Bizede Bu Aşkı Nasip Et Yarab!!!
KÜÇÜK HAFIZ KIZ
İlkokulu bitirip kursa gelmişti.
Ailesi kendi isteğiyle geldiğini söylemişti. Kayıt için adını sorduğumda, Fatma dedi ve ekledi:
Eğer hafızlık yaptırmazsanız kaydolmak istemiyorum. Böyle tehdit edercesine konuşması onu yaşından daha olgun gösteriyordu. Tebessümle: Korkmayın küçük hanım, siz isteyin, hafız da yaparız, hoca da...
O küçük gözlerinin içi parıldadı birden. Annesi, Hoca hanım kusuruna bakmayın, ille de hafız olacağım der de, baksa bir şey söylemez.
Bizim köyün hocasından duymuş. Peygamber efendimiz (sav), hafız olanlara Cennette taç giydirilecek demiş. Siz daha iyi bilirsiniz ya, köylü kafası, biz de bu kadar duyduk anladık. Bu da çocuk işte.
Tabi teyze ne demek, keşke herkes sizin gibi duyduklarından etkilense de teslim olsa. Siz hiç merak etmeyin, kızınız önce Allah’a, sonra bize emanet.
Kadıncağız elime yapıştı tam öpecekken geri çektim, utandım. Tuttum, ben onun elini öptüm. Gözleri yaşardı. Hoca hanım bu eller, bu gözler hep günahlı, asıl sizinkiler öpülmeye layık. Estağfurullah teyze dedim, o ahirette belli olur.
Bu konuşmadan sonra kaydığını yaparken Fatma’nın Erzurumlu olduğunu öğrendim. Bir an düşündüm, merak ettim o daha çok küçük, nasıl kalacak buralarda diye…
Zaman ilerledikçe Fatma’nın edepli tavırları daha da çok etkiledi beni. Azimliydi, kararlı ve çok istekliydi.
Geceleri rüyasında ezberlediği ayetleri sayıkladığını görüyordum çoğu kez.
Böyle devam ederken, arada bir bana gelip soru soruyordu.
Bir gün; Hocam, hafız olmak için Kuran-ı bitirmek mi lazım? diye sordu. Ben de, Tabii ki, hepsini ezberleyeceksin ki hafız adını alacaksın. Bu cevabıma çok üzülmüş gibiydi. Bir şey demek istiyordu sanki. Teşekkür etti ve döndü arkasını gitti.
Derslerim arasında öğrencilerime sürekli; Kur-an ezberlemekle işin bitmeyeceğini, mutlaka içindekileri uygulamak gerektiğini hatırlatıyordum.
Talebelerden biri, Hocam dedi, Fatma’nın annesi ona abdesti olmayanın hafızlara dokunamayacağını söylemiş, doğru mu? diye sordu. Çok ilginç doğrusu. Maş dedim,Osmanlı zamanında atalarımız Kuran-a ve Hafıza kıymet verdiklerinden öyle yaparmış dedim. Çok hoşlarına gitmişti bu iş. Hepsi adeta kendilerini ulaşılması zor, bir sandık içindeki altın gibi görüyorlardı. Görsünler dedim içimden, bu yaşta buralara gelmişler. Allah’ın kelamını ezberliyorlar, onlara fazla göremem bunu…
Bu arada Fatma ara sıra rahatsızlanıyor ve revirde yatıyordu. Zaman geçtikçe Fatma’nın morali ve sağlığı daha da çok bozuluyordu.
Bir gün dersini iki kez aksatınca sordum: Ne oldu Fatma yoksa, anneni mi özledin? Hayır dedi. Neden moralin bozuk, çok fazla da hasta oluyorsun dedim. Yanlış anlamayın, inanın ki annemi özleyip de gitmek istediğim yok. Burayı çok seviyorum. Allah’ımdan çok korkuyorum. Buraları terk edersem bana ahrette hesabını sormaz mı? Bir şey diyemedim. Suçlu gibi hissettim kendimi.
O küçücük kalpte bu ne büyük imandı Ya Rabbi!..
Onu hayranlıkla izliyordum.
Bir gün çok rahatsızlandı. Acilen doktora götürmek zorunda kaldık. Bir çok tahlillerden sonra arkadaşım olan doktor hanım; Hoca hanım derhal bu talebeyi ailesinin yanına gönderin dedi.
Şaşkınlıkla: Neden? diye sordum. Bana, Belki üzülecek, hatta inanmayacaksın ama, bu talebe maalesef kanser dedi.
Başımdan aşağı kaynar sular dökülmüştü sanki.Duyduklarıma inanamıyor belkide inanmak istemiyordum.O daha çok küçüktü,küçücüktü…
Her tarafımı şefkat sarmıştı.Göz yaşlarımın yüreğime ılık ılık aktığını hissediyordum, ama ona belli etmiyordum.
Hastahaneden ayrılırken Fatma’ya hiç bir şey diyemedim. Oysa anlamış gibi bana sorular sorup dikkatimi dağıtmaya çalışıyordu.
Kulağıma eğilerek Hocam dedi,
Azrail insanların canını alırken nasıl görünür.Ağlamamak için kendimi zor tutuyordum, mümin kullara güzel bir surette görünür dedim. Sevindi, kendi kendine mırıldandı; Belki hafız olamam, ama Elhamdulillah müslümanım dedi yutkundu….
Simdi anlamıştım, bana önceden sormuş olduğu soruyu. Demek ki hastalığını biliyordu Hafız olmak için Kuran-ı bitirmesi gerektiğini söylediğimde, neden üzüldüğünü simdi anlamıştım.
Birkaç gün sonra birlikte eşyalarını hazırlamaya başladık.
Evine gitmesi gerekiyordu çünkü dayanılmaz acılar içinde olduğunu görüyordum.
Ailesi geldi. Fatma yanıma gelerek, Bana kızmadınız değil mi hocam ? Eğer söyleseydim belki kursa almazdınız beni.
Ne demek? Nasıl kızarım sana? dedim. Hem sonra sakın üzülme hafızlığımı bitiremedim diye.
Bu yola girdin ya, Rabbim seni hafızlar zümresine yazmıştır inş.
Öylesine sevindi ki, boynuma sarıldı; Hocam gerçekten ben, ben şimdi hafız sayılırmıyım? Anne anne bak, duydun değil mi?
Ya Rabbi bu ne aşktı bu ne güzel sevdaydı!..
Rabbimin hikmeti tecelli etse hastalığından kurtulup, iyi olsa Fatma, ne güzel bir kul olurdu.
Böylece Fatma’yı gözyaşları ile Erzurum’a uğurladık. Çok geçmedi. Bir iki hafta sonra ailesi ağırlaştı haberini verdi. Bu bir iki hafta içinde ondan iki mektup almıştım. Bana hep hafızlık tacını merak ettiğini. Rüyalarına bile girdiğini yazıyordu.
Bir gün sabah namazından sonra telefon çaldı. Fatma’nın annesiydi kulağımdaki ses. Ağlamaklı bir sesle, Hoca hanım Fatma’yı uğurladık. Rica etsem bir hatim okurmusunuz; deyince bir anda gözlerim karardı, dizlerimin bağının çözüldüğünü, burnumun direğinin sızladığını hissettim.
Sanki bunca yıl göz yaşlarım bu an için birikmiş ve şimdi boşalıyordu.
Daha fazla dayanamadım, ağlamaya başladım.
Annesi beni teselli edercesine telefonu kapatmadan; Size ölmeden önce şunu söylememi istedi dedi hıçkırarak:
Anneciğim hocama söyle, Azrail söylediğinden de güzelmiş.
Ey Rabbim; senin kelamın için yanıp tutuşan, yoluna yapışıp kelamına sımsıkı sarılan kulunu, sen son nefesinde yalnız bırakır misin hiç…