-
Ben Siirtliyim
BEN SİİRTLİYİM Yazan: FAHRİ ARAL [Üyeler Mesaj Yazmandan Misafirlerde Kayıt Olmadan Link GöremezlerKayıt İçin Tıklayın ! ]
Yıllarca kendi kendime sorduğum bir soru vardı; evet “Ben Siirtliyim, ama bu Siirtlilik dediğimiz şey nedir, nereden geliyor, neye dayanıyor...”
Siirtli olmak nasıl bir şeydir?
Kuşkusuz kendine özgü kültürü, tarihsel geçmişi, farklı özellikleriyle varolmuş bir şehirde dünyaya gelmişiz. Bizi birbirimize bağlayan, bize özgü bağlar var, bunlar da hiç kuşkusuz bir kimliği ya da bir aidiyeti gösteriyor. Elbette ki, bunu abartıp, bu özelliklerimize başka şeyler vehmedecek, değilim.
Gerçekten çoğu zaman kendi kendime “Siirtli Olma”nın ne olduğunu, neyi ifade ettiğini hep sormuşumdur, bazen bulduğum cevaplar beni rahatlatmış kimi zaman da “acaba bir şehir şovenizmine mi kapılıyorum” diye de sormuşumdur. Ne var ki, yıllar geçip, her gün yeniden keşfettiğim kültürümüzü daha ayrıntılı öğrenmeye, özellikle tarihin üstü belki de bilinçli olarak örtülmüş gizli sayfalarında dolaşmaya başlayınca, “bizi biz eden” “Siirtli olmamızı sağlayan” kökü çok derinlere giden bize özgü bir şeylerin olduğu sonucuna vardım.
İşte o zaman yerel olmanın yanı sıra evrensel olmanın da gururunu yaşamaya başladım.
Çünkü, doğup büyüdüğüm Siirt, içimizden çıkan değerli araştırmacı Bekir Sami Seçkin’in eşsiz eseri Başlangıçtan Günümüze Siirt Tarihi’nde vurguladığı gibi, “Çin’den Hind’e, oradan İran’a, İran’dan Mezopotamya’ya; Mezopotamya’dan da Akdeniz’e ve Mısır’a ulaşan ‘ilkçağ uygarlık kuşağı’nın ortasındaydı.”
Şehrimiz, Elam’ın başkenti Sus’tan başlayan Babil, Asur, Ninova, Kardu ( Cizre) Siirt, Erzen, Amida( Diyarbakır), Melitene (Malatya) dan geçerek Efes’e ve Milet’e uzanan ünlü Kral Yolu’nun güzergahındaydı.
Ve gözlerimi tarihe dikip, kendi kendime şu soruları sormaya başladım....
Antik Çağ’ın ünlü yazarı Ksenephon’un On binlerin Dönüşü’nde anlattığı olaylar Botan Vadisi’nde ve civarında geçmiyor muydu?
Bizi biz eden kültür, tarih öncesinden Ras’ul Hacar mağaralarında yaşanan neolitik Tel Halef kültürüne, Hititlerden önce yaşanan El Ubeyd kültürüne dayanmıyor muydu?
Bu kültür, Akad’lardan başlayıp, Babillilere, Mittanilere, Urartulara ve nihayet şehrimizin kurucusu olan Asurlulara (ki değerli Sami Seçkin de bu kanıdadır, Billoris yakınlarındaki Türbe Höyük ve yeni başlayan Başur Höyük kazılarındaki buluntular da bunu kanıtlıyor.) kadar uzanmıyor muydu?
Medler ve daha sonra Persler şehrimizin sokaklarında gezinmediler mi?
Ksenephon’un sözünü ettiği Kürtlerin ataları Karduklar Botan dağlarından inip, Yunanlılara saldırmadı mı?
Makedonyalı Büyük İskender’in generali Selevkos Persleri yenip, Arbela’yı (Erbil) topraklarına katarak Siirt’i de ele geçirip, Yunan kültürünü yaşatmadı mı?
Ermeni Kralı II. Tigran tam da bu dönemde bölge halklarının Helenlere karşı duyduğu hoşnutsuzluklardan da yararlanarak, Nisibis’i (Nusaybin), Urfa’yı ve Siirt’i topraklarına katarak Siirt’e yakın Tigranocerta’nın kuruluşuna sağlamadı mı?
Siirt bölgesinde Ermenilerin yanı sıra Alenler, Saspirler, Matalar, Daeler, Kaldiler ve Aramiler yaşamadı mı?
Romalılarla Ermeniler arasındaki savaşlardan sonra Ermeni krallığı yıkılmadı mı?
Sonra da şehrimizin dağlarında, kırlarında Romalılarla Persler, Partlar ve Sasaniler savaşmadı mı?
Ardından Bizans egemenliğine giren ve Hıristiyanlaşan bölgemizde ateşperest Sasanilerle, Hıristiyan Bizanslılar boğaz boğaza girmediler mi?
600’lerde Halid bin Velid Tanze kalesini kuşatıp, halkın Müslüman olmasından sonra Siirt’e geldiğinde Siirt Patriği Herselo kendisini karşılayarak biat ettiğini söylemedi mi?
Emeviler döneminde Siirtli askerler Bizans ordusuna karşı savaşmadı mı?
Siirt, 1131’de Hasankeyf’te kurulan Artuklu Beyliği’ne bağlanmadı mı?
Selahaddin-i Eyyubi 1183’te Hasankeyf ile birlikte Amid’i de (Diyarbakır) ele geçirmedi mi?
Moğollar 1230’da Siirt önlerine gelip, teslim olmayan Siirt halkıyla beş gün savaştıktan sonra 15 bin Siirtliyi ve ardından Tanze halkını kılıçtan geçirmedi mi?
Bu katliamdan sonra Moğollar yıllarca bölgede dehşet saçmadı mı?
Çaldıran savaşından sonra Siirt de dahil tüm bölge İdris-i Bitlisi’nin de yardımıyla Osmanlı egemenliğine girmedi mi?
Bu dönemin başında Siirt, Diyarbakır eyaletine bağlı bir beylik değil miydi?
1524’te Siirt sancak merkezi olmadı mı?
Tanzimat’la birlikte yapılan yeni düzenleme sonunda 1847’de Diyarbekir, Muş, Van, Hakkari ve Cizre livaları Kürdistan eyaleti adıyla bir araya getirildikten sonra vilayet sistemine geçildiğinde Siirt-Diyarbakır eyaletine bağlanmadı mı?
1866’ya kadar kaymakamlık olan şehrimiz bu tarihten sonra mutasarrıflık haline getirilip, Eruh, Şirvan, Garzan, Pervari ve Rıdvan kazaları Siirt’e bağlanmadı mı?
Bunun ardından 1864’te Siirt bu kez Bitlis vilayetine bağlanmadı mı?
Cumhuriyet’ten önce Mustafa Kemal kolordu komutanı iken tam üç kez Siirt’i ziyaret etmedi mi?
Hacı Mustafa’nın evinde kalmadı mı?
Binlerce sene öncesinden gelen bu geçmişimizle Cumhuriyetimize dört elle sarılmadık mı, ona sahip çıkmadık mı?
Ve Cumhuriyetle birlikte başlayan dönemde de hala çözülemeyen birçok ekonomik ve sosyal sorunu sonra da terör gibi başka sorunları da yaşayarak bugünlere gelmedik mi?
İşte ben Fahri Aral ve benden öncekiler, tarihteki Asurlu, Romalı, İranlı, Ermeni, Keldani, Sasani, Arap, Kürt dostlarım; Kadri Efendi, Halil Hulki Bey, Emin Amca (Kılıççıoğlu) Adil Yaşa, Memduh Yaşa, Süreyya Öner, Haydar Koyuncu, Hayrettin Amca(Özgen), Vehip Ağabey (Arıkan), Hilmi Ağabey (Yavuz), Sururi Baykal, Beşir Dirikolu, Cumhur Kılıççıoğlu, Yılmaz Helvacıoğlu, Nimet Aytekin, Ethem Sancak, Nezir Bakır ve burada adını sayamayacağım yüzlerce büyüğüm, ağabeyim, arkadaşım; ta tarihöncesine dayanan ve “bizi biz eden” “Siirtli” yapan koca bir tarihi yaşamadık mı?
Yıllarca bu tarihin mirası içinde şekillenen bir kimliğimiz oluşmadı mı?.
Kim bilir biz Siirtliler; Neolitik çağda Ra’sul Hacar mağaralarının önünde “kuçat” oynadık; Asurlular döneminde bağlarda “bineyteti” üzümünü yedik; Yunanlılar şehirde iken “çorbıt zahtar” pişirdik; Ermenilerden “kıftel leben”i “Araplardan “rayoş meketip”i, Kürtlerden “perive”yi öğrendik.
Keldanilerin, Ermenilerin ve diğer gayrimüslimlerin perhiz aylarında “ele kahor il Keşşe, il leyle deniş aşşe” diyerek onları hoşgörü ile kızdırmaya çalıştık. Sonra oturduk hep birlikte birbirimizden öğrendiğimiz, yemekleri ve tatlıları dostluk ve hoşgörü içinde yedik.
Kimbilir, Sasanilerden “melede”yi öğrenip, “cıgor”larda üzerinden atladık, “suke”ler çevirdik. Tillo’da Şeyh Fakirullah’ın önünde diz çöktük; İbrahim Hakkı Erzurumlu’nun Marifetnamesi’nin sayfalarını çevirirken gurur duyduk. Şeyh Ebul Vefa’yı bağrımıza bastık, Veysel Karani’de dualar ettik, Şeyh Şeraffeddin ile göğsümüz kabardı.
Kimi zaman üzüldük kimi zaman da sevindik ama hiçbir zaman hayattan, yaşamdan insanlıktan umudumuzu kesmedik. Binlerce sene öncesinden gelen hoşgörümüz, birbirimize olan sevgi ve saygımız hala sürüyor ve sürecek.
İşte bunun için gururla “Ben Siirtliyim” diyorum.
[Üyeler Mesaj Yazmandan Misafirlerde Kayıt Olmadan Link GöremezlerKayıt İçin Tıklayın ! ]
[Üyeler Mesaj Yazmandan Misafirlerde Kayıt Olmadan Link GöremezlerKayıt İçin Tıklayın ! ]
[Üyeler Mesaj Yazmandan Misafirlerde Kayıt Olmadan Link GöremezlerKayıt İçin Tıklayın ! ]
[Üyeler Mesaj Yazmandan Misafirlerde Kayıt Olmadan Link GöremezlerKayıt İçin Tıklayın ! ]
-
bende siirtliyim hemde sonuna kadar
-
Fahri ARAL'a yazısı için tekrar çok teşekkür ediyorum.
-
Bende Siirtliyim,
Doğuluyum,
Güneydoğuluyum
Türkiyeliyim
Asyalıyım
Dünyalıyım...
-
Bende Siirtliyim,
Doğuluyum,
Güneydoğuluyum
Türkiyeliyim
Asyalıyım
Dünyalıyım...
Ve Gurur Duyuy0rum ... :D