-
nadolu'nun bugün halen yaşayan en eski kavimlerinden biri olan Ermenilerin kökeni kimi kaynaklara göre Urartulara kadar uzanır. Tarihçilerin üzerinde uzlaştığı temel görüşlerden biri ise, Ermenilerin, M.Ö. 700'lerde Fırat'ın doğusuna yerleşen Hint-Avrupa kökenli Phrygialıların bir kolunun, bölgenin eski halklarının kalıntıları (Urartular, Hurriler) ve Kafkas kökenli halklarla karışmasından meydana geldiğidir.
Çevreden gelen sürekli akınlarla yaşadıkları bölgede ayakta kalmaya çalışan Ermenilerin tarihi, bitmek bilmeyen bir devlet kurma ve yitirme mücadelesini anlatır. Başta İranlılar, Romalılar, Bizanslılar, Sasaniler, Araplar ve çeşitli Türk Beylikleri olmak üzere pek çok ulusla savaşan, tarih boyunca çoğu zaman kendi toprakları üzerindeki egemenliklerini yitiren Ermeniler, buna rağmen dillerini ve kültürlerini yaşatmayı, kısaca var olmayı becerebildiler.
Hıristiyanlık ve Ermeniler
Ermeniler, Hıristiyanlık'la ilk olarak M.S. 1.yüzyılda tanıştı. İsa'nın havarilerinden Aziz Tadeos, Aziz Bartolomeos ve takipçilerinin çabaları sayesinde o güne dek putperest olan geniş bir Ermeni topluluğu Hıristiyanlığı kabul etti. Romalıların buna karşı çıkmasına, 197 ve 230 yıllarında, Anadolu'da yaşayan Hıristiyan Ermenileri kırımdan geçirmesine rağmen Hıristiyanlığın Ermeniler arasında yayılması durdurulamadı.
Nihayet 301 yılında, Aziz Krikor'un önderliği sonucunda 3. Dırtad, Hıristiyanlığı Ermeni Krallığı'nın resmi dini olarak kabul etti. Kutsal metinlerin Ermenice'ye çevrilmesi ihtiyacı, Aziz Mesrob'un 404 yılında Ermeni alfabesini yaratmasıyla sonuçlandı. Altın Çağ olarak adlandırılan bir kültürel devrimin kapılarını açan bu gelişme, Ermeni ulusunun ileride, çeşitli imkansızlıklar altında bile varlığını koruyabilmesini sağlayan en önemli unsur olacaktı.
451 yılında toplanan Kadıköy Konsili'nin kararlarını benimsemeyen ve o tarihten bu yana Hıristiyanlık içerisinde bağımsız bir kol olarak yaşamayı sürdüren Ermeni Kilisesi, bugün sekiz milyonu aşkın üyesiyle, dünyada 50 milyondan fazla üyesi bulunan Kadim Ortodoks Kiliseler ailesine mensuptur.
Bizans Başkentinde Ermeniler
İstanbul Doğu Roma İmparatorluğu'nun merkezi olduktan sonra, 360 yılında Ermeni Katolikosu (Baş patrik) 1. Nerses'in Yassıada'ya sürüldüğü sırada başkentte küçük bir Ermeni cemaati zaten vardı. Bizans İmparatorları 6. ve 10. yüzyıllarda Ermenilerin İstanbul'a göçünü teşvik ettiler.
Katolikos 2. Hovhannes (565-574), Perslere karşı başarısız bir isyandan sonra, birçok Ermeni soylusunun refakatinde İstanbul'a sığındı. Ermeniler kendi dilleriyle ibadete başladılar, Bizans ordusunda paralı asker olarak görev yaptılar ve imparatorluk içinde yüksek makamlara eriştiler.
İmparator Moris, Mezizios, İmparator Filipikos-Vartan, Ardavazd, Alexios Museles, Bardanes, Arsaber, Leo V, İmparator Makedonyalı Vasil, Romanos-Lekapenos gibi birçok Bizans yöneticisi, Sezar Bardas, Gramerci Ioannis, Fotios ve Filozof Leo gibi bilim adamları tamamen ya da kısmen Ermeni idi. Depremden zarar gören Aya Sofya'nın kubbesinin onarımını üstlenen mimar, Ani'li bir Ermeni'ydi ve Dırtad adını taşıyordu.
Osmanlı Döneminde İstanbul Ermenileri
Ermeni cemaati ile yakın ilişki içerisinde olan Fatih Sultan Mehmet, Bizans döneminde Batı Anadolu, Trakya ve Balkanlar'daki Ermeniler üzerinde nüfuzu olan ve o tarihe dek Bursa'da bulunan Ruhani Reislik makamını 1461 yılında Patriklik seviyesine yükseltti.
Müslüman bir Sultan'ın bir Hıristiyan Patrikliği'ni tesisi, daha önce benzeri görülmemiş bir olay olarak tarihe geçti. 15. ve 18. yüzyıllarda, Kırım, Doğu Anadolu, İran ve Kafkasya'dan birçok Ermeni İstanbul'a göç etti. Giderek genişleyen Osmanlı topraklarındaki tüm Ermeni cemaatleri İstanbul Ermeni Patriği'ni milletbaşı olarak tanıdılar.
İstanbul'daki ilk Ermeni matbaası, bir din adamı olan Apkar Tıbir tarafından açıldı (1567). Bitlisli 9. Hovhannes Golod İstanbul Patriği seçilince (1715) Ermeni cemaatinin yaşamında kültürel bir rönesans başladı. Batı Ermenicesi grameri hazırlandı. Ruhbanlık dışı ilk Ermeni okulu Tıbranots Kumkapı'da öğretime açıldı (1790).
İstanbullu'ların ilk Ermenice gazetesi, Lro Kir Medzi Derutyan Osmanyan (Büyük Osmanlı Devleti Gazetesi) yayımlanmaya başlandı (1832). İlk İstanbul Ermeni tiyatro kumpanyası Hasköy'de perdelerini açtı (1858). 1850'lerin sonunda, Ermeni okullarının sayısı yalnızca İstanbul'da 40'ı aşıyordu. Yayımlanan Ermenice gazete sayısı ise 20'yi buluyordu.
Ermeni Katolik cemaati özellikle Fransız Elçisi'nin çabalarıyla 1831 yılında İstanbul'da resmen oluştu. Bu tarihten 20 yıl kadar sonra, 1853'te bu kez İngiliz Elçisi ile Amerikalı misyonerlerin çabaları sonucunda, Ermeni Protestan cemaati kuruldu. Ermeni cemaati 15. ve 19. yüzyıllarda Osmanlı İmparatorluğu'na sayısız devlet ve bilim adamı, pek çok değerli sanatçı verdi.
Ermeni mimarlar, başkent İstanbul'u camiler ve saraylar başta olmak üzere, birbirinden güzel yapılarla donattı. Bu yapıların pek çoğu bugün de ayakta duruyor ve kenti süslemeye devam ediyor. Ermeni cemaatinin kendi sosyal ve kültürel meselelerine ilişkin talepleri 1840'lı yıllardan başlayarak, çeşitli oluşumlarla Bab-ı Alî'den karşılık buldu.
Sultan 1. Abdülmecit'in emriyle, Ermeni cemaatinin yönetimi için ilk resmi Ruhanî ve Cismanî Meclisler 1847 yılında oluşturuldu. Nizamname-i Millet-i Ermeniyân adını taşıyan cemaat tüzüğü ise 17 Mart 1863'te Sultan 1. Abdülaziz tarafından onaylandı. Halkın iradesine önem veren ve toplum yöneticilerini seçimle göreve getiren Nizamname, ülkemizdeki halkçılaşma sürecinin belki de ilk yazılı belgesi oldu. 19. yüzyılın sonlarına dek, İstanbul Ermeni Patrikliği'ne Orta Doğu'dan Avrupa'ya, Kuzey Afrika'dan ABD'ye çok geniş bir cemaat topluluğu bağlı bulunuyordu. Ancak, Osmanlı İmparatorluğu artık çözülme sürecine girmişti.
