-
DÖNEMİNDEKİ ÖNEMLİ OLAYLAR (1843-1914)
1849 Avusturya, Rusya'nın yardımı ile Macaristan'ı egemenliği altına alır.
1853 Kırım Savaşı başlar. (Osmanlı İmparatorluğu, Fransa ve İngiltere Rusya'ya karşı.)
1856 Kırım Savaşı'nın sonu.
1859 Avusturya; İtalya ve Fransa'ya karşı savaşta Lombardiya'yı kaybeder.
1864 Bismarck, Prusya ve Avusturya'yı Schleswig-Holstein bölgesi için Danimarka'ya karşı savaşa sokar. Danimarka kaybeder.
1866 Bismarck Prusya'nın Avusturya ve Alman Birliği'ne karşı savaşa girmesine sebep olur.
1866 Avusturya Almanya'dan ayrılır.
1870 Kayzer Wilhelm'in "Ems" kasabasından Bismarck'a gönderdiği telgrafın, özellikle Fransa aleyhtarı bölümleri kalacak şekilde kısaltılarak açıklanması, 1870-71 savaşına yol açar.
1871 Alman ordusu Paris'i alır. Frankfurt/Main Barış Antlaşması ile Alsace-Loraine bölgesi Alman topraklarına katılır.
1880 İngiltere'de bir Barış Hareketi oluşur: "International Arbitration and Peace Association" (Uluslararası Uzlaşma ve Barış Birliği)
1891 Bertha von Suttner, Avusturya Barış Sevenler Derneği'ni kurar.
1892 Berlin'de Alman Barış Derneği kurulur.
1896 Nobel Ödülü'nün kurucusu Alfred Nobel'in ölüm yılı.
1901 İlk Nobel Barış Ödülü İsviçreli Henri Dunant ve Fransız Frederic Passy'e verilir.
"SİLAHLARI BIRAKIN!"
"Ortalıkta yatan askerler ve atlar, parçalanmış toplar ya da canhıraş bağrışmalar, tarih kitaplarında okuduğum birçok manzaranın aynısı. Hiç de hoş bir manzara değil..." On altı yaşındaki Kontes Kinsky, kaplıca kenti Wiesbaden'in kütüphanesinde gazeteleri; savaş meydanından görüntüler veren resimli dergileri gördüğünde sarsılır.
1859 yılıdır: Piyemonte-Sardunya ve Fransa Avusturya'ya karşı savaştadır. Avusturyalı Bertha von Kinsky, annesi, halası ve kuzeni ile sosyetenin uğrağı, kaplıca kenti Wiesbaden'de bulunmaktadır. Balolarda ve kaplıca konserlerinde eğlenmekte ve oyun salonlarında şanslarını denemektedirler. Bertha ve aynı yaştaki kuzeni bunun dışında kendi buldukları "Puff" oyunu ile de eğlenmektedirler: Geleceklerine ilişkin sahneler düşünür ve bu sahneleri farklı rollerde canlandırırlar. Konuları hep fırtınalı aşk hikâyeleri oluşturur.
Amerikalı bir kovboy, Avrupalı bir elçilik ataşesi ya da Hintli bir mihrace Bertha'ya veya Elvira'ya evlenme teklif eder ve bunun ardından yeni bir oyun daha başlar. Her iki kız için açık olan bir şey vardır: Yalnız fantezilerinde değil, gerçekte de onları tamamen olağanüstü bir gelecek beklemektedir. Bertha'nın kuzeni Elvira çok ünlü bir ozan olacaktır. Bertha ise çok mükemmel bir evlilik yapacak, fakat daha önce muhteşem bir opera şarkıcısı olarak insanları mest edecektir. Ancak savaş resim ve haberleri, bu tür gelecek tasarılarına hiç de uygun değildir. Savaş "hoş" değil, fakat kaçınılmazdır.
"Dünyadan savaşların tümüyle ortadan kalkması olasılığını düşünmek bile hayaldi," der Bertha daha sonraları genç kızlık yıllarını anımsayarak. "Ağaçları yapraksız, denizi dalgasız tasavvur etmek gibi bir şey olurdu bu- savaş, insanlık tarihinin gerçekleşme biçimidir: İmparatorlukların kurulması, ihtilafların çözülmesi, hep savaşla sağlanıyor."
Genç Bertha von Kinsky'nin böyle düşünmesi şaşırtıcı değildi. Yıllar sonra 1889'da Silahları Bırakın romanında kendisinin ve çağdaşlarının niçin böyle bir inanç beslemek zorunda kaldıklarını açıklayacaktır.
"Ders ve okuma kitaplarında da salt uzun bir savaşlar dizisi olarak anlatılan kendi ulusumuzun tarihi yanında, durmadan sadece kahramanca silahlı çatışmalardan söz eden farklı şiir ve hikâyelerden de çıkan sonuç budur. Milliyetçi eğitim sisteminin bir parçasıdır bu. Her öğrencinin vatanını koruyan bir kahraman olarak yetişmesi gerektiğinden, çocuğun ilgisinin vatandaşlık görevine vaktinde çekilmesi gerekir. Savaşın dehşetinin meydana getirebileceği doğal ürküntü duygusuna karşı çocuğun yüreğini katılaştırmak için en feci kan banyoları ve katliamlar, sıradan ve doğal, gerekli bir olaymış gibi anlatılır... Gerçi savaş alanına gitmeleri gerekmeyen kızlara da, erkek çocukların askerlik için yetiştirilmesini hedefleyen bu kitaplarla ders veriliyor. Böylece kız çocuklarında da erkeklerin yaptığını yapamamaktan dolayı bir haset ve askerlere karşı bir hayranlık duygusu uyandırılıyor. Diğer her konuda merhametli, ılımlı olmamız uyarısında bulunulan biz genç kızlara, yeryüzündeki savaşların ne korkunç resimleri gösteriliyor. İncil'de anlatılanlardan, Makedonya'dakilere, Pun savaşlarından Otuz Yıl ve Napoleon savaşlarına kadar. Oralarda kentleri nasıl yaktığımızı, insanlarını nasıl kılıçtan geçirdiğimizi, esirleri nasıl soyduğumuzu görüyoruz. Hem de büyük bir zevkle... Bunlar olmak zorunda. En yüce şeref ve namusun kaynağı bu. Kızlar bunları çok iyi anlıyorlar. Savaşı göklere çıkaran şiirler ve tiratları ezberlemek zorundalar. Ve özverili 'bayraktar' analar, dansta eş seçimi sırasında subaylara verilen armağanlar, böyle yaratılıyordu işte."
Kontes Kinsky'nin, günün birinde özgürlük savaşçısı Bertha von Suttner olarak böyle şeyler söylemesi, kendisi ve gençlik yıllarındaki çevresi için inanılacak gibi değildir. Gençlik anılarında kendisini "kendini beğenmiş ve yüzeysel" olarak tanımlar. Durmadan yeni bir hayranıyla, tabii kendi düzeyine uygun biriyle flört etmekte; kendisini müzik dünyasının en büyük yıldızı olarak görmektedir.
Ayrıca toplam olarak üç kez nişanlanır. Kuzeni Elvira ile birlikte düşündükleri gibi üçünden de dramatik bir şekilde ayrılır: Kendisinden çok yaşlı birinci nişanlısından, kendisini öpmek istediğinde kaçar. İkincisi sahtekâr çıkar. Üçüncüsü bir deniz yolculuğunda ölür.
1873 yazı: Bertha von Kinsky otuz yaşındadır. "Dış dünyada bir işe yaramak ve parlamak" ister. Hangi dış dünya? Opera şarkıcısı olarak kariyer yapabileceğine kendisi de inanmaz artık. Bu yöndeki çabalan hazin bir şekilde boşa gitmiştir. Fakat birkaç yabancı dil bilmektedir. "İyi bir eğitim" görmüştür. Bu dillerle bir şeyler yapılabilir.
Genç kadın Avusturya'nın kuruluş yıllarında zengin bir soylu olan Avusturyalı Baron von Suttner'in evine gelir ve onun dört kızının mürebbiyesi olur. Anılarını okuyan biri, hayatını anlatım şeklinin nasıl birdenbire değiştiğini hemen fark eder. Artık olağanüstü mutluluk düşleri ve kendisi için yeterince yakışıklı bir erkek düşüncesi yoktur. Bunların yerine, belki de hayatında ilk kez, yükseklerden uçan bu Kontes gerçek duygu gibi bir şeyler hisseder.
Otuz yaşındaki bu kadın evin kendisinden yedi yaş küçük oğlu Arthur Gundaccar'a âşık olmuştur. Arthur da onun ilgisine karşılık verir. Annesi ve babası, çok saygın evlerinde neler döndüğünü öğrendiklerinde baştan çıkarıcı mürebbiyeyi kovarlar. Bertha von Kinsky kendisine yeni bir iş aramak zorunda kalır. Gazete ilanı ile bir kadın arayan, kendisine sekreterlik ve ev hanımlığı yapabileceği İsveçli zengin ama garip bir adamla ilişki kurar.
"Nobel, Alfred; İsveçli kimyager, dinamit ve patlayıcı jelatini buldu ve Nobel Vakfı'nı (Nobel Ödülü) kurdu."
Bertha von Kinsky'nin Paris'te yanında çalışmak üzere yola çıktığı, Paris'te yaşayan bu garip kişilik, daha sonraları ansiklopedilerde böyle anılacaktır.
Ne denli önemli bir adamla, "savaşların bir daha yapılmasına imkân vermeyecek, korkunç ve yok edici etkisi olan bir makine veya madde yaratmak isteyen" biriyle tanışacağından Bertha'nın henüz haberi yoktur. Bu onu hiç ilgilendirmez, başka sıkıntıları vardır.
Hayatında bir dönem uzaktan da olsa aşk hüznü çeken herkes, Bertha'nın Paris'te niçin çok mutsuz olduğunu anlayacaktır. Oraya tam sekiz gün dayanabilir. Sonra, "Çok değerli pırlanta bir haçım vardı. Onu bozdurmaya gittim. Aldığım parayla otel faturasını ödedim, bir sonraki Viyana ekspresine bilet aldım ve bir miktar da naktim kaldı. Dayanılmaz bir baskı altında, rüyadaymışım gibi hareket ediyordum. Delilik olduğunun farkındaydım, belki de bir mutluluktan kaçıp bir mutsuzluğun kollarına atıyordum kendimi. Tüm bunlar bilincimde şimşek gibi çakıyordu, fakat yapamıyordum, başka türlü davranamıyordum..."
O anda hangi mantıkla hareket ettiği gerçekten etkileyicidir. Ardından bir mektup bırakarak terk ettiği Alfred Nobel de aynı şeyi hissetmiş olmalı. Çünkü Alfred Nobel, onun Paris'ten aniden kaçışına başka türlü tepki de gösterebilecek olmasına rağmen Bertha'nın yaşam boyu en iyi arkadaşlarından biri olarak kalır. Bertha Viyana'ya geri döner: Arthur von Suttner ile gizlice görüşür. Hatta gizlice evlenirler ve Kafkasya'ya kaçarlar. Burada dokuz yıl kalır ve geçimlerini büyük ölçüde yazarlıktan sağlarlar.
Göçmenlik zamanında Bertha von Suttner, 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı'nı yaşar. Hâlâ gençliğinde aşılanmış olan ülkülerin etkisi altındadır. Savaş, özellikle tarihsel önemi olan ilkel bir olaydır. "Savaşın ortasında yaşamak da insana bu önemi yansıtır."
1885 Mayıs'ında von Suttner çitti Avusturya'ya geri döner. Aile "kaçaklarla" barışmıştır. Arthur ve Bertha von Suttner artık Güney Avusturya'da Harmannsdorf çiftliğinde yaşamakta ve ikisi de yazarlık işine devam etmektedir. 1886-87 kışını Paris'te geçirirler. Bertha, Alfred Nobel'i ziyaret eder; edebiyatçılar, hukukçular ve politikacılarla tanışır, geceler boyu tartışırlar. Tartışma konusunun başında "Ufukta yine savaş mı var?" sorusu gelmektedir.
O aylarda Almanya ve Fransa arasındaki hava çok gergindir. Bu konuşmaların ortasında Bertha von Suttner kendisini "elektrik çarpmışa döndüren bir haber" alır: Bir tanıdığı ona 1880'den beri Londra'da bir "Uluslararası Uzlaşma ve Barış Birliği"nin, yani barış hareketinin varolduğunu anlatır. Bertha hemen bu barış birliği hakkındaki belgeleri temin eder.
Büyülenmiştir. Bu düşünceleri yaymaya devam etmek ister. Ve böylece dört savaş yaşamış (1859, 1864, 1866 ve 1870-71) ve sonunda kendisinden tamamen emin bir biçimde barış savaşçısı olup çıkan bir kadının yazgısını anlatan romanını yazmaya başlar: Silahlan Bırakın!
Emile Zola'nın etkisinde, gerçek toplum kesimlerinin tasvirini yapabilmek ve yansıtabilmek için ön araştırmalarını tam olarak yapar. Bir edebiyat şaheseri değildir Bertha'nın yazdıkları, fakat yayınlandıktan sonra korkunç bir gürültü koparan bir eğilim romanıdır. Bertha von Suttner adı, ulusların tarihinde savaşı kaçınılmaz sonuç olarak gören eski düzene karşı başkaldırının simgesi haline gelir.
Alfred Nobel ona yazdığı bir mektupta, "Hayranlık uyandıran şaheserinizi okudum. Dünyada 2000 dilin konuşulduğu söylenir. Bence bu dillerin 1999'u fazlalık gibi geliyor bana. Fakat mükemmel eserinizin tercüme edilemeyeceği, okunamayacağı ve tartışılamayacağı bir dil kesinlikle yoktur." Abartılmış değildir bu, çünkü 1905 yılında Bertha von Suttner Nobel Barış Ödülü'nü aldığında, kitabı 37. baskısını yapmış ve tüm Avrupa dillerine çevrilmiştir.
Avusturyalı yazar Peter Rosegger bu romanı "çığır açan bir eser" olarak nitelendirir. Yazar Leo Tolstoy, Bertha'ya yazdığı bir mektupta, "Tanrı eserinizin ışığında savaşın ortadan kalktığını göstersin bize!" der. Tabii "Barışçı Bertha" ve onun düşünceleri ile alay eden karşıtları da vardır. Felix Dahn, örneğin, şöyle bir şiir yazar:
Silah başına! Kılıç yakışır erkeğe, O savaşır, kadına susmak düşer, Gerçi erkekler var ki günümüzde, Daha uygun olurdu, eteklikle gezseler.
Barış inancı, büyük kahramanlık maskesinin düşürülmesi için sözcükler -silahlanmaya büyük paralar harcandığı ve savaşın yüceltilmesi için her türlü propaganda aracının devreye sokulduğu bir dönemde- kullanmak, cesaret ister. Bu cesaret de Bertha von Suttner'de fazlasıyla vardır. Barış fikri için kararlı bir şekilde kendisini ortaya koymaya devam eder, "Bu kitabım sayesinde edindiğim tecrübeler ve çevreler beni bu hareketin içine daha fazla itti. Öyle ki, başlangıçta istediğim gibi sadece kalemimle değil, tüm benliğimle kendimi bu işe adamak zorunda kaldım."
1891'de Barones Viyana'da "Barış Derneği"nin Avusturya kanadını kurar. 1892'de Berlin'de, Alman "Barış Derneği" kurulur. Almanya'daki pasifistler ilk kez örgütlenirler. 1899 yılında "Lahey Barış Konferansı" yapıldığında, Bertha von Suttner bu konferansa katılan tek kadındır ve daha sonra bu konferans hakkında yaptığı röportajı kitap şeklinde yayınlar.
Barış hareketi için yapılan her önemli kongre ve konferansa (çoğunlukla kocasının eşliğinde) gider, konuşmalar yapar ve "dönem tarihine ilişkin eleştiriler" yayınlar. Bu eleştirileri ölümünden sonra 1917'de, iki ciltte toplanır ve Dünya Savaşının Önlenebilmesi İçin Verilen Savaş başlığıyla yayınlanır. Aslında bu eserle bugünkü "barış araştırmalarının tohumları atılır.
1891'de başlayan bu eleştiriler, deniz filosunun kurulması sorunları, çeşitli savaşlar, Balkanlardaki kargaşalar, kadınların oy hakkı savaşımı gibi konulara yöneliktir. Böylece Avrupa'daki her krizi izler ve bu kıtayı ancak uzlaşmanın kurtarabileceğini vurgular. Avusturyalı olarak tabii ki Monarşi'nin iç politikasıyla da ilgilidir.
1912'de tüm protestolara rağmen ortaokullara atıcılık dersleri konulduğunda şöyle yazar: "Şövalye von Hussarek gençliğe atış talimlerini yalnız bedensel beceriyi artıracak bir spor türü olarak değil, daha yüce düşüncelerin hizmetinde bir uğraş olarak da düşünmelerini hararetle tavsiye ediyor: Yani yücelerin yücesi İmparatorluğa sevgi ve savunma gücünün artırılması uğruna. Ve bir kez daha altını çiziyor: Toplumda olduğu gibi bireysel yaşamında da, herkes diğer uğraşları kadar mesleğini de bu yüce düşüncelerin ışığında algılamayı öğrenmelidir. Bunlar çok önemli sözler. Ama bu sanatın icrasında silahlar birlikte yaşadığımız insanlara doğrultulursa, çok doğru kullanılmış olup olmadıkları tartışılır."
Ve Avusturyalı işçi kadınlar hareketinin bir eylemi üzerine şöyle der (1911):
"İşçi kadınlar Viyana'da kadınların oy hakkı için dev bir gösteri düzenlediler. Binlercesi, büyük bir düzen ve sessizlik içinde caddelerden geçtiler. Gartenbau salonunda konuşma yaptılar. Bu arada Adelheid Popp şunları da söyledi: 'Aynı zamanda cinayetlere, kardeşin kardeşi vurduğu savaşlar için milyonların harcanmasına karşı da savaş vermek istiyoruz. Ölümcül silahlanmanın son bulmasını ve bu milyonların halkın ihtiyaçları için harcanmasını istiyoruz!' Kadınca politika mı? Hayır: İnsanca politika!"
O güne kadar karşıtlarının sürekli gözden düşürmeye çalıştıkları ve "Duygusal, Sersem Barış Havarisi" dedikleri Bertha von Suttner artık eleştiriler yazan bir gazetecidir. Uzun yıllar arkadaşı ve Alman Barış Derneği'nin başkanı olan Alfred Hermann Fried şöyle özetler: "Bu hareket bilime, roman yazarımız da çağın bir eleştirmenine dönüştü."
İsveçli büyük sanayici ve dinamitin mucidi Alfred Nobel 1896'da öldüğünde, bıraktığı vasiyetinde servetinin bir kısmını Nobel Barış Ödülü için bağışlamıştır. Bu barış ödülüne uygun görülen ilk kadın 1905'te Bertha von Suttner olur. Artık 62 yaşındadır ve tüm saldırılara, düş kırıklıklarına rağmen, barış uğruna yorulmak bilmeden çalışmalarını sürdürmektedir.
Yaşamın son aylarında yakalandığı ağır bir hastalık çalışmalarını bırakmaya mecbur eder. Son sözleri (yanında bulunan Alfred Hermann Fried'e göre) şöyle olmuştur: "Silahları bırakın! Bunu herkese söyleyin... herkese..." Bu sözleri 21 Haziran 1914'te söyler. Bundan yedi gün sonra Avusturya-Macaristan Prensi Franz Ferdinand karısıyla birlikte Sarayevo'da öldürülecek, askeri ittifakların zincirleme tepkileri devreye girecek ve Birinci Dünya Savaşı başlayacaktır.
-
DÖNEMİNDEKİ ÖNEMLİ OLAYLAR (1852-1942)
1855 II. Aleksandr Çar olur.
1860 Rusya'da çiftçiler ayaklanır.
1861 Çiftçilerin köleliği (sertlik) kaldırılır.
1862 Turgenyev'in romanı Babalar ve Oğullar'da nihilizm kavramı ortaya çıkar.
1865'ten itibaren Rusya'da nihilist akımlar. (Nihil: hiçlik; Nihilistler: hiçbir şeyin kalıcı olmasını istemeyen - dayatılmış hiçbir düzene, herhangi bir sisteme bağlılığı reddedenler.)
1879 Nisan Çar II. Aleksandr'a başarısız suikast.
1879 Ağustos "Narodnaya Volya" adlı gizli örgüt Çar'ı mahkûm eder.
1881 Mart Çar'a başarılı bir suikast yapılır. III. Aleksandr tahta çıkar.
1881 Nisan Suikasta doğrudan katılan dört erkek ve bir kadın halk önünde asılır.
1884 Vera Figner tutuklanır ve Schlüsselburg kalesinde 20 yıl hapis yatar.
1894 II. Nikola, III. Aleksandr'dan sonra tahta geçer.
1905 Rusya'da devrim. Kısmi bir başarı kazanılır: III. Nikola Rusya'da Meşrutiyet Anayasası'nı kabul eder.
1917 III. Nikola tahttan indirilir.
1917 Rus kadınları seçim haklarını elde eder.
"YALNIZ EYLEM İÇİNDE GÜCÜNÜ ANLAYABİLİRSİN!"
"Güzel bir süs bebeği - fakat içi boş!" Genç Rus kızı Vera Figner bir akşam akrabalarının kendisini böyle yargıladıklarına kulak misafiri olur. Bu ona çok dokunur. Gerçek mi bu? "Sadece güzel bir süs bebeği mi?" Modern giyindiği, sosyal ve politik görüşlerle ilgilenmediği, bu tür konulardan kaçtığı doğrudur. Peki, başka nasıl olabilir ki?
Kazan'daki enstitüde kız çocuklarının ciddi kitaplar okumalarına izin verilmez. Ve evde -yalnız yaz tatillerinde ebeveynlerinin çiftliğine gelebilmektedir- büyük bir yalnızlık içinde yaşar. Ormancı olan babası ailenin tek hâkimidir.
Altı çocuğunu katı bir disiplin ve körü körüne itaatle yetiştirmektedir, "İzinsiz hiçbir şeye dokunamazdık. Hele babamın eşyalarına hiç mi hiç. Kazayla bir şey kırılsa ya da eşyalar yerli yerine konmazsa, babamızın öfkesi bütün evi etkisi altına alırdı. Ceza da verirdi: Köşede dururdu, kulağımız çekilirdi veya hep babamın odasında asılı duran kayışla dövülürdük. Çok gaddarca cezalandırılırdık."
Küçük Vera hayal gücüne sığınır. Belki, diye hayal eder, günün birinde Moskova'ya gelir, Çar'ın dikkatini çeker ve elini tutmasına izin verirdi. Çar, onu pırlanta ve yakutlarla süsleyip, imparatorluğunu ayaklarının önüne sererdi.
"Aslında daha sonraki yaşantım, tamamen başka bir şekilde çocuksu rüyalarımı gerçekleştirdi," der Vera Figner Rusya'da Gece adlı anılar kitabında. "Belki çarlık mülküne kavuşmadım ama krallık tahtına kavuştum. Schlüsselburg'da tüm erkekler arasında sadece iki kadın olduğumuzdan, arkadaşlar yaşantımızın sefaletini biraz olsun güzelleştirmek için bize 'kraliçe' derlerdi."
Vera Figner'in sözünü ettiği Schlüsselburg bir kaledir. İçinde yaşamının yirmi yılını geçirmek zorunda kaldığı bir zindan. Yirmi yıllık korku, yalnızlık, acı, açlık, çaresizlik. Devrimci eylemlerinden dolayı buraya hapsedilmiştir. Nasıl olur? Vera Figner uslu bir kız değil miydi? Yüksek tabakadan gelme, hatta Çar ile evlenmeyi hayal eden biri. Devrimci olması için iç dünyasında neler olmuştur?
İlk olarak, eline geçen bir kitabı soluk almadan yutarcasına okur bitirir. Daha sonra -kişiliğinin temelini atan- bu kitaptan söz edecektir. Rus ozanı Nikolay Nekrassov'un bu kitabının adı Şaşa'dır. İçeriği Vera Figner'in sözleriyle şöyledir: "Akıllı, eğitimli ve dünya tecrübesi olan Ağarın başkentten ücra bir köye düşer. Orada basit, ataerkil aile sistemiyle yaşayan komşuları arasında entelektüel fikirlerle hiç ilgisi olmayan bir kızla tanışır."
Vera Figner'in kendisini hemen bu kızla özleştirmesi doğaldır... Fakat biz devam edelim, "Kızı eğitmeye başlar. Bol bol, güzelce sosyal görevlerden bahseder, emekten, halkın refahından. Bu derslerin etkisi altında Saşa'nın içinde idealist emeller ve ihtiyaçlar gelişir. Fakat bir yıl sonra öğretmeniyle yeniden karşılaştığında korkunç bir şekilde düş kırıklığına uğrar. Şaşa bu arada zihinsel ve ahlaki açıdan olgunlaşmıştır. Agarin'i artık gerçek yüzüyle, boş şeyler konuşan gevezenin biri, kendisini etrafına güzel sözler söylemekle sınırlamış, gerçek yaşamda bir şeyler başarma yeteneği olmayan biri olarak görmektedir. Şaşa bu kahramanın sözleriyle yaptıklarının uyum içinde olmadığından emindir..."
Vera Figner şöyle devam eder: "Bu roman beni canlandırdı, üzerinde uzun uzun düşündüm. Nasıl yaşamak ve neyle uğraşmak gerektiğini öğretiyordu. Safsata yapmadan ilkelerine bağlı kalarak yaşamayı öğretiyordu. Kendimden ve aynı şekilde başkalarından da bunu istemek hayatımın düsturu oldu."
Şimdi genç Vera'nın yapması gereken, sadece öğretmenini bulmaktır -kendisine roman kahramanı Saşa'ya verildiği gibi zihinsel dürtüleri verecek herhangi birini. Ve bu da olur. Okulunu bitirdiği yıl, Zürih'e gidip Zürih Üniversitesi'nde tıp öğrenimi görmeye, daha sonra da taşrada doktor olarak çalışmaya karar verir. Kadınlara öğrenim imkânı veren tek üniversite Zürih'tedir.
1872'de Vera Figner oraya vardığında sınavlarına hazırlanan Alman öğrenci Franziska Tiburtius ile tanışır. Fakat Vera ile Franziska'yı öğrenim konularından başka birbirlerine bağlayan ortak bir şey yoktur. Franziska, "bu Rus kız öğrencilerinin hepsi nihilist," diye hatırlayacaktır Vera ile karşılaşmasını yıllar sonra. Rus arkadaşlarının hangi akla hizmet ettiklerini anlayamamaktadır.
Vera Zürih'te genç Rus kızlarının çevresine girer. Önünde yeni bir fikir dünyasının kapısı açılır, "Lassalle'in öğretilerini ve etkinliğini, Fransız sosyalizminin kuramlarını, işçi hareketlerini, Enternasyonal'i ve Avrupa ülkelerindeki devrimlerin tarihini öğrendim. Şimdiye dek haberdar olmadığım bu şeyler, entelektüel ufkumu genişletti ve beni tutsak etti. Böylece sosyalist ve devrimci oldum. Devrimci bir çevrede birleştik ve Rusya'ya geri dönerek yeni fikirlerin propagandasını işçiler ve köylüler arasında yapmayı kararlaştırdık."
Eyleme dönüşmeyen tüm sözlerin boşuna olduğu inancı, Vera Figner'de sarsılmaz bir şekilde yerleşmiştir. Haplarla, ilaçlarla ve ilaç karışımları ile halkına yardım edemeyeceğini gittikçe daha çok anlamaktadır. Görevini sosyalist fikirleri yaymak ve bu fikirler uğruna savaş çağrısında bulunmakta görür.
1875 Aralık'ında bitirme sınavlarına girmeden üniversiteden ayrılır: "Hareketimin sözlerimle çelişmemesi için Rusya'ya geri dönmeye karar verdim."
Geri dönüşünün hemen ardından aceleci heyecanının tek başına yeterli olmayacağını anlar. İşçilerin ve köylülerin kafasına yeni fikirleri sokmak güzel de, ya bu insanlar bu fikirleri anlayamayacak durumda iseler? Önce halkın kültür seviyesini yukarı çekmek gereklidir.
Vera ve kız kardeşi Eugenie'nin (o da bu arada aynı şekilde harekete katılmıştır) yerleştikleri şehirde örneğin bir okul bile yoktur. Bu durumda Eugenie çocuklara ve yetişkinlere ücretsiz ders vermeye başlar. Vera ise doktorluk görevini üstlenir. Ama asıl işleri mesai bitiminden sonradır. İki kardeş ev ev dolaşarak birkaç dua ve imparatorluk hanedanının bir listesinden başka kültür bilgisi olmayan köylülere kitap okur ve onlara düşüncelerini ve hedeflerini anlatırlar. Günün birinde demokratik Rusya'da politik sorumluluğu üstlenecek olan halka bildiklerini aktarmak, en önemli görevleridir.
Vera şöyle anlatır: "Köylüler hep köy yaşamı, toprak sorunları, toprak sahipleri ile ilişkiler ve resmi makamlar hakkında konuşmamızı dinlemek istiyordu." O yıllarda yeni toplumsal düzen için büyük bir sessizlikle yılmadan çalışanlar sadece Figner kardeşler değildir.
1874'te Rus Adalet Bakanı Kont Konstantin von der Pahlen, "Tüm kentler devrimci hücrelerden oluşan sıkı bir ağla kaplanmış," diye Çar'a rapor verir. Devrimciler arasında kuvvet kullanmadan, yorulmadan çalışmanın giderek yararsız kalacağı inancı büyümektedir. Yeni bir parti kurarlar: "Halkın İradesi" (Narodnaya Volya). Vera Figner'in de içinde bulunduğu bu gizli örgüt Çar'ı ölüme mahkûm eder. Çünkü, "Yalnız Çarın ölümü kamusal yaşamda bir değişim yaratabilirdi."
Çar II. Aleksandr iki suikasttan tesadüfen kurtulur. Polis önlemlerini artırır. 1880'de Rus mahkemelerinde toplam 127 siyasi suç davasına bakılır ve 1770 kişi gözaltına alınır.
13 Mart 1881, Petersburg. "Tüm geçmişimizi, devrimci geleceğimizi, hepsini bu karta oynadık... Eylem, eylem! Her ne pahasına olursa olsun eylem yapmak gerek!" diye yazar Vera Figner bugünün hazırlığını yaparken. Çar o gün öğleden sonra kuzinlerinden birine çaya davetlidir. Dönüş yolunda Katerina Kanalı yanında dört bombacı onu beklemektedir. İlk bomba atlı arabanın altından geçerek karda patlar. O zaman ikinci adam bombasıyla öne koşar ve bombayı arabanın tam yanında ateşler.
Suikast başarılı olur. Ağır yaralanan Çar sadece birkaç saat yaşar. Suikastçi Grinevyetski, kendi bombasının kurbanı olur. Bundan sonraki günlerde "Halkın İradesi" partisinin suikastla ilişkisi olabilecek tüm üyeleri tek tek tutuklanır. Fakat devrimcilerin bekledikleri gibi bir halk ayaklanması olmaz.
Vera Figner, "Toplum suskunluk içinde bekliyordu... Tarih bize karşıydı. Olayların gidişinden -toplumun ve halkın genel siyasal gelişiminden- 25 yıl kadar erken davranmış ve yapayalnız kalmıştık." Fakat ilk kez şaşırtıcı bir gerçek ortaya çıkmıştır: Bu gizli örgütün liderlerinin "kadınlar" oldukları. Devrimci kadınlar, radikal grupların liderleri kadınlar, eylemlerinin hangi sonuçlan birlikte getireceğini bilen kadınlar. Bunlardan Sofya Perovskaya 15 Nisan 1881'de asılır.
Üç yıl sonra, 32 yaşındayken, Vera Figner devrimci faaliyetleri yüzünden ölüm cezasına çarptırılır ve karar ömür boyu zindan hapsine çevrilir. "Çok şükür, bu korkunç kadın nihayet hapse atıldı!" diye bağırır, öldürülen II. Aleksandr'ın yerine geçen III. Aleksandr, Vera'nın tutuklandığını haber alınca.
Suçlu son sözünde kendisini hangi nedenin "şiddete başvurma yoluna" ittiğini açıklar: "Özgürlük yolunda gidemiyordum: Bilindiği gibi basın özgürlüğümüz yok. Basın özgürlüğü olmayınca da belli düşünceleri basılı sözlerle yaymayı düşünmek imkânsızdır. Toplumumuzun herhangi bir organı bana şiddet kullanmaktan başka bir yol gösterseydi, o yolu seçme olasılığı doğardı; kesin olan şu ki en azından bir denerdim... Hem başkalarından hem de kendimden kararlılık ve sözle eylem birliği bekledim hep. Sadece şiddet kullanarak bir şey elde edilebileceğine kuramsal olarak inanmışsam, o zaman ait olduğum örgütün başvurduğu şiddet yöntemlerine katılmakla da sorumluydum. Etkinlik alanım içinde olan programda benim için en değerli yan, totaliter rejimin yok edilmesiydi. Programımızın öngördüğü bir cumhuriyet veya parlamentoya bağlı krallık mıydı -buna şimdi pratik bir anlam vermek istemiyorum. Yani bir cumhuriyet kurma gayreti içinde de olsa -pratikte toplum sadece kendisinin hazır olduğunu gösterdiği devlet şeklini kabul edecektir- bu sorunun benim için hiçbir özel anlamı yok. Ana mesele, kişiliklerin kendi güçlerini her yönden geliştireceği ve bu güçleri tümüyle toplumun hizmetine sunacağı olanakların bizde de yaratılması. Bizde bulunan şeylere bakınca bu olanakların bulunmadığını görüyorum."
Vera Figner "Diri diri gömüldüğü" zindanda Rus Devrimi'ni de yaşayacak, fakat gene de 1904'te serbest bırakıldığında şunu fark edecektir: "Bundan sonraki kuşakta yaşamaya devam edecek bir iz bıraktım."
Vera Figner Schlüsselburg kalesindeki yirmi yıllık hapis hayatını Rusya'da Gece adlı kitabının ikinci cildinde anlatır. Karanlık tablolar, uçurum gibi derin çaresizlik sahneleri ve sonra da şu tür anlar: Haberleşme hakkı elinden alınmak istendiğinde, tüm gücüyle direnir. Evet, hatta görevini yerine getiren müfettişin üniformasındaki apoletleri kopartır. Çünkü, "Yıldırım hızıyla bir düşünce aktı benliğimde ve tüm tereddütleri ortadan kaldırdı: 'Sadece eylem içinde gücünü anlayabilirsin'... Büyük bir sevinç doldurdu içimi. İçimde şiddetli bir protesto için güç bulduğumda, o kadar huzurluydum ki."
Durmadan şiddetli protestolara kalkışır ve bu yolla gerçekten tutukluluk şartlarının yavaş yavaş değişmesini sağlar. Yemekler düzelir, gezinti yapmasına izin verilir, kitaplar temin edilir ve hapishanedekiler atölyelerde çalışabilirler.
Yeni gelen bir tutukludan bu arada dışarıda ne olup bittiğini duyduğunda, Vera Figner zindanda on yedinci yılını doldurmuştur: "Yeni gelen tutuklunun dediğine göre Rusya'da her şey hareket halindeydi: Seksenli yıllarda varlığı bile fark edilmeyen bir işçi sınıfı, Batı Avrupa'dakiler gibi bağımsız bir sınıf vardı. Bir sosyal etken olarak ortaya çıkan bu sınıf ekonomik durumlarının iyileştirilmesini talep ediyor, grevler düzenliyor, on binlerce işçiyi peşlerinden sürükleyip gücünü sokaklarda gösteriye dönüştürüyordu... Her şehirde şimdi izinsiz kurulmuş devrimci gazeteler, çağrılar, el bildirileri basan matbaalar vardı."
1904'te Vera Figner kanser hastası annesinin af dilekçesi üzerine hapisten çıkarılarak ülke dışına sürgüne gönderilir. 1915 yılına kadar yurtdışında yaşar. 1916 Aralık'ında Petersburg'a geri döner ve orada Şubat Devrimi'ne tanık olur.
Hapisten çıkışından sonraki yıllarda artık politika yapamaz. Hatta sosyal devrimci bir partiye katılmayı dener, ama şunu anlamak zorunda kalır: "Yaşamdan uzun yıllar koptuğum için bir hamlede siyasal partilerin evrimine, devrimci âdet ve ilişkilere yetişmem mümkün değildi artık. Tamamen yeni koşullarda kendimi yabancı, soyutlanmış, faydasız hissediyordum. Bu nedenle başka bir alanda çalıştım." 1942 yılında ölümüne kadar, kendisini kırsal kesimdeki eğitim ve öğretim kurumlarının iyileştirmesine adar.
Yaşamının yirmi yılı çalınmış bu kadın, politik faaliyetleri için ödemek zorunda kaldığı bedeli çok mu yüksek buluyordu? Hayır. "Tüm zorlu sınavlara rağmen," diye yazar, "ödemek zorunda kaldığım bedel fazla yüksek değildi."
-
DÖNEMİNDEKİ ÖNEMLİ OLAYLAR (1857-1933)
1864 Karl Marx tarafından Londra'da I. Enternasyonalin kurulması.
1889 Paris'te II. Enternasyonalin kuruluş kongresinde Clara Zetkin ilk kadın konuşmacı olur.
1889 Adolf Hitler'in doğum yılı.
1891 Clara Zetkin Eşitliksin yazı işlerini üstlenir (1916'ya kadar).
1903-1904 Kırımçov tekstil işçileri grevinde grevcilerin yarıdan çoğu kadındır.
1905 Rusya'da devrim. Kısmi başarı. Çar Rusya'da Meşrutiyet Anayasası'nı kabul eder.
1914 Birinci Dünya Savaşı'nın başlaması.
1917 (Bağımsız Sosyal Demokrat Parti'nin) kuruluşu.
1918 Almanya Komünist Partisi'nin kuruluşu (Spartakus Birliği).
1923 Anneler Günü Amerika'dan Almanya'ya gelir.
1925 Adolf Hitler NSDAP'yi (Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi) yeniden kurar.
1931 Almanya'da bir milyondan fazla kadın işsizdir.
1933 Clara Zetkin'in öldüğü yıl, Hitler başbakan olur.
"HAYATIN OLDUĞU YERDE SAVAŞMAK İSTİYORUM."
Evet, korkmaktadır. Kadınların ve genç kızların çoğunun tanıdığı bir korku. Toplum önünde sesini yükselterek konuşmak: İşte bu olmamalıdır. Bir keresinde halka açık bir toplantıda konuşma sırası kendisine geldiğinde, o kadar dolu olmasına rağmen, sesini hafifçe yükselterek, konuşmaktan vazgeçtiğini söyler.
Eakat bu kez, Paris'te 1889'daki II. Enternasyonal'in kuruluş kongresinde ismi okunduğunda bu korkuyu yener, "Söz sırası yurttaş Zetkin'in". Başlangıçta tutuk, sonra gittikçe kendisinden daha emin ve daha akıcı bir dille, 32 yaşındaki Clara Zetkin ilk büyük konuşmasında kızların ve kadınların davasını temsil eder: Konuşma metninin başlığı, "Kadının kurtuluşu içiıV'dir. "Sosyalistler bilmek zorundadır ki; günümüzdeki ekonomik gelişmede kadınların çalışması bir zorunluluktur... Sosyalistler her şeyden önce bilmelidir ki, ekonomik bağımlılık veya bağımsızlık, sosyal kölelik veya özgürlükle ilintilidir.
"İnsan suretindeki her şeyin kurtuluşunu slogan edinmiş olanlar, insan cinsiyetinin bir yarısını ekonomik bağımlılıkla siyasal ve sosyal köleliğe mahkûm edemezler. İşçiler kapitalistler tarafından nasıl boyunduruk altına alınmışlarsa, kadın da erkek tarafından öylesine boyunduruk altına alınmıştır ve ekonomik özgürlüğüne kavuşmadığı sürece de öyle kalacaktır. Kadınların ekonomik bağımsızlıkları için en gerekli şart çalışmaktır...
"Kadın işçiler kadının özgürlüğünün ayrı değil, büyük sosyal sorunun bir parçası olduğundan tamamen emindirler. Bu sorunun bugünkü toplumda hiçbir zaman çözülemeyeceğinin, ancak toplumun köklü değişiminden sonra bunun mümkün olabileceğinin de bilincindedirler... Kadının özgürlüğü, tüm insanoğlunun özgürlüğü gibi, yalnızca emeğin sermayenin boyunduruğundan kurtulmasıyla olacaktır. Sadece sosyalist toplumda, kadınların işçiler gibi haklarının tam sahibi olması mümkündür."
Clara Zetkin sosyalist partilerde hakları için savaşmak isteyen kadına tercüman olmaktadır. "Erkeğin desteği olmadan," diye açıklar, "evet, hatta genellikle erkeklerin iradesine karşın, kadınlar sosyalist bayrak altına girmişlerdir... Fakat onlar şimdi bu bayrak altında duruyorlar ve burada kalacaklar! Burada özgürlükleri için, eşit haklara sahip insan olarak kabul edilmeleri için savaşıyorlar.
Sosyalist işçi partisi ile el ele yürüyerek savaşın tüm zorluğuna ve gerektirdiği özverilere katılmaya hazır oldukları gibi, zaferden sonra da elde ettikleri tüm hakları korumaya kesin kararlıdırlar." Paris kongresindeki bu konuşma sadece Clara Zetkin'in ilk büyük konuşması değildir. Bu konuşma uluslararası bir topluluk önünde cinsinin eşitlik hakları için savaş veren ve "Kadın ve Sosyalizm" konusunu gündeme getiren bir kadının tarihteki ilk konuşmasıdır. "Sanki kanat takmışım gibi geldi bana," der Clara Zetkin konuşmasını bitirdiğinde.
Onun tutkuyla dile getirdiği talepler yankısız kalmaz. Alman sosyal demokrasisi bir yıl sonra yeni programını bitirdiğinde bu programın içinde kadının ekonomik, siyasal ve hukuksal eşitliği de vardır. Bu konuda ilk dürtüyü yapan Clara Zetkin sonraki yıllarda parti toplantılarında, uluslararası kongrelerde ve parlamentolarda daha yüzlerce konuşma yapar.
"Yaşamın olduğu yerde savaşmak istiyorum" sloganı onun yaratışıdır. Bu noktaya nasıl varmıştır? Bu genç Alman kadın neden ille de Sosyal Demokrat Parti'ye katılmıştır? Bir köy öğretmeninin kızı olan Clara Eissner, Chemnitz yakınındaki Wiederau'da yetişir: Öğrenmeye hevesli, köy gençliğinin oyunlarında tartışmasız önder olan, eyleme susamış bir kız. Günün birinde babasının kütüphanesinde Papa'ya karşı ayaklanmaların bir hikâyesini bulur. Yakılmak için odun yığınları üstüne bağlı olduklarında bile inançlarından dönmeyen bu kadın ve erkeklerden çok etkilenmiştir.
"Onlardan, daha çocukken, insanın inancı uğruna ölmeye hazır olması gerektiğini öğrendim," diye anlatır hayatının sonunda. 1872'de Eissner ailesi Leipzig'e taşınır. Clara öğretmen olmak ister. Gerçekleşmesi kolay olmayan bir arzudur bu. Çünkü devlet o zamanlar kızların yüksek öğrenim görmesi ve kadın öğretmen yetiştirilmesi ile ilgilenmemektedir ve kadınlar kamusal eğitimin henüz her dalında çalışamamaktadır.
Kadın öğretmenlere daha ziyade el işleri dersinde ihtiyaç duyulmaktadır. Diğer dersler için bir kadının zihinsel yetenekleri yeterli görülmez... Fakat Clara daha fazlasını ister. Leipzig'de Auguste Schmidt tarafından yönetilen özel kadın öğretmenlik kursunda bir yer bulmayı başarır.
Kadınlar için kurulan ilk geliştirme okuludur bu. Eğitimde ve mesleki yaşamda kadın hakları için savaşan güçlü bir kadın olan Auguste Schmidt, kız öğrencilerinden titiz, sorumluluk duygusu içinde bir çalışma ister. Clara bu katı disiplinli okulun öğretmenine daima minnettar kalmıştır, "Onu yaşam için, mücadele için bana öğrettiklerinden dolayı saygıyla anıyorum."
Leipzig'deki kurs döneminde Clara, devrimci düşünceleri ve eylemleri yüzünden ülkelerinden sürülen ve şimdi Leipzig'de öğrenim gören bir grup Rus öğrenciyle tanışır. Onlardan sosyalizm ve komünizm kavramlarının ortaya çıktığı tartışmaları dinler. Karl Marx ve Friedrich Engels isimlerini ilk kez işitir. Clara sorular sorar ve Marx ile Engels'in yazdıklarını okumaya başlar.
Rus öğrencilerden biri olan Ossip Zetkin, Clara'nın en yakın arkadaşı ve dostu olur. Sık sık kendisini sosyal demokratların toplantılarına götürür. Genç kadının dinlediği her konferans onu mücadele veren işçi sınıfının düşünce dünyasına daha fazla sokar. Kursta öğretmenleri onu, "sosyalist düşünceleri savunduğunda rahatsız edici" bulurlar. Bitirme sınavlarını "pekiyi" ile geçer. Aynı yıl 1878'de Sosyalistler Yasası yürürlüğe girer. Bu yasa eyalet polis müdürlüklerine yerel sosyal demokrat cemiyetleri, sendikaları ve işçi eğitim cemiyetlerini yasaklama yetkisi vermektedir.
Birdenbire parti ve onunla birlikte tüm işçi örgütleri yasadışı olur, tüm yayınları yasaklanır. Clara Zetkin bu zaman içinde geçimini Leipzig yakınlarında bir çiftlik sahibinin yanında mürebbiyelikle sağlamaktadır, fakat partinin yasadışı çalışmalarına katılmaya devam eder.
1880'de Ossip Zetkin Leipzig'den sürülür: iki yıl sonra Clara onun ardından Paris'e gider. Evlenirler. 1883 ve 1885'te iki oğulları Maksim ve Kostya dünyaya gelirler. Kısa bir zaman sonra Ossip Zetkin ağır hastalanır. 1889'un Ocak ayı sonunda ölür.
Clara Zetkin yıllar sonra bir kız arkadaşına kocasının ölümünü yazarken, "Sanki benim hayatım da durmuştu," der; "o zaman sadece çocuklarım uğruna hayata geri döndüm; ve tam adını koyarsak, sosyalist devrim savaşçısı bir kadın olarak verdiğim uğraş sayesinde." Uğraşı: Clara Zetkin Paris'te sürgündeyken sürekli Alman ve Fransız işçi hareketleriyle ilgilenir ve bu sırada iki temel sorunla karşılaşır:
Sosyalist toplumda kadının yeri nerededir?
Sosyalistler kadınları nasıl uyandırıp mücadelenin içine çekebilirler?
Bu konuya ilişkin ilk büyük katkısını Paris'teki II. Enternasyonal'in kuruluş kongresinde yapar. Büyük bir halk topluluğu önünde düşündüklerini söyleme korkusunu yendiği anda, uluslararası kamuoyunun kapıları ona açılır.
Eylül 1890: Sosyal demokratlara karşı tedbir yasaları kaldırılır. Clara Zetkin iki çocuğuyla vatanına geri döner ve Stuttgart'ta yerleşir. Kadın işçilerin çıkarını kollayan Eşitlik adlı bir derginin kurucu ortağı ve yöneticisi olur. 25 yıl boyunca bu dergide Clara Zetkin'in elinden kalem düşmez.
İlk yılların Eşitlik dergisinin sayfalan çevrilirse, kadın işçi hareketi gelişiminin canlı tabloları görülür. O sayılarda kadının istismarının afişe edildiği makaleler vardır. Bu dergilerde jüt iplik fabrikasında bir kadın işçinin Bremen'de 14 fenikten 15 feniğe kadar saat ücreti aldığı okunur. Çoğu, haftada yalnız bir kez sıcak öğle yemeği yiyebilmektedir... İki, üç marka kadar haftalıklarla, fırınlanmış porselenleri fırınlardan dışarı çıkaran Saksonyalı kadınlar çok sıcak olduğu için sadece bir gömlek giymektedirler ve cereyanda kalıp hemen hepsi romatizma hastalığına yakalanırlar...
Dresdenli tütün işçileri; "içimizden biri mesai sırasında gülecek olsa bu ölümcül suçun bedelini 50 fenik ceza ile ödemek zorundaydı," diye anlatırlar. Ayna sırlayıcılarının çalışma koşulları hakkında profesörün biri şu ifadeyi kullanır, "Korkunç cıva zehirlenmeleri, devamlı düşük ve ölü çocuk doğumları." Baskı altındaki bu kadınların büyük bir bölümünü sınıf mücadelesi için kazanmak, Clara Zetkin'in de bildiği gibi, kolay bir iş değildir. Fakat bunu yapmak onun görevidir!"
1905 yılından itibaren eğitimini tamamlamış olan öğretmen Clara Zetkin kendisini yürekten istediği bir konuya adar: Pedagojik çalışma. Bundan böyle Eşitlik dergisi düzenli olarak iki ek çıkarır. Eklerden biri "Analarımız ve ev kadınlarımız için", diğeri de "çocuklarımız için"dir.
Clara Zetkin'in istediği, ana-babalara ve yetişmekte olanlara "Gerçek insanlığın temel ilkelerini" açıklamaktır. Çocukların eğitimi -her zaman vurguladığı gibi- ev, toplumsal düzen, ana ve babanın birlikte uyum içinde meydana getirdiği bir eser olmalıdır. Çocuğun yaradılışında ana-babanın özellikleri nasıl karışıyorsa, eğitimde de (yaradılışın ikinci bölümünde ve genellikle en önemlisinde) aynı şekilde uyum içinde birleşmelidirler ki, her iki tarafın da en iyi yanı çiçek açabilsin."
Ağustos 1907: Sosyalist kadınların ilk uluslararası toplantısına 14 ülkeden 56 delege katılır. Bu kadınlar Clara Zetkin'i uluslararası sekreterliğe seçer ve Eşitlik dergisini uluslararası yayın organı olarak belirlerler.
Ağustos 1910: İkinci uluslararası kadınlar konferansında katılımcı kadınlar, her yıl uluslararası bir kadınlar günü kutlanmasını kararlaştırır. İlk önce, mart ayındaki bu gün, kadınların seçme hakkı için propaganda yapmaya hizmet edecektir. "Yaşasın kadınların oy hakkı!" Bir yıl sonra Alman kadınlar mart ayındaki "kendi günlerinde" caddelerde bu sloganı pankartlara yazarlar. Clara Zetkin Eşitlik dergisinde bunu, "Dünyanın şimdiye kadar gördüğü, kadının eşitliği için yapılan en görkemli gösteri," diye haber verir.
Bir zamanlar konuşmacı kürsüsüne korka korka çıkan Clara Zetkin, artık birçok saflarda korkulan, uzlaşmak bilmeyen bir savaşçıdır. Onun için en büyük darbe 1908'de (bu yıldan itibaren nihayet kadınlar da partilere üye olabilecektir) yönetime seçilmemesidir. Rosa Luxemburg, Karl Liebknecht ve Fransız Mchring gibi partinin sol devrimci kanadına aittir.
Alman kadın hareketlerinde de "ılımlılara" saldırır Clara Zetkin. 1905 yılında "Anneleri Koruma Derneği"ni kuran Helene Stöcker ile arkadaş olur. Helene Stöcker evlenmeden anne olanlar için de hamileliği önleyici korunma ilaçlarının serbestçe dağıtımını ve kürtajın yasallaşmasını talep etmektedir.
Anaları Koruma Derneği, Alman kadın dernekleri birliğine kabul edilmez. Kadın hareketleri arasında, "ılımlılar" cinsel sorunlar karşısında çok çekimser davranırlar. Helene Stöcker ve Clara Zetkin bu tavrı yargılarlar. Bu iki kadının dostluğu Clara Zetkin'in ölümüne kadar sürmüştür.
Clara Zetkin 1929-1931 arasında yılın sadece bir kısmını Almanya'da geçirirken (diğer kısmını Rusya'da geçirir) kendisini sürekli ziyarete gelen nadir kişilerden biri Helene Stöcker'dir. Son ortak çalışmaları 1932'de Amsterdam'daki savaşa karşı yapılacak kongrenin ön hazırlıkları olur.
Daha 1912 yılında Clara Zetkin uluslararası sosyalistler kongresinde, Basel'de dünya kadınlarını barışın korunmasına aktif olarak katılmaya çağırmıştır. Son ana kadar Eşitlik dergisinde de yaklaşan savaş felaketine karşı savaşır. Savaşın sürdüğü 1915'te Almanya'da illegal olarak bir manifesto yayınlar: "Savaşı Bırakın!" "Vatana ihanete teşebbüs"ten tutuklanır. Serbest kalır kalmaz, savaşa karşı yasadışı mücadeleye devam eder. En ağır darbeyi yiyinceye kadar: Parti yönetimi Eşitliksin redaksiyonunu elinden alır. 60 yaşındaki Clara Zetkin yeni bir başlangıç arar.
"Her şey beni Rusya'ya çekiyor. Rusların arasında yeni vatanımı buldum, politik açıdan, insanlık açısından, onların arasında sonuna kadar çalışmak ve savaşmak istiyorum."
Bunu 1917'de Rus işçi ve köylüleri Çar'ı devirdiklerinde yazmıştır. Lenin'le uzun konuşmalar yapar ve bunları Lenin ile Anılar kitabında yayınlar. 1920'de Alman parlamentosunda yeni kurulan Komünist Parti'nin baş adayı seçilir. Komünist Enternasyonal'in kadınların çalışma hayatıyla ilgili temel esaslarını hazırlar.
Ölümünden bir yıl önce, 75 yaşındayken hâlâ Berlin'deki Alman parlamentosunun kürsüsünden faşist tehlikeye karşı hararetli bir konuşma yapmıştır.
"Konuşuyor. Tek başına bir kadın gibi değil, kendisi için büyük bir gerçeği bulmuş bir kadın gibi... Daha çok bir sınıfa ait tüm kadınların ne düşündüğünü ifade etmek için, tüm diğer kadınlar için varolan bir kadın gibi konuşuyor. Düşünceleri baskı altında tutulan bir sınıfın ortasında, düşüncesi baskıya rağmen gelişmiş bir kadın gibi konuşuyor. Binlerce ve milyonlarca kadın onunla aynı şeyi söyledikleri için, ne söylüyorsa doğru. O yarınların kadını; ya da ifade etme yürekliliğini gösterirsek: O bugünün kadını."
Fransız ozan Louis Aragon, Basel Çanları romanında Clara Zetkin'in toplum karşısına çıkışını -başlangıçta topluluk karşısında konuşmak zorunda kalmaktan korktuğu kadar hiçbir şeyden korkmamış olan bir kadının konuşma tarzını- bu cümlelerle anlatır.
-
DÖNEMİNDEKİ ÖNEMLİ OLAYLAR (1867-1945)
1696 Berlin'de (salt erkekler için bir Sanat Akademisi kurulur.
1844 Schlesien'de dokuma işçileri ayaklanır.
1889 Berlin'de Freie Bühne (Özgür Tiyatro) topluluğu kurulur. Sahnelenen ilk oyun, Gerhart Hauptmann'ın Güneş Doğmadan Önce'sidir.
1893 Hauptmann'ın Weber\ (Dokuma İşçileri) Özgür Tiyatro'da sahnelenir.
1895 Kathe Kollwitz Dokuma İşçilerinin Ayaklanması konulu resim dizisine başlar (6 gravür).
1901 Karl Fischer "Göçmen Kuşlar Gençlik Hareketini" kurar.
1914 Birinci Dünya Savaşı başlar.
1918 Savaşın bitiminden kısa bir zaman önce ozan Richard Denmel SPD organı Vorwats'de "Dayanın!" çağrısında bulunur.
1918 Açık bir mektupla Kâthe Kollwitz, Dehmel'i "Artık kimse savaşta ölmemeli!" diye yanıtlar.
1919 Richard Dehmel İnsanlık ve Halk Arasında adlı savaş günlüğünü yayınlar.
1919 Kathe Kollwitz savaşta şehit düşen oğlunun anısına ölü evinde verilecek ziyafet yemeği tablosu için çalışmalara başlar.
1932 Kathe Kollwitz'in de üyesi olduğu uluslararası bir kadın komitesi, savaşa karşı uluslararası bir kongre hazırlığı yapar.
1932 Ağu. Amsterdam'da savaş karşıtı kongre toplanır.
1943 Berlin'e ilk hava saldırısında Kathe Kollwitz'in evi, baskıları ve kalıpları harap olur.
"İNSANLARIN BÖYLESİNE ÇARESİZ VE YARDIMA MUHTAÇ OLDUĞU BİR ZAMANDA ETKİN OLMAK İSTİYORUM."
"Loş çocuk odasında yatağımda yatıyorum. Annem yandaki odada masada oturmuş, okuma lambasının altında kitap okuyor. Yarı açık kapı aralığından sadece sırtını görüyorum. Çocuk odasının köşesinde büyük bir gemi halatı rodası. Bu halat yavaş yavaş genişlemeye, açılmaya ve sessizce tüm odayı kaplamaya başlıyor. Anneme seslenmek istiyorum fakat seslenemiyorum. Gri halat her şeyi kaplıyor."
Sanatçı Kathe Kollwitz gençlik yıllarına dönüp baktığında, "Bir kâbus. En kötüsü aklımdan hiç çıkmayışı," der. Ergenlik döneminde geceleri gördüğü kâbuslar ona eziyet eder. Gündüzleri de birdenbire sınırsız bir korku hissine kapılır, "Sürekli, sanki havasız bir odadaymışım, ya da batıyor veya küçülüyormuşum hissine kapılıyordum." Bunlar gelişme yıllarındaki bir kız için tipik durumlar mıdır? Yoksa Kâthe'nin bir hastalığı mı vardır? Anne ve babası büyük kaygı içindedirler...
Kathe Kollwitz, anlattığına göre bu rahatsızlığı 20-21 yaşlarına kadar çekmiştir. Kâthe'nin gençliği Köningsberg'de geçer. İki ablası vardır: Konrad ve Julie. Bir de küçük kız kardeşi Lise. Esasen hukukçu olan babası, sosyal demokrat inancı yüzünden fakülteyi bitirmesine rağmen yaşamını değiştirip duvarcı ustası olarak çalışmaya başlamıştır. Kathe ve kardeşleri o zamanın anlayışına göre çok serbest yetiştirilir.
Bir örnek: On iki yaşındaki Kathe komşunun oğlu Otto'ya âşık olur. Öpüşmek için bodrumda buluşurlar. "Öpüşmek çocuksu ve zevkliydi. Sadece bir kez öpüşülüyordu ve biz buna serinleme diyorduk."
Bu tür serinlemeleri öğrenen anne ve babası hiç ses çıkarmazlar. Âşık Kathe sol bileğine "O" harfi çizer, yara kabuk bağlayınca yeniden kazır. Anılarında şunları aktarır: "Bu ilk aşkımdan başlamak üzere hep âşık oldum. Kronik bir durumdu. Bazen hafif bir fon müziği gibi, bazen de şiddetli... Aralarında sevdiğim kadınlar da vardı... Biseksüel ilişkinin sanatsal etkinlik açısından gerekli olduğunu da sanıyorum..."
Daha on üç yaşındayken sanatçı yönünün gelişeceği bellidir. Babası Königsberg'de bir bakır işlemecisinin yanında ders aldırır ona. Gerçi en yetenekli çocuğunun sadece bir kız olmasından üzgündür ama, gene de bir sanatçı olarak yetişmesini ister. "Güzel bir kız olmadığım için, gönül işlerinin bana pek engel olamayacağını düşünüyordu babam," der Kathe Kollwitz.
Fakat babası yanılır. Kızı Kathe on sekiz yaşında erkek kardeşinin arkadaşı olan tıp öğrencisi Karl Kollwitz ile nişanlanır. Buna rağmen eğitiminden vazgeçmeyi düşünmez.
1884'te annesi ve kız kardeşi Lise ile yaptığı bir seyahat, genç kızda büyük etkiler bırakır. Münih'te eski Pinakothek'ı (resim galerisi) gezer. Berlin'de Gerhart Hauptmann ile tanışır. Onunla ilk karşılaşmasından hayranlıkla söz eder, "Büyük odada üzerinde güller duran uzun bir masa vardı. Hepimizin başında güllerden yapılmış taç vardı. Şarap içildi. Hauptmann, Jul Sezar kitabından okuyordu. Gençlik hali işte, hepimiz kaptırmıştık kendimizi. Yavaş yavaş önüne geçilemeyecek harika bir yaşamın kapısı açılıyordu önümde."
Ve Gerhart Hauptmann bu genç kızı şöyle hatırlayacaktır: "Üstünde çiğ damlalarıyla taze bir gül gibi... Sevimli, akıllı, sanatçı yönünü hiç belli etmeyen alçakgönüllü bir kızdı."
Genç Kathe'ye sanatçı yeteneklerinden söz ettirmeyen sadece alçakgönüllülüğü değildir. Sanat akademilerinin kadınlara kapalı olduğu ve sanat tarihinin sadece erkek isimlerini tanıdığı bir dönemde, bir genç kız kendisini geleceğin sanatçısı olarak tanıtacak olsa, büyük bir olasılıkla insanlar buna gülecekti.
1885 kışında Kathe'nin babası kızım Berlin'e yollar. Erkek kardeşi Konrad da bu kentte öğrenim görmektedir. İsviçreli ressam Karl Stauffer-Bern'in atölyesinde ders alır. Max Klinger'in gravürlerini görür ve hayran kalır.
Genç sanat öğrencisi Berlin'deki yaşama hayrandır. Erkek kardeşi Konrad sayesinde sadece Hauptmann çiftini tanımakla kalmaz. Diğer "natüralistler"le de tanışır ve Zola, Ibsen, Dostoyevski, Tolstoy'u okur. Yeniden eve, Königsberg'e döner, resim yapmaya başlar: Portreler; liman işçileri, yoksul "insan" çevresi. 1888-89 kış dönemini Münih'te geçirir. Burada da kadınlar sanat okullarına alınmamakta, özel bir atölyede eğitilmektedir.
Kathe'nin Münihli öğretmeni Ludwig Herterich empresyonist ekoldendir. Sanat öğrencisi Kathe birçok ilişki kurar. "Kadın Ressamların Özgür Tonu" grubuyla birlikte Schwabing semtini baştan başa dolaşır ve gördükleri hoşuna gider. Fakat kendi gelişimi için Berlin'in daha önemli olduğunu hissetmektedir.
Bu arada Berlin'de Özgür Tiyatro kurulmuştur ve ilk oyun olan Gerhart Hauptmann'ın Güneş Doğmadan Önce adlı eserinin galası büyük ilgi görmüştür. Kathe'nin erkek kardeşi Berlin'de Vorwarts'in yazı işlerine girmiş, nişanlısı Karl Kollwitz de bir firmanın doktoru olarak Berlin'e yerleşmiştir.
Kathe 1890'da tekrar Königsberg'deki evindedir. Ressamlıktan kopup grafikçiliğe geçeceğini bilmektedir. Fakat zamana ihtiyacı vardır. Babasının, kendisinin ilerleyeceğine inanmadığını ilk kez hayretle öğrenir, "Öğrencilik dönemimi çabucak tamamlamamı, sergiler açıp başarılı olmamı bekliyordu." Babasının eleştirdiği bir nokta daha vardır: "Babam benim iki mesleği birleştirmek istememe de kuşkuyla bakıyordu: Sanatçılık ile burjuva evliliği."
Kathe ve Karl Kollwitz 1891 Haziran'ında evlenirler. Evlilik yaşamına geçişinde düş kırıklığına uğramış olan babası ona, "Artık seçimini yaptın. İki işi birden yapamazsın. Onun için, seçtiğin işi tam olarak yap!" der. Fakat Kathe ikisini de istemektedir: Evin kadını ve sanatçı olmayı.
Başaracak mıdır bunu?
1892'de oğlu Hans dünyaya gelir, 1896'da ikinci oğlu Peter. Kocası Berlin'in kuzeyinde tipik bir işçi semtinde tüm zamanını alan bir muayenehane açar. Kathe Kollwitz, "Bir doktor eşi, ancak günlük işlerinden sonra resim yapmaya fırsat bulan iki erkek çocuk anası"dır. Bu tür ya da benzer betimlemeleri onun biyografilerinde görürüz. Peki ya Kathe'nin kendisi nasıl yaşamaktadır?
Güncesinde yazdıklarından, eş ve anne olarak, kendi ifadesiyle, "Bir yandan da sanatçılığını korumak" amacı yüzünden hangi zorluklarla karşılaştığı görülebilir.
Örneğin kocası Karl'ın zaman zaman şöyle söylediğini belirtir: "Kocam benim ona değer vermediğimi, saygı duymadığımı söylüyor." (1913)
Bir yıl önce de şöyle bir not almıştır: "Kendimi Karl'dan ve oğlanlardan tamamen kopmuş hissediyordum. Onlara bağlılığım azalmıştı. Sonra bir zaman geldi onlara bağlılığım bir kuluçka tavuğununkine benzedi. Kendimi hep onlara adadım, onlar için acı çektim." Genç anne olarak -oğlu Hans o sırada dokuz aylıktır- 1893 Şubat'ında Berlin'deki bir olayı "çalışmamda dönüm noktası" olarak adlandırır.
"Hauptmann'ın Dokuma İşçilerinin Özgür Tiyatro'da galası vardı. Tiyatro biletimi bana kim getirdi bilmiyorum. Kocam işi nedeniyle gelemedi, ama ben oradaydım. Büyük bir sevinç ve ilgi içindeydim. Oyundan çok etkilenmiştim."
Dokuma işçilerinin ayaklanması bundan sonraki yıllarda çalışmalarının konusunu oluşturur. Bunun sonucunda da Berlin'deki büyük bir sanat eserleri sergisinde gravür ve taş baskı resimleri, 1889'da sansasyonel başarı getirir sanatçıya.
Gerçi 1898 baharında ölen babası sergiyi göremeyecektir, fakat Kathe Kollwitz resimlerini ölümünden kısa bir süre önce ona gösterdiğini ve babasının konuşamasa da çok sevindiğini hoşnutlukla anlatır.
İmparator II. Wilhelm'in kadın uyruğunun bu resimlerini gördüğünde aynı şekilde sevindiği söylenemez, sanatçıya "kaldırım sanatçısı" der ve sergi yönetiminin Kathe'ye verilmesini istediği madalyayı vermeyi reddeder. İmparatoriçe Auguste Victoria da, Kathe'nin resimlerini "itici" bulmuştur.
Düşmanları ve eleştirmenler tarafından genellikle "kaba", utanmaz, itici olarak nitelenir çalışmaları; sadece imparatorluk döneminde değil, onlarca yıl sonraki III. Reich döneminde de.
Kathe Kollwitz 1922 Kasım'ında güncesine yazdığı notlarda sanatı nasıl anladığını ve sanatsal yaşamında görevinin ne olduğunu anlatır. "Sanatımın 'amaçları' olduğunu kabul ediyorum. Ben insanların böylesine çaresiz ve yardıma muhtaç olduğu bir zamanda etkili olmak istiyorum. Yardım etme ve etki yapma isteğinin sorumluluğunu hissedenler çok, fakat benim yolum açık ve aydınlıkken, başkaları anlaşılmaz bir yol izliyorlar."
Acı, savaşlar, ölüm ve kurbanlar -bir sonraki Köylü Savaşı dizisinin ana motiflerini oluşturur.
190)7'de İtalya'da bir yıl geçirir. Köylü savaşı için kendisine "Villa Romana" Ödülü verilmiştir. Bazı düşmanları olmasına rağmen, artık benimsenmiş bir sanatçı ve her genç kadının arzuladığı gibi, aynı zamanda mutlu bir annedir.
Küçük oğlu Peter en sevdiği çocuğudur. Erken yaşlarda resim yapmaya başladığından bahisle, "Çizgimi sürdürüyor," diye gururlanır. Peter gençlik hareketine ve aynı zamanda Göçmen Kuşlar'a. mensuptur; böylece hayal gücü sahibi bir çocuk isteyen annesinin beklentilerini yerine getirir.
Evet, Peter hayalcidir. Ve onunla birlikte sayısız yaşıtları da hayallere kaptırmışlardır kendilerini. 1914'te Birinci Dünya Savaşı patladığında hepsi çiçeklerle süslenip kilisenin takdisiyle savaşa giderler. Kathe Kollwitz günlüğünde psikolojik tansiyonun olağanüstü yükseltildiği bu dönemde, iki oğlunu da etkileyen "kitlesel sarhoşluğu" betimler. "Oğullarım böyle bir çılgınlığa katılmayacaklar," der
Eylül 1914'te. Fakat, oğulları da katılmıştır. 1914 Ekim'inde oğlu Peter gönüllü olarak savaşa gittiği günden birkaç gün önce şöyle not alır: "Sanki göbeği bir daha kesiliyordu çocuğun; ilkinde doğumda, şimdi ise ölümde." "Oğlum top seslerini duyduklarını yazıyor," tümcesi, 24 Ekim'de oğlu Peter Kollwitz hakkında günlüğüne yazdığı notlar arasında yer alır.
Aynı gün oğlu ölmüştür. Flanders'de ilk cepheye sürülüşünde "şehit düşmüş"tür. Daha on sekizine bile girmeden. "İnsanın beynini yakan bir çılgınlık" uğruna bu "anlamsız kurbanı", Kathe Kollwitz hayatının sonuna kadar unutamaz. Sanatçı olarak durmadan bu konuyla uğraşacaktır. (Savaş konulu resim dizisi, "Bir daha asla savaş yok!" pankartı ve nihayet oğlunun anısına yaptığı bir anıt ile.)
Yıllarca güncesindeki notlarında kendisini suçlayarak acı çekecektir. Niçin oğlunun bu adımı atmasına engel olamamıştır? Durmadan savaşın nedenini düşünüp durur. İnsanları, kaçınılmaz bir alın yazısı olarak etkisine alan bu felaketi reddeder. "Vatan görevi" konusunda kuşkuları vardır. Güncesinde şöyle der: "Keşke bu korkunç aldatmaca olmasaydı... Peter ve diğer milyonlarca genç, hepsi aldatıldı."
Arkadaşlarından biri olan Lily Braun'un 17 yaşındaki oğlu Otto'yu gururla savaşa nasıl gönderdiğine tanık olur. "Otto yaşıyor. Eğer şehit düşseydi acaba ne düşünürdü?" diye sorar Kathe Kollwitz kendi kendine, Lily Braun 1916'da öldüğünde. Otto da savaşın bitmesinden kısa bir süre önce "şehit düşer". Annesi, Kathe Kollwitz'in çektiği acıları duymayacaktır... Ayrıca büyük oğlu Hans da annesinin pasifizminden etkilenmemiştir.
"Ancak savaşa gittikten sonra bir şeyler başarabilirim," der annesine. Hans Kollwitz savaştan canlı dönecektir. Babası gibi doktor olacak, Peter adındaki oğlu ise, 1942'de, 1914'te ölen kardeşi gibi "şehit" düşecektir.
