-
Genç çiftçi her zamanki gibi gün ağarırken uyanmıştı. Hayatının çiftlikle alakası olmayan ilk gerçek işine doğru tozlu yolda yorgun argın ilerliyordu.
O gün hava sıcak ve boğucuydu, tipik bir temmuz günüydü. Aşırı nemle birlikte sıcaklık şimdiden 25 dereceyi bulmuş, 35 dereceye çıkması bekleniyordu. Uzun saatler çalışmak zorunda kalacağı fabrika çok daha sıcak olacaktı. Ama terfi terfidir, diye düşündü. Yürüyüşü hızlanırken önündeki teneke kutuya bir tekme attı. Sadece üç ay çalıştıktan sonra "kalfalığa" terfi ettiği için daha ilk günden işine geç kalmak istemiyordu. Çalıştığı yer küçük bir fabrikaydı. Kasalanmış, tabaka halindeki çelik galvanizlenip, parçalara ayrılıp soğuk perçinleme işlemine tabi tutuluyordu.
Yürürken uzun adımlar atıyor ve vücudunu dik tutuyordu ama onu izleyen biri, biraz üzerine bol gelen giysilerinden garip ve fazla uzun boylu olduğunu düşünürdü. Hayli zayıf haliyle tarlasına girmeye çalışan kuşun üzerine atlamaya hazır bir korkuluğa benziyordu.
Şu an erkek kardeşi ve Swede ile gittikleri dereye girip gün boyu orada kalmayı ne kadar çok isterdi. Orada geçirdikleri güzel anlar, haftada 6 gün ve genelde günde 12 saatlik işi yüzünden hayatından gittikçe silinmeye başlamıştı. Ama artık bir amacı vardı.
İlk amacı ağabeyinin öğrenim görmesini sağlamaktı. Bunu kendiyle ilgili planlarının üzerinde tutuyordu. Aile bu konuyu etraflıca tartışmış ve karar vermiş ve o da razı olmuştu. Zaten sonra da sıra ona gelecekti. Dolayısıyla ikinci amacı da üniversitede okumasını sağlayacak parayı bir araya getirmekti. Ağabeyi kadar fazla paraya ihtiyacı olmayacağından bu faslı daha kolay halledeceğine inanıyordu. Eninde sonunda Deniz Harp Akademisi'ne gireceğine inanıyordu. Orada en yakın arkadaşı Swede ile buluşacaktı. Yaklaşmakta olan o büyük günü uzun zamandır planlıyorlardı.
Bu gece de Swede ile buluşup olası sınav sorularının üstünden geçecek, akademinin belgelerini inceleyeceklerdi. Kendini amiral üniforması giymiş, büyük bir filoyu kumanda ederken hayal ederdi. Kahramanlarından biri Amiral Nelson'du. Hayat hikayesini defalarca okumuş, Nil Muharebesi'nden Trafalgar'a kadar önemli muharebelerini incelemişti. Acaba Swede'den önce amiral olabilecek miydi?
Swede. Böyle bir arkadaşa sahip olduğu için çok şanslıydı. Kişiliğine, özellikle de hal ve tavırlarına hayrandı. Onun yapısında olmayı çok isterdi. İri yapılı olduğu halde Swede, kendinden küçük olanların onu iteklemesine ses çıkarmazdı, birçok kere kendi gücüyle halledebileceği halde arkadaşının araya girip onu korumasına izin vermişti.
"Nereye gidiyorsun, evlat?"
Çiftçi çocuk birdenbire durdu. Hayallerine dalmış yürürken dükkanın önünden geçip gittiğini fark ederek kızardı.
"Özür dilerim" dedi ustabaşına. "Bu kadar çabuk geldiğimi fark edemedim."
"İyi. Şurada seni görmek isteyen biri var. Uzun süredir bekliyor."
Ağabeyinin süthanedeki patronunu tamdı, adımlarını sıklaştırarak yanına vardığında adamı neşeli bir şekilde "Günaydın efendim" diye selamladı.
Adam doğrudan konuya girdi.
"Ağabeyin üniversiteye gidiyor, ben de sana onun işini teklif etmek istedim. Onun yarısı kadar bile çalışsan yeterli olacağına inanıyorum."
"Te-teşekkür ederim" diye kekeledi.
"Teşekkür etmene gerek yok. Senin ve ağabeyinin yaptıklarını takdir ediyorum. Swede'i de. Ben doğru dürüst bir eğitim almadım. Zor olanı yaptım, tabii okumak iş değil demek istemiyorum."
"Anlıyorum efendim."
"Esasında gelip seni görmek için zamanım olmazdı ama acilen birine ihtiyacım var. Kabul edersen işten çıkacağını hemen şimdi haber vermen gerekiyor. Ben de işime dönmeliyim."
"Sanırım düşünmeme gerek yok. Maaşımın çok daha yüksek olacağım biliyorum."
"Kazanmak için çok çalışman gerekecek. Kolay iş değildir ama siz çiftlikte yetişen çocuklar ağır işlerin altından kalkabiliyorsunuz. Bu, çok iyi bir özellik."
"Bir dakika bekleyin, size süthaneye kadar eşlik edeyim" diye bağırdı genç çocuk dükkana doğru koşarken. Kısa bir süre sonra kırmızı bir suratla ve ter içinde dışarı çıktı. Nazik bir tavırla istifa etmişti. Bir süre hızlı fakat sessiz bir şekilde yürürlerken çocuk nefesini tutuyordu.
"Buzun nasıl yapıldığı biliyor musun, evlat?" diye sordu yeni patronu.
"Bildiğimi söyleyemem."
"Yaptığımız buzun büyük bir kısmını dondurmak ve besinleri saklamak için kullandığımızı bilirsin. Bunu, tenekelerce suyu olabildiğince tuz içeren salamura içinde dondurarak suni olarak üretiyoruz. Salamura, amonyak gazı içeren borularla eksi 20 derece soğukta tutuluyor. Çok soğuk olan amonyak gazı salamuranın ısısını alır ve salamurayı suyun donma derecesinin altında tutar. Bu da tenekelerdeki suyu buz parçalan haline getirerek dondurur."
"Buz üretirken" diye devam etti, "öncelikli olarak dipteki ve tenekelerin kenarlarındaki suyu dondurmak gerekir. Bu, suyun dondukça genleşmesi sonucu tenekeleri çatlatmasını önler. Anladın mı, evlat?"
"Sanırım" diye yanıtladı. "Ama yine de nasıl yapıldığını gözümle görmeli ve incelemeliyim" dedi.
"Bu iş ancak böyle öğrenilir, evlat."
Sağlam ve güçlü adımlarla tozlara basarak, konuşmadan yürümeye devam ettiler. Sıcaklık 30 dereceye ulaşmıştı ve hala da yükseliyordu. Ufka doğru baktıklarında dalgalar halinde titreyen nemi görebiliyorlardı.
Havadaki amonyak kokusu hedeflerine yaklaştıklarını haber veriyordu.
"Serin binaya girmek hoşuma gidecek" dedi çocuk.
"Çalışırken o kadar kısa zamanda terleyeceksin ki" diye cevap verdi adam. "İşte geldik. Seni Joe ile tanıştıracağım, o da sana hemen ipleri gösterecek. Buz odasından başlayacağız."
Buz odasına girerken genç çiftçi yeni işine karşı ilk tepkisini de gösterecekti. Sonradan, bunun sanki firavunun mezarına girer gibi ölüm sessizliğini andıran bir his olduğunu söyleyecekti. Ardından el bocurgatı çalıştırıldı ve saatte 3 ya da 4 tane 135 kiloluk buz kalıpları kesmeye başlandı.
Joe ile genç adam sırayla büyük buz kalıplarını makineye taşıdıktan sonra bocurgatta buzlarla uğraşıyorlardı. Sonra buz kütlelerini, ilerde Rube-Goldenberg mekanizması adını vereceği yukarıdan aşağıya meyilli inen aletin içine yerleştirdiler. Ardından Joe ile birlikte, buz parçalan, torbaların oluşturduğu girişe benzeyen açık bölümden kayıp bitişik odaya gidene kadar tenekelere su döktüler.
Daha sonra genç adam yan odaya gidip farklı ebatlardaki kalıpları maşayla tutarak yerleştirdi. Montajın bitiminde ise çiftçi çocuk buzlan teslimat için yük arabasını yerleştirdi.
Kendini vererek çalışıyordu. Kolu kendi hızını kazanmıştı. Çalıştıkça şekil kazanan ve dikkat çekici olmaya başlayan kasları hoşuna gidiyordu. Düşünmeden alışılmış hareketleri yaparak çalışırken geleceğini düşünmeyi ve hatta ezber yaparak ders çalışmayı öğrenmişti.
Bazen kendini Annapolis'ten sonra kazanacağı gelecekteki şanını hayal ederken bulurdu. Örneğin bir deniz savaşı sırasında Cumhuriyeti kurtaracak klasik "T çaprazlama"sını düşlerdi. Bir keresinde hayallerinden bir çığlıkla ayılmıştı:
"Dikkat et."
Döndü ve üzerine gelmekte olan 135 kiloluk buz kalıbından kıl payı kurtardı, çarpsa ölümüne neden olabilirdi. Fabrikada güvenlikle ilgili olarak anlatılan kısa bir öğüt çalışırken hayallerini rafa kaldırması gerektiğini ortaya koyuyordu.
Nasıl geçtiğini fark etmeden saat akşam 6 olmuştu. Bir günlük paramı kazandım, diye düşündü.
Süthaneden çıkmak üzere kapıya doğru yürürken kendisine yaklaşan ustabaşı "Bugün çok para kazanmışsındır herhalde" diye seslendi.
"Evet, hem de çevik olmayı öğrendim" diye cevapladı.
"Swede'le birlikte birkaç ay içinde sınavlara gireceğinizi duydum. Bugünkü çalışmanı görünce aklım iyice karıştı. Çok çabuk öğreniyorsun."
"Bu gece yemekten sonra sınav soruları üzerinde çalışmak için Swede'e gideceğim."
"Güzel bir uyku çek. İyi geceler."
Swede ile hayallerini paylaşıp, beraber ders çalışacakları geceyi düşünerek hızla uzaklaştı.
Akşam yemeğini hızla mideye indirdikten sonra, ailesine veda edip Swede'le buluşmaya gitti. Her zamanki gibi birbirlerini sevgi ile karşıladılar, gülümseyerek selamlaştılar. "Bu akşam ne çalışacağız, Swede?" "Savaş usul ve stratejilerine ne dersin?" "Bugün süthanede savaş tarihi çalışırız diye düşünmüştüm." "Bana yeni işini anlatsana."
"Anlatacağım. Ama önce hangi konuların üstünden geçmedik ona bir bakalım. Biliyorsun, sadece birkaç ayımız kaldı."
"Silahların gelişimini çalışmaya başlamıştık. Donanmaların malzeme ihtiyaçları ve tedarik hatlarını çalıştık. Ateş gücü kullanımını işledik. Askerlerin eğitimi konusunu tekrarladık."
"Savaş tarihini ülkelerin ekonomileri ışığında inceleyelim diye düşünmüştüm. Ordularını ve filolarını nasıl oluşturuyorlar? Bunları oluşturacak parayı nasıl buluyorlar?"
"Bu çok önemli bir soru" dedi Swede. "Bizden sadece bu konuda bir broşür hazırlamamızı isteseler çalışmamız yıllarca sürebilir."
"Sanırım kendi cevaplarımızı oluşturmamızı isteyeceklerdir. Genel bilgi düzeyimizi iyi ifade eden birkaç cümle onları etkileyebilir. Dün kütüphanede bir kitap buldum. Okuduktan sonra sana vereceğim. Birkaç gün içinde iade edilmesi gerek."
"Bu kadar şeye nasıl yetiştiğini anlayamıyorum. Eve gidiyorsun saatlerce kitap okuyorsun, sonra sabah çok erken kalkıp süthaneye gidiyorsun. Hepsine nasıl yetişebiliyorsun be oğlum?"
"Bana oğlum deme. Senden birkaç ay büyük olduğumu unuttun mu?" diye takıldı.
"Haklısın. Unutmuşum. Bu gece nasıl oldu da ekonomi ile ilgili bir kitap almadın yanına."
"Unutmuşum. Yeni işin nasıldı?"
"Büyük amirallerin hayatlarını tekrar edelim. Ben sana sorular sorayım, sonra da sen bana sorarsın. Bunu bitirince de tekrar strateji konusuna dönebiliriz. Ben Merrimac and the Monitor'u bitirdim, sen de bana Güneyin Süvari Taktikleri'ni anlatırsın."
İki genç adam saatlerce birbirlerine sorular sordular. Sonra akşam saat 9'a kadar askeri kitaplarını okudular.
"Gerçekten de eve gidip ekonomiyle ilgili kitabı mı okuyacaksın?" diye sordu Swede sessizliği bozarak.
"Evet ve de şafakla kalkacağım. Okurum ama."
"Sen dürtüklemesen bu işin altından nasıl kalkardım bilemiyorum" dedi Swede.
Ertesi akşam çalıştıklarını tekrar etmek için buluşmak üzere sözleşerek ayrıldılar.
Genç adam günlük programına kolaylıkla alıştı. Sabah erkenden kalkıyor, saat akşam 6'ya kadar çalışıyor, akşam yemeğini çabucak yiyip Swede'le ders çalışmaya gidiyordu. Haftalar çabucak geçip gitti.
İki ay içinde Belle Springs'deki süthanede kalfalığa yükseldi. Fırın odası üç adet borulu kazandan oluşuyordu. Gevşek, neredeyse toz halinde kok kömürü kullanıyorlardı. Klinker, yani tuğla ya da fırında çok ısınan taşımsı maddeler belirli aralıklarla oluşuyordu. Dilimleme makinesiyle yanan kömürü bir yana itiyor, ızgaralardan klinkerleri temizliyor ve başka bir işçi klinkerlerin üzerine su dökerken o da bunları taşıyordu.
Süthanenin ikinci mühendisliğine terfi etti ve maaşı ayda 9ü dolar arttı. Haftanın yedi günü, sabah saat 6'dan akşam 6'ya kadar günde 12 saat, haftada 84 saat çalışıyordu.
İki genç adam sınava kadar geceleri yoğun çalışmalarına devam ettiler. Birbirlerine o kadar çok bilgi ve teori yüklediler ki, sona doğru artık biraz aptallaşmaya başlamışlardı.
Her şey bittiğinde sanki duyguları çekilmiş gibi hissettiler kendilerini ama ikisi de sınavı geçtiklerine ve donanmada uzun bir gelecek için yolun başında olduklarına emindi ve birlikte Annapolis'te geçirecekleri günleri heyecanla bekliyorlardı. Yıllar sonra Swede, arkadaşına sonuçlan öğrendikleri günü hatırlatacaktır.
"Sizin eve elimde telgrafla koşarak geldiğim zaman yüzündeki keder dolu ifadeyi asla unutmayacağım. Sanki bir cenazeden dönmüş gibiydin. Pek yapmadığımız bir şeyi yapıp birbirimize sarıldık. Sen isteksizdin ama benim sevincimi paylaşmaya çalışmıştın. Sonra sınavı çok iyi derece ile geçtiğini ama Annapolis'e kabul edilmediğini, yirmi yaşında olduğun için koşullarına uymadığını söyledin."
"Ama sonra" diye hatırlattı genç çiftçi, "Hala West Point'e girebileceğimi anladık, sınav iki okul için de geçerliydi. Ayrı yerlerde okuyacak ve yıllar boyu ayrı kalacaktık. Üzülme sırası o zaman sana gelmişti."
"İkimizin de birbirimize içtenlikle yardım ettiğini bildiğimiz için zorlukların üstesinden gelebildik. Özellikle de Kansaslı senatörünün elinden geleni yapması ve senin West Point'e kabul edilmen gerçekten de ne büyük bir şanstı."
İki adam yıllar boyu mesleklerinde ilerlerken de dost kalmaya devam ettiler. West Point öğrencisi, çocukluk arkadaşı Swe-de'i ve başarmak için seçtiği zorlu ama emin yolu hiçbir zaman unutmayacaktı. Gençliğinde edindiği sıkı çalışma disiplini hem kafasını hem de vücudunu her zaman sağlam kılacak ve gelecekte edineceği daha büyük başarılara onu hazırlayacaktı. Çok daha büyük başarılara.
Dostluk ve öğrenme arzusu ile amiral olmak ya da donanmada meslek edinmek isteyen bu dinç ve kuvvetli çiftçi genç Dwight David Eisenhower, bir general, tarihteki en büyük silahlı kuvvetlerin komutanı ve ABD'nin 34. Başkanı olarak biliniyor.
Tarihçiler, tarihi yeniden yazanlar ya da sonradan fikir yürütenler için "Ike" Eisenhower "başka hangi meslekleri seçebilirdi" üzerine spekülasyonlarda bulunmak kolay olacaktır. Zamanın sağladığı avantajla, önemli parçalar ve temel gerçeklerle ilgili bilgilerimizi bir araya getirebiliyoruz.
Dwight Eisenhower'ın ciddi bir okur olduğunu ve tarihi, özellikle de askeri tarihi sevdiğini biliyoruz.
Eğitim konusunda ne kadar kararlı olduğunu ve Annapolis'e girse orada da başarılı olacağını tahmin edebiliriz. Ne olursa olsun, askerler için zor geçen 1920'ler ve 1930'larda kariyerine devam edip yükselirdi. Askeri akademide sınıf birincisi olduğunu biliyoruz.
İkinci Dünya Savaşı'nın başlangıcında donanmada orta derecede bir sorumluluğu olması beklenebilirdi. Dünyanın, insanlığın gördüğü en büyük cinnette, yani İkinci Dünya Savaşı'nda "Ike" adının duyulacağı da hiç şüpheye yer vermeyecek bir durumdu.
Bu noktada, spekülasyonlar hayale dönüşüyor. Geleneksel olarak Amerika'nın donanmaya ve de kahramanlara karşı her zaman inanılmaz sevgisi olsa da, üst düzey donanma subayları üst düzey siyasetin içinde yer almamışlardır.
Ancak İkinci Dünya Savaşı'ndan sonraki beş Amerikan başkanının da donanmada görev almış olması bu durumun değiştiğini göstermektedir; Johnson, Kennedy, Nixon, Ford ve Carter.
Kennedy'nin donanmadaki görevinin ona birçok yarar sağlamış olduğu açıktır. Ama aynı zamanda kabul edilmeli ki, seçimleri kazanması ismi, maddi varlığı, karizması ve ABD'nin "dini konuları"na doğrudan eğilmesi sayesinde mümkün olmuştur. Hiçbir konuda "donanmadaki kariyeri" etkili olmamıştır.
Ike'la ilgili son bir analiz onun doğal kişiliği ve doğuştan edinilmiş siyasi yapısı dikkate alınmadan yapılamaz. Donanma Komutanı ya da Amerikan Başkanı olup olamayacağı ayrı bir tartışma konusu olabilir ama Dwight David Eisenhower'ın hayat hikayesini okuyanların dikkate alması gereken noktaları açıktır:
Oku
Çalış
Sindir
Karar ver
Kararlarını eyleme geçir
Sebat et
Çok çalış ve geri kalan her şeyi Tanrıya ve şansa bırak.
1990'ların Amerika'sında bütün ırklar ve inançlar için aynı kurallar geçerlidir. Bugünkü kadar belge hiçbir zaman toplanmamış, kataloglanmamış, gözden geçirilmemiş, karşılaştırılmamış, incelenmemiş, kaydedilmemiş, görselleştirilmemiş, yazılmamış ve özetlenmemiştir.
Ike Eisenhower'ınki gibi değerlerin tarıma dayalı ekonomiden geldiğini söyleyenler bu değerlerin kalıcı doğalarını anlayamamaktadırlar. Öğrenme arzusu ile dolu olanlar doğru yolu mutlaka bulurlar.