Çeşitli milletler imparatorluktan ayrılıp, bağımsızlıklarını ilan ettiler. Osmanlı Ermenileri'nin büyük çoğunluğu Osmanlı Devleti'nin geleceğine olan inancını sürdürüyordu, ancak bazıları, mevcut kargaşa ortamında can ve mal güvenliğinden endişe duyduğunu ifade ederken buna kültürel otonomi gibi taleplerini de ekliyordu. Küçük bir azınlık ise bağımsızlık kazanmanın peşindeydi.
Büyük devletlerin de çabaları sonucunda, kadim Türk-Ermeni dostluğu yavaş yavaş yerini güvensizlik ortamına bıraktı. Ermeni literatürüne Medz Yeğern (Büyük Felâket) olarak geçen tehcirin sonuçları yıkıcı oldu (1915).
Cumhuriyet Döneminde Ermeniler
1923'te Mustafa Kemal Atatürk'ün kurduğu yeni Türkiye Cumhuriyeti ilan edildi. Osmanlı'daki çok milletli sistem kaldırılarak, ulus devlet ve vatandaşlık sistemi benimsendi. Ermeniler resmen azınlık statüsüne geçtiler. İstanbul Ermeni Patrikliği 1922-27 arasında 5 yıl patriksiz kaldıktan sonra Muşlu I. Mesrob Türkiye Ermenileri'nin 80. Patriği oldu.
Medeni Kanun'un kabulüyle birlikte Osmanlı döneminde uygulanan her cemaati kendi dini yasalarına göre yönetme şekli ortadan kaldırıldı. Patrikler, cemaatin dini ve sosyal kurumlarının ruhani gözetmeni sayıldı. 1935'te Vakıflar Kanunu Resmi Gazete'de yayımlandı.
Kilise, okul, hastane, yetimhane gibi Ermeni kurumlarının bağlı olduğu tüm vakıflar, Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün denetimine geçirildi. 1942'de çıkartılan Varlık Vergisi Kanunu tüm diğer azınlıklar gibi Ermeniler üzerinde de yıkıcı etkiler yarattı. Cumhuriyet döneminde açılan ilk ve tek ruhban okulu, Üsküdar'daki Surp Haç Tıbrevank Ruhban Okulu oldu (1954). Ancak 1969'da okulun teoloji bölümü İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğü'nce kapatıldı.
Ermeni cemaati Kurucu Meclis'e olduğu gibi, daha sonraki yıllarda T.B.M.M.'ye de milletvekilleri gönderdi. Dr. Zakar Tarver ve Mıgırdiç Şellefyan'dan sonra, 1960 tarihinden itibaren ise Meclis'te hiçbir Ermeni milletvekili yer almadı.
Türkiye Ermenileri Patrikliği'nin 500. kuruluş yılı 1961 yılında kutlandı. Yetim bir tehcir çocuğu olan Yozgatlı Patrik I. Şnorhk, yurtdışında Türk diplomatlarına yönelen terörizmin giderek tırmandığı zorlu bir dönemde görev yaptı. Verdiği demeçlerde, diaspora Ermenileri'nin Türkiye aleyhtarı gösterilerini hiçbir zaman onaylamayacağını bildirdi.
İlk kez bir Cumhuriyet çocuğu, İstanbullu II. Karekin, Türkiye Ermenileri 83. Patriği seçildi (1990). Cemaati 2000'li yıllara taşıyacak olan 84. Patrik ise İstanbullu II. Mesrob oldu (1998). Bu topraklardaki geçmişi 2700'ü yılı aşan Türkiye Ermenileri, bugün 70 bini aşkın üyesiyle Türkiye Cumhuriyeti'nin en büyük azınlık nüfusunu oluşturuyor.
Büyük çoğunluğu İstanbul'da olmak üzere 33 kiliseye, ilk, orta ve lise derecesinde 20 eğitim kurumuna sahip olan Türkiye Ermeni Cemaati ayrıca, hastane, vakıf, dernek gibi çeşitli cemaat kurumlarını da kendi bağışlarıyla ayakta tutuyor.
-
Yazı, en genel tarifiyle, ağızdan çıkan seslerin, dolayısıyla sözcüklerin, kulak ya da jest yardımı olmaksızın, gözle görülebilen, bazen de dokunulabilen işaretler halinde biçimlendirilerek kaydedilmesini sağlayan araçtır.
İletişini Araçları ve Fikir Yazıları
İnsanoğlu varolduğundan beri, duygu ve düşüncelerini başka kişilerle paylaşabilmek için, çok çeşitli iletişim yolları bulmuştur. Bunların ilk örnekleri arasında, günümüzde dahi pek çok toplum tarafından kullanılan görsel işaretleri, yani ateş, duman ve ışığı ya da akustik işaretler olarak adlandırdığımız, davul ve ıslık çalmayı gösterebiliriz. Ancak bütün bunlar zaman ve alan açısından sınırlanmıştır. Yani mesaj verildikten hemen sonra kaybolurlar ve tekrar edilmedikleri sürece başa alınma olanakları yoktur.
Ayrıca, hepsi sadece az ya da çok birbirine yakın bölgede bulunan kişiler arasındaki iletişimde kullanılabilirler. Alan ya da zamanla kısıtlanmamış bir yol arama ihtiyacı, insanları çeşitli nesnelerin belirli bir sıraya göre yanyana dizilmesinden oluşan "nesne yazısı", daha çok hayvancılıkta kullanılan "sayma çubukları", yine belirli aralıklarla düğümlenmiş iplerden meydana gelen "quipu düğüm yazısı", bir mesaj vermek üzere kaya üzerine yazılan veya çizilen resimler anlamına gelen, "petrog-ramlar ve petroglifler" gibi iletişim sistemlerine götürdü. Ancak bunlar da, nisbeten kalıcı olmalarına karşın, belirli durumlarda, kısıtlı sayıda mesajı iletebilirler ve daha önemlisi yanlış ya da farklı algılanma olasılıkları çok yüksektir.
Genel olarak "fikir yazısı" olarak adlandırdığımız bu sistemler içinde, kendine Eski Önasya Dünyası'nda geniş yayılım alanı bulan, token veya Latince adıyla calculi (hesap taşları) adı verilen küçük kil semboller, yazıya geçiş sürecinde ayrı bir yer tutar. Kilden yapılıp, pişirilerek sertleştirilmiş ve çoğunlukla üzerleri şekillere ayrılmış, çeşitli formlardaki bu calculi veya hesap taşlarının her biri farklı bir nesneye karşılık geliyor ve ticareti yapılan malların türü ve ölçüsü hakkın da bilgi veriyordu.
Diyelim ki, Sümer'deki Uruk şehrinden biri, Elam'ın Susa kentindeki başka birine üç testi susam yağı göndermek istiyor. Bunun için Sümerli yağ yerine kullanılan sembollerden üç tane alıp, bunları bir ipe geçirerek bağlıyor, bir başka kil topağı ile de mühürleyip, malının güvenliğini sağlıyordu. Bazen de bu sembolleri yumuşak ve nemli bir kil topağıyla sararak, içi görünmeyen bir top haline getiriyor ve her tarafını mühürlediği bu topun üzerine içindeki sembol sayısı kadar da şekillerini basıyordu.
Malı getiren kişi, bu "makbuz"u Susa'daki kişiye iletmek zorundaydı. Böylece oradaki ticaret ortağı, ilk bakışta malın türü, miktarı ve gönderen kişi hakkında bilgi sahibi oluyordu. Şüphelendiği bir durumda ise, topu kırarak, içindeki sembollerle elindeki malı karşılaştırabilirdi.
"Hesap taşları", çeşitli diller kullanan toplumlar arasında, uzak mesafelerde anlaşılabilmesi nedeniyle, özellikle ticarette son derece kullanışlıydı. Bu sembollerin, daha sonra yazıya geçildiği dönemlerde de, aynı şekilleriyle kil tabletler üzerine çizilmiş olduğunun saptanması ile, önemleri daha da artmıştır.
-
Prometheus'un kurnazlıkla çalarak insanlara verdiği akıl, onları şımartınca Zeus, o zamana kadar yalnız erkeklerden ibaret olan insan topluluğuna ceza vermek istedi ve onlara kadını gönderdi.
Zeus, oldukça başarılı bir usta olan oğlu Hephaistos'tan kadını yaratmasını istedi. Hephaistos, babasının isteği üzerine çamuru su ile yoğurdu ve görenleri şaşırtacak güzellikte bir kadın vücudu yarattı. Olympos'ta oturan tanrıçaların en güzeli olan ve kendi karısı olan Aphrodite'in vücudunu model olarak kullanmıştı.
Heykel bitince, onun kalbine ruh yerine bir kıvılcım koydu. O zaman heykelin gözleri açıldı. Kolları, bacakları kıpırdamaya ve dudakları konuşmaya başladı. Onu süslemek için bütün tanrılar ve tanrıçalar yardım ettiler. Herkes kendisinden ona bir şey armağan etti ve ona Rumca "bütün armağan" anlamına gelen Pndora adını taktılar.
Athena, ona güzel bir kemer, süslü elbiseler verdi. Letafet perileri Kharites, beyaz göğsüne parlak altın gerdanlık taktılar. Aphrodite, başına güzellikler saçtı. Güzel saçlı Horalar, ilkbahar çiçekleriyle onu süslediler. Hermes, Pandora'nın kalbine, hıyanet ve aldatıcı sözler yerleştirdi. Zeus da ona esrarlı bir kutu armağan etti ve ona "Sakın verdiğim kutuyu açma, içindeki iyi şeyler uzaklara kaçar ve onların yerine fenalıklar gelir, seni rahatsız ederler. Bu kutuyu iyi sakla bütün insanların saadeti ve felaketi bu kutunun açılıp açılmamasına bağlıdır." dedi.
Sonra baş tanrı, ilk kadını yeryüzüne indirdi ve Prometheus'un kardeşi Epimetheus'a gelin olarak gönderdi. Prometheus, kardeşine Zeus'dan hiç bir şekilde hediye kabul etmemesini tembih ettiği halde Pandora'nın güzelliğine hayran kalan Epimetheus öğüdü tutmadı ve onunla evlendi.
Pandora da tıpkı tüm kadınlar gibi doğuştan meraklı olduğundan dünyaya gelir gelmez kutunun içinde ne olabileceğini düşünmeye başladı ve Zeus'un uyarısını unutarak kutuyu açtı. Kutunun içindeki hastalık, keder, ıstırap, yalan, riya gibi insanları rahatsız edecek ve onları felakete sürükleyecek ne kadar kötülük varsa hepsi açılan kutudan kuşlar gibi uçuştular.
Pandora, hatasını anlayarak biraz sonra kutuyu kapadı ancak kutuya kapatılan kötülüklerin arasında, insanları yaşatacak, teselli edecek "ümit" de vardı. Fakat ümit dışarı çıkamamış kutuda kalmıştı. Böylece Zeus, ilk kadını beraberinde kötülüklerle dolu bir kutuyla yeryüzüne yollayarak insanlardan intikam almıştı.
-
Cilâlı Taş Çağı'nın sonlarında, dünya aşağı yukarı bugünkü şeklini almıştı. Buzul Çağı bittiğinden iklim ısınmış ve büyük buzullar erimeye başlamış; bu da deniz düzeyini yükseltmişti. M.Ö. 6.000'de İngiltere'yi kıtaya bağlayan dar kara parçası sular altında kaldı. Seine, Ren ve Tuna ırmakları da dar vadilere çekildiler. İnsanlar, uygarlık yolu olan ırmak boylarında yerleşerek toplu bir hayat sürmeye başladılar.
Bu yerleşme yerlerinden en eskisi olan Nil vadisi, M.Ö. 7.000-6.000 yıllarında uygarlığın ilerlemesine büyük katkısı bulunacak bir olaya sahne oldu. Günlerden bir gün, Nil kıyılarında yaşayan biri (artık buradakilere Mısırlı diyebiliriz) Sina yarımadasında yolculuk ederken pek şaşırtıcı bir olayla karşılaştı: Herkesin her zaman yaptığı gibi, bir ateş yakmıştı. Ancak ateşin yandığı yerde bazı taşların eridiğini, aktığını ve ateş söndüğünde bunların yeniden sertleştiğini gördü. Bu olayı değerlendirinceye, yani ısının bakır madenini ham cevherinden ayırdığını anlayıncaya kadar kaç yıl geçti, bilemiyoruz.
Mısırlılar, bu keşiften hakkıyla yararlanmayı faildiler. Sina'daki maden yataklarındaki cevheri odunla eritip madenini ayırmayı, kalıplamayı ve çekiçle şekil vermeyi faildiler. Yukarı Mısır'da, Badari'de, kolye gibi boyna asılmak üzere hazırlanmış, boncuk şeklinde ve maden çağından kalma birtakım bakır kalıntılar ortaya çıkartılmıştır. Görülüyor ki, bu bulgudan ilk yararlananlar zanaatçılar değil, kadınlar olmuşlardı.
Bu noktadan şu yalın fikre ulaşıncaya kadar yüzyılların geçmesi gerekti: Eritilmesi ve şekillendirilmesi bunca kolay bir maddeden yalnız kadınların süs eşyaları değil, araçlar da imal edilebilirdi.
Bu ikinci aşama, M.Ö. 4.000'e rastlar. O çağda hiyeroglif yazısı icat edilmiş, astronomik gözlemler M.Ö. 4.245'te bir takvimin yapılmasına yol açmış, ülkede bir krallık yönetimi kurulmuş; yani Mısır, uygarlıkta enikonu ilerlemişti. O döneme kadar yalnız küçük konutlar inşa edilirken, bakırın mimarlıkta sağladığı geniş teknik imkânlar ve bu madenden yapılan araçlar sayesinde M.Ö. 3.000'de 'piramit'ler inşa edilebildi.
Bakır, aynı çağda Mezopotamya'ya doğru yayıldı. Ancak Fırat ve Dicle boylarında bakır madenleri olmadığından Maden Çağı buralarda daha geç başladı. Mısırlılar bakırdan silahlar, baltalar imal ederlerken, Mezopotamyalılar hâlâ taş ve kemikten araçlar kullanıyor, balçıktan evlerde oturuyorlardı. M.Ö. 3.500'e doğru bölgeye kuzey ve doğudan gelen Sümerler, güneye ilerleyip orada yerleştiler. Sümerler, aynı zamanda önemli icatları da birlikte getiriyorlardı: Zamanla çivi yazısına dönüşecek resim yazısı, mimarlık ve bakır madenciliği.. Bunlar hünerli kişilerdi; kısa zamanda kolyeler, toplu iğneler, aynalar, olta iğneleri ve her çeşit kesici araç imal etmeyi başardılar.
Tarih öncesi ve tarih dönemi arasındaki sınırı bu çağa (Mısır için M.Ö. 6.000, Mezopotamya için M.Ö. 3.500) yerleştirebiliriz. Ancak, madenden yararlanmayı önceki çağların tekniğini bir anda silip süpüren 'ani' bir devrim olarak düşünemeyiz. Tersine, çok ağır bir geçiş dönemi gerekti ve taş arar ar, yerlerini büyük güçlükle madene bıraktılar. Bakır, Mezopotamya'yı aşağı yukarı yirmi beş yüzyıl sonra fethetti. Oradan Ege adalarına, İran'a, Avrupa ve İskandinavya'ya yayılması için de daha on sekiz yüzyılın geçmesi gerekti.
Sözünü ettiğimiz bu son ülkeler, tembel izleyiciler oldular: Batı Avrupa ve Çin duraksamalı adımlarla Bakır Çağı'na girerlerken, öncüler, yani Mısır ve Mezopotamya Tunç Çağı'na ulaşmışlardı. Tunç Çağı'nın yolunu M.Ö. 2.800'de Sümerler açtı. Hatırlatalım: Tunç, bir bakır ve kalay alaşımıdır. Öyle ki, Sümerli bir zanaatçının, rastlantı sonucu istenen oranda kalayla karışık bir bakır madenini eriterek tunç elde ettiğini düşünebiliriz. Aynı adam, her halde yeni elde edilen bu madenin bakırdan daha sert olması nedeniyle daha yararlı olabileceğini de fark etmişti.
Gerçekten de, Jacque de Morgan'ın dediği gibi: "Çelik, demire oranla neyse, tunç da bakıra oranla aynı şeydir." Şimdi artık sadece baltalar ve olta iğneleri değil, bıçaklar, bizler, usturalar da madenden yapılabilecekti. Bu nedenle olsa gerek, tunç bakırdan daha çabuk yayıldı. Mısır bu madeni. Firavun Keops'un kendi adını taşıyan piramidi inşa ettirdiği yıllarda (M.Ö. 2.850) tanıdı. Girit, M.Ö. 2.500'de Akdeniz kıyılarını tunçtan biblolara boğdu ve Çin, M.Ö. 1.800 yıllarında bu madeni kullanmaya başladı.
Babil egemenliğinin sürdüğü ve Teb şehrinde dev tapınakların yükseldiği bu dönemde Avrupa, Yontma Taş Çağı'nda yaşayan oymakların barındığı bir kıtaydı. Maden bu kıtaya çok zor girdi. İlk olarak Tuna ağzından Avrupa'ya giren maden, ırmak boyunca ilerleyerek Ren ve Rhone vadilerini sardı. Önce kuzeye gittikten sonra, İspanya'ya doğru yayıldı.
Bu madenle imal edilen yeni tip kesici bir silah olarak kılıç kullanılıyordu. Büyük bir yenilikti bu... Öyle bir yenilik ki, Avrupa'nın, Yakın Doğu imparatorluklarını yenmesi imkânını sağlayacak ve Agamemnon'un elinde Truva'yı yenen silah haline gelip yepyeni bir uygarlığın doğmasına ön ayak olacaktı.
-
Çocukluğundan beri denize ilgi duyan Jacques-Yves, denizaltının eşsiz güzelliklerinin farkına, 26 yaşında genç bir deniz subayı iken varır. İlgisi giderek büyür ve ölünceye dek süren bir sevdaya dönüşür.
Jacques-Yves, dünyanın bütün denizlerini dolaşır. Kimsenin dillerini bilmediği binlerce dost edinir ve bize de bu "Su Gezegeni" ni başkalarıyla paylaşıyor olduğumuzu anımsatır. Onların efendisi değil, dostu olmamızı ister. Bunun için de sonuna kadar çaba gösterir.
Subay ve Dalgıç Jacques-Yves Cousteau, 11 Haziran 1910'da Bordeaux yakınlarında, zengin bir pazar şehri olan St. Andre-de-Cubzac'de doğar. 4 yaşında yüzmeyi öğrenir. Çocukluğunda suya olduğu kadar, makinalara da ilgisi vardır. Daha 11 yaşındayken bir model vinç ve 13 yaşındayken de pille çalışan bir araba yapar.
Babası Amerikalı bir milyonerin yanında çalışmaktadır. Ailesini iki yıllığına Amerika'ya götürür. Ağabeyi Pierre ile Manhattan sokaklarında oyun oynayan Jacques-Yves, nefesini tutarak dalmayı da Velmont'da, göl kıyısındaki bir yaz kampında öğrenir.
Fransa'ya döndüklerinde, biriktirmiş olduğu parayla küçük bir film kamerası alır. İlk filmini 13 yaşında çeker. Ancak filmi çekmeden önce kamerayı söker ve parçalarına ayırır. Nasıl çalıştığını anlamaya çalışır. Tekrar toplar.
Evde, arkadaşlarıyla filmler çeken Jacques-Yves, hem yönetmen hem kameraman hem de yapımcıdır. Mekanik aletlere büyük bir merakı olmasının yanında okula karşı ilgisizdir. Sorunlu bir öğrencidir. Sonunda ailesi onu, Alsace'da, katı kuralları olan yatılı bir okula gönderir. Bu yeni çevrede Cousteau, çok başarılı olur.
Yatılı okuldan sonra 1930'da, Brest'teki deniz akademisine girer. Eğitim için düzenlenen dünya turuna katılırken, yanına kamerasını da alır. Egzotik yerlere ait yüzlerce makara film çeker. Bir keresinde de Güney Denizi'nde midye ararken garip bir gözlük kullanan inci avcılarını görüntüler.
Fransa'ya döndüğünde, genç bir deniz subayı için zamanın en heyecan verici kurslarından birine katılır ve Fransız Donanması Havacılık Okulu'nda uçmayı öğrenir. Ancak pilotluk sınavına girmeden birkaç hafta önce babasının spor arabasıyla, sisli dağ yollarında giderken kaza yapar. Hastane yatağında gözlerini açtığında, iki kolu da kırıktır. Böylelikle pilotluk kariyeri daha başlamadan biter. Aslında bu kaza, Cousteau'nun hayatını kurtarmıştır. Havacılık Okulu'ndaki tüm arkadaşları yakında çıkacak olan 2. Dünya Savaşı'nda ölecektir.
1933'de Fransız Donanması'nın bir topçu subayıdır ve 1935'e kadar Primauguet Kruvazörü'nde görevli olarak, Uzak Doğu'da bulunur. Döndüğünde, Toulon'daki deniz üssünde topçuluk eğitmenliği yapar. Bu arada, arkadaşı Philippe Taillez'in önerisi üzerine, kollarını güçlendirmek için düzenli olarak hergün Akdeniz'de yüzmeye başlar. İki arkadaş, sonra aralarına katılan Friedric Dumas ile birlikte, yüzücü gözlükleriyle dalış denemeleri yaparlar.
Cousteau, 1936 yılında gözlükleri takarak yaptığı ilk denemesinde denizaltındaki manzaradan çok etkilenir. Aynı yıl, öğrenci olan Simone Melchoir ile tanışır ve ertesi yıl evlenirler. Cousteau ve iki arkadaşı, daha derine dalma ve daha uzun süreler su altında kalma konusunda kararlıdırlar. Kendi yaptıkları şnorkelleri, vücudu kaplayan, yalıtılmış dalış giysileri ve en son buluşlardan biri olan (içinde sıkıştırılmış hava bulunan) tüplerle yaptıkları taşınabilir soluma cihazlarıyla, kendi dalış takımlarını oluştururlar.
Deneme dalışlarını kaydetmek için Cousteau, kamerası için su geçirmez bir kılıf geliştirir. 2. Dünya Savaşı'nın başlaması, hatta Almanların çok kısa bir sürede Fransa'yı işgal etmeleri bile, bu sualtı araştırmalarını durduramaz. Savaşta, direniş hareketine katılır ve İtalyan işgal kuvvetleri arasında casusluk yapar. Hizmetlerinden dolayı savaştan sonra, Legion d'Honneur nişanıyla onurlandırılır.
Bu sırada dalgıçları, rahatça yüzebilen balıkadamlar haline dönüştürme çabaları sürer. Mevcut dalış elbiseleri çok ağır ve pahalı olmalarının yanısıra dalgıcın hareketlerini de oldukça kısıtlamaktadır.
İlk scuba araştırmaları sonucunda Paris'te mühendis Emile Gagnan ile tanışır. Gagnan, savaş döneminde, arabalarda benzin yerine gaz kullanılmasını sağlayan bir araç geliştirmiştir. Cousteau ile birlikte, denizaltının basınçlı ortamında, dalgıçtan gelen talep üzerine, tüpteki sıkıştırılmış havayı otomatik olarak ayarlanan bir regülatör yaparlar. Aqua-lung (aqua:su, lung:ciğer) adıyla patent alırlar. Bu aygıt, ilerde daha çok "scuba" (Self-Contained Underwater Breathing Apparatus- su altında kendi kendine soluma aygıtı) olarak tanınacaktır.
Haziran 1943'te, Fransız Rivyerası'nda Cousteau, 23 kg'lık aygıtı dener. İki hava tankı, hortum, regülatör, ağızlık ve gözlükten oluşan ilk scuba ile 18 m derinliğe dalar. Her türlü manevrayı dener. Hareketlerini rahatlıkla yapar. Tüpteki havanın gelişi de hiçbir şekilde engellenmemektedir. Takibeden birkaç ay içinde Cousteau, Tailliez ve Dumas, birçoğu filme kaydedilmiş 500'den fazla dalış yaparlar.
Ekim ayında Dumas, 65 m derinliğe dalarak rekor kırar. En derin dalışlarını bile kısa tutarak "vurgun yememeye" çalışırlar. Çünkü derinde uzun süre basınç altında kalınca, solunan havadaki azot, dalgıcın kanında erir. Eğer dalgıç su yüzeyine doğru hızla çıkarsa, kandaki azot tekrar, kabarcıklar şeklinde gaz hale döner. Bu kabarcıklar, damarları tıkayıp kalbi durdurabilir.
Scuba dalgıçları, bir yandan vurgunlardan kaçınmayı öğrenirken bir yandan da Cousteau'nun "derinlik sarhoşluğu", doktorların ise "nitrojen narkozu" diye adlandırdığı yeni ve ilginç bir duygu ile tanışırlar. 30 m'nin altındaki derinliklerde, beyin dokularındaki soğurulmuş azot, bir takım anormal davranışları uyarmaya başlar. Bu davranışlar, bazı dalgıçlarda panik şeklinde ortaya çıkarken, bazılarında da sarhoşluğun verdiği güven ve mutluluktan dolayı, sırtındaki tüpü çıkarıp geçen bir balığa vermek şeklinde olabilir.
Cousteau ve arkadaşları, yavaş yavaş, güvenli dalmanın yöntemlerini geliştirirler. Savaş sonunda eşi Simone da çok iyi bir dalgıç olmuştur. Hatta Cousteau, 1938 ve 1940'da doğan oğulları Jean-Michel ve Philippe için bile küçük scubalar yapar. İlk ticari scuba takımı ise 1946'da piyasaya sürülür.
Fransız Donanması'ndaki görevini sürdüren Cousteau, 1948'de kaptan olur. Üstlerini, bir sualtı araştırma ekibi kurmaya ikna eder. Bu ekibin görevi, sualtı dalış tekniklerini ve sualtı fotoğrafçılığını geliştirmektir. Ekip, savaştan sonra, Fransız Limanlarındaki Alman mayınlarını temizlemekte gösterdiği büyük başarının yanında, Tunus Kıyılarında 2000 yıllık bir Roma batığını da ortaya çıkartır. Bu çalışmaların, sualtı arkeolojisine de önemli katkıları olacağı anlaşılır.
İki yıl sonra Fransız Okyanus Kurumu Başkanlığı'na getirilen kaptan Cousteau, Akdeniz'deki dalışlarına devam ederken bir yandan da diğer denizlere dalmayı ve okyanuslar hakkında bilgi toplamayı düşlemektedir.
Calypso
Kısa bir süre sonra Amerikan yapımı eski bir mayın tarama gemisi olan Calypso'yu görür. 600 HP dizel motorlarıyla saatte 23 km hız yapabilen, 8 yaşındaki Calypso, eski görünüşüne rağmen sağlam bir gemidir. 1950'de, ilerdeki araştırmaları için onu satın alır. Bir yıl kadar süren dönüştürme çalışmaları sonunda Calypso, okyanus araştırmaları için hazır hale getirilir.
Cousteau, yolculuklar için gereken parayı sağlamak, aynı zamanda kamuoyunda sualtı araştırmalarına olan ilgiyi arttırmak amacıyla, birçok film yapar ve kitaplar yazar. 1953'te yayınlanan Sessiz Dünya (The Silent World) adlı ilk kitabında, scubanın ortaya çıkış sürecini ve gelecek için vaadettiklerini ayrıntılı olarak anlatır. Bu kitabı, 22 dilde 5 milyondan fazla satılır.
1955 yılının Mart ayında Calypso, Marsilya Limanı'ndan ayrılarak, Kızıl Deniz ve Hint Okyanusu'nun mercan resiflerine doğru ilk seferine çıkar. Bu yolculukta çektiği filmleri kullanarak, Sessiz Dünya'yı belgesel haline getirir. Filmin yapımında, 24 yaşındaki ünlü yönetmen Louis Malle, Cousteau'ya yardımcı olur. Film, 1956 yılında, belgesel film dalında Oscar ve Altın Palmiye Ödüllerini alır.
Projelerini gerçekleştirebilmek amacıyla Kaptan Cousteau, emekli olarak donanmadan ayrılır. 1957'de Monaco Okyanus Müzesi'nin yöneticisi olur ve 1988'de ayrılana kadar, 31 yıl bu görevde kalır.
Toulon'da, Denizaltı Araştırma Grubu'nu kurar. Sualtında çok daha uzun süreler kalabilmek için yeni araştırma çalışmalarına başlar. 1959'da mühendis Jean Mollard ile "Dalan Daire" yi (UFO'lardan esinlenerek bu adı verir) tasarlar. İki kişi alabilen bu aygıt, küre şeklindedir ve yüksek manevra kabiliyetinin yanısıra, 350 m derinliğe dalış yapabilmektedir.
Cousteau, 1962'de, Marsilya'da "Conshelf 1"adlı bir deney yapar. Bu, insanların sualtında yaşamalarına yönelik bir deneydir. Benzer bir deney, 1963'te "Conshelf 2" adıyla Kızıldeniz'de gerçekleştirilir.
Cousteau'nun "okyanot" adını verdiği 5 adamı, 10 m derindeki "Denizyıldızı Evi" adlı kapalı bir ortamda bir ay yaşar. Proje masraflarının büyük kısmını, Fransız Petrol Sanayii karşılasa da geri kalan kısmını karşılamak için Cousteau, deneyi belgesel filme dönüştüreceğine dair bir anlaşma imzalar. Kameralar, okyanotların her anını görüntüler. Sonunda 93 dakikalık film; "Güneşsiz Dünya" (World Without Sun) ortaya çıkar. Cousteau bu film ile ikinci Oscar'ını alır.
Conshelf 3, 1965'te Nice yakınlarında gerçekleştirilir. Cousteau'nun 24 yaşındaki oğlu Philippe'in de aralarında bulunduğu 6 okyanot, 100 m derinlikte üç hafta kalır. Deney esnasında çekilen filmlerden, Orson Welles'in seslendirdiği bir TV filmi yapılır. Filmin gördüğü büyük ilgi üzerine, her yıl 4 saatlik TV programı hazırlamak için ABC televizyon kanalıyla anlaşma imzalanır. "Cousteau'nun Denizaltı Dünyası" adlı TV dizisi böyle doğar.
Sonra anlaşma 9 yıllığına uzatılır. Bu sürenin sonunda Ted Turner'in CNN'i ile anlaşılır. Cousteau, yaptığı TV filmleri ve dizileri için 10 Emmy Ödülü almıştır. Altın Balık (The Golden Fish) adlı bir filmi de, kısa film dalında Oscar alır.
Calypso'nun, yıllar boyunca Alaska'dan Afrika'ya, Afrika'dan Antarktika'ya yaptığı gezilerle, milyonlarca TV izleyicisi köpekbalıklarının, balinaların, penguenlerin, dev ahtapotların, katil balinaların, deniz kaplumbağalarının ve yunusların yaşantılarını öğrenir.
Karadan kilometrelerce uzakta, insanların okyanusları nasıl kirlettiğini görür. Cousteau, tek başına ya da değişik yazarlarla birlikte yazdığı 50'nin üzerinde kitap ve çektiği 70'in üzerinde TV filmi ile okyanus yaşamının ve dünyanın yaşamsal dengelerinin korunması düşüncesini milyonlarca kişiye anlatır. Kirlenmenin, aşırı avlanmanın ve sahil kentlerinin düzensiz ve aşırı gelişmesinin, engin okyanuslardaki yaşam için bir tehlike olduğunu vurgular.
Cousteau'nun okyanuslardaki yaşamın korunmasına ilişkin düşüncelerinin, zaman içinde bir evrim geçirdiği görülür. 1960'larda denizleri, kullanılabilecek bir kaynak olarak görürken, 1970'lerde, 20 yıl içinde okyanuslardaki yaşamın %40'ının yokolduğunu söyleyerek, okyanusların ölmek üzere olduğunu vurgular.
1974'te ise okyanuslardaki yaşamı korumak için Cousteau Topluluğu'nu kurar. Bugün topluluğun, dünya çapında 300 000 üyesi bulunmaktadır. Çevreci hareketin diğer liderlerinden farklıdır Cousteau. Kirlenme sorunlarına verilen teknolojik yanıtlara açıktır. Hayvanlara gösterilen ilginin, insanlara gösterilen ilginin önüne geçmesini de kabul etmez. Ancak, aşırı nüfus artışını da "esas kirlenme" olarak görür.
1977 yılında, Sir Peter Scott ile Birleşmiş Milletler (BM) tarafından verilen Uluslararası Çevre Ödülü'nü paylaşır. Halefi olarak gördüğü küçük oğlu Philippe'in 1979'da bir deniz kazasında ölmesi, Cousteau'yu sarsar. Bir süre sonra da topluluğun yönetimi ve politikaları üzerine anlaşamadığı, oğlu Jean-Michelle ile arası açılır.
1985'te Amerika Başkanı, kendisine Özgürlük Madalyası verir. 1989'da ulusal kültüre yaşam boyu katkılarından dolayı Academie Française Üyesi seçilir. Amerikan Bilimler Akademisi'nin de birkaç yabancı üyesinden biridir.
1990'da yüzlerce araştırmada kendisine eşlik eden 53 yıllık eşi Simone'u yitirir. 1992'de Jean-Michelle, kurucularından olduğu Cousteau Topluluğu'ndan istifa ederek kendi araştırma kuruluşunu kurar. Üç yıl sonra Cousteau, Cousteau adının kullanım hakkı üzerine oğluna dava açar.
1993'te, BM Kalıcı Gelişme İçin Yüksek Düzey Danışma Kurulu'na seçilir ve Dünya Bankası'na çevresel gelişme konusunda danışman olarak hizmet eder. Aynı yıl Fransa Cumhurbaşkanı, Cousteau'yu yeni kurulan "Gelecek Kuşakların Hakları Divanı" na sekreter olarak atar. Ancak Cousteau, Fransa'nın, Pasifik'te nükleer denemelere yeniden başlaması üzerine 1995'te bu görevinden istifa eder.
Ocak 1996'da Singapur Limanı'nda demirlemiş olan Calypso'ya, manevra yapan bir mavna çarpar ve efsanevi Calypso, kısa sürede sulara gömülür. Milyonlarca kişiyi deniz altının büyüleyici güzellikleriyle tanıştıran ve çevreci hareketin kurucularından olan Kaptan Jacques-Yves Cousteau, Calypso 2'nin denize indirilişini göremeden, 25 Haziran 1997'de aramızdan ayrılır.
-
Klasik Arkeoloji daha çok Antik Çağ diye adlandırılan Yunan ve Roma uygarlıklarını kapsayan bir dönemi içerir. Dar anlamıyla yaklaşık olarak M.Ö. 6. yüzyıl ile M.S. 3 yüzyıl arasındaki zaman dilimi ile ilgili olsa da geniş anlamıyla M.Ö. üçüncü binyıla kadar uzanan Girit, Yunan Anakarası ve Anadolu'nun batı ve güney kıyılarını içeren kültürlerin gelişimini inceler.
Ege Denizi ve Ülkeleri
Ege bölgesi, Ege deniziyle çevrilen veya sınırlanan adalarla Asya ve Avrupa kıtaları kıyılarını, yani Yunanistan, Makedonya ve Trakya'nın doğu, Anadolu'nun ise batı ve güneybatı kıyılarını içine alan bölgedir. Ege kıyılarının çok girintili çıkıntılı olması, iyi korunmuş sayısız liman ve koylara sahip bulunması, denize doğru uzanan sıra dağlar arasında verimli vadilerin yer alması, iki kıta arasında jeolojik bir çöküntünün kalıntıları olan çeşitli büyüklükte birçok adaların bulunması, böylece Ege denizinde kara görmeyen hemen hemen hiçbir nokta bulunmaması deniz ulaşımını, dolayısıyla Asya ile Avrupa arasındaki ekonomik ve kültürel ilişkileri kolaylaştırmada başlıca etken olmuştur.
Yunanistan
Yunanistan son derece engebeli bir ülkedir. Ülkenin içi ekser hallerde kuzeyden güneye inen, yalnız orta Yunanistan'da kısmen doğuya kıvrılan ve Ege adaları üzerinden Anadolu yönünde uzanan yüksek dağlarla kaplıdır. Bu suretle bazEn 2500 m.'yi bulan yükseklikteki alanlar ayrılmış, bunların aralarında ise geçilmesi güç geçitler sayesinde birbirine bağlanan ince uzun vadiler meydana gelmektedir.
İşte bu nedenle Yunanistan dağlar arasına sıkışmış türlü büyüklükte kantonlara sahip olmuştur. Yalnız bazı büyük vadiler ve düzlükler kuzeyde Makedonya ve Teselya'da Orta Yunanistan'da Boiotya ve Attika, Peleponnes'te ise Argolis, Lakonya ve Mesenya'da olduğu gibi oldukça büyük devletlerin meydana gelmesini mümkün kılmıştır. Yunanistan'nın coğrafya bakımından bu parçalanmış durumu bu ülkenin siyasal bakımdan da irili ufaklı devletlere bölünmesinde başlıca etken olmuştur.
Anadolu'nun Batı Kıyıları
Yunanistan'dakiler kadar olmamakla beraber, yine bir hayli iyi korunmuş koy ve limanlara sahip Batı Anadolu kıyılarında da sıradağlar birbirine paralel olarak sahilden içerlere doğru uzanmakta ve aralarında Kaikos (Bakırçay), Hermos (Gediz), Kaistros (Küçük Menderes) ve Maiandros (Büyük Menderes) gibi büyük ırmaklar tarafından sulanan ve kıyılara kadar uzanan geniş ve verimli vadileri kapsamaktadır.
Bu coğrafi durum bir taraftan çeşitli vadilerde kurulan şehirlerin iç bölgelerle kültürel ve ekonomik ilişkilerde bulunmalarını kolaylaştırmıştır. Fakat, bu kıyıların gerisinde güçlü bir devlet kurulunca bu devlet daima vadiler yoluyla denize ulaşmak çarelerini aramış, bundan ötürü bu vadilerdeki şehirlerin bağımsızlığı için büyük bir tehlike olmuştur.
Ege Adaları
Asya ile Avrupa kıyıları arasında yer alan adaların en önemlisi Girit'tir. Ege bölgesinin güney sınırında bulunan ve yaklaşık olarak 250 km. uzunluğunda ortalama 50 km. genişliğinde olan bu ada, arada köprü görevi gören birtakım adalar sayesinde, bir taraftan Peleponnes'e, diğer taraftan Anadolu'nun batı ve güneybatı ve Afrika'nın kuzey kıyılarına bağlı bulunuyordu.
Girit bütün bu ülkelere bunların kültür etkileri altında kalabilecek kadar yakın, fakat bunlardan gelecek düşman akınlarını önleyebilecek kadar uzaktı. Aynı zamanda pek engebeli araziye sahip olmakla ve batı-doğu yönünde uzanan sıradağlar tarafından biri kuzeyde, diğeri güneyde olmak üzere iki büyük bölüme ayrılmış bulunmakla beraber, yoğun bir nüfus besleyebilecek ve başlı başına bir uygarlık yaratabilecek kadar büyüktü.
İşte eski çağlarda "mutluluklar adası" olarak gösterilen Girit'in Akdeniz'de aldığı bu önemli yer adanın bir taraftan doğu, diğer taraftan batı etkileri altında kalmasına ve hayran olacak derecede yüksek ve orijinal bir uygarlık ortaya koymasına yol açmıştır. Ege adalarından birinci gruba giren adalar arasında Delos, ikinci gruba girenler arasında ise obsidyen taşı kapsayan Melos, içinde mermer ocakları bulunan Paros ve Naksos veya altın madenleri ile ün kazanmış Siphnos gösterilebilir.
En Eski Çağlardan Üçüncü Binyıl Sonuna Kadar Ege Dünyası
Girit
Girit adası elverişli coğrafi durumundan ötürü Yunan mitolojisinde derin yankılar bırakmış olan canlı ve hareketli bir kültür hayatı yaşamıştır. Girit'in Yunanlılar çağındaki önemiyle hiç de orantılı olmayan bu mitos bolluğu ve çeşitliliği mitosların nitelikleri ve bunlarda görülen Yunanlı olmayan adlar bakımından, daha çok Anadolu'ya yönelmiş eski bir uygarlığa işaret eder niteliktedir.
Yapılan arkeolojik incelemeler bütün Ege bölgesinde olduğu gibi Girit'te de paleoletik çağa ait eserlerin fazla bulunmadığını buna karşılık oldukça ilerlemiş bir neolitik kültürü bulunduğunu açığa çıkarmıştır. Taş temeller üzerinde ker**SANSÜRLÜ-KELİME****SANSÜRLÜ-KELİME****SANSÜRLÜ-KELİME** duvarlı, çeşitli büyüklükte mekanlardan meydana gelen dört köşeli bir ev, Knossos'ta sarayın altında bulunmuştur. Ev kalıntıları arasında elde edilen değirmen taşları, bu insanların yalnız balıkçılık ve avcılıkla değil tarımla da uğraşmış olduklarını da göstermektedir.
Silahlar ve çeşitli araçların yapılmasında taş, kemik ve Melos adasında getirilen obsidyen taşı kullanılmakta, bütün bu taş eserler özenle işlenmekte ve perdahlanmaktadır. Bu dönem Girit keramikleri siyah, gri ya da toprak renginde, iyi temizlenmemiş bir kilden yapılmış oldukça kaba kaplardan ibarettir. Geç neolitik dönemde ise koyu bir zemin üzerine kırmızı boya ile yapılmış bezekleri kapsayan boyalı vazolar ortaya çıkmıştır.
Bu vazoların yanında yine kilden yapılmış büyük bir kısmı kadın şeklinde olan idollere de rastlanmıştır. Bu tarımsal kültür, idolleri ve seramikleri ile bağlar göstermekte, (en çok Hacılar ve Çatalhöyükle) ve esas itibari ile dördüncü binyıla ait olduğu anlaşılan neolitik çağda Girit adasında Anadolu'lu ya da bunlarla yakın akraba insanların yaşamış olduğuna işaret etmektedir.
Girit'te İ.Ö. 3000/2800 ile 2000 arasında taş döneminden maden dönemine girilmeye başlanmıştır. Bu zamanda adanın en çok orta ve doğu kısımlarının nüfusu yoğundur. Bu çağ insanları Mesera ovasında bulunan 12'den fazla yerleşme yerlerindeki evlerin yanında mezar yapılarına da önem vermeye başlamışlardır. Neolitik geleneği sürdüren, siyah, gri ya da toprak rengi ilkel kapların yanında çömlekçi çarkının kullanılması sayesinde düzenli şekiller alan vazolar yapılmaya başlanmıştır.
Bu dönemde beyaz, krem ya da açık sarı bir zemin üzerine parlak kırmızı bir boya ile yapılmış geometrik kaplar alevli ateşte pişirilerek kullanılmıştır. Bu devirde şehirlerin başında krallar ya da beylerin bulunduğu ve bazı sınıfların meydana çıktığı görülmektedir. Üçüncü binyılda adada esas itibari ile barış ve sükun ortamı sürmüş olacak ki yerleşme yerlerinin çevresinde hiç bir tahkimat izine rastlanmamıştır.
Yunanistan Ege Adaları ve Anadolu
Yunanistan'da üçüncü binyılın sonuna kadar neolitik kültürü korunmasına karşılık üçüncü binyılın ilk yarısında taş döneminden çıkarak bakır dönemine girilmektedir. Bu kültür çevresi içinde bulunan yerleşme yerleri daha henüz köy niteliğinden kurtulmamış olup dörtgen şeklinde evler görülmektedir. Truva bölgesi seramikleri ile olan benzerlik maden kültürünü Yunanistan'a getiren insanların Anadolu'lu olduklarına işaret etmektedir.
Üçüncü binyılda Anadolu'dan Yunanistan'a birtakım göçler olduğunu filolojik delillerle takip edebiliriz. Yunanistan'da bulunan (ss), (tt), ya da (nt)'li yer adlarının Yunan dili ile açıklanamadığı bunların Anadolu'nun batı, güneybatı bölgelerindeki (s), (ss) ve (nd)'li yer adlarına karşılık olduğu sanılmaktadır.
Bu yer adlarına örnek olarak Yunanistan'da Korintos (şehir), Koskintos (dağ), Samintos (yer), Parnasos (dağ) Anadolu'da Mikalessos, Halikarnassos, Aspendos, Alinda gibi adlar gösterilebilir. Bunlardan başka Larisa gibi (lar-), Pergamon gibi (amo-), Mylasa gibi (asa-) ve Samos gibi (sam-) köklerini kapsayan birçok yer adlarının yanında Yunan dilindeki kültür hayatı ile ilgili birçok sözcüklerde de bu benzerlik görülmüştür.
Yunanlılardan önce Ege bölgesinde bir takım yabancı kavimlerin oturdukları bilinse de Pelasg, Leleg ya da Kar olarak adlandırılan bu kavimler hakkında somut bilgiler bulunmamaktadır. Yunan tarih geleneğine göre Lelegler Anadolu'da Truva bölgesinde, Ege adalarında, orta Yunanistan ve Peloponnes'in bazı yerlerinde oturmuşlar, Pelasglar ise Yunanistan'da geniş bir alana yayılmışlardır; o kadar ki bir zamanlar tüm Yunan ülkesi Pelasgiye olarak gösterilmiştir.
İlk zamanlar Tesalya'da oturmuş, Peneios vadisine Pelasg Argos'u vermiş oldukları anlaşılan Pelasglar sonraları Yunanistan'ın Yunanlılardan önceki halkı olarak kabul olunmuşlardır. Homeros destanlarından İlyada'da Yunancadan ayrı bir dil konuşanlar olarak gösterilen Karlar Yunan tarihçisi Herodotos'a göre Girit kralı Minos zamanında egemendiler; bunlar ancak sonraları bu yerlerden Yunanlılar tarafından çıkarılmışlardır.
Şu halde üçüncü binyılda bütün Ege bölgesine yayılmış olan ve aralarında ve bir takım farklar göstermekle beraber esas itibari ile Karlar tarafından temsil olunan kavimlerin Lidyalılar ve Likyalılar ile birlikte Boğazköy Hitit metinlerindeki Luvilerle ilgili olmaları muhtemel "batı Anadolu kavimleri" grubuna girdikleri söylenebilir.
Anadolu'da üçüncü binyılda şehir olma eğilimi gösteren en önemli yer tahkimli şatoların da bulunduğu Truva'dır. Burada sözü edilen İ.Ö. 3000/2800 ile 2400 arasında yer alan bakır dönemine ait Truva I ve 2400'den 2200'e kadar gelen tunç dönemi Truva II'dir. Alçak bir tepe üzerinde kurulmuş olan Truva I etrafı tarla taşlarından yapılmış bir surla çevrili küçük bir şatoydu. Seramikler burada iyi temizlenmemiş bir kilden yapılmış ve iyi pişirilmemiş siyah ya da toprak rengi nadiren kırmızı perdahlı dış yüzeyleri düz çizgilerden meydan gelen seramiklerdir.