Savaş, kadının boyun eğmesi gereken bir doğa yasası mıdır?
"Hayır," der Kathe Kollwitz, "pasifizm sırtüstü yatıp bakmak değildir, tam tersi bir iştir, zor bir iş."
1918'de savaşın bitmesinden kısa bir zaman önce fikirlerini kamuoyuna ilk kez yazılı olarak açıklar. Oğlu Peter'in ölümünün tam dördüncü gününde, ozan Richard Dehmel SPD yayın organı Vorwarts'de halkı dayanmaya çağırdığı Tek Kurtuluş başlıklı bir deneme yayınlar. 30 Ekim 1918'de aynı organda çıkan açık bir mektupta Kathe Kollwitz ona cevap verir.
"Richard Dehmel'e yanıt:
"Richard Dehmel 22 Ekim'de Vorwarts'de Tek Kurtuluş başlıklı bir çağrı yayınlıyor. Savaşabilecek erkekleri gönüllü olmaya çağırıyor. En yüksek savunma merciinin bir çağrısına uyarak, diyor, "korkak"ların bir kenara ayrılmasından sonra küçük ama o derece seçkin, ölmeye hazır bir sürü erkek devreye girecek ve Almanya'nın şerefi bunlarla kurtulacakmış.
"Burada Richar Dehmel'e karşı çıkıyorum. Onun gibi ben de böyle bir şeref çağrısına seçkin bir grubun karşılık vereceğini tahmin ediyorum. Ve bunların 1914 sonbaharında olduğu gibi, genelde gene Alman gençliğinden oluşacağını da. Büyük bir ihtimalle bu kurbanlıklar gerçekten kurban edilecekler ve bu dört yıl boyunca her gün dökülen kanlardan sonra Almanya yine kana bulanacaktır. Dehmel'in kendi mantığına göre, bundan sonra, ülkede kalacak olan artık Almanya'nın çekirdek gücü olmayacak, çünkü bu güç savaş meydanlarında eriyip gitmiş olacaktır. Fakat bence böyle bir kayıp Almanya için tüm vilayetlerin kaybından daha kötü ve yeri doldurulmaz olacaktır.
"Bu dört yıl içinde çok şeyler öğrenildi. Şeref kavramı bakımından da... Almanya'nın şerefi, öz gücünü yenilgiden korumak, onu önünde duran büyük işi kararlı olarak yapmaya yönlendirmektir.
"Yeterince insan öldü! Artık kimse şehit olmamalı! Richard Dehmel'e karşı oluşumun nedenini, daha büyük birinin (J. W. von Goethe kastedilmektedir) söylediği şu sözlerle açıklıyorum: Ekilecek tohumluklar, öğütülmemeli."
Bu, Kathe Kollwitz'in kamuoyu önüne yazılı metinle ilk çıkışıdır. Fakat kendi deyimiyle barış propagandasını hayatının sonuna kadar sürdürür. 1919'da Prusya Güzel Sanatlar Akademisi'ne üye olur ve profesör unvanını alır.
1933'te bu akademiden çıkarılarak konferans vermesi, sergi açması yasaklanır. Kendisi için en önemli olan çalışmasını 1931'de tamamlar: Oğlu Peter için Ebeveynler adlı uyarı anıtı. Bu tablo Peter'in gömülü olduğu Roggefelde'deki (Flanders) askeri mezarlığına yerleştirilir.
Daha önce Matemdeki Ebeveynler adlı eser Berlin Ulusal Galerisi'nde gösterilir. "Birçok insan onu gördü ve çok etkilendi," diye yazar Kathe 1932'de güncesine; "Heykeller bir hafta daha sergilensin. Etkili oluyor."
Kathe Kollwitz hakkında sanat kitaplarında ve biyografilerde bu uyarı anıtının figürlerinin nasıl etki yaptığına ilişkin parlak anlatımlar bulunur. Kathe Kollwitz kocası ile birlikte bunu şöyle algılar: "Figürlerden Peter'in mezarına gittik; her şey canlıydı, tamamen hissediliyordu. Ben kadının önünde duruyordum. Onun -kendimin- yüzüne baktım, ağlayarak yanaklarını okşadım. Karl hemen arkamda duruyordu -farkında değildim. Fısıldadığını duydum: Evet, evet."
Kathe Kollwitz'in anne figürü Ulusal Galeri'den ihraç edildiğinde "Völkischen Beobachter" (Halkın Gözlemcisi) adlı gazete, "Bir Alman annesi ona benzemiyor çok şükür!" diye yazar 1936 yılında.
Açık, iyimser, özveriye hazır. Yüzyılımızın otuzlu yıllarında "Bir Alman Annesi" böyle olmalıydı. Kollwitz gene bu örneğe uymamaktır. "Pislik Ressamı" diye nitelenir (bir keresinde de kaldırım ressamı denmemiş miydi?). Berlin'i terk etmek zorunda kalır. Dairesi bombalarla yıkılır. Baskıları ve kalıpları yok olur. Dresden yakınlarında Moritzburg av sarayının bir yan binasına sığınır.
Torunlarından Jutta Kollwitz, 22 Nisan 1945'te ölümüne kadar yanında kalır. Jutta, büyükannesinin ölümünden hemen önce şöyle söylediğini anlatır: "Günün birinde yeni bir ideal ortaya çıkacak ve tüm savaşlar sona erecek. Bu inançla ölüyorum. Belki zorlu bir uğraş olacak ama başarılacak." Kendisini "eski bir düşman" olarak tanımlayan biri, Belçika askeri mezarlığı Vladsloo Praedbosch'un ziyaretçi defterine (Kathe Kollwitz'in Ebeveyn Figürleri bugün buradadır) bozuk bir Almanca ile şunları yazmıştır:
"Tanrı seni takdis etsin, Kathe. Ve tüm çocuklarını da. Senin istediğin yolda devam ediyoruz."
-
DÖNEMİNDEKİ ÖNEMLİ OLAYLAR (1869-1939)
1840'lar Almanya'da ilk işçi eğitim derneklerinin ortaya çıkışı. 1855 Adelheid Popp Sosyal Demokrat Parti'ye girer.
1899 Paris'te ilk l Mayıs Bayramı.
1899 Clara Zetkin Paris'te II. Enternasyonal'in kuruluş kongresinde konuşma yapar.
1890 Ortalama çalışma süresi (çocuklar için de) günde 11 saattir.
1891 II. Enternasyonal'in Brüksel Kongresi'nde l Mayıs'ın her sene uluslararası düzeyde işçi bayramı olarak kutlanması kararı alınır.
1892 Viyana'da, Avusturya'daki sosyal demokrat hareketinin öncü organı olan Kadın İşçiler gazetesi yayınlanır.
1893 Avusturya'da kadınların da katıldığı ilk işçi grevi. 1910 August Bebel'in Kadın ve Sosyalizm eseri 50. baskısına ulaşır.
"AYDINLANMA, EĞİTİM VE BİLGİ TALEP EDİYORUM HEMCİNSLERİM İÇİN - BİZ KADIN İŞÇİLER İÇİN!"
"Çocukluğumdan aklımda kalanlar öylesine karanlık, zorlu, bilincimde öylesine kök salmış ki, asla gözümün önünden gitmeyecekler. Diğer çocuklara sevinç çığlıkları attıran, mutluluk veren bebekler, oyuncaklar, masallar, tatlı düşkünlüğü, Noel ağaçları gibi şeylerin hiçbirini tanımıyordum. Bildiğim sadece içinde çalışılan, uyunan, yemek yenen ve kavga edilen büyük bir oda. Hiç şefkatli bir söz, okşama hatırlamıyorum. Aksine babam eve çok az para getirdiğinde ve annem ona kızdığında, benim de bu sahneleri bir köşede ya da yatağın altına saklanarak izlerken duyduğum korkuyu hatırlıyorum."
Avusturyalı Adelheid Popp, bu gençlik ve çocukluk anılarını Bir İşçi Kadının Gençlik Öyküsü adıyla imzasız olarak yayınladığında kırk yaşındadır. Kitabı çıktığında sosyalist kadın hareketinin öncüsü olarak ünü Avusturya dışına taşmıştır: 1892 yılında Viyana'da Kadın İşçiler gazetesinin kurucu ortağı ve sorumlu yazı işleri müdiresi olmuş ve bir yıl sonra büyük ilgi uyandıran ilk kadın grevinin örgütlenmesine katılmıştır.
Kitabına adını koydurmaması, öyle kamuoyundan çekindiğinden değildir. Kendisinin söylediği gibi abartılmış bir alçakgönüllülükten de değil. Aksine, "Bireysel olarak önemli bulduğum için yazmadım gençlik öyküsünü. Tam aksine yazgımda yüz binlerce işçi kadını ve genç kızı bulduğum için, bu yazgıda beni saran, beni zor duruma sokan büyük toplumsal olguların etkisini gördüğüm için... Bu kitapçığın, bir kadın işçinin ve aynı zamanda onun gibi yüz binlercesinin de yaşam yazgısı olarak, etkili olacağını ummuştum..."
August Bebel yazara buna rağmen (ya da tam bu nedenden dolayı) adını saklamamasını tavsiye eder. 1910'da Gençlik Öyküsü 3. baskısını yaptığında Adelheid Popp, Bebel'in arzusuna uyar, kitabının İngilizce, Fransızca, İtalyanca ve başka yedi dile daha çevrildiğine tanık olur. 1922'de, kitabının 4. baskısının önsözünde, "yurtiçi ve yurtdışından gelen sayısız mektup, kadınların çoğunun Gençlik Öyküsü sayesinde işçi hareketine dikkatlerinin çekildiğini ve bu hareketlere kazanıldığını onaylamakta," diye yazar ve şöyle devam eder: "Gençlik Öyküsünün yeni baskısı, hâlâ korkanları ve çekinenleri harekete geçirmekte, cesaret ve güven vermekte etkili olmalı."
Başkalarına cesaret ve güven vermek; küçük Adelheid için çocukluğunda bu düşünceden daha uzak hiçbir şey olmasa gerek. Tanıdığı tek şey "korku"ydu. Baba korkusu: Babası, karısını döven bir sarhoştur. Adelheid daha beş yaşında bile değilken, evde ilk kez bir Noel ağacının sevincini yaşamaya kalmadan sarhoş babası ağacı öfkeyle parçalar, "Bağırmaya cesaret edemiyordum. Sadece ağlıyordum, uyuyuncaya kadar ağladım."
Okul korkusu: Yırtık okuma kitabıyla derse gelince öğretmeni onu "Serseri!" diye azarlar. Okula giderken kötü bir havada kitap elinden yere düşmüştür. Annesi ona yeni bir kitap alamaz, parası yoktur...
Yalnızca yasaklarla kaplı bir çevrenin korkusu: Küçük Adelheid bir defasında saray bahçesinde menekşe toplarken bekçi tarafından yakalanınca büyük bir panik içinde kaçarken, az kalsın su değirmeninin bendinde boğulacaktır.
Hatta Noel zamanı korkusu: Zengin çocuklarına Noel Baba elmalar, fındık, fıstık ve pastalarla gelirken, Adelheid ve dört kardeşini elinde sopası ve şangırdayan demir zincirlerle "şeytan" ziyarete gelir. "Ebeveynler çocuklarına bu tür ibret vermeyi lüzumlu buluyorlardı." Altı yaşındayken Adelheid'ın babası ölür. Üç yıl okula gittikten sonra para kazanmak zorunda kalır.
Bir atölyede bez dikmeyi öğrendiğinde on yaşındadır, "Sabahları saat altıda ben işe koşmak zorundayken, benim yaşımdaki diğer çocuklar hâlâ uyuyorlardı. Ve ben akşamları saat sekizde aceleyle eve dönerken diğerleri karınlarını doyurmuş, yıkanmış yataklarına gidiyorlardı. Ben oturmuş iki büklüm çalışırken, ilmik üstüne ilmik atarken onlar oynuyor, geziyorlar veya okul sıralarında oturuyorlardı. O zaman kısmetimi gayet doğal olarak kabullenmiştim, ancak çok yürekten istediğim bir şey vardı hep: Bir defa doyasıya uyuyabilmek."
Uzun yıllar bu arzusunu hiç yerine getiremez. On üç yaşındayken yığılıp kalır ve bir kliniğe getirilir. "Temiz havada bol hareket ve iyi beslenme" önerir doktor ona. Fakat bu tavsiyelere nasıl uyabilecektir? Hastalık sigortası bile yoktur. Preshane, fişek fabrikası, karton fabrikası, cam ve zımpara kâğıt fabrikası. Adelheid bulduğu her işi kabul eder.
1880'li ve 90'lı yılların tüm fabrika işçileri gibi, genç kızın edindiği tecrübeler bellidir: Kadın ve kızların hepsinin eğitim düzeyi düşüktür. Çocukluklarından beri söz dinlemeye, uslu ve kanaatkar olmaya alışkındırlar. Kendilerini kötü kullandırır ve insana layık olmayan çalışma koşullarını kabul ederler. Bazen günde 16, 18 saat çalışırlar. Aldıkları ücretler erkeklerin aldığının üçte ikisinden, hatta çoğunluk yarısından fazla değildir.
"Kadınlar ve kızlar erkeklerin yerine geçmeye, iş güçlerini ucuz ücretle satmaya çok heveslilerdi," diye yazar Adelheid Popp geçmişe bakarak. "Çünkü kadın işçiler kanaatkar yetiştirilmiş ve koşullarıyla yetinmek kızlara daima bir erdem olarak öğretilmişti. O zamanlar bu zavallı, bilgisiz dişi yaratıklar elleriyle yaptıkları işler için nasıl olur da yeterli ücret istemeye cesaret edebilirlerdi?"
Kendisi de onlar gibidir. Çalışma saatleri içinde konuşmanın para cezasına mal olmasını doğal bulmaktadır. Yalnız bir kere kendisini savunur: Çalıştığı firmanın gezici bir elemanı ona askıntı olunca. Adam onu kayıracağını vaat etmiştir. Şimdiye kadar kızını erkeklerden kesinlikle uzak tutan Adelheid'ın annesi bile bunu normal karşılamaktadır. Kendisini o "Beyefendi"ye öptürmek istemeyen kızını "deli" ve "dik kafalı" diye azarlar. Böylece daha fazla ücret alacaksa, niye olmasın...
Adelheid'ın bu deneyimi de sınıfına özgüdür. Çünkü fabrikada çalışan kadın işçiler, onursuz varlıklar olarak bilinmekte ve sokak kadınlarıyla eş tutulmaktadır. Erkek kardeşinin bir arkadaşı ile konuştuğunda on yedi yaşındadır. O, tanıdığı ilk sosyal demokrattır. Cumhuriyetin ne olduğunu ilk kez ondan duyar. İlk sosyal demokrat parti gazetesini ondan alır. Gazetede bulduğu kuramsal fikirleri hemen anlayamaz. Gazetede işçilerin sıkıntıları için ne yazılmışsa hepsini çok iyi bilmektedir.
"Bununla öz yazgımı anlamayı ve değerlendirmeyi öğrendim", der daha sonraları hayatının bu önemli bölümünü anlatırken: "Katlandığım her şeyin hiç de Tanrı'nın takdiri olmadığını, aksine adaletsiz toplum düzeninin sonucu olduğunu öğreniyordum.
İşçilere karşı yasaların keyfi hükümleri içimi sınırsız nefretle dolduruyordu. Henüz parti dışında olmama ve kimse tarafından tanınmayışıma rağmen, sosyal demokratlara öylesine ağır darbeler vuran antisosyalist yasanın Almanya'da yürürlükten kaldırılmasını coşku ile karşıladım." Önceleri hep "dışarıda" kalır. Çünkü ona "uslu bir kızın evinde oturması gerektiği" fikri aşılanmıştı.
Fakat fabrikada molalar sırasında kız arkadaşlarıyla birlikteyken konuşmaya başlar. Onlara anladığı kadarıyla sosyalizmin ne olduğunu açıklar. Parti gazetesinden bölümler okur ve yeni aboneler kazandırmaya çalışır. İşçi Derneği kütüphanesinden bilgisini geliştirecek kitaplar temin eder.
İnancı giderek belirginleşir. Üstleri de bunu fark ederler doğal olarak. Ne kadar sıkı gözetim altında tutulursa işini o kadar daha titiz yapar, "İçimde kendiliğinden, insan büyük bir davaya hizmet etmek istiyorsa, küçük işlerde de üstüne düşeni yapmaya mecburdur, görüşü olgunlaşmıştı."
Sosyal demokratların en önemli isteği o zamanlar l Mayıs'ın tatil olmasıdır. Bu arada parti toplantılarına katılma cesareti de gösteren Adelheid Popp, kendisiyle aynı yerde çalışan kadınları bu konuda ortak harekete çağırmayı dener. Hiçbirinin buna katılmaya cesareti yoktur. 1890'da işler böyledir...
Bir yıl sonra erkek ve kadın meslektaşları Adelheid Popp'un safında yer alır. Bunun hemen ardından topluluk önünde ilk konuşmasını yapar. Bir pazar öğleden öncedir. Ucuz kadın iş gücü açısından sendikal örgütlenmenin önemini anlatmak için üç yüz erkek ve dokuz (!) kadın toplanmıştır. Erkek bir konuşmacı kadınların çalışma hayatının sorunlarını dile getirir.
"Konuşmam gerektiğini hissettim," diye anımsar Adelheid Popp bu anı. "Sanki tüm gözler bana bakıyor ve hemcinslerimi savunmak için neler söyleyeceğimi bekliyorlardı. Elimi kaldırdım ve söz istedim. Daha ağzımı açmadan 'Bravo!' diye bağırdılar. Bir kadın işçinin konuşmak istemesi, işte böyle etki yarattı. Konuşmacı kürsüsüne çıkarken gözlerim kamaşıyordu, boğazımı sıkıyorlardı sanki. Fakat bunu yendim ve ilk konuşmamı yaptım. Kadın işçilerin çektiği acıdan, sömürüden, ihmal edilmelerinden söz ettim. Sonuncusunu özellikle vurguladım. Çünkü kadın işçilerin ihmal edilmesi, tüm diğerlerinin ve kadın işçilere zarar veren koşulların temeli olarak geliyordu bana. Meslektaşlarımda izlediğim ve bizzat yaşadığım her şeyi anlattım. Hemcinslerim için aydınlanma, eğitim ve bilgi talep ediyor ve erkeklerin bu konuda yardımcı olmalarını rica ediyordum."
Birkaç yıl sonra bir işçi toplantısında gözetim görevlisi olarak bulunan bir jandarma onun çok "kışkırtıcı" konuştuğu uyarısında bulunur. İnsanlar onu nefeslerini tutarak dinleyip hayran kalmaktadır. Tüm kadın işçilere hitaben bir de gazete makalesi istenir ondan. Yazmak ... acınacak ölçüdeki üç yıllık okul eğitimiyle bir genç kadın için, çok zor bir görevdir. İmla ve grameri hemen hemen hiç öğrenmemiş olmasına rağmen, yazmayı dener.
"Kadın işçiler! Hiç durumumuz hakkında düşündünüz mü?" diye başlar gazetedeki makalesine.
Kendi durumu hakkında düşünmek ve kadere boyun eğmemek; kendisi gibi acı çeken meslektaşlarına bu konuda çağrıda bulunan ilk Avusturyalı kadın işçi Adelheid Popp'dur. Alt tabakadan bir kadının gelip fikirlerini açıkça söylemesi bir yeniliktir ve muazzam yankı yapar.
Kadın kılığında bir erkek midir acaba? Çünkü sadece erkekler böyle konuşabilir. Bir arşidükün kızı olmasındı gerçekte? Çünkü alışılagelmiş kızlar böyle konuşamaz... Daha sonraki yıllarda Avusturya içinde çıktığı seyahatlerde bu tür önyargılara çok rastlar Adelheid Popp, "Bir kadının konuşmacı olarak kürsüye çıktığını görmek tüm geleneklere öylesine aykırı ve yepyeni bir şeydi ki, gerçekten bir kadınla muhatap olunduğuna kimse inanmak istemiyordu."
Bir eş olarak (1893'te sosyal demokrat parti görevlisi Julius Popp ile evlenir ve ondan iki çocuğu olur) kendisini görevine adamaya devam eder. "Bir şeyler başarabilmek için yeteneklerine güvenemedikleri için durmadan korkarak geri çekilen, fakat gönülleri bir şeyler yapma özlemiyle yanan sayısız kadına cesaret vermek için."
1893 Mayısı'nda Viyana'da 600 kadın apreleme işçisinin grevini destekleyenler arasındadır. Sağlığa zararlı koşullar içinde günde 12 saat çalışmak zorunda kalan kadınların isteği, "Günde sadece 10 saat çalışmaktır. Ve düşüncelerini daha etkin kılmak için çalışmayı bırakıp fabrikayı terk ederler. Viyana için büyük yankı yapan bu grevin akışı içinde Adelheid Popp izinsiz bir toplantıda konuşma yapmıştır.
Bu nedenle daha sonra mahkeme önüne çıkarılır ve serbest bırakılır. Yargıç, "kendisinden daha az bilgili ve çaresiz meslektaşlarına eğitici etki yaptığı için suçluyu övgüye değer ve serbest bırakılmasını doğru" bulur. Adelheid Popp bunu, "Sınıf devletinde de anlayışlı yargıçlar bulunuyor demek," diye yorumlar. Sadece dokuz yıl süren bir evlilikten sonra Adelheid Popp dul kalır: Kocası kendisinin sahip olduğu tüm hakları ona da tanıdığı için mutlu bir evlilik dönemi geçirmiştir.
Buna rağmen Adelheid Popp, "Evliliğin ve ailenin kutsallığı"na övgü düzmekten çok uzaktır. Tam aksine Kadın İşçiler gazetesinde, eşlerden biri için kendini feda anlamına gelen bir beraberliği kutsal evlilik olarak tanımlayan sözde ahlak anlayışını sert bir dille kınar. Yeniden mahkeme önüne çıkartılır ve on dört günlük hapis cezasına çarptırılır.
Adelheid'ın bu konudaki yorumu şöyledir: "Bu cezayı çektikten sonra evlilik konusunda başka görüşler edindiğimi söyleyemem."
1918'den sonra Sosyal Demokrat Parti'nin yönetim kurulu üyesi, Avusturya parlamentosu ve Viyana belediyesi meclis üyesi olur. "Kapitalist toplumlarda kadınların çalışması", hizmetçi kızların durumu hakkında haberler yayınlar, Avusturya Kadın Hareketlerinde 20 Yıl adlı bir anı kitabı ve Yükseğe Giden Yol başlıklı, kadın hareketlerinin tarihi gelişimini anlatan bir kitap yayınlar.
Adelheid Popp 1939 yılında ölümüne kadar yorulmak bilmeden çalışan kız ve kadınlara adar kendisini. Evindeki küçük odada korkuyla yatağının altına saklanan küçük kız, "Kendisi için ve kız kardeşlerinin uyandırıcısı olarak" kapıları kırmaya cesaret eden bir kadın olmuştur.
-
DÖNEMİNDEKİ ÖNEMLİ OLAYLAR (1870-1952)
1633 Küçük çocukların eğitimi ile ilk uğraşan pedagog Comenius'un Ana Okulu Bilgisi başlığıyla bir eseri yayınlanır.
1837 Fröbel, ilk Alman çocuk yuvasını kurar.
1900 İsveçli Ellen Key bu yüzyılı "Çocukların Yüzyılı" olarak niteler.
1902 ABD'de çocuklar için okuma salonları kurulur.
1903 Almanya'da çocukların çalışması yasaklanır.
1907 İtalya'da Maria Montessori ilk çocuk yuvasını açar.
1911 Almanya'da ana okulları resmen tanınır ve teşvik edilir.
1920'ler Alman okulları ve yuvalan Montessori yöntemini benimserler.
1926 "Hitler Gençliği" kurulur ve 1933'te "Devlet Gençliği" olur.