-
Ağladı. Nefret dolu gözyaşları döktü. Soğuk, acı, rahatsız edici bir nefret duygusu. Hırslandıran, kibir dolu bir nefret. Topluma ve otoriteye duyulan nefret, özellikle babasının ve kilisenin otoritesine. Özellikle de kendi otoritesini göstermekten daha ciddi bir nedeni olmadan onu hapse tıkan görevliye karşı.
Nefret, evet ama umutsuzluk ve keder, hayır. Eninde sonunda birkaç gün içinde çıkacaktı. Ama sorun geri döneceğini bilmesindeydi. Bu, ilk hapsedilişi değildi. İsyan etmek onun doğasında vardı.
Ilık gözyaşları yüzünden sakallarına kadar indi, tuzlu tatları dudaklarının kenarına yerleşti. Üzüntüden çok kızgınlıkla, sert bir şekilde gözyaşlarını silerken fark etti ki hayatında ilk defa ağlıyordu.
Etrafını tekrar gözden geçirdi. Hücre iki metrelik tabut gibi bir kutuydu; penceresiz ve sadece kocaman bir ahşap kapısı olan kara bir delik. Onu sert, çıplak ve kiremitle taş karışımı zeminden ayıran tek şey yatak yerine geçen saman yığını ve de her yeri kaplayan suydu. Her zaman ıslaklık olurdu. Kaygan ve ince, taşa yayılmış, havaya ekşi sidik kokusuyla birlikte yayılan bir ıslaklık. Su duvarların içinden sızarak, yattığı yerden az uzaktaki köşedeki deliğe, tuvalete akardı. Saman yığınının üstünde cenin şeklinde kıvrıldı.
"İsa da bu şekilde mi doğmuştu?" diye düşündü. Gülümsedi. Kendini yüksek sesle kahkaha atarken buldu. Çok sık gülmezdi. "Hayır" diye düşündü. "O yoldan gitmeyeceğim." O yol, yani deliliğin yolu.
Peter neredeydi? Onu özlemişti. Peter, bir fareydi. Ona çocukluk arkadaşının ismini vermişti. Artık ortalıkta hiç iare yoktu. Peter bile. Ne olmuştu? Bu sefer hangi zehri vermişlerdi? Durumda bir gariplik vardı. Faresi olmayan bir zindanın ne anlamı olabilirdi? Kendisine saygı duyan her tutuklunun bir faresi olmalıydı. Zamanı dolar dolmaz bu eksikliğin sebebini bulması gerektiğini düşündü. Can sıkıcı bir durum.
Islaklık. İşte yine başlamıştı. Damlayan, sızan, duvarlara, yere, tavana yayılan ıslaklık; hatta kapı bile ıslaktı. Onu yutmak için, bir ahtapotun kollarını yaydığı gibi yayılıyordu sanki. Tavana kadar suyla dolmuş olan hücresinde, suyun üstünde durup ölmeden önceki son oksijen dolu nefesini burun deliklerinden içeri çekerek boğulduğunu gördüğü rüyadan terler içinde uyanacaktı. Çin işkencesi ile ilgili bir şeyler okumuştu. Çok etkili olmalı diye düşündü. Verdiği dehşeti de unutmamak gerekir. Planlarına yardımı olabilirdi.
Planları vardı. Onlar olmadan yıllardır sınıfının birincisi olması imkansızdı. Yasal ya da yasal olmayan, eline ne geçtiyse okumuştu. İlk planı hemen şu an için geçerliydi. Duasının üstünden bir kez daha geçmeliydi. Hayatta kalma duası.
Önce ailesini düşündü. Onu papaz okuluna sokabilmek için uzun ve yorucu bir uğraş veren annesine karşı hissettiği sevgiyi düşündü. Papaz olmadan okuldan ayrılırsa annesini hayal kırıklığına uğratır mıydı? Hastalandığında ve kazada yaralandığında ona bakmamış mıydı? Hayatını ona borçlu değil miydi? Ya da acaba kendi hayatını yaşaması annesi için daha büyük bir ödül mü olurdu?
Hissettiği geçici şüphe babası aklına geldiğinde yok oldu. Sıkça, hiç sebep yokken yediği acımasız dayakların hatırası denizdeki gelgit gibi üzerine çöktü. Kan basıncının sinirinin en son noktasına kadar yükseldiğini hissetti.
Hatta bir kere babası annesiyle arasındaki savaşı kazanıp, onu okuldan çekip aldığında ve ticarete sokmaya karar verdiğinde bile ağlamamıştı; ne de yumruk, sopa ya da kamçıyla dövüldüğünde. O insanlıktan uzak, iblis ruhlu adama bu mutluluğu yaşatmayacaktı. Eninde sonunda bir gün eşit duruma gelecek ve ödeşeceklerdi.
Henüz burada yalnızdı. Bir otoritenin yerine bir diğerini koymamış mıydı? Farklı ve daha vahşi olan bir çeşit otorite. Şimdiye kadar dayanmak zorunda kaldığından daha güçlü bir otorite. Çok daha kurnaz, daha geniş ve her şeyden öte çok daha uzun süren bir otorite. Ne kadar da harap edici bir durumdu.
Ayağa kalktı. Yavaşça kemiklerini kıtırdatıp kısa boyuyla olabildiği kadar dikildiğinde giysisine girmiş hamamböcekleri yere döküldüler ve hızla yatağı olan saman yığınının aralarında kayboldular.
Onları unutmuştu. Basit gri giysisinin kıvrımlarına yerleşmiş olduklarını unutmuştu. Şimdi onlardan her zamanki gibi intikamını alacaktı. Giysisini kaldırarak çişini en yakın grubun üstüne doğru hedefledi ve onları hücresinin tek deliği olan heladan aşağı gönderdi.
Şimdi oturabilirdi. Tiksindirici delikten en uzağa, zaten dar olan bir alanın en uzak noktasına. İşe yarayacağından değil. Koku her yere yayılıyordu elbette, burun deliklerini kaplamış, aldığı her nefesle birlikte açık bir lağım borusundan esen rüzgar gibi ciğerlerini dolduruyordu.
Yeniden hayatta kalma dualarını, papaz okulundaki yaşantısını, derslerini, görevlerini ve aldığı cezalan, onda nefret uyandırmış olan her şeyi aklına getirdi.
Sürekli tekrar eden şarkı ve dualarıyla uzun komünyon ayinini düşündü. İlk seferlerde uyuya kalacak gibi olurdu. Böyle zamanlarda saatlerce ayakta durmak zorunda kaldığından önce ayaklan, sonra da bacakları uyuşurdu. Ceza yememek için kaç kere ayaklarını yere vurarak dik ve uyanık kalmaya çalışmıştı? Zamanla aklına bitirdiği ya da okumakta olduğu ve bitirene kadar saklayıp saklayamayacağını bile bilemediği romanı getirerek mekanik bir şekilde ayinleri tamamlamayı öğrenmişti.
Bu, onun en son "günah"ıydı, daha doğrusu günahının sebebi. Bir keşişi itip dolabın üstüne düşmesine sebep olmuştu. Onun dolabı. Keşiş, kendini kaybetmişçesine, şüphelendiği yasak kitapları aranırken asma kilidi kırmıştı. Tehlikeli, aykırı fikirler. Kabul edilebilir biricik doktrine, kilisenin doktrinine aykırı olan fikirler.
Keşişin canını yakmamıştı. Sadece egosunu ve gururunu incitmişti. Bu da yeterli olmuştu. Otoriteye meydan okumuştu. Hakkında gittikçe yayılan söylentiyi, sinirlerine hakim olamayan adam söylentisini doğrulamıştı. Müdür bir haftalık hücre hapsi cezasını verirken duraksamamıştı. Genelde bu süre daha da uzatılırdı.
Bir kez daha onları kandırmıştı. Aylar önce saklamıştı kitapları. Önce yatağının altına sonra sırasının içine ve en sonunda da kilitli dolabına tıkıştırmıştı. Şimdi ise hem onun hem de diğer öğrencilerin gizli yerleri vardı. Onun yeri okulu çevreleyen duvarların köşesindeki elma bahçesinin en ucunda, üçüncü taşın arkasıydı.
Bahçede çalıştıktan sonra taşın arkasından değerli sayfaları aşırıp, kitabı cüppesinin kuşağının altına sıkıca yerleştirir ve günlük yapılması gereken sıradan işlerinin arasından vakit çalıp da bu sayfalan hırs ve istekle bir nefeste okuyabileceği anları beklerdi. Yalnızca gün içinde bunu kaç kere yapabildiğine değil, ne kadar hızlı okuyabildiğine ve bir ay içinde kaç kitap bitirebildiğine kendi bile şaşırırdı.
Fakülteden birkaç arkadaşı da son çıkan "tehlikeli" klasikleri ya da yeni yayınlanmış romanları paylaşarak ona yardım ederlerdi. Hukuk, tarih ve edebiyat derslerinden aldığı yüksek notlarda çeşitli konularda bol bol okumasının büyük faydası olduğunu biliyor ve bu suretle de hocalarını ve rahipleri şaşkınlığa uğratıyordu. Bilimsel bilgi ve başarılarını biraz daha fazla sergilese daha uzun ve acımasız cezalar alacağından emindi.
Birdenbire, dışarıdaki uzun koridorda yankılanan bir sesle ağır ahşap kapı sertçe açıldı. Fırtınada yeryüzüne çarpan bir yıldırım gibi karanlığın arasından bir ışık yüzüne vurdu. Günlük yemeği gelmişti. Suyunun yarısı yere dökülecek şekilde yanına fırlatılmıştı. Gözlerini hala alışık olmadığı ışıktan kırpıştırarak yemeğine uzandı; hamamböcekleri kasenin ağzına yetişmeden birkaç saniye önce o yetişti.
