu Hz. Peygamber’i de ikrar anlamına gelir mi? Bunu bilemeyece im; ama Einstein bu kâinâtı, içinde işleyen müthiş nizam ve ahengi görüp de Allah’ı kabul etmemeyi aptallık sayar. Fakat o da Hz. Muhammed (sas)’in kaptanlı ını yaptı ı gemiye binemeyenlerden biri. (Fasıldan Fasıla, 2/255-56).

    Her şey asıl üzerine kurulur

    İslâm dininde, inanç ve amel adına mükelleflere teklif edilen hususlar “usûl” ve “fürû” diye iki ayrı bölümde mütalâa edilir. Bunlardan hayatî ehemmiyet arz eden esaslar, usûl kategorisine giren hususlardır. Di erleri bu usûl üzerine bina edilir. Buna göre “Lâ ilâhe illallah; Muhammedün Resûlullah” başta olmak üzere, sair iman esasları akidede usûldür. İman esasları, muhakkikîn yaklaşımı ile dört asla irca edilebilir ki, bunlar; Allah’a, âhirete, peygamberlere iman; bir de ubudiyet veya adalettir. Namaz, oruç, hac, zekât veya di er ibadetler, bu asıllar üzerine bina edilen ve asla göre fürûât sayılan amellerdir. Ancak fürûât demek, “olmasa da olur” gibi bir mefhumu akla getirmemelidir. Bunların fürûât olması, asıl ile olan münasebet ve mukayeseleri neticesi ve tamamen yukarıdaki taksim ve tasnif itibarıyladır. Yoksa ibadetsiz imanın tam olmayaca ı izahtan varestedir. (Prizma, 2/162)
    "BİZİM YANIMIZA GELEN HİÇ KİMSE GELDİĞİ GİBİ AYRILMAMIŞTIR"
    Şeyh Muhammed Kazım KS

  10. #10

    SİTE KURUCUSU
    Array
    Üyelik tarihi
    31.07.2005
    Yer
    Siirt
    Yaş
    46
    Mesajlar
    13.422
    Tecrübe Puanı
    10

    Standart

    Tek dile imiz şefaat-i Resûl’e nail olabilmek


    Günah ve hataların ötesinde Cenâbı Hakk’ın rahmeti var, O dilerse çok küçük şeylerden dolayı da affeder. Hem Üstad’ın, hem İmam Gazalî’nin ve hem de Muhasibî’nin dedi i gibi hayattayken insan korkuyla tir tir titremeli; ama çaresiz kaldı ı ölüm anında ümide ve recaya sarılmalı ve “Ya Rab, benim hiç sermayem yok; sadece ‘Lâ ilâhe illallah, Muhammedun Rasûlullah’la Sana geliyorum.” demeli. Sekerât-ı mevtte recaya sı ınmalı ve “Artık elimden bir şey gelmez; fakat Senin rahmetin melceimdir (sı ınılacak yerdir), rahmeten lilâlemîn olan Habîbin de şefaatçim.” duygusunda olmalı. Ne var ki, o zorlu dakikalarda bu hali yakalayabilmek her şeyi yerli yerine koymaya ve temiz olup temiz kalmaya ba lıdır. (Kırık Testi, s.111)

    “Muhammedün Resûlullah”, önemli ve hayâtî bir gerçektir

    Hz. İsa’nın (as) materyalist bir topluma uyguladı ı ıslah hareketiyle kendisinden sonra gelecek olan ve müjdesini de bizzat kendisinin verdi i “İnsanlı ın İftihar Tablosu”na giden yolları da açmıştır. Ancak daha sonraki müntesipleri, Yahudi ifratına karşı tefrite düşerek, bütün bütün fizi i de maddeyi de inkar etmişlerdi. Fetih Suresi’nin en sonunda yer alan uzunca âyet, bu mevzuya ışık tutmaktadır. Ayet, “Muhammedün Rasulullah” diye başlamaktadır. Ayetin başındaki bu ifade ile Efendimiz’in (sas) risaleti vurgulanmış ve de işik yerlerde geniş olarak bu hakikat ifade edildi i için de, icmâlen geçilmiştir. Bu ayette, daha ziyade Kur’an, Efendimiz’in (sas) etrafındaki insanlara dikkat çekmekte ve de işik evsaf ve kategoriler halinde, birbirinden farklı maddeye ve manaya bakan yanları ile onları nazara vermektedir. (Prizma, 3/120-21)


    Tevrat ve İncil, Nebiler Efendisi’nin nübüvvetine delildir

    M. FETHULLAH GÜLEN

    Bir gün ashabdan biri Allah Râsûlü’ne: “Ya Resûlallah biraz kendinizden bahseder misiniz?” der. Cevabının bir kısmında, Allah Resûlü şöyle buyurur: “Ene da’vetü İbrahîme ve büşrâ Îsâ/Ben İbrahim’in duâsı ve Hz. İsa’nın muştusuyum.” (Kenzü’l- Ummal, 11/384)

    Kur’ân-ı Kerîm iki ayrı âyetiyle bu hususa temas eder.