1929 Berlin'de "Association Montessori Internationale" (Uluslararası Montessori Cemiyeti) kurulur.
1933 Almanya'da tüm Montessori okulları kapatılır.
"BAĞIMSIZ OLMAYAN BİRİ ÖZGÜR DE OLAMAZ."
Çok güzel, çekici ve hitap yeteneği olan genç bir kadın, çok önemli bir sorunla toplum önüne çıkarsa ne olur?
Dış görünüşü sayfalarca anlatılır. Söyledikleriyle ise pek ilgilenilmez. 26 yaşındaki İtalya'nın ilk kadın doktoru Maria Montessori 1896 Berlin uluslararası kadın konferansında bunu yaşar. Ülkesinin delegesi olarak aynı iş için erkeklerin aldığının yarısı, hatta bazen daha az ücretle fabrikalarda ve kırsal kesimde günde on sekiz saate kadar çalışan altı milyon İtalyan kadın adına konuşur. Ve bunun üzerine basın tarafından, "Ne harika, özgür bir kadın! Herkes onu kucaklamak istiyor gibiydi. Ne söylediğini anlamayanlar bile onun müzikal sesinden ve ifadesinden büyüleniyordu," diye alkışlanır.
Konuşmacı kadın "Gün ışığı" ve "iç açan görüntü" olarak tanımlanır. Gazeteciler onun "müzikal tonlamalarını ve şık eldivenli elleriyle zarif jestlerini" överler. İtalyan Illustrazione Popolare muhabiri beğenisini şöyle ifade eder: "Zarafeti tüm gazetecilerin kalemlerini -tüm kalpleri de denebilir- fethetti. Berlin'deki bir gazeteci kendi albümünü süslemek için bizden bu şahane doktorun fotoğrafını rica etti, fakat sadece onun bireysel zevkini tatmin etmeyi doğru bulmadık ve bunun için fotoğrafını burada yayınlıyoruz."
İltifatlar...
"Yüzüm artık gazetelerde görülmeyecek ve hiç kimse benim sözde büyüleyiciliğimin şarkısını söyleyemeyecek!" diye yazar bu şahane özgür kadın, kongre sonunda evine gönderdiği mektupta. "Ben ciddi işler yapacağım."
Herhalde bununla "Ciddiye alınmak istiyorum," demek ister. Çünkü "ciddi işi" çoktan yapmıştır. Babasına, tüm profesörlere ve öğrenci arkadaşlarına rağmen, İtalya'nın ilk tıp öğrencisi olarak harika bir diploma sınavı vermiştir. Roma Üniversitesi psikiyatri kliniğinde asistan olarak çalışmaktadır.
Görevleri arasında Roma'daki tımarhaneleri (bir zamanki adıyla) ziyaret edip, klinikte tedavi görecek hastaları seçmek de vardır. Buralara çocukların da kapatılmış -aslında hapsedilmiş- olması ürkütür onu. Bir odada çömelmiş, boşluğa bakarlar ve meşgul olacakları hiçbir şeyleri yoktur. Çünkü zaten delidirler. Yapacakları tek şey pis ekmek parçalarıyla oynamaktır. Sadece tıbbi yöntemlerle bu çocuklara yardım edilemeyeceği gerçeğini anlar. Dışarıdan bir uyarı gelmedikçe duyularını nasıl geliştirebilirler?
Bu andan itibaren pedagoji öğrenmeye de başlar. O zamana kadar beyinsel özürlü çocuklar için yazılmış her şeyi okur, özellikle de son iki yüzyılın eğitim kuramının ana eserleriyle ilgilenir. Bu fikirlerden giderek kendi özel kuramını geliştirir. Konferans gezilerinde kendi fikirlerini anlatır, "Önce duyuların eğitimi, sonra anlayış eğitimi"dir ilkesi.
Bu ilke daha sonraları sağlıklı çocukların eğitimi üzerine çalışmalarını da belirleyecektir, "Çocuklar fazla yorulmadan veya tecrit edilmeden sabahtan akşama kadar meşgul edilmelidir. Onlara önce çok basit şeyler öğretmeliyiz; hedefe en kısa yoldan düz bir hat çekerek varılması gibi, tuvaletlerin kullanılması, kaşığın kullanılması gibi. Sonra dikkatlerini duyu organlarına çekmeliyiz. Örneğin çeşitli renk, boy ve kokudaki çiçekler yardımı ile onların görme ve koku duyularım harekete geçirmek için bir bahçede gezdirelim. Kas çalıştırması için jimnastik yaptıralım. Onların dikkat ve ilgisini uyaran dokunma duyusunu çalıştıracak farklı yüzeylere sahip bir sürü eşya verelim. Duyu organlarının eğitimi yoluna koyulduktan ve ilgi uyandırıldıktan sonra, asıl derse başlayabiliriz. Alfabeye giriş yapabiliriz. Fakat kitapla değil, çeşitli renklere boyanmış, parmakla dokunup, hareket ettirilebilecek kabartma harflerin bulunduğu küçük bir tahtayla. Yavaş yavaş el becerilerini öğretebilir ve en sonunda ahlaki eğitim verebiliriz."
"Güzel bilgin" (gazetelerde hâlâ böyle tanımlanmaktadır) söylediği her şeyi pratik olarak denemiştir. Bir grup zayıf zekâlı çocuğu, birkaç ay sonra normal okullarda okuyan çocuklar kadar başarılı duruma getirir. Tüm uzmanların kabul ettiği büyük bir olay olur bu. Bayan Dr. Montessori'nin eğitim konusundaki fikirlerine dikkat çekilir. İtalya'da özürlü çocukların eğitimi için bir birlik kurulur.
1900 yılında bu birlik daha sonra "sorunlu çocuklar"ı eğitmek üzere öğretmenlerin yetiştirildiği tıbbi Pedagoji Kurumu'nu açar. Kuruma bir okul da eklenmiştir. Maria Montessori yönetimi üstlenir. O ve mesai arkadaşları sürekli çocuklarla beraber olup, onları tüm dikkatleriyle izleyerek eğitim ve oyun malzemelerini denerler.
Her yönden Maria Montessori için başarı söz konusu iken, neden özellikle şimdi toplumdan kaçar? Okuldaki çalışmalarından vazgeçip bir süre gözden niçin kaybolur?
Bugüne kadar hayatını anlatan birçok biyografide bu dönemde Maria Montessori'nin ne yaptığından söz edilmemiştir. Çizdiği tablo bozulacağı için mi? Kendisi bu konudan hiç söz etmediği için mi? Tüm yaşamını ve etkisini çocuk eğitimi reformuna adayan bu kadın anne olmuştur.
Ve bunu saklar. Daha sonraları yaşamın ilk yıllarında kaçırılanlardan söz ederken, "çocuklara başlangıçtan beri saygılı davranmalı" diyen; bunun için de annenin bebeğini emzirmesini savunan bu kadın, kendi çocuğunu doğumdan hemen sonra terk eder ve küçük oğlu Mario bir süt annenin yanında taşrada yetişir; daha sonra da bir yatılı okula gönderilir.
Mario "anne sevgisi"ni tanımaz. Annesinin kim olduğunu öğrendiğinde neredeyse yetişkin bir erkek olmuştur. Bundan sonra da bu sırrı dışarıya açıklamasına izin verilmez. Tüm benliği ile "çocuğun onuru" için savaşan bir kadının fikirleriyle bu davranışı nasıl bağdaştırılabilir?
Maria Montessori, aslında bilinmeyen bir nedenle, oğlunun babası ile evlenmemiştir. Yüzyılın başında, İtalya'da evlilik dışı bir anne olarak yaptığı bu yanlış hareket, kendisini bir günde milletin "ağzına sakız" edebilirdi. Bu arada otuz yaşındaydı ve sahasında o zamanlar bir kadın için olağanüstü başarılı bir otorite sayılırdı. Çocuklarla çalışmaktan son derece hoşnuttur. Şanssızlığı, arada sırada kaçamak yapabilecek bir erkek olmayışıdır...
Oğluna olan özlemi daha sonra ortaya çıkar. Oğlunu "yeğeni ve sekreteri" olarak, çıktığı tüm seyahatlerde yanına alır ve ölümüne kadar onunla birlikte yaşar.
Yine de bir oğlu olduğunu dışarıya karşı saklar. Bunun yanı sıra başkalarının çocuklarıyla daha fazla ilgilenir. Okulları gezer, sınıflara girer, öğretmenlerin nasıl öğrettiklerini, öğrencilerin nasıl öğrendiklerini izler. Çocuklar dondurulmuş kelebekler gibi sıralarına çakılı, oturmaktadır. Vücutları hareketsiz, zorunlu bir sessizlik içinde, övgü ve sövgü; tüm bunlar, çocuğun doğal yeteneklerini bozduğu için, "aşağılayıcı" görünür ona.
Maria Montessori kendi kendine, "Yöntemimi normal çocuklarda da kullanırsam ne olur?" diye sorar. Bu düşüncelerin tam ortasında tesadüfen bir teklif çıkar ortaya. İşçiler için bir sitede ucuz evler sunan bir inşaat firması bir soruna çözüm bulamamaktadır. Kiralık lojmanlarda oturan herkes meslek sahibidir. Anne ve babalar gündüzleri işte olunca çocuklar (elliden fazla) gözetimsiz kalmaktadır.
Acaba Bayan Dr. Montessori bir şey yapabilir mi?.. Montessori teklifi kabul eder. Ve böylece, daha sonraları sayısız ülkede taklit edilecek olan, ilk Montessori Çocuk Yuvası oluşur. 6 Ocak 1907'de resmi bir törenle açılışı yapılır.
"Neyin etkisi altında kaldığımı bilmiyorum," diye anlatır Maria Montessori 25 yıl sonra bu olayı, "fakat bir hayalim vardı ve bu hayalin etkisiyle yanıp tutuşurken dedim ki, bu işi üstümüze alırsak çok önemli bir iş yapmış olacağız ve günün birinde dört bir yandan insanlar bu eseri görmeye gelecekler." Onun hedefi, çocuklara "kendi kendilerini yaratma" imkânını vermektir.
Çocukların kendilerine özgü ritimleri ve ihtiyaçları vardır. Yetişkinlerin genelde düşündüğü gibi terbiye edilmiş "ev cüceleri" ya da "şaklaban" değillerdir. Onlara saygıyla muamele edenler, etkin ve bağımsız bireyler olarak ne kadar çabuk gelişeceklerini görecektir.
Maria Montessori'nin eğitim anlayışı buydu. En küçük çocuğun bile yerinden oynatabileceği, çocuk boyutlarında masa ve iskemle tasarımları; yüksek, kapalı dolapların yerine geniş ve alçak, çocukların oyuncak ve malzemelerini isteklerine göre seçebilecekleri dolaplar yapar. Çocukların bizzat bakacakları hayvan ve bitkiler getirir.
Erkekler ve kızlar yemeklerin hazırlanmasından ve ev işlerinden sorumludur. Durmadan çocukları kendi başlarına bir şeyler yapmaya yönlendirmeyi vurgular. "Getir, ben yaparım!" değil, "Sana nasıl yapılacağım göstereyim ki, hemen kendi başına yapabilesin!" Çünkü, "bağımsız olmayan biri özgür de olamaz." O, erkek ve kızların daha çocukluklarında ayrılarak, başlangıçtan itibaren farklı eğitilmelerini doğru bulmaz.
Tam tersine iki cinsiyet daha gençken bebek bakımında birlikte eğitilmelidirler ki, günün birinde bebeğe süt şişesini verebilen ve çocuk arabasını itmekten utanmayan "ideal baba tipi" oluşsun. Bir yıl içinde Maria Montessori'nin devrim yapan eğitim yöntemi tüm İtalya'da tanınır. Yeni çocuk evleri kurulur. 1909'da Maria Montessori düşüncelerini ve yöntemini kitap halinde yayınlar: Çocuk Yuvalarında Çocuk Eğitimi Üzerine Bilimsel Pedagoji Yöntemi.
Kitabı kısa zamanda yirminin üzerinde dile çevrilir. Gazeteciler, öğretmenler, din adamları, doktorlar ve devlet memurları "Montessori Modeli"nin pratikte nasıl olduğunu görmek için Roma'ya giderler. Tüm Batı Avrupa'da, ABD, Çin, Japonya, Hindistan, Avustralya ve Güney Amerika'da Montessori okulları ve dernekleri kurulur.
Maria Montessori'nin kendisi ise, eğitim kursları düzenler ve sistemini sayısız seyahatlerinde anlatır. İkinci bir kitapta eğitim araçlarını, yapılarını ve kullanımını açıklar. Almanya'da ilk Montessori Okulu 1922'de açılır. On yıl sonra sayıları 34'e çıkar.
Ve bir yıl sonra da Naziler, Berlin'de sevilmeyen yazarların kitapları ile birlikte tüm Montessori malzemelerini ve yayınlarını yakarlar. Montessori pedagojisi yanlıları ancak ellili yıllarda Batı Almanya'da tekrar işe başlayabilir. Montessori Metodu'nu eleştirenler de olmuştur. Fakat, ilk olarak tavsiye ettiği birçok .şey (örneğin çocuklar için özel mobilyalar) bugün çocuk eğitiminin en doğal unsurlarıdır, onun yöntemi kullanılmasa bile.
Maria Montessori, zamanında insanlığın özgürlük eğitimi için savaşmıştır. "Bana yardım edin, kendim yapayım!" Bu, her çocuğun tüm yetişkinlerden ricasıdır ve bu rica bugün tüm Montessori yuvalarının girişinde büyük harflerle yazılı durur. "Benim işim tek bir ulusla sınırlı değildir," demiştir Maria Montessori yaşamının son yıllarında bir kez daha. Bunun için de arzusu, öldüğü yerde gömülmektir.
1952'de 82. doğum gününden birkaç ay önce, Noordwijk'de, (Hollanda'nın kuzey denizi sahilindeki bir köyünde) beyin kanaması geçirir. Burada gömülür. Anne ve babasının Roma'daki kabrinde bulunan bir anı taşında şöyle yazar:
"Sevgili vatanından uzakta, kendisini dünya vatandaşı yapan çalışmasının evrenselliğinin tanığı olarak, isteği üzerine!"
-
DÖNEMİNDEKİ ÖNEMLİ OLAYLAR (1871-1919)
1862 Polonya'nın Rusya'ya karşı başarısız ayaklanması.
1862 Bismarck, Prusya parlamentosunda çoğunluğun karşı
koymasına rağmen ordunun gücünün artırılmasını kabul ettirir.
1878 Bismarck'ın sosyalist karşıtı yasası yürürlüğe girer.
1884 Alman İmparatoru I. Wilhelm, Varşova'yı resmen ziyaret eder.
1884 Rosa Luxemburg (on üç yaşında) ilk politik şiirini yazar ve I. Wilhelm'i Bismarck'ın politikasına karşı uyarır.
1889 İsviçre'de Sosyal Demokrat Parti kurulur.
1889 Rosa Luxemburg İsviçre'ye kaçar.
1890'dan itibaren Almanya'da 400 binin üzerinde işçinin katılımıyla 3750 grev gerçekleşir.
1898 Rosa Luxemburg Berlin'e gelir.
1900 Berlin'de ilk atlı araba sefere çıkar.
1906 SPD (Alman Sosyal Demokrat Partisi) Berlin'de ilk parti okulunu açar. Rosa Luxemburg 1907'de bu okula doçent olur.
1912 Alman sosyal demokratları 110 koltukla parlamentodaki en büyük grubu oluşturur.
1912 Almanya'da yaklaşık 30.000 milyoner bulunmaktadır (en zenginleri II. Wilhelm ve Berta Krupp'tur).
1912 Clara Zetkin Basel'deki uluslararası sosyalistler kongresinde dostu ve dava arkadaşı Rosa Luxemburg'u barışın etkin olarak korunmasına çağırır.
1918 Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra, Almanya'da doğrudan 730 milyar altın mark ve dolaylı olarak da 610 milyar altın mark kadar savaş harcaması yapıldığı açıklanır.
"İNSAN, İKİ UCUNDAN YANAN BİR MUM GİBİ OLMALI."
"Doğru yaşam"; ne zaman başlar ki bu? "Kaçırılır" mı, yoksa yanından geçip gidilir mi?
Varşova'da yetişen Rosa Luxemburg, daha genç bir kızken sabahları bazen gizlice yatağından süzülür (babasından önce kalkması kesinlikle yasaktır), kentin çatılarının üzerinden uzaklara bakar.
Otuz üç yaşında gençlik yıllarını anımsadığı bir mektubunda şöyle der: "O zamanlar yaşamın, gerçek yaşamın orada çatıların arkasında bir yerde olduğuna inanırdım. O zamandan beri hep peşinden gittim, ama o hep bazı çatıların arkasında saklanıp durdu. Sonuçta her şey benimle oynanan hayasızca bir oyundu ve gerçek yaşam tam orada, yaşadığımız evde kaldı."
Genç Rosa, İkinci Varşova Kız Lisesi öğrencisidir. Okul ona kolay gelir. Fakat karnesinde de belirtildiği gibi "otoriteye karşı muhalif tavrı" yüzünden öğretmenlerle sorunu vardır.
Öğrenci Rosa Luxemburg'un neye karşı muhalefet yaptığını anlamak için, o yıllardaki koşulları bilmek gerekir: Polonya bağımsız bir devlet değildir. 1815 Viyana konferansında parçalanmış, batı vilayetleri Prusya'ya, güneydoğusu Avusturya'ya, Rosa'nın yaşadığı orta Polonya ile doğu ve -Litvanya'yla birlikte- kuzeydoğu Polonya Rusya'ya verilmiştir.
Rosa Luxemburg'un gittiği okulda dersler Rusçadır, Lehçe değil. Öğrenciler aralarında sadece Rusça konuşabilir. Bu yasağa uymayanlar öğretmenler tarafından müdüriyete bildirilir. Rosa Luxemburg'un karşı koyduğu tek baskı bu değildir. Yahudi olduğunu da hazmetmesi, bu yüzden çarın keyfi idaresi ve mutlak bürokrasisine diğer kullarından daha fazla boyun eğmesi gerekir.
Rosa'nın aslında yüksek okula gidebilmesi bile inanılmaz bir şanstır. Tüm lise sınıflarında en genç, en küçük ve en çalışkan öğrenci olur hep. 1884'te on üç yaşındayken, Alman İmparatoru I. Wilhelm Varşova'ya resmi ziyarete gelir. Bu nedenle bir şiir yazar Rosa. Genç kızın kendi düşüncelerini söylemeye nasıl cesaret ettiğini gösteren tipik bir şiirdir bu:
Nihayet göreceğiz seni
Batı'nın gücü.
Belki ben bile izleyeceğim
Saksonya bahçelerinde dolaşan seni
Sakın Saray'a geleceğimi sanma
Aklıma bile getirmem aslında
Sizin gibilere saygılarımı kanıtlamayı
Bilmek isterdim yoksa
Neler konuşulur ortamınızda
Senli benli konuşuyorsundur çarla
Politikadan hiç anlamam ya,
fazla uzatmayayım, ama
Sevgili Wilhelm sende sakın unutma:
Söyle kurnaz Bismarck soysuzuna
Barışın ırzına geçmeye bilenmesin
Ey Batı'nın İmparatoru
Bunu Avrupa için yapasın.
Bu dizeleri yazdığında politikadan hiç anlamıyor olabilirdi, ama bu hali fazla sürmeyecekti. Daha okuldayken gizli bir eğitim kuruluşuna üye olur ve burada henüz çok küçük olan ilk Polonya işçi partisinin amaçlarını öğrenir. Okulunu 1887'de birincilikle bitirir, ama daha önce belirtilen muhalif tutumu yüzünden okulunun en yüksek ödülü olan altın madalya kendisine verilmez.
Rosa on altı yaşında bir oyunbozandır. Hayatı boyunca da öyle kalır. Yıllar sonra, politik durumuna göre, ya ondan "Kızıl Rosa" diye nefret edilecek, ya da "Devrimin Kartalı" diye sevilecektir. "Irzına geçilmiş, kirletilmiş, kanda yuvarlanan, pislik akan; işte burjuva toplumun hali bu," gibi ifadelerin yanı sıra, şu tür cümleleri de vardır:"...
Bu dünya tarihinin girdabına yanlışlıkla kapıldığıma, aslında kaz çobanı olmak üzere doğmuş biri olduğuma inanacak birini bulmam lazım." Henüz baba evinde oturmakta ve çar ile Rus hükümetini can düşmanları ve zalimler olarak gören yasadışı devrimciler grubunda aktif olarak çalışmaktadır.
1889'da Rosa Luxemburg Polonya'yı terk etmek zorunda kalır. Devrimci gruplar içindeki faaliyeti polis tarafından ortaya çıkartılmıştır. Hapis cezası veya Sibirya'ya sürgünle tehdit edilmektedir. Rosa tüm bunları göze alır, ama yoldaşları ona yurtdışında öğrenim görmeyi, harekete oradan hizmet etmeyi tavsiye ederler. On sekizini doldurmadan bir at arabasında samanların altına saklanarak Almanya-Polonya sınırından kaçırılır.
Kendisinin "gerçek yaşam" dediği şey mi başlamaktadır? Rosa Zürih'e gider, orada iktisat ve kamu hukuku tahsili yapar ve öğretmeni Julius Wolf'un kanısına göre, "Polonya'nın sınai gelişmesi hakkında isabetli bir çalışma" ile doktor unvanını elde eder. Rosa Luxemburg inanmış bir Marksisttir, fakat Marksist öğretiye kuşkulu bakar. Eleştirmeden kabul edeceği hiçbir şey yoktur zaten. Alışılmışın dışında düşünür ve cevabı hiçbir sistemde bulunmayan sorular sorar.
İsviçre'de de Polonya işçi hareketi ile sürekli ilişki halindedir. Burada bir Polonya sosyalist dergisi çıkarır ve "Polonya Krallığı Sosyal Demokrasi Partisi"nin kurucularından olur. Bu partinin programında Polonyalı sosyalistlerin Alman İmparatorluğu, Avusturya ve Rusya'nın sosyalist partilerinde çalışmaları ilkesi vardır. "Partinin kurulmasıyla Rosa devrimci kariyerine kesin adımını atmıştır," diye yazar Frederik Hetmann,
Rosa Luxemburg biyografisinde. "Ve genç kadın olağanüstü bir çabayla sonraki yıllarda bu yolda yürümeyi sürdürür. Bu andan itibaren parolası: 'Ünlü olmak, etkinlik kazanmak, sosyalizmin doğru yönde ilerlemesi için kuramsal ve pratik bilgi toplamak, görüşlerini pratikte uygulayabileceği güçlü bir pozisyona gelmek...'tir. Sosyalist kadın ve erkek yoldaşlar arasında da bunun bir kadın için kabul edilir bir yol olmadığı çok kez hatırlatılır Rosa'ya. Kendisinin de bu göreve karşı isyan ettiği, çok zor bulduğu, burjuva mutluluğunu özlediği anlar olacaktır."
Evet bu gibi pek de nadir olmayan anları vardır. Rosa duygularını saklamaz, "Şiddetle mutlu olmayı istediğim ve günbegün bir miktar mutluluğu körükörüne kaprisimle değiş tokuş etmeye hazır olduğum doğru... Sanki ruhumun her yanında çürükler vardı. Bunu nasıl algıladığımı sana hemen açıklayayım. Dün akşam yatağa girdiğimde, yabancı bir evde, yabancı bir kentin ortasında kendimi çok bitkin hissettim.
Ruhumun ta derinliklerindeki bir yerde düşündüm de; böyle bir maceralı hayatın yerine İsviçre'nin herhangi bir yerinde seninle ikimiz baş başa sakin ve güvenli bir yaşam sürsek ve birlikte gençliğin tadını çıkararak birbirimizi neşelendirsek, acaba daha mutlu olmaz mıydım?" Sıcaklık ve saklanma özlemi yukarıdaki alıntıda görüldüğü gibi, parti yoldaşı Leo Jogiches'e yazdığında devreye girmektedir. Yani bu adam, onun için, birlikte mücadele verdiği bir adamdan daha fazla şeyler ifade etmektedir.
Onu sevmektedir.
Bu arada Rosa, tanıştıkları Zürih kentini terk etmiştir. Politik eylemin en çok başarıya ulaşacağı yerde etkin olmayı doğru bulur. Bu da 1898'de seçmenlerin %27'sinin oyunu kazanan Alman Sosyal Demokrat Partisi'dir. Rosa Luxemburg Berlin'de tüm gücüyle Alman sosyal demokrat hareketi için çalışmaya başlar. Dresden ve Leipzig parti gazetelerinin sürekli çalışanı olurken, Leo Jogiches Zürih'te kalır.
"Her iki ucu da yanan bir mum gibi olmalı" en çok sevdiği sözdür. İçine kapalı, özgüvensizlikten yakınan Jogiches, böyle bir kadın için uygun olmadığını hissetmiş olabilir. Rosa'nın sevgili "Dziodziu"suna yazdığı mektuplardan bu ilişkinin nasıl bozulduğu acı bir şekilde açıkça belli olmaktadır. Tüm yazılarının taslaklarını onunla birlikte gözden geçiren Rosa, arkadaşı tarafından durmadan şiddetle eleştirilmekte ve düzeltilmektedir.
Rosa'nın başarısını kıskandığı bellidir. Rosa başının çaresine bakmayı çoktan öğrenmişken, o hâlâ akıl hocalığı ve 'her şeyi ben bilirim' tarzında ısrar eder. Derken Rosa duygularını dışa vurarak onu afallatır; ondan bir çocuk istemektedir: "Küçük, küçücük bir bebeğe sahip olamayacak mıyım ben? Hiç mi? Allah aşkına bırak yaşamaya başlayalım. Sevgili Dziodziu, ne olur yaşamaya başlayalım!"
İşte yine gençlik rüyasındaki "gerçek yaşam" ortaya çıkmıştır... Hâlâ kendisini bu yaşamdan uzakta mı hissetmektedir?
Uzun zamandır sevilen, dinleyicileri büyüleyen ve partisinin birçok taraftar ve oy kazanmasına yardımcı olan bir hatip ve gazeteci olarak uğraş veren Rosa, Alman İmparatorluğu'nun hemen hemen her yöresinde Sosyal Demokrat Parti için halkı harekete geçirmeye yönelik geziler yapar.
1903'te Alman Parlamentosu seçim kampanyası sırasında yaptığı bir konuşmada şöyle seslenir: "Alman işçilerinin yaşamlarının garanti altında ve iyi olduğundan söz eden adamın gerçeklerden hiç haberi yok."
"Adam" dediği Alman İmparatoru II. Wilhelm'dir. Rosa, Majestelerine ne kadar az saygı duyduğunu daha on üç yaşındayken yazdığı şiirinde kanıtlamıştır zaten. Bu kez, yirmi yıl sonra, Majestelerine hakaretten üç aylık hapis cezasına çarptırılır. Rosa bu kararı soğukkanlılıkla karşılar. Saksonya Kralı Albert öldüğünde genel bir af çıkar. Fakat cumhuriyetçi Rosa, dünyadaki hiçbir kral tarafından kendisine bir şey hediye edilsin istemez! "Konuk edildiği hücresini" bir an önce terk etmesi için zorlanır adeta...
Rosa Luxemburg hapishanelerden çaresiz, nefret etmeyi öğrenecektir daha. Fakat doğru olduğuna inandığı hiçbir şeyden en kötü şartlarda bile asla vazgeçmeyecektir. Onun için "Kutsal İnekler" diye bir şey yoktur. Kendi safındaki otoritelere bile saldırır. Parti içindeki bazı kişiler onun "kavgacı, isterik ve hükmetme düşkünü bir kadın" olduğuna hükmetmiştir. Frederik Hetmann, Rosa L. adlı kitabında, onun kendi kampında bile neden nefretle karşılandığını çok güzel açıklar.
"Onun çoğunlukla kırıcı, haşin davranmasının, buna zorlanmasından kaynaklandığını göz önünde bulundurmak gerekir: Sürekli olarak edindiği tecrübeler; kadın olarak erkek yoldaşlarının çoğundan daha keskin, daha kapsamlı, daha açık ve daha geniş düşünen birinin, asıl bu nedenle dışlandığını göstermiştir. Bir kadın olarak, bir kadından beklenmeyecek ilgi ve etkinlik alanına sahip olması nedeniyle."
Hetmann için Rosa Luxemburg "kadın özgürlüğü"nün bir simgesidir. "Rosa Luxemburg'un tüm isteklerini ve ana düşüncesini formüle edebilecek tek bir kelime varsa, o da 'Özgürleşme'dir. Doğal olarak onun bu tavrını bugünkünden çok daha radikal olarak anlamak gerek. Onun anlayışına göre kadının özgürlüğü dinamittir. O sadece partisini dar görüşlülükten; sadece kadını aşağılanmışlığından kurtarmak istemez: Önce insanlık kendisini insanlıktan çıkma tehlikesinden kurtarmalıdır. Marksist kuramdaki yabancılaşmanın, yani insan doğasındaki sapma ve dönüşümün giderilmesi kavramı herhalde aşağı yukarı böyle tercüme edilebilir."
19()5'te ilk Rus devriminin patlak vermesinden sonra Rosa Luxemburg izinsiz olarak Varşova'ya gider ve 1906'da tutuklanır. Kefalet karşılığı serbest bırakılarak Almanya'ya geri döner. 1907 Mayıs'ında Rus sosyal demokratlarının Londra'daki 5. parti toplantısında SPD'yi temsil eder.
Aynı yıl SPD'nin Berlin'deki Merkez Parti okulunda doçent olur. Bu görevinden onun iki büyük kuramsal eseri çıkar ortaya: Ulusal Ekonomiye Giriş ve Sermaye Birikimi. Her ikisi de "enfes bir anlatımla" yazılmıştır. Rosa Luxemburg artık radikal solun mükemmel bir kuramcısı olmuştur. Hiçbir otoritenin hatasız olmayacağına inanan bir kadın, değişimin durmaması için eleştiri ve kuşkuculuğun gerekliliğine inanan bir mücadele insanı olarak şunları yazar:
"Marks'ın dünya görüşü gibi, onun temel yapıtı da her zaman geçerli ve nihai gerçeklerin ifadesi olan bir İncil değildir; aksine gerçeği bulma savaşında ve araştırmalarında, ileriye dönük zihinsel çalışmaları esinlendiren tükenmez bir kaynaktır."
1900'de Paris'teki II. Enternasyonal'de kehanet ettiği gibi, hümanist ve savaş aleyhtarı Rosa'ya göre kapitalist düzenin yıkılışı, dünya politikasında ortaya çıkacak krizler sayesinde olacaktır. Fakat dünya savaşının patlak vermesi korkunç bir darbe olur.
Karl Liebknecht ile birlikte savaş aleyhtarlarını SPD bünyesinde toplamaya ve örgütlemeye çalışır; önce "Enternasyonal Grup"ta, sonra da "Spartakus Derneği"nde. Fakat daha 18 Şubat 1915'te evinde tutuklanır. Prusya Krallığı Kadınlar Hapishanesi'nin 219 no'lu hücresinde Berlin'de Sosyal Demokrasi'nin Bunalımı adlı kitabını hazırlar. Bu kitap daha sonra Junius Broşürleri başlığıyla tanınacaktır.
Rosa'nın kız arkadaşı ve sekreteri Mathilda Jacob bu yapıtı hapishaneden dışarı kaçırmıştır. Sürekli olarak girdiği çeşitli hapishanelerden yazdığı mektupların çoğu da Mathilda Jacob'a hitabendir. Sık sık kınanan "Kanlı Rosa" tablosuna hiç mi hiç yakışmayacak mektuplardır bunlar. Mektup kâğıdına güvercin tüyü yapıştırır ve "renklerinde bol güneş ışığı olan yabani hindibayı" anlatır. Hapishane avlusuna leylak fidesi diker ve dışarıda ilk kuş ötüşünü duyduğunda "Sizi hasretle kucaklarım..." diye not düşer. Mektuplarının hemen hepsi böyle bitmektedir.
1918 Kasım'ında hapishane kapıları Rosa Luxemburg için bir daha kapanmamak üzere açılır. Artık kendisine yaklaşık iki ay daha; tam hesap edilecek olursa; altmış yedi günlük "yaşam" kalmıştır. Son mektuplarından birinde belirttiğine göre bu günleri "Karışıklık, saat başı tehlike, telaş ve koşturmaca" içinde geçirir.
Berlin'de 1917 Nisan'ında USPD tarafından kurulan Kızıl Bayrak adlı gazetede çalışmaya devam eder. 29-31 Aralık 1918'de Alman Komünist Partisi kurulur. Rosa Luxemburg bu birleşime katılarak parlamenter çözümü savunursa da başarılı olamaz. O, yeni partinin "Sosyalist Parti" adı altında millet meclisi seçimlerine katılmasını tercih etmektedir.
15 Ocak 1919'da Rosa Luxemburg Karl Liebknecht ile birlikte tutuklanarak Berlin'deki Eden Oteli'ne getirilir, sövülür, dövülür ve öyle kötü muamele edilir ki, oda hizmetçilerinden biri ağlayarak, "Zavallı kadına nasıl vurduklarını, nasıl kötü muamele ettiklerini hiç unutamayacağım!" diye bağırır.
1919'un 15 Ocak'ını 16 Ocak'a bağlayan gece, Rosa Luxemburg İmparatorluk subay ve askerleri tarafından öldürülür. Son sözleri, "Ateş etmeyin!" olmuştur.
Cesedi aylar sonra Berlin Hayvanat Bahçesi'nin bir kanalında bulunur. Bundan 55 yıl sonra, 15 Ocak 1974'te Federal Almanya Ulaştırma Bakanlığı Rosa Luxemburg anısına özel posta pulu çıkarır.
Artık üstünde onun resmi olan bir posta pulu vardır. Ve buna karşı çıkan, hem de kızan bir toplum kesimi de yok değildir. Tüm benliği ile savaş karşıtı olan bu kadın için yapılan yorumlardan biri şöyledir: "Şimdi de aşırı solcu, eski tüfek kızıl karıların ve göçmenlerin resmini koyuyorlar bu değerli pulların üzerine."
-
DÖNEMİNDEKİ ÖNEMLİ OLAYLAR (1882-1941)
1882 Virginia Woolf ile aynı yılda (1928'de Nobel Edebiyat Ödülü'nün sahibi) Norveçli ozan Sigrid Undset de dünyaya gelir.
1910 "Bloomsbury" grubu üyesi Roger Fry tarafından İngiltere'de düzenlenen ilk "Son empresyonistler" sanat sergisi (Cezanne, Van Gogh, Matisse).
1910 Virginia Woolf İngiliz kadın hakları hareketi için çalışır.
1918 İngiltere'de seçim reformuyla 30 yaş üzerindeki kadınlara seçim hakkı tanınır.
1928 İngiltere'de kadınların seçmenlik yaşı 30'dan 21'e indirilir.
1929 Virginia Woolf ve kocası Berlin'e giderler. 1929 Berlin'de ilk televizyon yayını.
1930'lar "Agfa Box"un icadıyla fotoğrafçılık daha da yaygınlaşır.
1932 Dünya Ekonomi Krizi doruk noktasına ulaşır.
1933 Hitler, Reich Başbakanı olur.
1933 Virginia Woolf, Cambridge Üniversitesi'ne çağrılır.
1939 Hitler'in Polonya'ya saldırısı ile 2. Dünya Savaşı başlar.
1940 İngiltere'ye şiddetli hava saldırıları başlatılır.
1941 İngiliz ozan James Joyce ile Virginia Woolf, aynı yılda ölür.
"BİR KADININ PARASI VE DE KENDİNE AİT BİR ODASI OLMALI."
"Virginia'nın dikişle arası hiç iyi değildi. İç çamaşırlarını bile çengelli iğneyle tuttururdu. Ekmek ve pasta hazırlama, portakal reçeli yapma ve bir sürü basit yemekleri pişirme konusunda da daha iyi değildi."
Bu cümleler ev işlerinde pek az yeteneği olan bir kız öğrencinin karnesinden alınma değildir. Bunlar 20. yüzyılın en büyük kadın yazarlarından biri olan Virginia Woolf hakkında, 1977'de yayınlanan bir biyografiden alınan cümlelerdir. Marcel Proust ve James Joyce gibi çağdaşlarının dikiş, yemek ve pasta pişirme becerisi üzerine eleştirmenler ve biyograficiler şimdiye kadar kafa patlatmamışlardır. Fakat Virginia Woolf bugüne kadar bu ölçütlere göre değerlendirilegelmiştir. Ve kendisi edebi saygınlığına rağmen, zaman zaman "Kadın olarak eksikliğinin" acısını duymuştur.
Bunun yanı sıra, Ginia Stephen daha çocukluğunda kesin kararını vermiştir. Tek isteği yazar olmaktır. Bu arzusu da kendisine hiç garip gelmez. Baba evinde -babası Leslie Stephen deneme yazan, yayımcı, biyograf ve tarihçidir- daha küçük bir kızken ünlü çağdaş yazarları tanır: Alfred Lord Tennyson, Henry James, Thomas Hardy. Ginia Stephen ve kardeşleri için bu isimler yalnızca uzaktan izlenen ünlüler değildir.
Daha sonraları şairlerin kendisi için birer "Tanrı" değil, senin benim gibi konuşan insanlar olduğunu keyifle anlatacaktır: "Tennyson örneğin, bana Tuzu ver' ya da Tereyağı için teşekkür ederim' derdi hep."
Büyük, canlı bir aile içinde korunan, güven içinde her türlü ihtiyacı karşılanan bir çocuk her şeye rağmen neden yalnızlık çeksin ki? Yedi kardeşinin dördü, anne ve babasının daha önceki evliliklerindendir. Kendisinden on iki ve on dört yaş büyük olan üvey ağabeyleri Gerald ve George, dışarıdan terbiyeli görünen delikanlılardır. Aile içinde gerçekten neler olduğunu ise Virginia Woolf yıllar sonra itiraf etmeye cesaret bulur.
"Daha küçücükken, bir defasında Gerald beni ayağa kaldırıp vücudumu ellemeye başladı. Elini elbisemin altından içeri sokup gittikçe daha derinlere ittiğinde hissettiklerimi hâlâ hatırlarım. Kasıldım, bir an önce beni bırakmasını umarken, eli cinsel organlarıma yaklaştı fakat orada durmadı. Cinsel organlarımı da elledi. İrkilip onu ittiğimi hatırlıyorum; bu boğuk ve karmaşık duygular için söylenecek doğru söz nedir? Herhalde çok kuvvetli bir duygu olmalı ki hâlâ hafızamdan çıkmıyor."
Virginia Woolf bunu neredeyse altmışında yazmıştır. Çocuk olarak kime güvenebilirdi? Niçin annesine gitmedi? Canlı, neşeli, dengeli biri olarak tanınan Julia Stepnen gerçi bu büyük ailenin odak noktasıydı, fakat öyle her şeyi düzenli ve kontrol altında tutmak zorunda olan bir kadın, yedi-sekiz yaşındaki bir çocuk için özel bir kişiden çok, herhalde bir kurum gibi bir şey olmalıydı.
"Çocukluğumun odak noktasında neşeyle dönen, insanlarla kaynayan, eğlenceli bir dünyanın yaratıcısı" olarak görür annesini, geriye baktığında.
Stephen ailesi yaz aylarını daima Cornwall'da geçirir. Çocuklar kriket oynar, kayalara, ağaçlara tırmanırlar. Virginia ve üç yaş büyük ablası Vanessa'nın erkek kardeşleri gibi üstlerine başlarına dikkat etmeden azmalarına aldırılmaz. Londra'daki evlerinde Stephen ailesinin çocukları kendilerine özgü bir Ev gazetesi çıkarırlar. Tabii geleceğin yazarı Virginia işin öncüsüdür. On yaşındayken uzun makaleler yazar ve büyüklerin ilk yazı denemelerini nasıl bulduklarını izler. Babasının büyük kitaplığı kız, erkek, tüm çocuklara açıktır. Fakat okula sadece Stephen ailesinin erkek çocukları gidebilir.
Thoby (Virginia'dan iki yaş büyük) ve Adrian (bir yaş küçük) "dışarı" çıkabilirler. Daha sonraları Cambridge'de öğrenim göreceklerdir. Virgina ve Vanessa evde kalır ve orada eğitilirler. Hatta öylesine eğitilirler ki, yeğeni ve biyograf Ouentin Bell, "Virginia Woolf hayatı boyunca hep (sıkıntıdan) parmaklarını saymıştır," diye yazar. Eğitim ve bilgi erkek işidir. Kadınlar bu akıllı er kekleri itaatle dinlemek ve onları pohpohlamak için vardır. Bir sürü ayrıcalıktan yararlanmalarına rağmen bu temel ilke Stephen'ın kızları için de geçerlidir. Virginia genç bir kadıh olarak yetiştirilmesi gereken ve çaresizce direndiği bu zamanı "yedi mutsuz yıl" olarak adlandırır.
Annesi öldüğünde on üç yaşındadır. O yaz Virginia ağır bir sinir hastalığına tutulur. Korkunç sesler duymakta, insanlardan korkmaktadır. Sokağa çıkmaya cesaret edemez. Kesin istirahat ve bol süt içmesini önerir ev doktoru ve çok duyarlı genç hastasına her türlü dersi yasaklar. Virginia'nın kendisini toparlaması uzun zaman alır. Sonraki mutsuz yıllarını, yetişkin biri olarak etraflıca anlatmıştır.
Kendisine ve kız kardeşi Vanessa'ya görgü kuraları öğretilmeye başlanmıştır artık. Hoplayıp zıpladıkları, hayal kurdukları, her şeye boş verdikleri dönem tamamen sona ermiştir. Kızlar toplum içine girmek zorundadır. Üvey ağabey George bu görevi severek üstlenir. Genç kızlar sadece öğleden önceleri bu Viktorya tarzı baskıdan -birkaç saatliğine- kurtulur; ressam olmak isteyen Vanessa resim dersine gittiğinde ve Virgina eve gelen öğretmenden Yunanca dersi alırken. Fakat George, babasının da onayıyla, elbiselerin ve saç tuvaletinin resim ve Yunancadan daha önemli olduğuna hükmetmiştir.
Bir keresinde, o sırada hoşuna gittiği için bir mefruşat dükkânından ucuz yeşil bir döşemelik kumaş satın alıp bundan bir gece elbisesi diktirdiğinde, George misafirlerin önünde Virginia'ya "Yukarı çık ve parçala onu!" diye bağırarak haddini bildirir. Yıllar sonra, gene bir depresyon geçirdiğinde güncesine şunları yazacaktır Virginia: "Başarısız. Evet bunu anladım. Başarısız. Başarısız. Ah, yeşil renge olan tutkuma nasıl da güldüler!" Tabii bu "yeşil renk" ile gençliğin anısı arasında bir bağ olup olmadığı belirlenememiştir.
Gerçekse, çocukken açık, uyanık ve bilinçli olan Virginia'nın, genç kız olarak kendisini ilk kez "başarısız" hissetmesidir. Hayatında sık sık ortaya çıkan kriz durumlarında, her defasında kendisi için bu sözü kullanır: "Başarısız".
Hayal kırıklığına uğrar. Toplumsal kurallara uyamaz. Salon sohbetleri ve ipek giysiler tiksindirir onu. Bir balo sırasında dans etmek yerine bir kitapla karanlık bir köşeye çekilir. Kendisine tanıştırılan genç erkekler onu hiç ilgilendirmez.
1904'te babasının ölümünden sonra ikinci bir sinir krizi geçirir. Kuşların Yunanca koro halinde ötüşlerini, Kral Edward'ın açelya çiçekleri içinde müstehcen şeyler fısıldadığını duyar. Virginia'nın gerçek yaşama dönmesi uzun zaman alır. Vanessa ve kardeşleri Thoby ve Adrian ile birlikte yirmi iki yaşındayken Londra'nın Bloomsbury semtindeki bir eve taşınır. Virginia için bu değişiklik ve yer değiştirme bir çıkış, bir kaçıştır, "Resim yapmaya, yazmaya, akşamları saat dokuzda çay yerine kahve içmeye kararlıydık. Her şey yeni, her şey başka olmak zorundaydı. Her şey denendi."
Katı toplumsal kuralları ile George ve Gerald, babalarının ölümünden sora kendilerinden küçük üvey kız kardeşleri üzerindeki etkilerini yitirirler. Onları topluma karşı dikkatli olmaya artık kimse zorlamamaktadır. Miras olarak çok para kaldığı için şanslıdırlar. Katı kurallara bağlı olmadan geceler boyu birlikte oturmak, tartışmak, sanat, edebiyat, din ve aşk üzerine konuşmak.
Virginia Stephen'ın tüm bu gizli arzuları Bloomsbury'de yerine gelir. Hukuk okuyan erkek kardeşleri Thoby ve Adrian eve erkek arkadaşlarını getirirler. Ressam, eleştirmen, yazar, felsefeciler Stephen'larda toplanırlar. Böylece Birinci Dünya Savaşı'ndan önce "Bloomsbury" grubu oluşur. Bundan sonraki on yıl içinde Londra'nın entelektüel yaşamını belirleyecek olan arkadaş grubudur bu.
Geceler boyu süren tartışmalardan çıkan sonuca göre ortak arzuları "yaşamın, görüntülerin altındaki derinlerine inmektir". Katıldığı bu sohbetler Virginia'yı ilerideki yazarlık hayatı bakımından önemli ölçüde etkiler. Üniversite öğrenimi kendilerine kapalı olan Virginia ve Vanessa, ilk kez mantıklarını kullanabilir ve artık yalnızca güzellikleriyle parlamak zorunda değildirler.
Vanessa 1907'de "Bloomsbury" grubundan bir arkadaşı olan Clive Bell ile evlenir. Virginia, Vanessa'nın kocasının şahsında yazarlık çalışmaları için samimi ve ciddi bir eleştirmen bulur. Fakat yeniden "başarısızlık" duyguları ortaya çıkmıştır.
"29 yaşında hâlâ evlenmemiş bir 'başarısız'. Çocuğu da yok üstüne üstlük, ruhen hasta ve yazar falan da değil," diye yazar bir depresyon anında Vanessa'ya. Yeniden bir dinlenme kürü verilir kendisine. İlk romanı Voyage Out (Dışarıya Seyahat) yayınlandığında otuz üç yaşındadır. Eleştirmenler kitabını över, zeki, kurnaz ve yaşam hırsıyla dolu bulurlar. Fakat ancak üçüncü romanı Jacob's Room (1922) ile anlatım tekniğinin nelere yol açacağı ve kendisinin "romanı ıslah" etmekte iddialı olduğu anlaşılır.
Klasik romanın beslendiği dış olaylar onda odak noktası değildir. İç dünyayı anlatan yeni bir biçim arar. Onun için önemli olan, yazarak kendisini yerine koyduğu insanın bilinçaltı süreçlerine girmektir. Dış olayları izleyerek değil, insanın içindeki ritmi izleyerek yazar.
Picasso ve Matisse'in sanatseverleri son derece kızdırdıkları bir dönemde kahkaha ve öfke yaratmaya çalışır. "Bloomsbury" dostlarından, sürüden ayrılanın başına neler geleceğini bilmektedir. Buna rağmen "süslü püslü romanlara, aptalca biyografilere ve geveze eleştirmenlere" azimle veriştirir. Unutmamak gerek: Daha ünlü değildir, bu tür fikirlerle topluluk önüne çıkan bir kadındır. Edebiyat anlayışından uzaklaştığı için alay ve aşağılanma ile karşılaşacağını bilmektedir.
"Jacob hakkında ne söyleyecekler şimdi?" der Jacob's Room'u bitirdikten sonra günlüğünde. "Delilik, diyecekler herhalde; iç bütünlüğü olmayan bir rapsodi, ne bileyim." Yazar olarak benimsenmez ama en yüksek düzeyde tanınır. "Akıp giden yaşantıların yazarı" adını alır -ya da adından hiç söz edilmez. Ne zaman yeni bir taslağı bilirse ve yayınlatsa, her defasında korkuları daha da artar. Edebi deneylere cesaret etmesi,
Virginia Woolf'u durmadan çıldırma raddesine getirir. Bu koşulları bir yana itip kendisinin doğru bulduğu yolu izlemeye devam eder. Peki böyle bir kadın kendisini niçin durmadan başarısız hisseder, en azından hayatının belli anlarında? Otuz yaşındaki Virgina, yine Bloomsbury çevresinden yazar Leonard Woolf ile evlenir. "Beni bedensel olarak etkilemiyorsun hiç," diye yazmıştır ona evlenmeden önce.
"Fakat beni sevme tarzın tamamen büyüleyici." Virginia Woolf, bir eş olarak... Leonard Woolf ile evlenmesi "hayatının en önemli kararıydı," diye yazar biyografi Quentin Bell. Evliliğinin ilk yıllarında Virginia'nın durumu ideal olmaktan uzaktır. Şimdi yaşadığı ruhsal bunalım öncekilerin tümünden daha şiddetli ve daha uzun sürelidir. Nedeni belki de, kocası Leonard'ın birçok doktorla konuştuktan sonra evliliğin çocuksuz devamına karar vermiş olmasıdır.
Biyograflarının onun hakkında yazdıklarının hiçbir yerinde kendisinin bu konuya ilişkin bir şey söylediğine rastlanmaz. Çocukları severdi, diye bahsedilir. Onlara karşı tavrı bambaşkadır. Mizah gücü ve hayalleri çocukları korkunç şekilde etkilemiş olmalıdır. Bir gün, küçük bir kızla caddeye yürürken, "Gel, Woolworth mağazasından kocaman bir silgi alalım ve tüm romanlarımı silelim gitsin!" der.
Kız kardeşi Vanessa'nın çocuklarıyla birlikteyken, onlarla olmadık oyunlar oynar ve sürprizler yapar. Niçin onun da çocuk sahibi olmasına izin verilmez? Leonard Woolf eşinin sağlık durumundan korkmaktadır. Ayrıca, 1973 Ekim'inde The London Times gazetesinde "dağınıklık ve gürültüleriyle çocuklar onun içindeki tüm romanları öldürürlerdi," diye yazan Michael Holroyd'unki gibi düşünceler de rol oynamıştır. Dâhi kadınlar, çocuksuz olur. Bu düşüncede bugüne kadar değişen pek bir şey yoktur.
Virginia Woolf için hamilelik önemli bir konuydu. Bunu yaşamadığı için olayı başarısızlık hanesine yazmıştır. Kız arkadaşı Vita Sackville West hakkında (Vita'nın çocuklar vardı), günlüğüne onun gerçek bir kadın olduğunu, kendisinin ise asla olamadığını yazar. Virginia Woolf depresyon geçirir de sinirlerine hâkim olamazsa ne olur? Tedaviye gönderirler, zaten genç kızken de yaşamıştır bunu. Yaşadığı dönemde sinir hastası kadınlara uygulanan tedavi şekli: tecrittir. Her türlü beyinsel uğraş yasaklanır.
Çok yemek ve süt içmek, bir de "Robin'in hipotosfatını" içmek zorunda kalırlar. Virginia, Twickenhaın özel kliniğinde bir keresinde böyle bir yatıştırma kürüne maruz kalmıştır. Yeni evli bir kaçlın olarak tekrar oraya gönderilir. İyileşmemiş olarak geriye döner. Kocası tekrar gitmesinde ısrar eder. Virginia intihara kalkışır.
1941 yılında, elli dokuz yaşındayken hayatına son verdiğinde (suda boğulmuştur), aynı korkuları yaşamıştır. Ölümünden bir gün önce doktor muayene ettiğinde, "Bana dinlenme kürü vermeyeceğinize söz verir misiniz?" diye ricada bulunur. Kendisine bu konuda söz verilir. Herhalde inanmamıştır. Romanlarının birinde yapay bir tedaviye mahkûm edilmenin kendisi için ne büyük bir acı olduğunu anlatır. Mrs. Dolloway romanında (1925) doktora, "ölçülü yaşamın Tanrısı," der.
"Yatak istirahatı veriyor; dinlenme ve yalnız kalma; sessizlik ve dinlenme; dinlenme ve arkadaşlar. Kitapsız, mektupsuz, altı ay istirahat." Doktoru hakkında sürekli şöyle der: "Çıplak, savunmasız bitkin insanlar onun isteklerine uyuyorlardı. Doktor onların üstüne atlıyor, kollarıyla sarıyordu. İnsanları kapalı bir tımarhaneye gönderiyordu."
Virginia en kötü bunalımlarında bazen tüm erkeklerden nefret ettiğini haykırırdı. Kocası Leonard'ı da görmek istemediğine göre (kız kardeşi Vanessa bunu endişeyle belirtmiştir) şu tür korkuların rolü olmalıydı: Erkekler durmadan onun yaşamına müdahale edip hakkında karar veriyorlardı. Kendi başına olduğunda ise, yürekli ve macera heveslisiydi.
"Dünyayı, kimsenin aklına getiremeyeceği kadar emsalsiz, güzel ve komik bulan bir çocuk gibi gülüyordu Virginia," diye yazar Ouentin Bell ve devam eder: "A Room of One's Own adlı yapıtında onun konuştuğu duyulur." (Kendine Mahsus Bir Oda) Bu deneme, yazan bir kadının bağımsızlığı için ilk savunmadır. Virginia Woolf bu yazısında kendisi için ayrı bir oda isteminde bulunur, "Eğer bir kadın hayal ürünü şeyler yazmak istiyorsa kendisine ait bir odası ve de parası olmalıdır."
Jane Austen gibi kadın yazarlar, kendilerine ait odaları yoksa, yazdıkları taslakları aile fertlerinden, konuklardan ve evdeki hizmetçilerden saklarlar, yazdıklarını korkuyla bir kurutma kâğıdına sararlardı. "Kadınlar," der Virginia Woolf, "milyonlarca yıldan beri evde oturuyorlar. Öyle ki yaratıcı güçlerini zamanla duvarlar emiyor." Ayrıca kadınların kendi paraları olursa, kin ve acı sona erecektir diye devam eder Woolf; "erkeklerden nefret etmeme hiç gerek yok. Erkek bana acı veremez. Hiçbir erkeği okşamama gerek yok. O bana hiçbir şey veremez."
Bu bağımsızlık, yaratıcı gücü serbest bırakır. Kadınlar da, Shakespeare gibi bir yazar olabilir, "yeter ki özgürlüğe alışalım, düşündüğümüzü aynen yazmaya cesaretimiz olsun."
-
DÖNEMİNDEKİ ÖNEMLİ OLAYLAR (1888-1923)
1892 New York'ta ilk altı günlük kadınlar bisiklet yarışı yapılır.
1894 Londra'da Tower Köprüsü tamamlanır
1896 İngiliz kitle gazetesi Daily Mail yayınlanır.
1898'ler Kadınların tahsili giderek yaygınlaşır.
1900'ler Buhar çağından sonra elektrik çağı başlar.
1903 Otto Weininger'in Cinsiyet ve Karakter adlı, kadının "erkekten değersiz" olduğunu savunmaya çalışan kitabı yayınlanır.
1909 İsveçli Selma Lagerlöf Nobel Edebiyat Ödülü'nü alır.
1909 Londra'da ilk permalı saçlar görülür.
1914 İngiliz Suffragetteler hareketi doruk noktasına ulaşır.
1914 Birinci Dünya Savaşı başlar.
1917 Almanya, İngiltere'ye havadan saldırır.
1918 Birinci Dünya Savaşı biter.
"YAZMAK İÇİN YAŞIYORUM."
Gayretli, tombul, yuvarlak gözlüklerinin arkasında meraklı gözlerle bir kız öğrenci dikiş dersinde sınıftaki kız arkadaşlarına Charles Dickens'ten metinler okur; o kadar duygu doludur ki arkadaşları ağlamaya başlar. Yeni Zelandalı tüccar ve banker Harold Beauchamp'in kızı Kathleen'dir bu.
Yeni Zelanda'nın en zengin adamlarından biri olarak bilinen babası, üçüncü kızı olan Kathleen'e ve diğer çocuklarına en iyi okul eğitimini vermeye çalışır. Wellington'daki kız lisesine ve bu okuldan sonra da kibar bir özel okula gidecek ve birkaç yıl sonra da Londra'daki Queen's College'e (kraliyet koleji) gönderileceklerdir.
Babası, Londra'nın Kathleen'de nasıl bir etki bırakacağını tahmin etseydi, muhakkak kararını değiştirirdi. Kass dediği üçüncü kızı hakkında daha şimdiden endişelenmektedir. Zor bir çocuktur, annesiyle babasına karşı gelir, öğretmenlerine de kafa tutar. Üstelik "yalancılığa varan bir hayal gücü" vardır. En azından okulda böyle bir yargıya varılmıştır.
"Edebiyat yaşamım Yeni Zelanda'da kısa öyküler yazmakla başlar. İlk denemem yayınlandığında dokuz yaşındaydım. O zamandan beri defterler dolusu yazıyorum." Kathleen kısa otobiyografisinde kendisi hakkında bu kısa cümleleri yazdığında, dış görünümüyle tombul Kass'tan eser kalmamış olan, genç, dinamik bir kadın ve çoktan tanınmış bir yazardır.
Yazar olarak Katherine Mansfield adını almış ve sadık okurları tarafından "dâhi" olarak kutlanmıştır. Fakat bu babasının pek hoşuna gitmemiş gibidir. Ünlü kızının en iyi öykülerinden biri olan Je Ne Parle Pas Français (Fransızca konuşmuyorum) öyküsü hakkında fikrini söylediğinde, "O şeyi hemen şöminenin arkasına fırlattım. Ruh yoktu bir kere," der...
Fakat biz onun ünlü olmadan önceki halinde, Kass'ta kalalım şimdilik: Ailede iki insan bu kıza çok yakındır. Daha sonra kızlık soyadını sanatçı adı olarak aldığı büyükannesi ve kendinden küçük erkek kardeşi Leslie. On iki yaşına geldiğinde, on beş yaşında çello çalan "Mucize Çocuk" Arnold ile tanışır. Kass büyülenmiştir. Arnold onun "Masal Prensi" olmuştur.
Dahası, o da çello derslerine başlar. Büyük bir müzisyen olabileceğinden gizliden gizliye emindir. Fakat bundan sonraki yıllarda yazmayı ihmal etmez. Araştırma, düzeltme ve eskizler yapar -ve "Sezar" adını verdiği Arnold'a ateşli aşk mektupları yazar. Kendisine yakın bulduğu tüm insanların isimlerini değiştirir. Örneğin hayatının sonuna kadar bağını koparmadığı Ida'nın adı onun için Leslie Moore'dur veya kısaca "L. M". Ida da sanatçı olmak ister.
İkisi, Kass'ın 1903-1906 arası gittiği kraliyet kolejinde tanışmışlardır. O yıllarda Katherine Mansfield imzasını kullanmaya başlayan Kass'ın kendisine örnek aldığı yazar Oscar Wilde'dır. Wilde'ın aforizmaları 17 yaşındaki bu kızın günlüğünde büyük bir yer tutar: "Her şeyi gidebildiği yere kadar götür." "Ahlaki önyargılarımızı sahnelemek için gelmedik dünyaya." "Baştan çıkarılmaktan kurtulmanın tek yolu; teslim olmaktır." Genç ve öğrenmeye susamış Katherine bunların peşinden kendine özgü dünya görüşlerini not eder, "Hayatta en üst noktaya kadar tırmanmak istiyorum!"
Bu, katı kuralları olan babasının eğitim ilkelerine pek uygun düşmemektedir! Bu dikkafalı kızın, babasının memleketi Yeni Zelanda'ya geri gönderilip yeniden sade bir ailenin çatısı altına sokulmasının zamanı gelmiştir artık. Katherine'i 1906 sonbaharında Yeni Zelanda'ya, Wellington'a giden S. S. Corinthic gemisinde ebeveyninin eşliğinde buluruz.
Genç kız somurtkan, asi ve huysuz olmuştur. Günlüğünde anlattığına bakılırsa, anne ve babası "geleceğini elinden almak amacıyla" yanındadırlar. Güvertede bir delikanlı ile flört ederken ("Onun aklını başından almak, içinde derin, garip duygular uyandırmak istiyorum!"), geleceğin yazarı annesiyle babasını izleyerek şöyle betimler: "Umduğumdan daha da kötüler.
Merakla ve dikkatle etrafı kolluyor, sadece yemekten söz ediyorlar. Boşu boşuna ve bayağı bir şekilde kavga ediyorlar. Babam Londra'ya geri dönmemin yapabileceğim en aptalca şey olacağından, beni oğlanlarla karanlıkta dolaşırken görmek istemediğinden söz ediyor. Uzun kum rengi tüylerle kaplı elleri kesinlikle acımasız eller. Bedensel bir nefret duygusu kaplıyor içimi. Hep onun yakınlarında olmamı istiyor...
Hep kuşkulu ve kibirli bir despotluğu sürdürmekte ısrarlı. İkisi de tamamen zevksiz. Sürekli kızdırıyorlar beni. Onlara bakınca içimde tüyler ürpertici bir değişiklik oluyor. Davranışlarımda kararsızlaşıyorum. Rahatsız oluyorum... Evde yaşamak asla mümkün olmayacak. Bunu tamamen anlamış durumdayım. Devamlı sürtüşmeye neden olacaklar. On beş dakikadan fazla çekilecek gibi değiller. Kafa yapısı olarak da benden çok geriler. Gelecek ne gösterecek bakalım?"
Önce sevilmeyen baba evinde huzursuz yıllar geçer. Aşk maceralarına dalar. Lezbiyen ilişkilere girer. Ebeveynleriyle sürekli kavga eder. ("Allah'ın belası ailem! Ulu Tanrım ne sıkıcı toplum bu!") ve yazar, yazar, yazar. Her şeye karşın ilk hikâyeleri bir dergi tarafından yayınlanır. En sonunda 1908 yazında Londra'ya taşınmak için annesiyle babasının iznini alır. Babası fazla olmasa da yetecek kadar bir cep harçlığı bağlanmasına izin verir.
"Hayatta en üst noktaya kadar tırmanmak istiyorum" parolasına sadık kalarak Londra'da yaşadıkları ciltlerce roman doldurabilir. Bu zaman içinde 29 değişik posta adresi vardır. Yaptığı seyahatler ve araştırma gezileri bu hesapta yoktur. Evlendiği şan hocasını, düğün gecesinin sabahında aniden terk eder. Başka bir erkekten hamile kalır. Çocuğunu kaybeder.
Geçici bir süre için Wörishofen Manastırı'nda yaşar. Londra'da genç eleştirmen John Middleton Murry'e âşık olur ve tabii hemen onun da adını "Bogey" olarak değiştirir. Açgözlülükle hayattaki tüm deneyimleri edinmeye çalışır.
Bu zaman içinde ve daha sonraki yıllarda da devamlı güvenilir bir kişi olarak Katherine Mansfield'in yaşamında ortaya çıkan tek insan, kolej arkadaşı "L. M."dir. L. M., Katherine'e, "Sana hizmet etmek ve senin yolunda gitmek istiyorum," diye söz vermiştir. Böyle bir sözün Katherine için ne kadar önemli olduğunu zaman gösterecektir. Bu arada yazar ilk edebi başarısını elde eder.
Yazıları dergilerde yayınlanır ve Bir Alman Pansiyonunda adlı hikâye kitabı çıkar. Bu kitaptaki eskizler ve hikâyeler çoğunluk bir karikatür etkisi bırakmaktadır. Sonraları bu kitabı "olgunlaşmamış" olarak niteleyecek ve Birinci Dünya Savaşı sırasında yeni baskısının yapılmasına karşı çıkacaktır. O zamanlar hüküm süren Alman düşmanlığı ortamına çok uygun düşmesine ve şiddetle paraya ihtiyacı olmasına rağmen...
Kendi tarzını aramaktadır, "Tüm kalbimle istiyorum bunu, özlüyorum ama kelimeler gelmiyor bir türlü aklıma."
1915 Şubat'ında yeniden büyük bir aşk macerasına dalar. Şavasın ortasında bir Fransız subayına gider; daha sonra Akılsızca Bir Seyahat adlı hikâye kitabına konu olacak bir maceradır bu.
Aynı yıl 1915 Eylül sonu Fransa'daki cepheye gönderilecek olan erkek kardeşi Leslie İngiltere'ye gelir. Uzun sohbetler sırasında Katherine'in Yeni Zelanda'daki çocukluğu canlanır gözünde. Hayır, hatırladığı azgın genç kızlık yılları değildir, içinde yeniden ortaya çıkan resimlerdir; renkler, kokular, eski çocukluk günlerinden kalma sahnelerdir. Katherine günlüğünde kardeşiyle yaptığı bir konuşmayı anlatır.
- Pembe bahçe sırasının üstünde nasıl oturduğumuzu hâlâ hatırlıyor musun?
- O pembe sırayı hiç unutmayacağım. Benim için var olan tek sıra o. Nerede şimdi? Öbür dünyada da o sıranın üstünde oturmamıza izin verirler mi dersin?
"Neredeyse çocuk gibiydik," diye yazmaya devam eder Katherine Mansfield, "Hep birlikte gezdiğimizi, nesneleri birlikte aynı gözlerle seyredip tartıştığımızı görüyorum..."
Katherine'in erkek kardeşi, onun şefkatle sevdiği "Chummie" 1915 Ekim'inde, bir el bombası taliminde bombanın erken patlamasıyla ölür. Bir arkadaşından öğrendiğine göre son dakikalarında da hep onun adını anmıştır, "Kafamı kaldır, nefes alamıyorum!"
27 yaşında olan Katherine, hayatında hiçbir olaydan kardeşinin ölümünden etkilendiği kadar etkilenmemiştir. Deneyim kazanmak ister, kazanır da. Fakat şimdi, o zamana kadarki yaşamının yüzeyselliğini gösteren bir deneyimle karşı karşıyadır. 1916'ların başında günlüğünün sayfalarını çeviren herkes şu cümleleri bulur: "Bundan önceki hikayelerimin konuları beni hiç ilgilendirmiyor. Şimdi... şimdi kendi vatanım hakkında yazmak istiyorum. Dağarcığım tükenene kadar. Her şeyi söylemek istiyorum, hatta, 75 no.'lu evde çamaşır sepetinin nasıl gıcırdadığını bile...", "Düşüncelerimde tüm yerleri onunla dolaştığım için," diyerek kardeşi Chummie için Yeni Zelanda'daki gençliği yeniden canlandırmayı arzu eder.
Bu hedefine ulaşması için daha yedi yılı vardır. Ancak o andan itibaren sapmadan ve durmak bilmeden anıları üzerine çalışmaya başlar. 1921'de arkadaşlık kurduğu İngiliz ressam Dorothy Brett'e, "Ölüleri canlandırmak öylesine tuhaf ki," diye yazar. "İşte pembe örgü takımıyla koltuğunda oturan büyükannem. Amcam orada çimenlikte yürüyor ve ben yazarken şöyle bir duyguya kapılıyorum:
Sanki ölmemişsiniz canlarım. Her şeyi hatırlıyorum. Benim aracılığımla güzelliğiniz ve pırıltınızla yeniden yaşama dönesiniz diye önünüzde eğilerek selamlıyorum sizleri ve arka plana geçiyorum."
Kendi ifadesine göre yazarken, öykülerinde geçen insanların kimliğine bürünür, "Yazar bir süre oyunun kendisidir. Birkaç yazarın yapabildiği gibi, hep olduğu gibi kalırsa, biraz daha az yorucu olurdu. Bu, şimşek hızıyla değişimler geçiriyor insan."
Katherine Mansfield sadece insanları değil nesneleri de yazarak onlara yeni bir yaşam verir. Kız arkadaşı Dorothy Brett'e içine düştüğü durumu şöyle anlatır: "Elmaların resmini yaptığında kendi göğüslerinin ve dizlerinin de elmalaştığını mı hissedersin? Yoksa bunu büyük bir saçmalık mı sayarsın? Ben saçmalık olmadığına eminim. Ördekleri yazdığımda, sana yemin ederim, ben yuvarlak gözlü bir ördeğim. Sarı çiçeklerle çevrili gölde yüzen ve arada sırada başları aşağıda, altımda yüzen diğerlerinin üstüne saldıran bir ördek."
Genç kızlığında da kendisine özgü bir kararlılıkla ölümüne kadar şu esasa göre yaşar: "Yazmak için yaşıyorum." Tek bir amacı vardır. O da sanatını gitgide daha mükemmelleştirmek. Katherine Mansfield şaşılacak bir şekilde zaman dilenmektedir. Mektuplarında, günlüğünde yaşam hedefine ulaşmak için zaman dilenir. Kendisi için daha ne kadar zaman kaldığını hissetmiş olmalıdır. Çünkü hastalanmıştır. İki zatürreeden sonra otuz yaşında ağzından kan boşanır. Korkmaktadır. Ağrıları ve ateşi vardır.
Ve yazmaya devam eder.
Uzun zamandan beri sıkıntılı bir dönem geçirmektedir: Katherine Mansfield için bu sıkıntılı yıllar, bugün İngiliz edebiyatının klasiklerinden sayılan ünlü hikâyelerinin ortaya çıktığı yıllardır. Kendi zamanında çığır açan, etki bırakan, tamamen yepyeni bir tarz yaratır. Kendisini yaşamının son beş yılında gösteren resimlerinde Katherine Mansfield zayıf, koyu saçlı, gözleri her şeyi yutmak istermişçesine bakan bir kadın olarak görünür.
Bu arada 1918'de John Middleton Murry ile evlenmişse de, sağlığı dolayısıyla devamlı dinlenme yerlerine gönderildiği için yalnız yaşamaktadır. Güney Fransa'ya. İsviçre'ye. Kışları güneyde otellerde, pansiyonlarda geçirir. Güvenli bir ev hayatını özler: "Keşke bir evim olsaydı da perdeleri kapatabilseydim."
Belki Katherine Mansfield sessiz, sakin bir ev hayatı için uygun bir tip değildir. Fakat bunun özlemini duyar, "İnsanları; arkadaşlarımı, evimi özlüyorum," diye yazar kocasına ve devam eder: "Neden doğru dürüst bir evim yok?" Güney Fransa'da tedavi görürken de, kocasına şöyle yazar: "Ben evde olunca, birlikte yaşadığımızda, ümitsizliğinden kurtulacaksın. Ben orada olacağım ve akşamları masada oturup, lamba aramızda çalışacağız. Sonra içecek sıcak bir şey hazırlayacağız, biraz gevezelik edeceğiz, sigara yakıp küçük planlar yapacağız. Biliyor musun, kendimizi tamamen değiştireceğiz. Birbirimizin içinde eriyip kaybolacağız."
Hayal. Murry ve Manstield birbirlerinin içinde eriyip gidemezler. Gerçi kocasının onu güneyde ziyarete gittiği zamanlar olmuştur. Arada bir Katherine iyiyken İngiltere'de beraber olurlar, ama o her öksürdüğünde kocası sırtını döner. Aslında zor ve hastalıklı karısı ona yük olmaktadır. Onun için eleştirmen ve biyograf olarak kendi kariyeri ve çalışmaları ön plandadır. Virginia Woolf gibi çağdaşları onu "çok bencil" bulurlar. Fakat Katherine ona sayfalar dolusu mektuplar yazarak sevgisini istemiştir.