Tam olarak seçemese de her zamanki yemekti. Yani sert ve kara ekmeği zar zor kaplayan soğuk çorba. Ekmek o kadar sertti ki çorba deliklerinden giremiyordu bile. Hızla ekmeği ısırıp kemirerek, et suyunu yuttu. Birkaç saniye içinde bitivermişti. Ayağa zıplayarak kalktı ve dans eder gibi yaparak yemeğin kokusuna üşüşen hamamböceklerini silkeledi.
Bir süre ayakta duracaktı. Dua sırasında uzun saatler boyu ayakta kalıyor olması işine yarıyordu. Son okuduğu klasik hakkında düşünmeye başladı. En beğendiği bölümleri ezberleyene kadar defalarca okumuş ve ezberlemişti, özellikle de iktidarın tanımı ile ilgili olan bölümü:
"Halkın ortak iradesinin seçilmiş yöneticilerine üstü örtük ya da açık rızalarıyla devredilmesi." İktidar: Dünyanın gerçek gücü. İnsanlığa hükmeden güç. Tek geçerli güç. Nasıl devam ediyordu o bölüm? diye düşündü. Sonra hatırladı.
1. İktidar nedir?
2. Ulusal hareketleri hangi güç üretir?
1. İktidar, belirli bir kişinin diğer bireylerle olan ilişkisidir -ki bu kişi fikirlerini, tahminlerini ve ortaya çıkan ortak eylemin iddialarının doğruluğunu ifade ettikçe bu kişinin o eylemdeki katılımı azalır.
2. Ulusal hareketleri yaratan, iktidar ya da entelektüel eylemler hatta tarihçilerin varsaydığı gibi bu ikisinin birleşimi değil, olaylara katılan tüm halkın eylemiyle yaratılır. İnsanlar öyle bir araya gelir ki, olayda doğrudan payı olanlar en az sorumluluğu alanlar oluverir.
Ahlaken, iktidarı kullananlar olayı meydana getiriyor görünür, fiziki olarak ise iktidara teslim olanlar. Ancak eylem fiziki olan dışında algılanamaz olduğu için, olayın nedeni birinde ya da diğerinde değil ikisinin birleşimindedir.
Bu kadar derin konular Soso için bile fazlaydı. Yarı uyur hale geçmeye başladı. Bilincinin yarısı kapanmıştı. Düşüncelerinin arasında Tolstoy'un hayaleti belirdi ve ardından yerini Alman düşünür Karl Marx'a bıraktı. Akıl gözünün önünde ikisi dehşetli bir dansla dönerek kıvrıldılar. Gittikçe ona doğru yaklaştıklarında ona sarılacaklarını zannedip korku içinde titredi.
Dansçılar silikleşirken kendini kocaman bir satranç tahtası üzerinde buldu. Önünde duran diğerleri bariz havalan olan ve önemli görünen insanlardı. Sadece elini sallayabiliyordu. Adamların bazıları düştü, bazıları kayboldu ya da ondan uzaklaştı. Bu hareketi her yapışında tahtanın üstünde başka bir konuma geçiyordu.
Birdenbire satranç tahtası üzerindeki bütün adamlar canlandılar ve ona doğru koşarak, onu yakalayıp sertçe sarsmaya başladılar. İki keşiş derin uykusundan onu sarsarak uyandırıyordu.
Zamanı dolmuştu. Bir hapishaneden diğerine geçmesi için salıverilecekti.
Banyo yapmaya götürülmüş, temiz giysiler verilmiş ve günlerdir yiyebildiği ilk normal yemeği yedirilmişti. İçini bir sükunet kapladı. Kararını vermişti. Okul içindeki bir grubun lideri olarak eylemlerine devam edecek ve daha da yoğunlaştıracaktı. Grubu yönetimi altına alacaktı, çünkü kimsenin kendisi kadar insafsız olamayacağını biliyordu.
Okuldaki arkadaşlarının ona taktığı adıyla Soso, müdürün önüne çıkarılmış ve sapkın alışkanlıklarından vazgeçmeye zorlanmıştı. O da inandırıcı bir kolaylıkla kabul etmişti. Eninde sonunda yapacaklarını erteleyen taktiklerden biri değil miydi?
Daha sonra komünyon ayininde ekmeği ve şarabı eline aldığında bütün gözleri üzerinde hissetti. Duasını gayet içten bir şekilde yaptı ancak bu, onların beklediği dua değildi. Onunki iktidar, zenginlik ve bunlarla ne yapabileceğine ilişkin düşüncelerin yer aldığı bir duaydı.
Soso eylemlerine devam etti. Lideri olduğu grubu müdürün otoritesini gittikçe artan bir asilikle sorgulamaya yönlendirdi. Yasak kitapların dolaşımını artırdı, tartışmanın içine birçok yeni arkadaşını çekti.
Artık müdür daha fazla dayanamadı. Soso çağrıldı ve derhal uzaklaştırılacağı belirtildi. Bir yorum yapmadı, sessizce durdu. Bu davranışı müdürü daha da çileden çıkarttı. Sonunda müdür tarafından kovulmuştu.
Daha sonraları annesi sağlık nedenleriyle oğlunu okuldan aldığını iddia edecekti ama Soso, ateist, yurtsever ve sosyalist eğilimli bir grubun, "Mesame Dasi"nin lideri olduğu için kovulduğunu biliyordu.
Papazlık hakkı alınan genç az sayıdaki eşyasını toplamaya ve diğer isyankar arkadaşları ile vedalaşmaya gitti. En değerli eşyalarını, Tolstoy'un Savaş ve Barış'ı ile Karl Marx'ın Kapital'ini, almak için elma bahçesine son bir ziyarette bulundu.
Yıllar sonra Soso ilahiyat okulunda geçirdiği günleri şükranla hatırlayacaktır, çünkü burada edindiği deneyimler ona geleceğini şekillendirmede yardımcı olmuştu.
Gençliğinde "Soso" olarak bilinen, doğumunda Joseph V. Dzhugashvili adı verilen bu papazın adım tarih 'Joseph Stalin' olarak kaydetti.
Stalin, tarihin gördüğü en acımasız kişilerden biri olmakla suçlanacaktı.
Normal ya da sıradanın çok uzağında olduğu için "büyük adam" tanımına uygun düşmektedir.
Çok zeki, kurnaz, hileye yatkın bir kişiliği vardı. Komünist saflarda, hiç şüphesiz okuldaki deneyimlerinin de yardımıyla yükselmişti.
Eğer Soso'ya papazlar ve Tiflis'teki dini okulun müdürü Germogen daha farklı davransaydı 20. yüzyılın tarihi inanılmaz ölçüde değişebilirdi.
Okuldaki yıllarında ortaya çıkan öğrenme yeteneklerini öğretmenleri değerlendirebilselerdi ne olurdu? Hırsı Ortodoks Kilisesi'nde bir rahip olmaya yönlendirilseydi? Gizli çalışma ve iş bitirme becerileri Kilise için kullanılabilseydi o dönemin Rusyası için çok önemli sonuçlan olabilirdi. Acımasızlığını ve babasına olan nefretini bile Kilise için hizmet etmeye yönlendirerek üstesinden gelebilirlerdi.
Eğer Soso papaz olsaydı, Rus Devrimi Stalin'in eksikliğinden olumsuz etkilenmezdi. Ancak Lenin'den sonra tarih çok farklı bir yön izleyebilirdi. Bu durumda Lenin'in yerini kim alırdı? Beria, Molotov ya da Krupskaya mı? Troçki istediği zafere ulaşmış olur muydu? Bu sorularla ilgili olarak sadece spekülasyon yapabiliriz.
Hatta Lenin'in yerine geçecek olan kişi iki dünya savaşı arasında liderliğini sürdürebilir miydi? Peki ya 1920 veya 1930'lardaki tasfiyelerde neler olurdu? Stalin gibi Rusya'yı zafere götürebilir miydi? Roosevelt ya da Churchill'le onların eşiti olarak bir araya gelebilir miydi? Dünya bu soruların cevaplarını hiçbir zaman öğrenemeyecek.
Joseph Stalin, hiç tartışmasız Lenin, Mao, Hitler, Einstein, Churchill veya Keynes ile birlikte 20. yüzyılın en önemli kişiliklerinden biriyd
-
Yirminci yüzyılın başlarında Viyana sanatın, müziğin, eğlencenin ve neşenin şehriydi. Kimileri mimari güzelliğinin Paris'e rakip olduğunu iddia ediyordu. Johann Strauss -genç olan- birkaç yıl önce ölmüştü. Onun bestelemiş olduğu Mavi Tuna, şehrin sokaklarında tüm heybetiyle dolaşıyordu. Nehir kenarlarında birbirinden o kadar farklı insan yaşıyordu ki, nehre kimi zaman "Irkların Anayolu" deniliyordu.
Ayrıca Viyana bir imparatorluk şehriydi. İmparator Franz Joseph 50 yıldan fazla süredir Habsburg tahtındaydı. Habsburglar İspanya'yı, Hollanda'yı ve Macaristan'ı yönetmiş, 700 yıldan fazla süredir varolan bir imparatorluktu. Ancak imparatorlarının kendisi gibi Habsburg İmparatorluğu da yaşlanmaktaydı. Rusya'nın dışında Avrupa'nın en büyük ülkesini yönettiği halde çöküş başlamıştı. Ancak bu çöküşü, şan ve şöhret için şehre doluşan sanatçılar göremiyordu.
Şehrin merkezine "iç şehir" deniliyordu. Daha önceden surlar içinde kalan bu bölge şehrin en ünlü caddesi olan Ringstrasse ile çevriliydi ve İmparatorluk Sarayı, sanat ve tarih müzeleri, St. Stephen Katedrali ve Viyana Üniversitesi'ni barındırıyordu. Bu şehre gelen iki genç adam şanslarını aramak için birlikte bir oda tuttular.
İlk önce ressam olan gelmiş ve mütevazı odaya yerleşmişti. Oldukça ufak olan oda iki genci ancak barındırıyordu. Odaya iki portatif yatak, genişçe bir masa ve iki sandalye sıkıştırılınca hareket edebilecek alanları kalmamıştı. Genç ressam pencerenin dışındaki saksılıkta biraz sosis, ekmek ve süt bulunduruyordu. Hemen çalışmaya ve ileride tamamlayacağı taslakları çizmeye başlamıştı.
