1 sonuçtan 1 ile 1 arası
  1. #1
    Teğmen Array
    Üyelik tarihi
    11.06.2010
    Yer
    Siirt
    Mesajlar
    129
    Tecrübe Puanı
    12

    Standart İzmir'de Dövülen Kadın

    Açıklama: Bu akşam bir Tv kanalında İzmir’de bir karakolda modern giyimli, çağdaş görünümlü ve “konsomatris (fahişe)” damgası basılan kadının hunharca dövülüşünü/aşağılanışını izlediğim sırada, önceden okuduğum Soner Yalçın’ın “Bu Dinciler O Müslümanlara Benzemiyor “kitabını açıp aşağıdaki satırları –ve yine geleceğe yönelik korku ve umutsuzluk içinde- yeniden okudum ve paylaşma ihtiyacı duydum)
    ------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

    "Humeyni'yi seviyoruz!"
    İki türbanlı üniversite öğrencisinin televizyon ekranında söylediği, "Atatürk’ü sevmiyorum. Humeyni'yi seviyorum" sözünü nasıl değerlendirmeliyiz?
    Sünni türbanlı öğrenci, Şii imam Humeyni'yi neden sever?
    İslam Devrimi, İranlı kadınlara ne gibi "haklar" getirdi? Gelenekçi/muhafazakâr ideolojilerin kadınlara dayattığı rol modelini konuşup, tartışmanın zamanı gelmedi mi?
    Soru o kadar çok ki...
    O halde bir iki cümle edelim...
    Her Müslüman’ın bildiği gerçektir:
    Hz. Muhammed'in ölümünden sonra halifelik meselesinden kaynaklanan çalışmalar ortaya iki güçlü mezhep çıkardı: Şiilik ve Sünnilik.
    Emeviler döneminde veraset yoluyla belirlenen halifelik, Abbasiler döneminde sembolik bir makama dönüştürüldü.
    Sünni gelenek, halifelik makamına sembolik değerler yükleyip dünyevi siyasal otoritenin etki alanını genişletti. Şii gelenek ise bunun tam tersi yolda gelişti; azınlık olmanın getirdiği bilinçle, siyasal, dinsel, sosyal ve ilahi olanı birleştirmeyi amaçlayan bir doktrin geliştirdi. Halifelik kavramının karşısına "imam" kavramını çıkardı. “ İmam" cemaatin siyasal ve dinsel lideri olduğu kadar, manevi konularda da en üst makamı oldu.
    Şii doktrine göre, imam doğrudan peygamber soyundan gelen kişiydi. İmamın otoritesi, bireyin günlük yaşamından manevi dünyasına kadar tüm sorunlarda "yol gösterici" olmaya kadar giden geniş bir alanı kapsıyordu.
    Yani siyasal liderlik yaranda, İslam hukukunu en iyi bilen kişi olarak yorum yapma otoritesi de vardı.
    İlahi ve teorik olarak gerçek otoritenin tek ve meşru temsilcisiydi. Yanılmazdı. "Doğru İslam”ın kavranması konusunda bir tür bilgi tekeline sahipti.
    Humeyni bir "imam”dı. Allah tarafından gönderilen ilahi yasaların mutlak, ebedi doğrunun ve toplumsal düzenin kuralları olduğunu söyledi hep.
    İnsanın mutluluğunun, ancak toplumun bu kurallara uygun biçimde düzenlenmesiyle mümkün olacağını vurguladı sürekli.
    Peki, böyle bir toplum nasıl yönetilmeliydi?
    Humeyni'ye göre monarşi, İslam’a aykırıydı. Doğru yönetim "velayet-i fıkıh”a dayalı bir İslam devletiydi. Bu devletin anayasası şeriattı. Yani insanın yaptığı değil, Allah'ın kelamı ve peygamberin sünneti temel yasalar olmalıydı.
    Egemenlik kayıtsız şartsız milletin değil, şeriatındı. ( Not: Türkiye Sünni kesimin düşüncesinde Şiilik ile Alevilik özdeştir. Oysa bu cümleden de anlaşıldığı gibi, ‘Şiilik’in kaynağı doğrudan şeriat’tır. Buna karşın, Türk Aleviliği İslam’ın Batıni yorumunu temel almakla birlikte özünde eski Şamanlık inançlarını saklar. Bu nedenle, Türk Alevilerinin İran Şiiliğine yakınlık duyması şöyle dursun, ona cepheden karşıdır. Ankaralıpolat)
    Bu nedenle İslami devletin yasama organı yasa yapmazdı; sadece bir danışma ve düzenleme organıydı.
    Humeyni rejiminde "yürütme" yetkisi kime ait olacaktı?
    Yanıtı basitli: Toplumun hem manevi hem dini hem de siyasal lideri olan Humeyni'ye.
    Kuşkusuz Humeyni'nin önerdiği düzen bir "cumhuriyet"ti. İdari işlerle ilgilenen görevliler ve danışma görevi yapan "yasama" organı bir secimle belirleniyordu. Fakat bu düzen hiçbir zaman "demokrasi" olamazdı. Çünkü insan ürünü yasaya değil, mutlak ilahi yasaya uymak zorunluluğu vardı. Uzatmadan soralım:
    Laik Türkiye'de yaşayan türbanlı Sünni bir öğrenci, Şii imam Hu­meyni'yi neden sever?
    Sorunun yaratmadan önce, Humeyni İran’da kadının yerini de analiz etmeye çalışalım.
    İslam Devrimi öncesinde sokak gösterilerinde kadınlar en öndeydi. Devrimden önce, siyasal gösterilere katılan kadınların, erkeklerle eşit ligi ve katkılarının önemi üzerine kurgulanan İslamcı söylem, devrimden sonra siyasal iktidarı ele geçirir geçirmez kadının evcilleştirilmesine ve dindarlaştırılmasına dayalı özgün bir cinsiyet ayrımcılığının kurumsallaştırılmasına yöneldi.
    Bütün gelenekçi/muhafazakâr ideolojiler gibi İslam Devrimi’nde de kadın, siyasette, is hayatında veya başka herhangi bir alandaki kadın değil, sadece ve sadece ailede kadındı
    Kuşkusuz tüm bunların altında kadına yönelik güvensizlik vardı. Bunun en çarpıcı örneği, ceza yasası "kısas”ta yer alıyordu. 1981'de meclisten geçerek yasalaşan kısas, ilk İslam toplumlarının cezalandırma anlayışını yansıtıyordu. Yani, şeriata dayalı, esas olarak öldürme, cinsel suçlar ve içki içmek gibi kamu düzenini tehdit eden eylemleri cezalandırma, öç alma anlamına geliyordu. Kısas, kadını ikincil insan konumuna getiriyordu.
    Örneğin, kısasta öncelikle taammüden islenen cinayetlerde kadınlar şahit olarak kabul edilmiyordu.
    Ve daha acısı kısasa göre, Müslüman bir kadını öldüren Müslüman bir erkeğin kısasla cezalandırılabilmesi için, öldürülen kadının yakınlarının cezanın infaz edilebilmesi için ödemesi gereken kan parası, bir erkek için ödenmesi gerekenin yarısı kadardı! Yani kadının yaşamının değeri erkeğinkinin ancak yarısına eşitti.
    Kadınlara yönelik ayrımcılığın çarpıcı bir başka örneği ise, zina halinde kocası tarafından görülen bir kadının, yine kocası tarafından öldürülmesi halinde katilin cezalandırılmamasıydı! İslam Devrimi kadınlara bazı "haklar" da getirdi kuşkusuz!
    Çok eşliliği ortadan kaldırmadı. Evlilik yaşı 18'den 13'e düşürüldü. Okullarda kız ve erkeklerin ayrı sınıflarda ve mümkünse ayrı binalarda öğrenim görmeleri şartı getirildi. Ders araç ve gereçleri ile ders kitapları kız ve erkekler için ayrı ayrı düzenlendi. Erkek öğretmenlerin kız öğrencilere ders vermesi engellendi.
    Bazı meslekler kadınlara yasaklandı; yargıçlık gibi...
    Tüm bunların amacı, kadının geleneksel analık-eşlik rolünü pekiştirerek, toplumsal hayattan elini eteğini çekmesinin istenmesiydi.
    Kara çarşaf, İslam Devriminden önce şah despotizmine karşı tepkinin sembolüydü. Bu nedenle sadece İslamcıların değil, her siyasal rüşten kadının giydiği bir giysiydi. Kadınların çoğu devrimden sonra, artık bir simge haline gelen/getirilen kara çarşafı bir daha çıkaramayacaklarını düşünmemişlerdi bile.
    Düşünmemişlerdi; çünkü basta Humeyni olmak üzere, din adamlarının İslam’da zorlama olmayacağı sözlerine inanmışlardı. İslam Devri­mi'nden sonra örtünmek rejimin sembolü haline geldi. Örtünmeyen kadınlar çeşitli biçimlerde saldırılara uğradı.
    4 Temmuz 1980'de Humeyni'nin isteğiyle kamusal alanda çalışan kadınların örtünmesi zorunlu hale getirildi. Özel sektör de bu karara uydu. Esnaf ve tüccarlar örtünmeyen kadınlara satış yapmamaya başladı.
    Zorunlu örtünmeyi protesto eden ve bu nedenle gösteriler düzenleyen kadınlar “Amerikan ajanı”, "şah yanlısı" ve hatta "fahişe" olarak adlandırıldı.
    Ayetullah Ali Hamaney, Tahran Üniversitesi'nde örtünmeye karşı çıkan kadınlar hakkında bakın neler söyledi:
    Onlara fahişe demek istemiyorum, çünkü fahişelerin yaptıkları kendilerini ilgilendirir. Bu başı açık kadınların eylemleri ise toplumu ilgilendirmektedir. Bu nedenle onları karşıdevrimci olarak adlandırıyorum.”
    Rafsancani ise kadınları uyarıyordu:
    Önce bunlar ikaz edilmeli. Sonra yasalar var; ahlaka aykırı giyinip dışarı çıkanlar; bu davranışlarından dolayı mahkemelerde cezalandırılacaklardır. Gördüğüm bu eğilim nedeniyle çok endişeliyim. Korkarım ki en sonunda müdahale edilmesine izin vermek zorunda kalacağız.
    Özellikle çalışan kadınlar üzerinde yoğunlaşan örtünme zorlamaları kentli, meslek sahibi, eğitimli kadınları olumsuz etkiledi. Çaresizdiler…. toplumdan dışlanan, mülteciliğe zorlanan ve hapishanelerde ölüme yollananlar da bu kesimler oldu.
    …kadın örtününce tüm sorunlar ortadan kalkıyor mu? … kadını kara çarşaftan ( ki İslam’da kara çarşaf yoktur) kurtarmaya çalışan, toplumsal hayatın içinde erkekle eşitleyip cinsler arası eşitsizliği kaldırmaya uğraşan Atatürk’ü niye sevmesin?
    ( Soner Yalçın: Bu Dinciler O Müslümanlara Benzemiyor, s:60-63)
    İşsizlik, "En Ağır İş"tir


 

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •