TARİHE KARIŞAN KUYULARIMIZ
"Ne derin bir sözcük"
BÎR: KUYU
Eskiden “Beyaz Kent” Siirt’imizde hemen hemen her evin bir bahçesi, her bahçenin de bir kuyusu vardı. Hepsinin çevresinde düşmeleri engellemek için taştan örülmüş korumaları ve üzerinde de tahta makarası. Ayrıca her kuyunun bir kovası olurdu ya demirden ya da sert lastikten.
İlimiz evvelden su yönünden fakir olduğundan sarnıç ve kuyuları bolca idi. Kuyuların ilimizin geçmişinde önemli yeri vardı. Suları tuzlu olduğundan içme su ihtiyacı bu kuyulardan karşılanmazdı. Kışın ılık, yazın da soğuktu kuyu sularının. Siirt’in susuzluk yaşadığı o dönemlerde kuyu suları, her türlü temizlik işlerinde kullanılırdı.
Maalesef, sıkça gördüğümüz su kuyuları artık tarihe karıştı denebilir. Son dönemde imkânı el verenler kuyuların ağzını kapatılıp emme-basma tulumba monte ettiler veya motor takıp teknolojinin nimetlerinden faydalandılar.
Kuyular yazın sıcağında, bir nevi buzdolabı görevi de görürdü. Buzdolabının olmadığı günlerde sıcaktan bozulma ihtimali olan yiyecek maddelerin bu kuyulara sarkıtılırdı selelerle. Çeşmelerden alınmakta olan içme suyunu soğutmak için testi ve güğümlerle kuyulara indirilirdi ipe bağlanarak.
Şimdi her kuyu bahsi açıldığında veya kuyu gördüğümde, eski evimizi hatırlarım. Çocukluğumun geçtiği Batı Mahallesinin 23. Sokağın 12 nolu Cas evimizin büyükçe bahçesinin uzak kenarında komşuların da su ihtiyacını karşılayan bir kuyumuz vardı. Su almaya gelen komşu kadınların kuyu başı muhabbetlerine şahit olurdum zaman zaman. İncir ağacı vardı kuyu bitişiğinde. Gölgelikti aynı zamanda. Annem kara kışta, sabah namazı için kuyudan su çekmeye giderken kürekle karları temizleyip yol açardı kendine.
GUL YABANİÜzerinde demir bir kapak dururdu kuyumuzun. Mahallenin çocuklarıyla beraber bu kapağı kaldırırdık bize yasaklandığı halde. Kuyunun derinliklerine doğru avaz avaz bağırırdık. Kuyuya taş atan biz, taşın kuyuda çıkardığı sesi dinleyen yine biz. Derin ve karanlık olan ortamdı da nasıl korkmazdık? Taa annem “Ğule” var demeyinceye kadar. Yerel ağızla her ne kadar Ğule dense de adı gulyabanidir. Kuyu yüzünden annem bizi bahçeye göndermiyordu tek başımıza. O kuyudan bir “ğule” çıkar, sonra biz çocukları yermiş. Annem öyle diyordu. Ğulenin ne zaman çıkacağı belli olmaz, sakın kuyuya yaklaşmayın. Çıkmaz çıkmaz, bir gün çıkacağı tutar.” diyordu. Biz de kuzu gibi annemizi dinler, korkudan kuyunun hep uzağında dururduk. Ğulenin nasıl bir yaratık olduğunu düşünür dururdum? İnsanla hayvan karışımı, koca dudaklı, kocaman dişli, uzun siyah tüylü muhayyel ve insan yuttuğu düşünülen bir yaratık olabileceği geleneksel bir görüştü. İşte bu Ğulenin kuyudan çıkıp bizi yiyeceği korkusuyla, ben, kardeşim ve arkadaşlarım kuyuya hiç yaklaşmazdık. O Ğulenin bize bir iyiliği de vardı. Ğuleden korktuğumuz için kuyuya yaklaşmıyor, böylece kuyuya düşmekten kurtuluyorduk. Evimizin kuyusundan nasıl korktuğumu hatırlarım. Ve sorarım kendime: Kuyudan Ğule çıkacağına, nasıl oldu da inandım. Bir de çocukluğumuzda yaramazlık sonunda kuyuyla tehdit edildiğimiz günleri.
KOPAN DİŞLERİN ADRESİYDİ KUYULARIMIZNe kadar da güzel adetlerimiz vardı. Bebeklerin diş çıkarma sevincini nohutlu Salika (Haşlanmış Buğday) pişirilirdi evlerde. Sevinci komşularla paylaşmak için tabaklarla dağıtılırdı. Çocukların süt dişleri yerinden kopunca da kuyuya atılması âdettendi ve aynı zamanda halk inanışıydı. Kuyuya süt diş yerine sağlam bir diş çıkarılacağının inancı ve niyazıyla atılırdı.
Kopan diş, kuyuya atılırken şu söz söylenirdi:
“Hataytuki vars halip (Sana süt dişimi verdim)
Teyni vars hadid” (Bana demirden diş ver) denirdi.
Ebul Akmeş, kuyuya düşen yabancı cisimlerin çıkarılması için kullanılan yuvarlak demir ve etrafında onlarca kancanın tümüne verilen addı. Türkçe anlamı “Tutucuların Babası”. İpe bağlanıp kuyu dibine daldırılır ve ritmik hareketlerle döndürülürdü. Takılan maddeler tek tek çıkartılarak kuyu temizlenirdi. Ebul Akmeş’i kullanmak herkesin harcı değildi. İpe veya zincire bağlanıp ustalıkla daldırılıp yine ustalıkla döndürülürdü. Tıpkı balıkçıların denize fırlattıkları olta misali. Kuyuya düşen yabancı maddeleri yakalamaktı maharet. İyi hatırlarım Annem bu konuda çok mahirdi.
EBUL AKMEŞ
Mahalli çok anlamlı bir atasözümüz var konuyla alakalı:
SİZ HİÇ KUYUYA DANIŞTINIZ MI?
“Le me yıştaşar fil ikbîr hey yıştaşar fil bîr”
Anlamı mı? (Büyük ile istişare etmeyen gitsin kuyuyla istişare etsin.)
Büyüklerin tecrübesinden istifade ederek onlara danışmanın önemine işaret edilmiştir. Büyüklere danışmayanın kuyuya danışmasının istenmesindeki amaç hem kafiye yönünden uyumlu, hem de kuyu başında seslerin sahibine yankılı olarak aynen tekrar geri geldiğindendir. Kuyuya danışanın kendi söyleyeceği ve kendi dediğini yine kendi duyacağından sorusuna cevap alamamış olacaktır.
Karanlığına seslendiğimizde fısıltılarımıza fısıltı, çığlıklarımıza çığlıklarla yankı veren, merak uyandıran, kendine çeken, bir gariptir kuyu.
TARİHE KARIŞTI KUYULARIMIZZaman içinde, özellikle iki dönem üst üste Belediye Reisliği yapan Efsane Başkan Edip Turhan zamanında şehrin su şebekesinin ulaşmadığı yer kalmadı. Herkes evine su saati taktırarak suyu musluktan almaya başladı. Bir süre yalnızca temizlik işleri için su çekilmeye devam edilen kuyular, bahçeli müstakil evlerin sayısının günden güne azalmasıyla birlikte yok olmaya yüz tuttular. Cas evler tek tek yok olmaya yüz tutup ruhsuz betonarme binalar dikilmeye başlandıktan sonra kuyular da böylelikle kaybolup gittiler.
Günümüzde nedense kuyuları önemseyen yok. Kimi kuyulara kanalizasyon karıştı kimi kuyular ise betonarmenin hışmından nasibini alıp dolduruldu ağzına kadar.
NE GAYYA KUYUSUDUR BU FANİ DÜNYA!Bir de içimizdeki gizemli kuyumuz vardı her birimizin hani.
Kimimiz bir endişe kuyusuna dalıyoruz. Kimimiz sevinç, kimimiz hüzün girdabına...
Bazen bir delinin bir kuyuya attığı bir taşın, kırk akıllının çıkarmaya uğraştığına veya başkası için kazdığı kuyuya kendi düşenlere şahit oluruz. Bazen iğneyle kuyu kazmayı deneriz pervasızca. Bazen de kuyuyu kabire benzetiriz tıpkı üstad Necip Fazıl Kısakürek’in veciz ifadesiyle:
“Ağzıma soğuk kurtlar dolacak, gözüme kum;
DİPSİZ KUYU
Dipsiz kuyu, sürdükçe zaman, sürecek uykum...”
“DOĞUDAN BİR KENT: SİİRT, O BEYAZ KENT…""Siirt, o beyaz kent…" diye yıllar önce Kuyu adlı bir eser telif eden ünlü şair hemşerimiz Hilmi Yavuz, bakın neler yazmış kısa olarak kuyularımız hakkında Doğudan Bir Kent şiirinde.
Siirt, ağaçsız gömütlük
çocukluğu doğal kireç
bir kent, orda her kuyu
bir ermiş kadar su bilir
hüzne kil, öfkeye kum
bir kent, orda duyguyu
doldurur boydan boya zakkum
Siirt, rüzgârlı saralı
gençliği yolgeçen hanı
bir kent, korkunun pirinci
gibi ayıklar zamanı
dilencisi, kör nergis
bir kent, ölü bir balı
gömer arıya peteksiz
Siirt, üzümü ayna
yaşlılığı beton laleden
bir kent, orda güz bile
kurur acıyla birlikte
çürür gurbetler yüklükte
ve ölüm, bir büyük aile
gibi dağılır konaklarından
M. Şakir ÖZMAZI/10.02.2010
sakir.56@hotmail.com


LinkBack URL
About LinkBacks








Alıntı