Birkaç gün sonra arkadaşı Gus da geldi. Beraberinde hoş lezzetler getirmişti: Kızarmış domuz eti, taze pişmiş fasulye, peynir, jambon ve kahve.
"Büyük ve güzel şehir Viyana'ya hoş geldin" diye bağırdı ressam.
"Sana etrafı göstermek için sabırsızlanıyorum. Opera binasını görmelisin. Muhteşem."
Gus önce yemek yemek istediğini söyledi. İki genç mükellef bir yemekten sonra keşfedecekleri şehri gezmeye çıktılar. Gus büyük bir tur yapmıştı ama mütevazı odalarına döndükleri için mutluydu, çünkü uzun süren yolculukla yorulmuştu.
Gus müzisyendi ve bir piyanoya ihtiyacı vardı. Aradığını devlete ait bir rehine dükkanında buldu. Piyano, birlikte yaşayacakları ilk soruna yol açmıştı. Ufacık olan odaya sığdırmaya imkan yoktu. Genç sanatçılar ufak odalarına verdikleri kiranın iki katını verip koridorun sonundaki daha büyük başka bir odaya geçtiler.
Sonraki gün müzisyen giriş sınavlarını verdiği Müzik Akademisi'ne kaydını yaptırdı. Arkadaşının erken gelen başarısını kıskanan ressam içe dönük ve alıngan bir ruh haline bürünmüştü. Ufak bir olay yüzünden bile sinir krizi geçiriyordu. Zaman geçtikçe Gus'un akademideki başarısıyla ilgilenmemeye başladı. Bir keresinde genç müzisyen eve akademiden bir kız arkadaşını getirdiğinde inanılmaz derecede kızdı. Kızlarla erkeklerin aynı okulda okuduğu sistemi desteklemiyordu.
Ressamın elinde Güzel Sanatlar Akademisi'nden ünlü bir profesöre yazılmış bir referans mektubu olduğu halde bunu kullanma fikrinden, çalışmalarının bahsedildiği kadar iyi çıkmayacağı düşüncesiyle nefret ediyordu. Birçok kere odalarından elinde portfolyosuyla çalışmalarını göstermek için çıkmış ancak cesaretini yitirerek görüşmeye gidememişti. En sonunda Gus'a akademinin onu kabul etmediğini söyledi. Yetersizlikleri yüzünden öfke krizlerine girip etrafında gördüğü adaletsizliğe isyan ediyor ve bu davranışlarıyla arkadaşını korkutuyordu.
Gus, ressamın kendine kurduğu tutumlu ve zorluklara dayalı hayata hayranlık duyuyordu. Arkadaşı günlerce sadece süt, ekmek ve tereyağı yiyerek yaşıyor ve daha fazla para biriktirebilmek için pantolonlarını ütüye göndermiyor, yatağının şiltesinin altına koyarak düzleştiriyordu. Her şeye rağmen müziğe olan ortak tutkuları aralarında özel bir bağ yaratmıştı. Hatta ressam operayı Gus'tan daha fazla seviyordu.
Ressam o basit ve yavan hayatında biriktirdiği parayla opera ya da tiyatroya gidiyordu. Gus'la beraber iki krona kadınların giremedikleri gösteriyi seyretmek için bilet alırlardı. Geceleri belli saatte kapılarını kapayan binadaki odalarına gidebilmek için çoğunlukla gösteri bitmeden önce çıkarlardı. Eğer çok gecikmişlerse kapıcıyı uyandırır ve bahşiş verirlerdi. Döndükleri zaman ressam Gus'ı kaçırdıkları bölümleri çalması için ikna ederdi.
Viyana'nın eğlence aleminde genç sanatçıların günlerini kadınlarla renklendirecek ne paralan, ne zamanlan, ne de eğilimleri vardı. Bu konuda yaptıkları tek şey şehrin Spittelberggasse denilen kesimine gidip cinselliğin en çirkin yüzüne ahmakça bakmaktı.
Gus akademideki eğitimine devam ederken ressam da çılgın bir çalışına dönemine girmişti. Sanki arkadaşının ilerlemesinin verdiği itibara yetişmeye çalışıyordu. Çizdiği taslakların dışında Viyana için yapabileceği mimari gelişim projeleri için de taslaklar çiziyordu. Yoksulların oturduğu şekilsiz konutları yıkıp yerlerine örnek binalar yerleştirmek istiyordu. Daha sonra müzikal bestelemeye çalıştı, hatta dekor ve kostüm çizimleri bile yaptı. Bu çalışmaları Gus'ın başarısıyla aynı döneme denk düştü, üç bestesi söylendi ve yaylılar için **SANSÜRLÜ-KELİME****SANSÜRLÜ-KELİME****SANSÜRLÜ-KELİME**teti çalındı.
Yaz geldiğinde iki genç ayrılacaklardı. Gus, anne ve babasının yanına gidecekti. Ressam da akrabalarını ziyaret edeceğini söylemişti. Ayrıldıkları sırada Gus, arkadaşının odalarının böcek istilasına uğradığını mırıldandığını duydu. Bu sözler oda arkadaşlıklarının son cümlesiydi.
Ressam Viyana'ya 1908 yazının sonuna doğru döndü. Bir kez daha Sanat Akademisi'nden ret cevabı aldı. Taslakları sınava girmesi için yeterli bulunmamıştı. Daha harap ve bakımsız bir binaya taşındı ve giderken Gus'a hiçbir not bırakmadı.
Sonraki yıl genç ressam iki kez daha yer değiştirecekti. Son taşınışından sonra artık kalıcı bir adresi olmayacaktı. Viyana caddelerinde dolaşan kimliksiz ve isimsiz bir serseri haline gelmişti. Başını yaslayacak nereyi bulursa orada uyuyordu. Parklarda, kapı kenarlarında, banklarda ve yoksullar için yapılmış ucuz otellerde uyuyordu. Durumunu değerlendiriyor, tekrar tekrar onu Viyana'ya getiren sebepleri düşünüyordu. Artık profesöre yazılan mektubu vermediği için kendini lanetlemeye başlamıştı.
Reddedilişlerinin sebebinin taslaklarının yetersizliği olduğu fikrini bir türlü kabul edemiyordu. Eğer biraz parası olsaydı her şeyi değiştirip düzeltebileceğine inanıyordu. Onları çeşitli çarpıcı fikirleri ile ikna edebilirdi. Yeteneği sınır tanımayacaktı. Sadece çizim ve resim yapmayacaktı, onlara müzikal yeteneğini de gösterecekti. Zaten niye bir müzikalin sahne dekorunu ve kostümlerini çizmemişti ki? Hatta müzikalinin zafere ulaşacağı binayı da tasarlayabilirdi.
Gündüzleri şehrin merkezinde gördüğü muhteşem binalar ve olağanüstü konaklar onu intikam düşüncelerine dalmaya itiyordu. Ama o da onlar gibi olacaktı. Hatta belki Sanat Akademisi'ni bombalayacaktı.
Geceleri gizlice bulduğu köşelerde uyurken Gus'un başarısızlığa uğradığını hayal ediyor ve çok ünlü bir sanatçı olan kendisinin ona hayatta kalabilmesi için yüklü miktarda para verdiğini düşlüyordu.
Kısa bir süre sonra günleri gecelerine karışır oldu. Akıllılıkla delilik arasındaki ince çizgide gelir gider oldu. Düşünceleri gerçekle olan tutarlılıklarını kaybetmişti. Bazı zamanlarsa mantıklı düşünmeye başlıyor, yeteneklerini sıralıyor ve hayata dönmek için savaşması gerektiğine inanıyordu.
Yapması gereken ilk şey sokaklardan kurtulmaktı. İşçilerin toplu olarak kaldıkları bir barınağa gidip bir süre orada evsizlerle birlikte yaşadı. Ancak oradaki gürültüden ve pislikten nefret ediyordu. En sonunda kiliseye gitti, beraberinde taşıdığı giysilerin çoğunu sattı ve bu parayla düşkünler için yapılan ve Epstein adındaki bir ailenin işlettiği bir barınağa yerleşti.
Sokaklardan kurtulmuştu ama dibe vurduğunu da anlamıştı. Zorla banyo yaptırılıyor, dezenfekte ediliyor, çorba ve ekmekten oluşan akşam yemeğini almak için sıraya giriyordu. Onun gibi özel hayatına değer veren biri için bu, kendisine yapılabilecek en büyük hakaretti.
Bir sonraki aşama, üretken bir yaşama dönebilmek için az da olsa para biriktirebileceği bir iş bulmaktı. Kışın kar küreği, bavul taşıdı, hatta dilenmeyi bile denedi. Ama beceremedi.
Sonunda barınakta onun gibi ressam olan bir adamla tanıştı. İkisine de yardım edebilecek bir plan yaptılar. Genç ressam normalden iki kat daha büyük ebatta kartpostallar resmedecek, arkadaşı da kapı kapı dolaşıp turistlere satacaktı. Tek sorun malzeme alacak parayı bulmaktı. Bir zamanlar asla yapmayacağını söylediği şeyi yaptı ve anne babasından borç istedi.
Para eline geçtiğinde ressam yuvarlanmış olduğu çukurdan bir basamak yukarı çıkabilecekti. Boya malzemelerinin en gereklilerini alarak erkeklerin kaldığı bir otel odasına taşındı. Temiz ve fena döşenmemiş odası çok ufak olduğundan resim yapmak için otelin yazı odasını kullanıyordu. Yeni arkadaşıyla yaptığı ortaklık iyi sonuç getiriyordu. Yavaş yavaş eskiden olmak istediği, hayalini kurduğu sanatçı gibi olmaya başlamıştı. Hatta saçını uzatmış, sakal bile bırakmıştı. Kaldığı yerdeki diğer insanlarla da tanışmaya başlamıştı. İnsanların arasına karıştığında duyduğu çekingenlik ve utangaçlık da yavaş yavaş azalıyordu.