    1) Hz. İbrahim (as) şöyle duâ etmiştir:

    “Rabbimiz! Onlara kendi içlerinden, Sen’in âyetlerini kendilerine okuyacak, onlara kitap ve hikmeti ö retecek, onları temizleyecek bir elçi gönder. Yegane Azîz ve Hakîm Sen’sin.” (Bakara, 2/129)

    2) Hz. İsa’nın (as) müjdesi:

    “Hatırla ki, Meryem o lu İsa, ‘Ey İsrailo ulları! Ben size Allah’ın benden evvelki Tevrat’ı do rulayıcı ve benden sonra gelecek Ahmed adında bir peygamberi de müjdeleyici olarak (geldim)’ demişti. Fakat o, kendilerine apaçık deliller getirince ‘Bu, âşikâr bir büyüdür’ dediler.” (Saf, 61/6)

    Evet, Allah Resûlü (sas), sürpriz olarak ortaya çıkmış biri de ildir. O daha gelmeden asırlarca önce haber verilen ve gelmesi bütün cihan tarafından beklenen bir Nebî’dir.

    O’nun nübüvvetine en büyük delil, mu’cizeli i ebedî olan Kur’ân-ı Kerîm’dir. Evet, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyân’da yüzlerce âyet, İki Cihan Serveri’nin hak nebî oldu unu dile getirmektedir. O’nu bütünüyle inkâr edemeyen bir kişinin, Efendimiz’in risâletini inkâr etmesi asla mümkün de ildir. Ancak biz başlıbaşına müstakil bir mevzu olan o hususa şimdilik girmeyece iz. Zâten yeri geldikçe, peyderpey delil olarak müracaat etti imiz âyetleri arz ederken, bu mevzu da kısmen anlatılmış olacaktır.

    Tevrat’ın müjdeleri

    Biz, bu bölümde yüzlerce defa tahrife u ramasına ra men, içinde hâlâ Allah Resûlü’ne işaret ve beşaretler taşıyan, Tevrat, İncil ve Zebur’dan bazı kısımları nakletmek istiyoruz. Meselenin tafsilatını, mevzu ile do rudan alâkalı müstakil eserlere ve bilhassa, Hüseyin Cisrî’nin “Risale-i Hamîdiye”sine havale ederek, burada sadece mühim gördüklerimizden bazılarını arz edece iz.

    1) Fâran Da ları

    1944 senesinde Londra’da basılan Tevrat’ın Arapça tercümesinden bir âyet: “Allah insanlı a Sina’da teveccüh etti. Sâîr’de tecelli buyurdu. Fâran da larında zuhur edip kemaliyle ortaya çıktı.” (Sifr. Tesniye, Bab: 33, âyet: 2).

    Allah’ın (cc) rahmeti ve insanlı a olan merhameti, ihsanı, Hz. Musa (as)’nın Cenâb-ı Hak’la mükalemede bulundu u Sînâ’da zahir olmuştur. Bu rahmet, o devrede Hz. Musa’ya verilen nübüvvettir. Sâir, Filistin’dir. Orada Cenâb-ı Hakk’ın rahmeti vahiy yoluyla gelip Hz. İsa’yı ve çevresindekileri bürümüştür. Aynı zamanda Hz. Mesih, Rabb’in tecellilerine mazhar büyük bir peygamberdir.

    Çokları tecelli ile zuhuru birbirine iltibas ettiklerinden bu meselede de karışıklı a düşmüşlerdir. Evet, O’nda tecelli eden nefha-i ilâhidir. Fâran da larında ise Cenâb-ı Hak, sırr-ı ehadiyet ve makam-ı ferdiyetle zuhur etmiştir. Fâran, Mekke’dir. Çünkü Tevrat’ın başka bir yerinde, Hz. İbrahim’in o lu İsmail’i Fâran’da bıraktı ı anlatılmaktadır. Öyleyse, Tevrat’ta geçen Fâran’dan maksat Mekke’dir. Sırasıyla bu âyette üç nebîden bahsediliyor. Bunlardan birincisi Hz. Musa, ikincisi Hz. İsa (as), üçüncüsü ise son peygamber, İki Cihan Serveri Hz. Muhammed Mustafa (sav)’dır. Tevrat’taki âyetin devamında şu ifâdeler var: “O’nun yanında binlerce tertemiz, pırlanta misâl ashâbı olacaktır. Ve sa elinde ateşten iki a ızlı balta bulunacaktır.” Bu ibareden, O’nun cihada me’mur olaca ı anlaşılmaktadır.

    Malumdur ki Allah Resûlü, vahyin bidayetinde Hira da ında bir ma araya çekilir ve orada kendini tefekkür ve ibadete verirdi. İlk vahiy bu da da gelmişti (Buhari, Bed’ül-Vahiy 3). Fâran e er Mekke de ilse başka neresi olabilir ki, oradan İslâm dini gibi bir din zuhur edip şarka-garba yayılmış olsun. Dünyada böyle bir yer mevcut olmadı ına göre, Tevrat’ta geçen Fâran, Mekke’ye işarettir. Ayrıca yukarıda da belirtti imiz gibi, Tekvin’in 21. âyetinde geçen ve Hz. İsmail’le ilgili “Fâran’da yerleşti” ifadesi, dedi imizi isbatlayan en büyük ve en açık bir delildir. Aksini iddiaya da kimsenin gücü yetmeyecektir. Bu mevzuda yapılan itirazlar ilmîlikten uzak, indî mülâhazalardır. Hele âyetin sonundaki ashâb ve cihada me’mur olmaya işaret eden kısımlar hiçbir tereddüt ve şüpheye meydan vermeyecek şekilde, O Zât’ın Hz. Muhammed Aleyhisselâm oldu unu göstermektedir.


    2) Hz. İsmail soyundan

    Tevrat’tan ikinci âyet: Cenâb-ı Hak, Tevrat’ın bu âyetinde Hz. Musa’ya hitaben şöyle demektedir: “Onlar için (İsrailo ullarının) kardeşleri arasından senin gibi bir peygamber çıkaraca ım ve sözlerimi O’nun a zına koyaca ım ve O’na emretti im her şeyi onlara söyleyecek.” (Sifr: Tesniye Bab: 18, Âyet: 18)

    19. âyet de bunu tamamlar mahiyettedir: “Benim ismimle söyleyece i sözlerine itaat etmeyenlerden bizzat ben intikam alaca ım.”

    Bu âyetteki İsrailo ullarının kardeşi tabiriyle Hz. İsmail’in soyundan gelecek bir peygambere işaret edilmektedir ki, Hz. İsmail’in neslinden geldi i bilinen tek peygamber, Efendimiz Hz. Muhammed Aleyhisselâmdır. Ayrıca O da Hz. Musa (as) gibi bir şeriatla gelecektir. Di er taraftan bu âyette, gelecek peygamberin “Ümmî” olaca ı belirtilmektedir.

    İtaat etmeyenlerden alınacak intikam ise, dine ait müeyyidât ve ukûbat olmak gerektir ki, bu da ancak İslâm dininde vardır.

    Tevrat’ta zikri geçen bu peygamberin Hz. İsa ve Hz. Yuşa (as) olma ihtimalleri ise kat’iyyen mümkün de ildir. Zira bu peygamberler İsrailo ullarındandır. Ayrıca birçok meselede Hz. İsa (as) yeni herhangi bir hüküm getirmemiş, sadece Hz. Musa (as)’ya ittiba etmiştir. Hz. Yuşa’nın ise Hz. Musa’ya benzemedi i gün gibi âşikardır. Çünkü o, yeni bir şeriatla gelmemiştir. Halbuki “Do rusu biz size hakkınızda şahitlik edecek bir peygamber gönderdik. Nasıl ki, Firavun’a da bir peygamber göndermiştik.” (Müzzemmil, 73/15) âyeti de Hz. Musa ile Efendimiz arasındaki benzerli i beyân etmektedir. Aslında daha ötesinde bir delile de ihtiyaç yoktur.
    "BİZİM YANIMIZA GELEN HİÇ KİMSE GELDİĞİ GİBİ AYRILMAMIŞTIR"
    Şeyh Muhammed Kazım KS


 

Benzer Konular

  1. Hz. Mehdi ve altınçağ
    By kaan ansay in forum İSLAMÎYET (GENEL)
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 11.04.2009, 17:27
  2. Peygamber Niçin ve Neden Çok Evlendi?
    By DeRBeDeR in forum İSLAMİ BİLGİLER
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 22.03.2009, 02:27
  3. Okuyup Şifaya Kavuşturduğu hadis-i şeriflerden Bazıları
    By CefA_CasH in forum İSLAMÎYET (GENEL)
    Cevaplar: 4
    Son Mesaj: 07.01.2007, 22:51
  4. Niçin İbadet Ediyoruz arkadaslar sizce_?
    By Cem_dalga in forum İSLAMÎYET (GENEL)
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 23.10.2006, 13:19
  5. İman ve İmanın İnsan Hayatı Üzerindeki Etkileri
    By CybeR MediA in forum İSLAMÎYET (GENEL)
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 30.11.2005, 16:39

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •