hakketende hepsi çok güzelmiş
tbrk ederim
Printable View
hakketende hepsi çok güzelmiş
tbrk ederim
ÇAYHANEDE OTURANLARA TAKTİK!
Malum, yaz ve bahar aylarında, daha doğrusu yağış ve soğuk olmadığı sürece, hemşerilerimiz, çayhanelerin önlerine sandalyelerini atarak oturur, sohbete dalarlar.
Bir gün bir dostu, bir gazeteci arkadaşımızı yanına davet etmiş, ısrar edince de oturmak zorunda kalmış. Gazeteciyi çağıran, çay ısmarlamış. Gazetecinin tanıdıkları çok. Çaylar içilirken, o da gelen, geçen arkadaşlarını çay içmeğe davet etmeğe başlamış. Öyle olmuş ki, çay içenlerin sayıları belki 20'yi bulmuş, belki aşmış. Tabii, 2 hatta 3 çay içenler de olmuş.
Çağırılanlar kalkıp da iş hesabı ödemeye gelince, gazeteci önce davranıp hesabı ödemek istemiş, ama onu çağıran arkadaşı kabul etmemiş. Ancak, kendisine bir taktik önermekten de kendisini alamamış:
-Kardeşim, ben seni davet ettim, sen 20 kişiyi davet ettin. Burası Siirt, küçük yer, herkes birbirini tanıyor. Bütün tanıdıklarımızı çay içmeğe çağırırsak, o zaman bir daha çayhaneye oturamayız. Sen çayhanede otururken, bir tanıdık mı gördün, hemen görmezden gelecek sağdan geliyorsa, sola; soldan geliyorsa, sağa döneceksin. Karşıdan bir tanıdık mı geliyor, görmezden gelecek, başını öne eğeceksin. Yoksa çayhanelere başka şekilde oturamazsın! Burası Almanya değil ki, herkes içtiği çayın parasını kendisi ödesin.
"NE KADAR ÇOK NAMUSUZ VARMIŞ!"
Allah taksiratını affetsin, günün 24 saati sarhoş bir hemşerimiz varmış. Bir gün yine sarhoş kafayla, öğle saatlerinde eski Belediye Binasının bulunduğu caddenin nirengi noktasında memurlar öğle mesaisinden çıkarlarken (O zamanlar, hükümet konağı Merkez Polis Karakolunun oralardaymış) caddenin tam ortasında durmuş ve bağırmağa başlamış:
-Ulan nâmusuzlar, şerefsizler, hırsızlar!
Sesi duyanlar, haliyle ne oluyor diye arkalarına dönüp bakmışlar. Yine Allah taksiratını affetsin, diyelim, alkolik hemşerimiz söylenmiş:
-Ne kadar çok namusuz varmış yahu...
KENDİ SALASINI OKUTTU!
Bir zamanlar, Siirtli şakacı biri, Merkezi bir Camiin Müezzinine adam göndererek salasını verdirmesini istemiş. Sala için müezzine gönderdiği kişi kendisini tanımıyormuş. O'na:
-Allah razı olsun, bir akrabamız ölmüş, ben cenaze işleriyle meşgulüm. Bu Kağıdı Camiin Müezzinine götür, kâğıtta salası verilecek rahmetlinin künyesi yazılı. Al, bu on lirayı da SALA ÜCRETİ olarak müezzine ver, demiş!
Adam, sevabım olsun diyerek denileni yapmış. Camie giderek müezzini bulmuş, ölünün künyesinin yazıldığı kâğıdı ve on lirayı vererek, sala okumasını istemiş. Müezzin de, salayı okumuş, cenaze namazının kıldırılacağı camiin ve defnedileceği mezarlığın adını duyurmuş!
Cenaze Namazı için Camie gelenler bekleşirlerken, süre uzayıp, cenaze bir türlü gelmeyince, salası verilenin bir tanıdığı:
-Yahu, az önce çarşıdan geçti. Hiçbir şeyi yoktu. Bu işte bir yanlışlık olmasın!
Diyerek bekleyenleri uyarmış. Salayı veren müezzin çağırttırmış ve kendisine sala vermesini kimin söylediği sorulmuş, Müezzin de, bilmediği birinin sala vermesi için eline salası verilecek kişinin künyesinin bulunduğu bir kâğıt verdiğini ve hatta sala ücreti bile ödeyerek ayrıldığını anlatmış. Bunun üzerine, sözde ölenin evine adam gönderilmiş, bakmışlar ki bir ölü evinde olması gereken hiçbir hareketlilik yok. Sözde ölen adamı sormuşlar, kendilerine çarşıda olduğu söylenmiş.
Bu işin bir oyun olduğu böylece ortaya çıkmış. Cemaat da, salası verilen adamın akrabaları da müezzine çatmışlar. Zavallı Müezzin:
-Bu işin bir oyun olduğunu nereden bilebilirdim. Adam geldi, elime salasını vereceğim kişinin künyesinin yazılı olduğu kâğıdı, üstelik, sala parası olarak da 10 Lira verdi (O zaman için büyük bir para) gitti. Ben de verilen künyeye göre salayı okudum, demiş.
Kendi salasını verdiren adam da oraya gelmiş, o da hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi müezzine hafif yollu çatmış. Cenaze namazını kılmağa gelen cemaat de "Geçmiş olsun, Allah geçinden versin" diyerek dağılmışlar.
O zaman için oyunu kendisinin oynadığını açıklamayı uygun görmeyen ve tepki toplayacağını hisseden şahıs çok uzun süreler sonra, yakınlarına gerçeği açıklamış:
-Benim için okunan salayı ben tertiplemiştim. Amacım, cenaze namazıma gelecek olanları görmekti. Ölünce, cenazeme kimlerin katılacaklarını hep merak ederdim, bu bakımdan, sağken bunu yaşayayım, istedim diyerek, samimi bir itirafta bulunmuş.
UYANIK LOKANTACI!
Şehrimizde 3-5 lokantanın bulunduğu dönemlerde, lokantalarda yapılan yemeklerin sayıları da oldukça mahdutmuş ve yine 3-5 türden ibaretmiş. Lokantaların müşterileri ise, genelde alışveriş için köylerden şehre gelenlermiş. Şehir halkının lokantalarda yemek yemeleri ayıp sayılırmış. Şehrimizdeki yabancı memurlar bile, bu geleneğe uyarlarmış. Zaten, yabancı memurların sayıları da hayli azmış.
İşte o dönemlerde uyanık bir lokantacı, sadece bir tencerede yemek yapmasına karşılık, kapının önünden gelip geçen köylülere Kürtçe olarak:
-Vere karnıyarık hene, metfun hene, türlü güveç hene, patlıcan kebabı hene! =Karnıyarık, meftun, türlü güveç, patlıcan kebabımız var...Diyerek yemek isimleri sayar, müşterileri celbetmeğe çalışırmış...
Ama, lokantaya giren müşteri, sayılan yemeklerden hangisini isterse, istesin, mutfaktaki tek tencereden aynı yemek servisi yapılırmış.
Uyanık lokantacı tenceresine domates, biber, patlıcan, biraz da et doğrar ve karıştırırmış. Saydığı bütün yemeklerin hepsinin de temel maddeleri bunlar olduğu için, müşteri de istenilen yemeğin sunulduğunu zannedermiş...
İşte, bu durumdan yola çıkılarak ve bu merhum lokantacı hemşerimizden mülhem olarak ziyafetler için yok-yok anlamında : "TANCARIT HACCİ AHMET = HACI AHMEDİN TENCERESİ" uzun bir süre için Şehrimizin deyimleri arasında yer almıştı.
Alıntı:
ORiJiNAL YAZARI : DeRBeDeR
"NE KADAR ÇOK NAMUSUZ VARMIŞ!"
Allah taksiratını affetsin, günün 24 saati sarhoş bir hemşerimiz varmış. Bir gün yine sarhoş kafayla, öğle saatlerinde eski Belediye Binasının bulunduğu caddenin nirengi noktasında memurlar öğle mesaisinden çıkarlarken (O zamanlar, hükümet konağı Merkez Polis Karakolunun oralardaymış) caddenin tam ortasında durmuş ve bağırmağa başlamış:
-Ulan nâmusuzlar, şerefsizler, hırsızlar!
Sesi duyanlar, haliyle ne oluyor diye arkalarına dönüp bakmışlar. Yine Allah taksiratını affetsin, diyelim, alkolik hemşerimiz söylenmiş:
-Ne kadar çok namusuz varmış yahu...
ne güsel bi ANI'ydı derbede kesin sen bunu dinleyim...
yazmışsın dimi...
(hangi belediye görevlisi söyledi sana bunu)
KUŞAKLI CİNCİ HOCA!
Geçmiş yıllarda, Şehrimizde de cinci hocalar varmış. Halkın cehaletini istismar ederek, sözde büyü bozan, büyü yapan, çocuksuz kadınların hamile olmalarını sağlamak amacıyla okuyan, üfleyen(!) bu cinci hocaların bazılarının başka marifetleri de varmış.
Cinci hocalar arasında dertleri ve sorunları için kendilerinden medet uman kadınlara tacizde bulunanlarının da olduğu anlatılır. Bunlardan birinin adı da "KUŞKLI CİNCİ HOCA!" imiş...Anlatıldığına göre, "Kuşaklı Cinci Hoca" sözde hastalarını tedavi ederken, özellikle kocalarından habersiz ve yalnız başlarına gitmiş olduklarını anladığı kadınlara belli bir muayeneden sonra:
-Kuşağı çöz bakalım! dermiş.
Kadınlar da erkekler de geçmiş yıllarda şimdi adına "Don lastiği" de denilen lastik olmadığı için, bez kuşak kullanırlarmış. Saf veya istekli kadın, kuşağını çözerken, namuslu, ifetli olan kadın:
-Utanmıyor musun!
Türünden tepki gösterecek olursa, Cinci Hocanın cevabı hazırmış. Oturduğu döşeğin üstünde bir çiviye düğümlenmiş olarak astığı kuşağı gösterip:
-Sen yanlış anladın (KIZIM VEYA BACIM) ben bu tılsımlı kuşağı çözmeni söyledim. Tılsımlı kuşağı çöz ki, dertlerin de çözülsün, dermiş..
ANNEM - BABAM TATMASINLAR!
Soğuk bir kış günü çarşıdan eve gelen Ammo Mahmut hanımına:
-Çok üşüdüm, şu mangalı önüme getir de azıcık ısınayım, demiş...
Hanımı da istenileni yapmış ve ateş mangalını kocasının oturduğu sedirin önüne götürmüş. Küllenen ateşi eşelesin diye de maşayı da vermiş.
Ammo Mahmut da bir taraftan ateşi eşelerken, diğer taraftan, ateşten ne kadar hoşlandığını belirtiyor gibi yaparak, muzipçe söyleniyormuş.
-Ohhh! Aleroh ımki u ebuki. İmmi u ebi meyvokuva! = Ohhh! Annenin babanın ruhuna olsun. Annem babam tatmasınlar...
BABANIN PARASINDAN MI HACCA GİTTİM!
Geçmiş yıllarda, Hac görevini ifâ etmekten yeni dönen bir hemşerimizin uzaktan gören bir dostu arkasından seslenmiş:
-Hasan, Hasan!
Ama adı Hasan olan dostu, hiç oralı olmamış. Duymazdan gelmiş. Beriki, adımlarını hızlandırarak yetişmiş ve:
-On defadır arkandan sesleniyorum. Duymadın mı?
Diyecek olmuş. Beriki cevap vermiş:
-Nasıl seslendin?
-Hasan, diye.
-Bana bak! Bundan sonra "Hasan" yok; "Hacı Hasan" var. Eğer "Hacı Hasan" denilmeyecekse ben sebepsiz mi Hacca gittim! Bunca parayı babanın kesesinden verdim!..
SİİRT'İN OFLU HOCASI ÖLDÜ
Ahmet Arıtürk bir gün Molla İzzettin'in imam olduğu camiye gitmiş. Namaz öncesi Hoca, cemaate hararetli hararetli anlatıyormuş.
-Bugün camiyi temizliyordum. Benden başka da kimse yoktu. Bir baktım başım dönmeye başladı. Şeker hastası olduğum için, bu durum başıma defalarca gelmiş, ama hep yanımda yardım edecek birileri olurdu. Bu defa camide yalnızdım. Namaz zamanı olmadığı için de kimselerin gelmesi ihtimali çok zayıftı. Şekerim süratle düşmüştü. Kendi kendime Kelime-i Şahadet getirmeye başladım. Tam o sırada bir genç Hızır gibi yetişti. "Aman, çabuk, yakındaki pastanelerden birinden baklava al, gel!" dedim. Hemen gidip geldi. Baklavayı yedim; şekerim normale döndü. O genç yetişmeseydi, şimdi "ASSALATU ELEL MERHUM..." diyecektiniz, belki de cenaze namazımı kılacaktınız!
Hoca bunları anlatırken, cemaatin arasında oturan Ahmet Arıtürk'ü görmüş, ve;
-Aha, işte gazeteci de burada. O da muhakkak, benim için bir şey yazacaktı.
Böyle söyledikten sonra, Ahmet Arıtürk'e ciddiyetle sormuş:
-Ahmet Hocam, Allah'ını seversen, ben ölseydim benim için ne yazacaktın?
Ahmet Arıtürk, cevap vermiş:
-Siirt'in Oflu Hocası öldü...