Aralarındaki konuşmalar çok geçmeden siyasete yönelmeye başladı. Uzun süredir uyuşmuş olan düşünceleri bir tartışma grubunun lideri olana kadar gelişti. Kimi zamanlar, resim yaparken etrafındakiler politika konuşmaya başladığında sessiz kalamayıp konuşmaya katılıyordu.
Yeni aşkına kendini o kadar kaptırmıştı ki, ortaklığı bozulmuştu. Meclise gidip saatlerce tartışmaları dinliyordu. Bulabildiği ne varsa, yasak dergiler de dahil olmak üzere okuyordu.
Genç ressam akademiye girmek için son bir çabada bulundu ama yine aynı sonuçla karşılaştı: Başarısızlık. Bu arada ailesinden kalan miras bir şekilde eline geçti ama tutumlu olmaya alışmıştı. Yaratıcı enerjisi ile siyasi eğitimini geliştirme isteği arasında gelir gider olmuştu. Ancak sonunda kararını verdi.
Olaylar birdenbire değişmeye başlamıştı. Sanatçıdan çok teknik ressam olmakla eleştirilmişti, ressamdan çok da mimar. Yine de çizimini ve suluboya resimlerini ilerletti, hatta yağlı boyayı da. Bunların hepsini okul eğitimi almadan yapmıştı. Sonraki yıllarda Viyana'daki günlerini "hayat okulum" olarak anacaktı.
Ressam Viyana'da beş buçuk yıl kaldı. Küçük bir kasabadan basit bir genç olarak gelmişti. Büyük şehirde başına hem kötü olaylar gelmiş hem de duygusuz ve katı insanlarla karşılaşmıştı. Defalarca reddedilmişti. Yıllarca arkadaşsız, umutsuz ve parasız kalmıştı. Dibin de dibine vurmuştu. Deliliğe yaklaşmıştı. Ancak hayatta kalmıştı. Zengin olamamıştı ama ailesinden kalan para olmasa bile aynı şekilde yaşamaya devam edebileceğini biliyordu. Şehri terk ettiğinde yılların deneyimi ile sertleşmiş, politika ateşi ile yanan bir adam haline gelmişti.
Viyana'yı ressam olarak terk etmişti ama dönecekti.
Evet, tahmin edileceği gibi Viyana'nın en şaşalı günlerinin zenginliği içinde kendine bir yer edinmeye çalışan bu ressam, tarihin en gaddar ve en kötü adamı olarak kabul edilen Adolf Hitler'den başkası değildi.
Bu adam, birçok ülkenin nüfusundan da fazla sayıda insanın ölümünden sorumluydu. Tek başına karar vererek bir ırka, Musevilere karşı soykırımı resmi hükümet politikası yaptı.
Alman ulusunu kabuslarının içine soktu. İngiliz ve Fransız sömürge imparatorluklarının parçalanmasından ve savaştan sonra iflaslarından sorumluydu. Bütün hatalarına ve başarısızlıklarına rağmen imparatorluklar dünyada belli bir denge sağlıyorlardı. Yeni ulusların demokrasiyi doğru uygulayabileceklerini göstermeleri, ondan da önce kendilerini yönetebilecek güçte olduklarını kanıtlamaları gerekmekteydi. Hitler, kendi başlattığı savaş sırasında, bizlerin de yardımıyla Rus komünizminin güçlenmesine de neden olmuştur.
Hitler'in John Toland tarafından yazılan biyografisinde "O ayrıca geniş kitlelerde hayranlık ve sevgi uyandırmış ve milyonlarca insanın ideali, umudu olmuştu" denmektedir.
Başka tarihçiler tarafından belirtilmektedir ki, eğer Hitler Yahudilere saldırıya geçmeden önce, 1930'ların başlarında ölseydi tarih sayfalarına en önemli Alman ve Avrupalı liderlerden biri olarak geçebilirdi. Alman ulusunun kırılan gururunu onarmıştı. Her şeyden öte Alman ekonomisini yaşadığı en korkunç enflasyondan kurtarmıştı. 1980'lerin enflasyon ölçüleri içinde bile bir el arabası dolusu parayla bir somun ekmek almaya gitmeyi düşünmek olanaksızdır.
1920'lerin Almanya'sı enflasyonun bir ülkeyi harap eden etkisini çok ciddi yaşamıştır. Hitler Almanyası'nın ekonomik anlamda düzlüğe çıkabilmesi büyük ölçüde savaş dönemi üretiminden kaynaklanmaktadır.
Hitler için söylenenin aksine, eğer Churchill 1930'lu yılların başında ölseydi, İngiltere'de oldukça zeki, gelecek vaat eden ama tarih sayfalarında sadece Birinci Dünya Savaşı'ndakî Gelibolu felaketindeki başarısızlığı ile yer alan birisi olarak hatırlanacaktı.
İngilizce konuşan dünya, Hitler'in Alman dinleyicilerini, Churchill'in kendilerini etkilediği gibi etkilediğini ve harekete geçirebildiğini kavramakta zorluk çekmektedir.
İkinci Dünya Savaşı sırasında genç bir çocukken, günümüz Amerikası'ndakinden farklı bir vatanseverlik duygusuyla büyülenmiştik. Bu kötü adama karşı yapılacak Haçlı seferine katılmak için sabırsızlanıyordum. Odam savaş haritaları ile çarpışmaların, seferlerin hatlarını belirten çizimlerle doluydu.
Tek hayalim orduya katılıp Hitler'i canlı olarak esir almak ve sonra ona akla hayale gelmeyecek eziyetler yapmaktı. Hitler, Goering, Himmler ve Goebbels celladın ilmiğinden kaçabildiler. Bunlardan daha az tanınan diğer Naziler mahkemeye çıkarıldığında sadece bir kişi duruşmanın yasallığını sorguladı. Bu kişi eski Amerikan başkanlarından birinin oğlu olan Ohio Senatörü Robert A. Taft'dı.
John F. Kennedy, Cesur Profiller adlı kitabında Senatör Taft'tan söz ederken, onun 6 Ekim 1946 tarihinde Ohio'daki Kenyon College'da Nazi savaş suçlularının yargılandığı Nuremberg Duruşması ile ilgili konuşmasından şu alıntıyı yapmıştı:
Bir dönem Alman ulusunun liderleri olan bu insanların, ne kadar alçak ve aşağılık olurlarsa olsunlar, asılmalarının savaşı engelleyebileceği yaklaşımını şüphe ile karşılıyorum, çünkü hiç kimse kazanacağını düşünmeden savaş çıkarmaz. Verilen hükümde intikam ruhunun hakim olduğunu ve bunun da adalete yer vermediğini düşünüyorum. Mahkum edilmiş olan bu 11 adamın asılması, Amerikan tarihi için uzun yıllar pişman olacağımız bir leke olarak kalacaktır.
Biz bu yargılamalar sırasında Rusların yargılamanın amacı ile ilgili görüşlerini -adalet değil de hükümet politikası olmasını- kabul ettik, bunun Anglo-Sakson gelenekleriyle ilgisi yoktur. Bu siyaseti sanki adli usulmüş gibi göstererek adalet fikrinin Avrupa için uzun yıllar sürebilecek bir dönemde itibarını düşürdüğümüzü sanıyorum. Durumu son bir kez değerlendirecek olursak, korkunç bir savaşın sonunda bile geleceğe daha fazla umutla bakabilmeliyiz, hatta düşmanlarımız bile kendilerine adil davrandığımıza inanabilmelidirler."
Böyle bir hüküm verilirken insanın Hazreti Süleyman'ın, kilisenin bütün azizlerinin ve hatta Tanrı ile oğlunun bilgeliğine sahip olması gerekir!
Hitler hayatının hangi noktasında yanlış yaptı? Tarihçiler on yıllardır bu soruyu soruyorlar. Gelecek yüzyıllarda da sorulmaya devam edecek. Acaba damarlarında Yahudi kanı dolaştığına dair gizli korkusu mu sebep olmuştu bazı şeylere? Tarihçi John Toland bile bu soruyu cevaplayamıyor.
Yoksa genetik bir bozukluğu mu vardı? Deli miydi? İktidarın gücünü tattıktan sonraki bencillik mi? Yoksa Viyana'da yaşadığı zor günler mi neden olmuştu? O günlerde bazı Yahudilerin onu küçümsemesi ve aşağılaması mı? Birinci Dünya Savaşı sırasında yaşadıkları mı? Yoksa Versay Antlaşması'na karşı duyduğu nefret mi? Herkes farklı şeyler söyleyebilir. Bilemiyoruz.
Peki ya Senatör Taft'ın rasyonel fikri hakkında ne demeli? Zaman ilerledikçe kişilik sahibi ve cesur olduğunu söyleyebiliyoruz. Ancak bu satırların yazarı, Senatör Taft'ın Nüremberg hükümlerine değinmekle yanlış yaptığını düşünüyor.
Hitler'in ve Nazi uşaklarının günahları o kadar iğrençti ki hiçbir hukuk kitabında bu suçları karşılayacak bir ceza yer almamaktadır.
Eğer gerçekten de Senatör Taft'ın dediği gibi hukuku geçmişi kapsar bir şekilde uygulayamıyorsak, şimdiki zaman için bir orta yol bulmamız gerekir ki sonraki adım olarak geleceğin hukukunu hazırlayabilelim. Nüremberg yargılamaları sırasında Napoleon'un St. Helena'ya sürgüne gönderilmesi gibi bir ceza uygulanmasını öneren düşünürler haklıydılar.
Bütün Nazi liderleri gardiyan olmayan küçük bir adaya konulmalı ve uçaktan atılan yiyecekleri birbirlerine sunacakları bir düzen içinde yaşamak zorunda bırakılmalıydılar. Birbirleriyle yüz yüze kalıp sefil hayatlarını böyle geçirmekten daha etkili bir ceza olamayacağını düşünüyorum.
Adolf Hitler'e gelince, sonsuza kadar, bu dünyada özgür insanlar nefes aldığı ve yaşadığı sürece, ruhu lanetine mahkum olsun.