Bir tek insan ona ayrılmamacasına bağlı kalır: Ida Baker ya da takma adıyla, henüz gençliğinde arkadaşına hizmet edeceğine söz veren L. M. Bu iki kadın arasında çok garip bir arkadaşlık vardır... Ida kendisini düşünmeyen biridir, kendisini arkadaşına adar, fakat "ancak bana sarılabildiği an mutlu hissediyor kendisini," diye yazar Katherine kocasına.
Katherine, kız arkadaşının yardımı olmaksızın hayatta karşılaştığı birçok durumdan kurtulamazdı. Bunu bilmektedir. Fakat bu bağımlılık duygusu onu kızdırır. Katherine Mansfield'in kısacık yaşamında gelip geçen bir dostluk-düşmanlık ilişkisidir bu.
1916 sonbaharında ilk kez İngiliz yazar Virginia Woolf ile buluşur. Her ikisi de şimdiye kadar tüm yaşamını yazmaya adayan bir kadın tanımamıştır. İkisinin de hedefi aynıdır ve kendilerini birbirlerine çok yakın bulurlar; aynı zamanda çok mesafeli davranırlar.
Virginia Woolf günlüğüne şu notu düşer: "Bizim (kendisini ve kocası Leonard Woolf u kastederek) tek bir arzumuz vardı: K. M. hakkındaki ilk izlenimimizin gerçek olmaması. Kokuyordu, ortalıkta dolaşan bir Tibet kedisi gibi... Gerçeği söylemek gerekirse ilk bakışta o kadar bayağı bir insan etkisi bırakması beni birazcık şoke etti. Hatları sert ve basitti. Fakat bunlar silinince o kadar zeki ve sal ki, dostluğa değer doğrusu..."
Virginia Woolf günlüğünün başka bir yerinde şöyle yazar: "Bir kedi gibi. Yabanıl, ağır ve daima yalnız, kendi kendini koruyan. Tamamen kendine özgü, kendisi için yaşayan, sanatına odaklanmış, neredeyse fanatik, garip bir insan gibi göründü bana."
Fanatik, kedi gibi, anlaşılmaz. Virginia Woolf (meslektaşının karşısında rekabet hislerine kapılmadan durduğu da söylenemez) bu sözleri ile Katherine Mansfield'in önemli özelliklerini ortaya koyar. Fakat dikkate almadığı bir şey (yoksa bilmiyor muydu?) Katherine Mansfield'in ne kadar hasta olduğudur. Ölümcül hasta ve bu nedenle gözetim altında olan Katherine Mansfield, 34 yaşında Paris'te, Fontainebleau'da Kafkasyalı Gürciyef'in açtığı "Uyumlu Gelişim" enstitüsünde ölür.
Yaşamının son haftalarında bu klinikte sağlığına kavuşacağı fikrine çok kaptırmıştır kendisini. "Yaşam tarzımı tamamen değiştirmeyi düşünüyorum," diye yazar ölümünden üç ay önce bir arkadaşına. "Her türlü işi ellerimle yapmayı amaçlıyorum. Hayvanları beslemek ve elle yapılabilecek her işi yapmak."
Günümüz tabiriyle dünyayı durdurup "inmek" ister. Fakat bedensel olarak öyle hastadır ki Fontainebleau'da kısa bir müddet kaldıktan sonra kan kusarak ölür. Kocası Middleton Murry ölümünden hemen sonra hikâyelerinin büyük bir kısmını, günlüğüne yazdığı notları ve mektuplarını yayınlar. Ve bunlar için -bu kendisinden bir alıntıdır-"Katherine Mansfield'in o zamana kadar aldığının on katı kadar bir para" alır. "Bana ironik geldi gerçi, ama sonra bâtıl inancımla, Katherine'in bereketinin evliliğimizi ve deniz kenarındaki evimizi kolladığına hükmettim."
Yani "Katherine'in Bereketi" ile deniz kıyısında bir ev ve daha sonra bir çiftlik sahibi olur kocası. "Doğru" kadını buluncaya kadar üç kez daha evlenir. Sonunda, sakin ve sorunsuz bir kadın bulur. Bu arada da Katherine'e layık bulduğu unvanı vermeyi de unutmaz: Mezar taşında onun isminin altına "John Middleton Murry'nin eşi" diye yazdırır.
-
DÖNEMİNDEKİ ÖNEMLİ OLAYLAR (1803-1844)
1804 Napoleon, kadın düşmanı "Code Civil" (Medeni Kanun'u) çıkarır.
1814 Sosyalist hareketin öncüleri olan Saint Simoncuların etkisi artar.
1818 Karl Marks'ın doğum yılı (sonradan Flora Tristan'ın düşüncelerinden yararlanacaktır).
1820 Friedrich Engels'in doğum yılı (o da sonradan Flora Tristan'ın düşüncelerinden yararlanacaktır).
1825 İngiltere'de William Thompson'un, İnsan ırkının yarısını oluşturan kadınların, onları siyasal kölelik içinde geri bırakmaya çalışan öbür yarının, yani erkeklerin kendini beğenmişliğine karşı çağrısı yayınlanır. Londra'da (salt erkekler için) bir üniversite kurulur.
1831 Lyon'da işçi ayaklanması.
1832 Pierre Leroux, "Sosyalizm" kavramını ortaya atar.
1840 Fransa ve İngiltere'deki kadın ve erkek işçilerin sefaleti hakkında, Flora Tristan'ın ilk açıklamaları yayınlanır.
1903 Flora Tristan'ın torunu olan ressam Paul Gauguin, büyükannesi hakkında şunları yazar, "Sosyalist-anarşist mavi çoraplının biri, herhalde yemek pişirmesini bilmezdi."
"İNSAN HAKLARI, HERKES İÇİNDİR; YALNIZ ERKEKLER İÇİN DEĞİL!"
"Erkeklerin kutsal mekânına sızmak; bir kadın için ne büyük bir skandal, ne büyük bir utanmazlık, hatta Tanrı'ya karşı ne küstahlık!"
1839 yılında genç bir kadın böyle bir "skandal"ı yaşamış ve sonradan da yazmıştır. Bir Fransız kadınıyla Perulu bir soylunun evlilik dışı kızı olan Flora Tristan'dır bu. On yedi yaşında evlendiği kocasından ayrı yaşamakta ve yıllardır kendi başına seyahatlere çıkmaktadır; hatta Peru'ya bile gitmiştir.
O sıralar Londra'da bulunmakta ve parlamentodaki oturumlarda ne olup bittiğini merak etmektedir. Paris ve (Peru'nun başkenti) Lima'da parlamentoya girmesine izin vermişlerdir. Ama Londra'da, bunun kadınlara kesinlikle yasak olduğunu öğrenir. Bu yasak, onun merakını iyice kamçılar. Yasağı delmek için bir fikir gelir aklına, "Tory'lerin (Muhafazakâr Parti) çok gezip tozmuş, hayli sağduyu sahibi ve önyargısız bir üyesini tanıyordum. Saf saf, göründüğü gibi olduğunu düşünerek, bana bir erkek giysisi uydurup, beraberinde parlamentoya sokmasını rica ettim."
Ne var ki, "üstüne kızgın yağ dökülmüş gibi oldu! Dehşetten yüzü önce bembeyaz, sonra da hiddetten kıpkırmızı kesildi. Bastonuyla şapkasını kaptığı gibi, bana bir kez bile bakmadan kendini dışarı attı ve dostluğumuz sona erdi."
Zaten yıllardır toplumdışı olarak damgalanmış olan Flora, çok merak ettiği "erkeklerin kutsal mekânına" sızmak için başka bir yol dener.
"Sonunda bir Türk'le tanıştım. Önemli bir kişiydi; fikrimi iyi karşılamakla kalmadı, bana bir giysi bulup, bir giriş kartı, bir araba ve kendi refakatini de sundu." Böylece öğrenme meraklısı genç kadın, Türk giysileri içinde erkeklerin görkemli topluluğunun içine sızmayı başarır.
Ve işte, sonra yaşadıkları: "Bu beyler, opera dürbünleriyle beni dikizlemeye ve aralarında yüksek sesle hakkımda konuşmaya başladılar. Önümde ileri geri volta atıp duruyorlar, terbiyesizce suratıma gözlerini dikiyorlardı. Merdivende arkama geçip, Fransızca söyleniyorlardı: 'Salona neden girmiş ki bu? Oturumu izleyip de ne olacak? Herhalde Fransız kadınıdır. Onların hiçbir izanı, saygısı yoktur zaten. Utanmazlık bu. Görevliler dışarı atmalı onu!' Yerlerinden kalkıp, beni büyüteç altında incelemek üzere yaklaşanların sayısı artıyordu. Sanki iğne üstünde oturuyordum. Biz yine de bu davranış bozukluklarını bir yana bırakıp, oturuma dönelim: Saygıdeğer beyefendiler, can sıkıntısı içinde, yorgun argın sıralarda geriniyor, bazıları yatmış, uyuyordu"
Flora Tristan'ın gözlemlerine göre, bazıları da sabahlıklarıyla gelmişlerdi." Flora, olayı kısaca şöyle özetler: "Avam Kamarası üyelerinin davranışı beni, kıyafetimin onları şaşırtmasından çok daha fazla hayrete düşürmüş ve sarsmıştı."
Doğrusu, yaşadıklarını yazarken sözünü hiç esirgemez Flora Tristan. "Her kadını daha doğduğu andan itibaren ezen" bir topluma saygı göstermeyi, daha genç kızken bırakmıştır. Bırakmak zorunda kalmıştır: On yedi yaşındayken, atölyesinde çalıştığı Parisli bir litografla evlendirilmişti. Kocası Andre Chazal, kumar tutkusu yüzünden borca atmış ve güzel karısını fahişelik yaparak "ek kazanç" sağlamaya zorlamıştı. İki çocuğu ve karnında bir üçüncüsüyle evden kaçan Flora, üçüncü çocuğu Aline'i daha yirmi iki yaşındayken dünyaya getirmiştir. "Sana yemin ederim, senin için daha iyi bir dünya yaratmak uğruna savaşacağım. Sen ne köle olacaksın, ne de parya."
Tarihin bu dönemi için çok iddialı bir yemindi bu; çünkü:
- Her kadın kocasının mülkü sayılıyordu.
- Napoleon'un yasalarına göre, boşanma olanaksızdı.
- Kadınların okul ya da meslek eğitimi görmeleri olanaksızdı.
- Kadınlar, loncalara sokulmuyordu; yani bağımsız olarak çalışmak ve geçimlerini sağlamak olanağından yoksundular.
Evlilik dışı bir çocuğun da yükünü üstlenmiş olan Flora Tristan, kızına daha iyi bir gelecek vaat ederken, neye yemin ettiğini iyi bilmektedir! Bu amaç uğruna her şeyini koyar ortaya. Hatta kocasının, Flora ve çocuklar üzerinde her türlü hakka sahip olmasına ve çocuklarını ondan zorla almasına karşın. Polis tarafından sürekli koğuşturulmasına karşın. Maceralı bir yolculuktan sonra arayıp bulduğu Peru'daki zengin akrabalarının, onu babasının mirasından yoksun bırakmalarına karşın.
Flora Tristan'ın tüm yaşamı böyle "karşınlarla dolu olmuş ve o bütün bunlara karşı savaşmak zorunda kalmıştır. Tek başına. Ezilen, haklarından yoksun bir parya gibi. Çünkü hakların nasıl dağıtılacağına erkekler karar vermektedir. Çünkü o arada esniyor da olsalar -Flora'nın İngiliz Avam Kamarası'nda gördüğü gibi- kadınlar hakkında yasaları da onlar çıkarmaktadır.
Flora Tristan, yolculuklarında günbegün duyduğu haksızlıklardan bunalarak, yaşadıklarını açıklamaya başlar. Daha da önemlisi, taleplerde bulunur ve yapılması gereken değişiklikleri önerir.
İlk olarak, "Yabancı kadınları iyi karşılamanın gerekliliği üzerine" başlığıyla bir broşür çıkarır. "Madam T." imzasıyla, taşradan gelen, iş arayan, kocasından kaçan ya da fahişelikten kurtulmak isteyen kadınlar için sığınma evlerinin açılmasını önerir. Yalnız yaşayan kadınlar artık daha alt bir sınıf gibi görülmemelidir. Kadınlar, aynı erkekler gibi yolculuklar yaparak kendilerini geliştirmek olanağından yararlanabilmelidir. Büyük kentlerde, okuma odası, gazeteler, eğitsel yardım ve kentin sakinleriyle temas olanakları sağlayan konukevleri bulunmalıdır.
Broşürün bazı bölümleri, ilk sosyalist grupların içinde en nüfuzlusu olan Saint Simoncuların çağrılarını andırmaktadır. Bu grup, en yüce hedef olarak, "kadınların özgür olması"nı göstermiştir. Gerçekten de Flora Tristan, zamanının ilerici düşünür ve reformcularının fikirlerinden yararlanmış, ancak değişik "ekol"lerin yörüngesine girmekten özellikle kaçınmıştır. Onun düşüncelerine yön veren, kendi yaşam deneyimleridir.
Bir sonraki kitabı da bunu yansıtır: Bir Parya'nın Yolculukları. Burada, kendi geçmişini ve Peru'ya yolculuğunu anlatır. Önsözünde şöyle yazar: "Büyük talihsizlikler yüzünden yaşamları işkenceye dönüşen kadınlar, çektikleri dertler ve önyargılar yüzünden katlanmak zorunda kaldıkları zorlukları bir yazsalar! Toplumsal ilişkilerde adaletli bir reform, ancak bu tür açıklamaların temelinde yapılabilir." İstatistiklere göre, Fransa'da kocalarından ayrı yaşadıkları için toplumca hor görülen üç yüz binden fazla kadın olduğunu ortaya koyar Flora Tristan; kendisi de onlardan biridir.
Millet Meclisi'ne yazdığı bir mektubu da kitabına ek yapmıştır; burada boşanmanın tekrar yasallaştırılması çağrısında bulunur:
"Evliliğin sona erdirilememesinin getirdiği ıstırabı ben de yaşadım. Meteliksiz olarak kocamdan ayrılmak zorunda kaldım. Kendim ve çocuklarım için, tek başıma mücadele vermek zorundaydım. Bu tür bir yükü taşımak, çoğu kadının dayanma gücünü aşar, çünkü mesleki bir eğitim almamıştır... Meclisinize sunmakla onur duyduğum kitabımda, benim durumumdaki kadınların çektikleri ıstırabı kısmen belirttim. Bir ailenin mutluluğu ancak özgürlüğe dayalı bir hukuk çerçevesinde gerçekleşebilir. Hazreti İsa, Tanrı'nın birleştirdiğini ayırmayın' demişti. Bunu Tanrı'nın ayırdığım birbirine zincirlemeyin' diye tamamlamamız gerekmez mi? Meclisinizden, karşılıklı hakkaniyet ilkesine uygun olarak boşanmanın yine yasallaşmasını, Napoleon Yasası'ndan önceki yasanın öngördüğü gibi, her iki tarafın da boşanma isteminde bulunabilmesine izin verilmesini rica ediyorum." Bu rica geri çevrilir.
Bir Parya'nın Yolculukları'nın yayınlanmasından kısa süre sonra, Flora Tristan'ın kocası Chazal, evinin kapısı önünde pusuya yatıp ona tabancayla ateş eder. Flora canını kurtarır ama kurşunlardan biri göğsünün altında kalır ve çıkarılamaz.
Bu suikast girişiminden dört ay sonra, "Andre Chazal'ın karısına karşı cinayete teşebbüsünden dolayı açılan dava başlar. Sanık koca, suçsuzluğundan emindir. Sonuçta, annesinin kötü etkisinden korumak istediği kızının geleceğini düşünmüştür. Gerekeni yapmak zorunda kalmıştır. Hepsi bu kadar.
Flora Tristan'ın serserice yaşantısına kanıt olarak ise, onun son kitabını mahkemeye sunar. EVLİ BİR KADININ YANLIŞ ADIMLARI ibaresini başlığın üstüne büyük harflerle yazmış, bir de buna BÂTILLIKLARIN BÂTILLIĞI'NI eklemiştir. Duruşmalar sırasında bağırır durur, "Bu kitapta öyle yerler var ki! Yüzlercesi! Nereden başlayacağını bilemiyor insan! Avukatım, en çarpıcı olanlarını anlatacak!"
Flora Tristan'ın eserinde evliliğin dokunulmazlığına karşı çıkması, sanık tarafından "utanmazlık ve ahlaksızlık" olarak aleyhinde kullanılır. Aslında tüm mahkeme boyunca, cinayete teşebbüs edenden ziyade Flora Tristan'ın "yaşam tarzı" yargılanıyor gibidir.
Chazal, sonuçta yirmi yıl zorunlu çalışmaya mahkûm edilir, sonra cezası yirmi yıl hapse çevrilir.
Artık Flora Tristan gayrı resmi olarak çoktan attığı Chazal soyadını, resmen atabilecektir.
"O her şeyi görmek, gözlemlemek istiyordu!" Bir dostu (Elenore Blanc) Flora'nın belirgin özelliğini böyle tanımlar. Hakkında o kadar iyi düşünmeyen başka çağdaşları ise, "Burnunu her şeye sokuyor," derler.
Öyle de yapar. Üstüne üstlük, gördüklerini yazar. Avam Kamarası'ndaki olayı, Londra'da Gezintiler kitabında anlatır örneğin. İngiltere'nin "kanayan yaralarını" keşfettiği tüm röportajlarını bu kitaba koymuştur. Fabrikaları, gecekondu mahallelerini, hapishaneleri ve meyhaneleri gezmiştir. Okuyucularına, yoksulluk, ezilmişlik ve sıkıntının (o zamanlar vaaz edildiği ve inanıldığı gibi) gerekli olmadığını, giderilebileceğini anlatır.
Özellikle, İngiliz başkentindeki "genel kadınlar"la ilgilenir, "Fuhuş, dünya nimetlerinin eşitsiz dağılımının beraberinde getirdiği en iğrenç felakettir. Erkekler, bekâreti -aynısını kendilerine de uygulamaksızın- bir erdemlilik olarak kadınlara zorla kabul ettirmiş olmasalardı, sırf kalbinin sesine kapıldı, diye kadını toplumdan dışlamak mümkün olmazdı. İğfal edilen, yararlanılan ve kaderlerine terk edilen kızlar, o zaman, para karşılığı kendilerini satmak zorunda kalmazlardı. Kadın erkeklerle aynı eğitimi görebilse, aynı işleri yapabilse, böylesi bir sefaletin, önyargıların ve aşağılanmanın kucağına itilmezdi. Erdemlilik ya da suçluluk, önkoşul olarak, iyi ya da kötü davranmak arasında bir seçim yapma özgürlüğüne bağlıdır. Hiçbir şeye sahip olmayan, hiçbir şey yapamayan kadının, yaşamı boyunca ya kurnazlık ya da baştan çıkarma yoluyla açlıktan nasıl kurtulacağını kollamaktan başka ne çaresi vardır? Kadınlar özgürleşene kadar, fahişelik artacaktır."
Flora, İngiltere'de Mary Wollstonecraft'ın Kadın Haklarının Savunması başlıklı tartışmasını keşfetmiş ve kitabında bundan da söz etmiştir. "Londra'da Gezintiler" kitabının halk baskısına yazdığı önsözde şöyle der, "Emekçiler, hepinize (özgün dilde "tous et toutes") ithaf ediyorum bu kitabı."
Buradaki "hepiniz", çok önemli bir yenilik olarak, hem erkekleri hem de kadınları içermektedir. "Yurttaşların özgürlükleri siyasal haklar; ve toplumsal kurumlar kanalıyla, tüm erkekler ve tüm kadınların çıkarına, aralarında fark gözetilmeksizin güvenceye alınmadıkça, insanların ne kötü durumda kaldıklarını görüyorsunuz. Sizin için birini öteki gibi kabul etmenin ve buna göre bir eğitim görerek bundan yararlanmanın ne kadar önemli olduğunu görüyorsunuz." Sonunda, okurlarından, erkek ve kadınların insan haklarını savunan yazarların kitaplarını okumalarını ister.
İngiltere'deki deneyimleri, Flora Tristan'ı daha uzun bir süre meşgul eder. Ezilen erkek ve kadın işçiler için bir girişimde bulunma fikri burada olgunlaşır kafasında. 1843 yılında, Emekçilerin Birliği'ni yayınlar. Bu manifestosunda, yine herkese hitap etmektedir: Erkek ve kadın işçiler daha yüksek ücret ve daha iyi çalışma koşulları, meclislerde temsil edilmek ve herkesin çalışma hakkı için birleşmelidirler.
Flora, öğretisini dokuz madde halinde özetlemiştir. Her şeyin özü, "insanların birleşmesi için tek yolun, erkek ve kadın haklarının temeldeki eşitliği olduğu"dur. Flora ayrıca, her bölgede bir tür "İşçi Sarayı" kurulmasını önerir; bir dinlenme, yetenek geliştirme ve örgütlenme yeri olacaktır burası, kız ya da erkek çocuklar için okulları, yaşlı ve kötürümler için özel yurtları bulunacaktır.
Her sınıftan, her yaştan, her inançtan ve her ulustan kadınlara yaptığı çağrıda, Emekçilerin Birliğim desteklemelerini ister:
"Hepiniz yasaların ve önyargıların baskısı altında tutuluyorsunuz; gelin beraber savaşalım!"
Flora Tristan'ın programını yayınlamaya hiçbir yayıncı yanaşmaz. O da tabana kuvvet, tüm Paris'i arşınlayarak, "tüm özverili insanlardan" basım masraflarına katkıda bulunmalarını ister. Evdeki yardımcı kadın, sucu ve kızı Aline, ona ilk destek verenlerdir. George Sand, Eugene Sue gibi yazarlar, ressamlar, siyasetçiler, kadın ve erkek işçilerden de ikna olanlar çıkar. Böylece Union Ouvriere'in dört baskısı yapılır.
Flora Tristan, 12 Nisan 1844'te Fransa'da bir yolculuğa çıkar. Günler boyu kitaplar ve broşürler dağıtır, konuşmalar yapar, insanları tartışmaya çağırır. Bazı yerlerde coşkuyla karşılanır, gruplar ve komiteler kurulur. Başka yerlerde de polis, ona tuzak kurmaya çalışır. Varlıklı beylerin kendisine metreslik teklif ettikleri mektuplar alır. Bu arada "yalnız kadınlara oda vermiyoruz" gerekçesiyle otellerden geri çevrilir. Hasta, tükenmiş, şevkini yitirmiş haldedir.
Şansına, birkaç sevindirici haberle teselli bulur. Marsilya ve Avignon'dan kendisine gelen haberlere göre, oradaki işçiler Birlik için gruplar oluşturmuşlardır. Lyon'da da durum aynıdır. "Bütün bunlar, büyük bir görevin beni beklediğini kanıtlıyor," diye yazar Flora 1844 Eylül'ünde, güncesine. Bu, defterine düştüğü son kayıttır.
Tamamen tükenmiş bir halde, 15 Kasım'da Bordeaux'da ölür.
Cenaze törenini anlatan bir Bordeaux gazetesi, "Aralarına birçok entelektüelin ve avukatın da katıldığı büyük bir işçi kitlesi onu mezara taşıdı," diye yazar. "İşçiler, yaşamı boyunca kendilerinin iyiliği uğruna savaşmış olan bu kadının tabutunu kendi omuzlan üstünde taşımak istemişlerdi. Tanrı'nın yardımıyla tüm kadın ve erkeklerin birleşeceği gün geldiğinde, Flora Tristan'ın adını sonsuza dek anacağız."
Birkaç yıl sonra, Flora Tristan'ın düşünceleri ve önerileri Karl Marks ve Friedrich Engels'in yazılarında yeniden ortaya çıkmıştır. Bu alıntıların hangi kaynaktan geldiğini ise, her iki yazar da değinmeye değer bulmamışlardır.