-
Genç çiftçi her zamanki gibi gün ağarırken uyanmıştı. Hayatının çiftlikle alakası olmayan ilk gerçek işine doğru tozlu yolda yorgun argın ilerliyordu.
O gün hava sıcak ve boğucuydu, tipik bir temmuz günüydü. Aşırı nemle birlikte sıcaklık şimdiden 25 dereceyi bulmuş, 35 dereceye çıkması bekleniyordu. Uzun saatler çalışmak zorunda kalacağı fabrika çok daha sıcak olacaktı. Ama terfi terfidir, diye düşündü. Yürüyüşü hızlanırken önündeki teneke kutuya bir tekme attı. Sadece üç ay çalıştıktan sonra "kalfalığa" terfi ettiği için daha ilk günden işine geç kalmak istemiyordu. Çalıştığı yer küçük bir fabrikaydı. Kasalanmış, tabaka halindeki çelik galvanizlenip, parçalara ayrılıp soğuk perçinleme işlemine tabi tutuluyordu.
Yürürken uzun adımlar atıyor ve vücudunu dik tutuyordu ama onu izleyen biri, biraz üzerine bol gelen giysilerinden garip ve fazla uzun boylu olduğunu düşünürdü. Hayli zayıf haliyle tarlasına girmeye çalışan kuşun üzerine atlamaya hazır bir korkuluğa benziyordu.
Şu an erkek kardeşi ve Swede ile gittikleri dereye girip gün boyu orada kalmayı ne kadar çok isterdi. Orada geçirdikleri güzel anlar, haftada 6 gün ve genelde günde 12 saatlik işi yüzünden hayatından gittikçe silinmeye başlamıştı. Ama artık bir amacı vardı.
İlk amacı ağabeyinin öğrenim görmesini sağlamaktı. Bunu kendiyle ilgili planlarının üzerinde tutuyordu. Aile bu konuyu etraflıca tartışmış ve karar vermiş ve o da razı olmuştu. Zaten sonra da sıra ona gelecekti. Dolayısıyla ikinci amacı da üniversitede okumasını sağlayacak parayı bir araya getirmekti. Ağabeyi kadar fazla paraya ihtiyacı olmayacağından bu faslı daha kolay halledeceğine inanıyordu. Eninde sonunda Deniz Harp Akademisi'ne gireceğine inanıyordu. Orada en yakın arkadaşı Swede ile buluşacaktı. Yaklaşmakta olan o büyük günü uzun zamandır planlıyorlardı.
Bu gece de Swede ile buluşup olası sınav sorularının üstünden geçecek, akademinin belgelerini inceleyeceklerdi. Kendini amiral üniforması giymiş, büyük bir filoyu kumanda ederken hayal ederdi. Kahramanlarından biri Amiral Nelson'du. Hayat hikayesini defalarca okumuş, Nil Muharebesi'nden Trafalgar'a kadar önemli muharebelerini incelemişti. Acaba Swede'den önce amiral olabilecek miydi?
Swede. Böyle bir arkadaşa sahip olduğu için çok şanslıydı. Kişiliğine, özellikle de hal ve tavırlarına hayrandı. Onun yapısında olmayı çok isterdi. İri yapılı olduğu halde Swede, kendinden küçük olanların onu iteklemesine ses çıkarmazdı, birçok kere kendi gücüyle halledebileceği halde arkadaşının araya girip onu korumasına izin vermişti.
"Nereye gidiyorsun, evlat?"
Çiftçi çocuk birdenbire durdu. Hayallerine dalmış yürürken dükkanın önünden geçip gittiğini fark ederek kızardı.
"Özür dilerim" dedi ustabaşına. "Bu kadar çabuk geldiğimi fark edemedim."
"İyi. Şurada seni görmek isteyen biri var. Uzun süredir bekliyor."
Ağabeyinin süthanedeki patronunu tamdı, adımlarını sıklaştırarak yanına vardığında adamı neşeli bir şekilde "Günaydın efendim" diye selamladı.
Adam doğrudan konuya girdi.
"Ağabeyin üniversiteye gidiyor, ben de sana onun işini teklif etmek istedim. Onun yarısı kadar bile çalışsan yeterli olacağına inanıyorum."
"Te-teşekkür ederim" diye kekeledi.
"Teşekkür etmene gerek yok. Senin ve ağabeyinin yaptıklarını takdir ediyorum. Swede'i de. Ben doğru dürüst bir eğitim almadım. Zor olanı yaptım, tabii okumak iş değil demek istemiyorum."
"Anlıyorum efendim."
"Esasında gelip seni görmek için zamanım olmazdı ama acilen birine ihtiyacım var. Kabul edersen işten çıkacağını hemen şimdi haber vermen gerekiyor. Ben de işime dönmeliyim."
"Sanırım düşünmeme gerek yok. Maaşımın çok daha yüksek olacağım biliyorum."
"Kazanmak için çok çalışman gerekecek. Kolay iş değildir ama siz çiftlikte yetişen çocuklar ağır işlerin altından kalkabiliyorsunuz. Bu, çok iyi bir özellik."
"Bir dakika bekleyin, size süthaneye kadar eşlik edeyim" diye bağırdı genç çocuk dükkana doğru koşarken. Kısa bir süre sonra kırmızı bir suratla ve ter içinde dışarı çıktı. Nazik bir tavırla istifa etmişti. Bir süre hızlı fakat sessiz bir şekilde yürürlerken çocuk nefesini tutuyordu.
"Buzun nasıl yapıldığı biliyor musun, evlat?" diye sordu yeni patronu.
"Bildiğimi söyleyemem."
"Yaptığımız buzun büyük bir kısmını dondurmak ve besinleri saklamak için kullandığımızı bilirsin. Bunu, tenekelerce suyu olabildiğince tuz içeren salamura içinde dondurarak suni olarak üretiyoruz. Salamura, amonyak gazı içeren borularla eksi 20 derece soğukta tutuluyor. Çok soğuk olan amonyak gazı salamuranın ısısını alır ve salamurayı suyun donma derecesinin altında tutar. Bu da tenekelerdeki suyu buz parçalan haline getirerek dondurur."
"Buz üretirken" diye devam etti, "öncelikli olarak dipteki ve tenekelerin kenarlarındaki suyu dondurmak gerekir. Bu, suyun dondukça genleşmesi sonucu tenekeleri çatlatmasını önler. Anladın mı, evlat?"
"Sanırım" diye yanıtladı. "Ama yine de nasıl yapıldığını gözümle görmeli ve incelemeliyim" dedi.
"Bu iş ancak böyle öğrenilir, evlat."
Sağlam ve güçlü adımlarla tozlara basarak, konuşmadan yürümeye devam ettiler. Sıcaklık 30 dereceye ulaşmıştı ve hala da yükseliyordu. Ufka doğru baktıklarında dalgalar halinde titreyen nemi görebiliyorlardı.
Havadaki amonyak kokusu hedeflerine yaklaştıklarını haber veriyordu.
"Serin binaya girmek hoşuma gidecek" dedi çocuk.
"Çalışırken o kadar kısa zamanda terleyeceksin ki" diye cevap verdi adam. "İşte geldik. Seni Joe ile tanıştıracağım, o da sana hemen ipleri gösterecek. Buz odasından başlayacağız."
Buz odasına girerken genç çiftçi yeni işine karşı ilk tepkisini de gösterecekti. Sonradan, bunun sanki firavunun mezarına girer gibi ölüm sessizliğini andıran bir his olduğunu söyleyecekti. Ardından el bocurgatı çalıştırıldı ve saatte 3 ya da 4 tane 135 kiloluk buz kalıpları kesmeye başlandı.
Joe ile genç adam sırayla büyük buz kalıplarını makineye taşıdıktan sonra bocurgatta buzlarla uğraşıyorlardı. Sonra buz kütlelerini, ilerde Rube-Goldenberg mekanizması adını vereceği yukarıdan aşağıya meyilli inen aletin içine yerleştirdiler. Ardından Joe ile birlikte, buz parçalan, torbaların oluşturduğu girişe benzeyen açık bölümden kayıp bitişik odaya gidene kadar tenekelere su döktüler.
Daha sonra genç adam yan odaya gidip farklı ebatlardaki kalıpları maşayla tutarak yerleştirdi. Montajın bitiminde ise çiftçi çocuk buzlan teslimat için yük arabasını yerleştirdi.
Kendini vererek çalışıyordu. Kolu kendi hızını kazanmıştı. Çalıştıkça şekil kazanan ve dikkat çekici olmaya başlayan kasları hoşuna gidiyordu. Düşünmeden alışılmış hareketleri yaparak çalışırken geleceğini düşünmeyi ve hatta ezber yaparak ders çalışmayı öğrenmişti.
Bazen kendini Annapolis'ten sonra kazanacağı gelecekteki şanını hayal ederken bulurdu. Örneğin bir deniz savaşı sırasında Cumhuriyeti kurtaracak klasik "T çaprazlama"sını düşlerdi. Bir keresinde hayallerinden bir çığlıkla ayılmıştı:
"Dikkat et."
Döndü ve üzerine gelmekte olan 135 kiloluk buz kalıbından kıl payı kurtardı, çarpsa ölümüne neden olabilirdi. Fabrikada güvenlikle ilgili olarak anlatılan kısa bir öğüt çalışırken hayallerini rafa kaldırması gerektiğini ortaya koyuyordu.
Nasıl geçtiğini fark etmeden saat akşam 6 olmuştu. Bir günlük paramı kazandım, diye düşündü.
Süthaneden çıkmak üzere kapıya doğru yürürken kendisine yaklaşan ustabaşı "Bugün çok para kazanmışsındır herhalde" diye seslendi.
"Evet, hem de çevik olmayı öğrendim" diye cevapladı.
"Swede'le birlikte birkaç ay içinde sınavlara gireceğinizi duydum. Bugünkü çalışmanı görünce aklım iyice karıştı. Çok çabuk öğreniyorsun."
"Bu gece yemekten sonra sınav soruları üzerinde çalışmak için Swede'e gideceğim."
"Güzel bir uyku çek. İyi geceler."
Swede ile hayallerini paylaşıp, beraber ders çalışacakları geceyi düşünerek hızla uzaklaştı.
Akşam yemeğini hızla mideye indirdikten sonra, ailesine veda edip Swede'le buluşmaya gitti. Her zamanki gibi birbirlerini sevgi ile karşıladılar, gülümseyerek selamlaştılar. "Bu akşam ne çalışacağız, Swede?" "Savaş usul ve stratejilerine ne dersin?" "Bugün süthanede savaş tarihi çalışırız diye düşünmüştüm." "Bana yeni işini anlatsana."
"Anlatacağım. Ama önce hangi konuların üstünden geçmedik ona bir bakalım. Biliyorsun, sadece birkaç ayımız kaldı."
"Silahların gelişimini çalışmaya başlamıştık. Donanmaların malzeme ihtiyaçları ve tedarik hatlarını çalıştık. Ateş gücü kullanımını işledik. Askerlerin eğitimi konusunu tekrarladık."
"Savaş tarihini ülkelerin ekonomileri ışığında inceleyelim diye düşünmüştüm. Ordularını ve filolarını nasıl oluşturuyorlar? Bunları oluşturacak parayı nasıl buluyorlar?"
"Bu çok önemli bir soru" dedi Swede. "Bizden sadece bu konuda bir broşür hazırlamamızı isteseler çalışmamız yıllarca sürebilir."
"Sanırım kendi cevaplarımızı oluşturmamızı isteyeceklerdir. Genel bilgi düzeyimizi iyi ifade eden birkaç cümle onları etkileyebilir. Dün kütüphanede bir kitap buldum. Okuduktan sonra sana vereceğim. Birkaç gün içinde iade edilmesi gerek."
"Bu kadar şeye nasıl yetiştiğini anlayamıyorum. Eve gidiyorsun saatlerce kitap okuyorsun, sonra sabah çok erken kalkıp süthaneye gidiyorsun. Hepsine nasıl yetişebiliyorsun be oğlum?"
"Bana oğlum deme. Senden birkaç ay büyük olduğumu unuttun mu?" diye takıldı.
"Haklısın. Unutmuşum. Bu gece nasıl oldu da ekonomi ile ilgili bir kitap almadın yanına."
"Unutmuşum. Yeni işin nasıldı?"
"Büyük amirallerin hayatlarını tekrar edelim. Ben sana sorular sorayım, sonra da sen bana sorarsın. Bunu bitirince de tekrar strateji konusuna dönebiliriz. Ben Merrimac and the Monitor'u bitirdim, sen de bana Güneyin Süvari Taktikleri'ni anlatırsın."
İki genç adam saatlerce birbirlerine sorular sordular. Sonra akşam saat 9'a kadar askeri kitaplarını okudular.
"Gerçekten de eve gidip ekonomiyle ilgili kitabı mı okuyacaksın?" diye sordu Swede sessizliği bozarak.
"Evet ve de şafakla kalkacağım. Okurum ama."
"Sen dürtüklemesen bu işin altından nasıl kalkardım bilemiyorum" dedi Swede.
Ertesi akşam çalıştıklarını tekrar etmek için buluşmak üzere sözleşerek ayrıldılar.
Genç adam günlük programına kolaylıkla alıştı. Sabah erkenden kalkıyor, saat akşam 6'ya kadar çalışıyor, akşam yemeğini çabucak yiyip Swede'le ders çalışmaya gidiyordu. Haftalar çabucak geçip gitti.
İki ay içinde Belle Springs'deki süthanede kalfalığa yükseldi. Fırın odası üç adet borulu kazandan oluşuyordu. Gevşek, neredeyse toz halinde kok kömürü kullanıyorlardı. Klinker, yani tuğla ya da fırında çok ısınan taşımsı maddeler belirli aralıklarla oluşuyordu. Dilimleme makinesiyle yanan kömürü bir yana itiyor, ızgaralardan klinkerleri temizliyor ve başka bir işçi klinkerlerin üzerine su dökerken o da bunları taşıyordu.
Süthanenin ikinci mühendisliğine terfi etti ve maaşı ayda 9ü dolar arttı. Haftanın yedi günü, sabah saat 6'dan akşam 6'ya kadar günde 12 saat, haftada 84 saat çalışıyordu.
İki genç adam sınava kadar geceleri yoğun çalışmalarına devam ettiler. Birbirlerine o kadar çok bilgi ve teori yüklediler ki, sona doğru artık biraz aptallaşmaya başlamışlardı.
Her şey bittiğinde sanki duyguları çekilmiş gibi hissettiler kendilerini ama ikisi de sınavı geçtiklerine ve donanmada uzun bir gelecek için yolun başında olduklarına emindi ve birlikte Annapolis'te geçirecekleri günleri heyecanla bekliyorlardı. Yıllar sonra Swede, arkadaşına sonuçlan öğrendikleri günü hatırlatacaktır.
"Sizin eve elimde telgrafla koşarak geldiğim zaman yüzündeki keder dolu ifadeyi asla unutmayacağım. Sanki bir cenazeden dönmüş gibiydin. Pek yapmadığımız bir şeyi yapıp birbirimize sarıldık. Sen isteksizdin ama benim sevincimi paylaşmaya çalışmıştın. Sonra sınavı çok iyi derece ile geçtiğini ama Annapolis'e kabul edilmediğini, yirmi yaşında olduğun için koşullarına uymadığını söyledin."
"Ama sonra" diye hatırlattı genç çiftçi, "Hala West Point'e girebileceğimi anladık, sınav iki okul için de geçerliydi. Ayrı yerlerde okuyacak ve yıllar boyu ayrı kalacaktık. Üzülme sırası o zaman sana gelmişti."
"İkimizin de birbirimize içtenlikle yardım ettiğini bildiğimiz için zorlukların üstesinden gelebildik. Özellikle de Kansaslı senatörünün elinden geleni yapması ve senin West Point'e kabul edilmen gerçekten de ne büyük bir şanstı."
İki adam yıllar boyu mesleklerinde ilerlerken de dost kalmaya devam ettiler. West Point öğrencisi, çocukluk arkadaşı Swe-de'i ve başarmak için seçtiği zorlu ama emin yolu hiçbir zaman unutmayacaktı. Gençliğinde edindiği sıkı çalışma disiplini hem kafasını hem de vücudunu her zaman sağlam kılacak ve gelecekte edineceği daha büyük başarılara onu hazırlayacaktı. Çok daha büyük başarılara.
Dostluk ve öğrenme arzusu ile amiral olmak ya da donanmada meslek edinmek isteyen bu dinç ve kuvvetli çiftçi genç Dwight David Eisenhower, bir general, tarihteki en büyük silahlı kuvvetlerin komutanı ve ABD'nin 34. Başkanı olarak biliniyor.
Tarihçiler, tarihi yeniden yazanlar ya da sonradan fikir yürütenler için "Ike" Eisenhower "başka hangi meslekleri seçebilirdi" üzerine spekülasyonlarda bulunmak kolay olacaktır. Zamanın sağladığı avantajla, önemli parçalar ve temel gerçeklerle ilgili bilgilerimizi bir araya getirebiliyoruz.
Dwight Eisenhower'ın ciddi bir okur olduğunu ve tarihi, özellikle de askeri tarihi sevdiğini biliyoruz.
Eğitim konusunda ne kadar kararlı olduğunu ve Annapolis'e girse orada da başarılı olacağını tahmin edebiliriz. Ne olursa olsun, askerler için zor geçen 1920'ler ve 1930'larda kariyerine devam edip yükselirdi. Askeri akademide sınıf birincisi olduğunu biliyoruz.
İkinci Dünya Savaşı'nın başlangıcında donanmada orta derecede bir sorumluluğu olması beklenebilirdi. Dünyanın, insanlığın gördüğü en büyük cinnette, yani İkinci Dünya Savaşı'nda "Ike" adının duyulacağı da hiç şüpheye yer vermeyecek bir durumdu.
Bu noktada, spekülasyonlar hayale dönüşüyor. Geleneksel olarak Amerika'nın donanmaya ve de kahramanlara karşı her zaman inanılmaz sevgisi olsa da, üst düzey donanma subayları üst düzey siyasetin içinde yer almamışlardır.
Ancak İkinci Dünya Savaşı'ndan sonraki beş Amerikan başkanının da donanmada görev almış olması bu durumun değiştiğini göstermektedir; Johnson, Kennedy, Nixon, Ford ve Carter.
Kennedy'nin donanmadaki görevinin ona birçok yarar sağlamış olduğu açıktır. Ama aynı zamanda kabul edilmeli ki, seçimleri kazanması ismi, maddi varlığı, karizması ve ABD'nin "dini konuları"na doğrudan eğilmesi sayesinde mümkün olmuştur. Hiçbir konuda "donanmadaki kariyeri" etkili olmamıştır.
Ike'la ilgili son bir analiz onun doğal kişiliği ve doğuştan edinilmiş siyasi yapısı dikkate alınmadan yapılamaz. Donanma Komutanı ya da Amerikan Başkanı olup olamayacağı ayrı bir tartışma konusu olabilir ama Dwight David Eisenhower'ın hayat hikayesini okuyanların dikkate alması gereken noktaları açıktır:
Oku
Çalış
Sindir
Karar ver
Kararlarını eyleme geçir
Sebat et
Çok çalış ve geri kalan her şeyi Tanrıya ve şansa bırak.
1990'ların Amerika'sında bütün ırklar ve inançlar için aynı kurallar geçerlidir. Bugünkü kadar belge hiçbir zaman toplanmamış, kataloglanmamış, gözden geçirilmemiş, karşılaştırılmamış, incelenmemiş, kaydedilmemiş, görselleştirilmemiş, yazılmamış ve özetlenmemiştir.
Ike Eisenhower'ınki gibi değerlerin tarıma dayalı ekonomiden geldiğini söyleyenler bu değerlerin kalıcı doğalarını anlayamamaktadırlar. Öğrenme arzusu ile dolu olanlar doğru yolu mutlaka bulurlar.