Buradaki kapların bazıları bakırdandır. Obsidienin geniş ölçüde kullanılmış olması Melos adası ile ticaret ilişkilerine işaret eder. Evlerden elde edilen araçlar ve kemik kalıntılarından Truva I insanlarının tarım, hayvancılık ve balıkçılıkla geçindiklerini anlamaktayız. Truva I'in üzerinde kısa bir aralıktan sonra yapıldığı anlaşılan Truva II yer alır.
Üç dönemde güneye doğru genişletilmiş olan, kapılar ve kuleleri kapsayan, ortasında arka arkaya sıralanmış giriş mekanı ve bir ya da daha çok odadan ibaret megaronlardan meydana gelen bir hükümdar sarayının bulunduğu Truva II kuvvetli bir surla çevrilidir. Truva II'nin maden zenginliğine megaronlar içinde ya da arasında bulunan gömüler işaret etmekdedir.
Bunların en ünlüsü olan "Priamos gömüsü" 3 diadem, 60 küpe, 6 bilezik, 15 altın ve gümüş vazo, 8700 boncuk, yüzük ve silindirik boruyu kapsıyordu. Lapislazuli ve çeşitli taşlardan yapılmış olan boncuklar ve süsler Truva II'nin çeşitli doğu ülkeleri ve ençok Mısır ve Mezopotamya ile ticarette bulunduğunu ispatlamaktadır. Siyah vazoların yanında kırmızı vazolar da tekniğin geliştiğini göstermektedir. Taş ya da toprak idoller, ağırşaklar, silindir mühürlerde bulunmaktadır. Truva III şehri başka bir plana göre kurulmuş bulunmakta, Truva IV zamanında ise bu şehir yeni bir surla çevrilmektedir. Truva V gerçek tunçtan yapılmış kapları ve gelişmiş seramikleri ile dikkat çekmektedir.
İkinci Bin Yılda Ege Bölgesi
Girit
İ.Ö. 17. ve ençok 16. yüzyıllar Girit'in her bakımdan en parlak dönemidir. Tüm sanat ve fikir hayatının merkezi olduğu anlaşılan saraylar son şekillerini almakta, çeşitli dairelerin daha sonra organik bir bütün halinde avlunun etrafını çevirdiği görülmektedir. Batı tarafında zemini taş döşeli bir meydan, doğu kısmında dört katlı binalar, sarayın başka kısımlarında da özel oturma daireleri, tahıl şarap ve zeytinyağı depoları, atölyeler koridor ve iç avlularla birleştirilmiştir. Dini fresklerle kaplı duvarlarla en can alıcı sanat eserleridir.
İlk zamanlar bir resim yazısı olan Girit yazısı İ.Ö. 16. yüzyıldan itibaren fonetik bir yazı (hece yazısı-A yazısı) haline gelmiştir. En çok saraylarda kullanıldığı anlaşılan bu yazıyı okumak henüz mümkün olmamakla birlikte Anadolu dilleriyle akraba olduğu ve Girit B yazısı ile yazılı metinler gibi idari ve ekonomik nitelikte olduğu ileri sürülmektedir. Yunanistan'daki yazılı belgelerin Girit'tekilerden iki yüzyıl daha geç olduğu görülmektedir. Girit'lilerde Yunalıların tersine tanrı heykelleri bulunmaması başlı başına bir tapınak mimarlığının ortaya çıkmasına engel oLmuştur. Girit dininde tanrıçaların ön safta yer almalarına uygun olarak din törenlerinde kadınlar büyük rol oynamaktadırlar.
Törenler esnasında müzikle danslar yapılmakta tanrılara çeşitli hayvanlar kurban edilmekte, çiçekler meyveler içkiler ve çeşitli eşyalar sunulmaktadır. Tapınmada rol oynayan kutsal gereçler ve kült sembolleri arasında çift yüzlü baltalar önemli bir yer tutmaktadır. Bakırdan, tunçtan, hatta altından yapılmış baltalara mağaralarda ya da büyük evlerde rastlanmıştır.
Balta resimlerini freskler, vazolar ve mühürlerden başka sarayların duvarları üzerinde de görülmektedir. Anadolu'nun tersine belirli bir tanrı ile ilgili olmayan bu baltalar törenlerde sığırları kurban etmek için kullanılmaktadır. Hatta bu çift yüzlü baltalar Karya'da olduğu gibi Girit'te de "labris" adını taşımış, bundan ötürü Yunan mitosunda Knossos sarayında bulunduğu bildirilen "labrintos"la bu baltaların saklandığı yerin kastedilmiş olduğu sanılmaktadır.
Hellen Uygarlığı
Hellenlerin ataları olan Akalar M.Ö. 1600-1200 yıllarında bugün Myken adını verilen uygarlığı yaratarak Yunan yarımadasında, Orta ve Doğu Akdeniz çevrelerinde yoğun ticaret ve kültürel etkinlik göstermişlerdir. Bu sayede Mezopotamya uygarlıklarıyla koloniler aracılığıyla komşu olup uygarlıklarının etkisini oralara ulaştırmışlardır.
Ege göçleri yüzünden son bulan bu uygarlığın ardından Hellenler 400 yıl boyunca ilkel bir yaşam sürmüşlerdir. Bu dönemde yaşayan belli başlı toplumlardan Dorlar Rodos ve Batı Anadolu'nun güneyinde, İonlar Sakız, Sisam ve Batı Anadolu'nun ortalarında, Aioller Midilli ve Batı Anadolu'nun kuzeyinde yerleşmişlerdir. İlk koloniler M.Ö. 1050-1000 yılları arasında kurulmuştur.
Eski İon Evresi: (M.Ö. 1050-750) Tarım, balıkçılık ve şarap üretimi gibi ekonomik etkinliklerin olduğu bu dönemde henüz uluslararası ticaret gelişmemiştir. Evlerin tek odadan oluşması ve seramik ürünlerde hala Attika geleneğinin egemen olması önemli özelliklerdendir.
Homeros Dönemi: (M.Ö.750-700) Sisam, Miletos, Ephesos, Erythrai, Smyrna gibi kentlerin önem kazandığı dönemdir. Batı kültürünün ilk edebi eseri olan İlyada bu döneme aittir. Mimaride ilerlemeler sağlanmıştır. Yazı bilinmesine karşın İonya'da pek yaygın değildi.Durgunluk Dönemi: (M.Ö. 700-650) Anadolu 7. yy başlarında Kimmerlerin saldırısına uğramıştır. Bu zamanda ayrıca Frigler ve Lidya Krallığı da İonyalıların gelişmesini engellemişlerdir. Döneme adını veren durgunluğun sebebi de işte bu baskıdır.
Erken Arkaik Dönem: (M.Ö. 650-600) İon uygarlığının ilk parlak dönemi olarak sanat alanında Oryantalizan Sanatın ortaya çıkış zamanıdır. En önemli atılımı Miletos'un önderliğinde Mısır'da, Doğu Akdeniz'de ve Karadeniz'de kurulan koloniler oluşturmuştur. Eski İzmir'de, Erythrai'de günışığına çıkarılan Athena tapınaklarının en parlak yapıları bu evrenin sonunda inşa edilmişlerdir. Ayrıca, İzmirli Mimnermos, Ephesoslu Kallinos, Sardesli Alkman, Lesboslu Sappho ve Alkaios gibi büyük ozanlar bu dönemde yaşamışlardır.
İyon Uygarlığının Altın Çağı: (M.Ö. 600-545) Erken Arkaik dönemde başlayan atılımlar Batı Anadolu'yu bütün dünyanın o dönemdeki en ileri bölgesi haline getirmiştir. M.Ö. 3000 yıllarından beri Mısırlıların ve Mezopotamyalıların ellerinde bulunan dünya kültür liderliği bu dönemde Batı Anadolu'ya geçmiştir. Doğa filozofları dinsel inanışlardan sıyrılmış olarak doğa olaylarının oluş nedenlerini özgür bir düşünce yöntemi ile ele almış ve bugünkü batı uygarlığının temellerini atmışlardır.
Karyalı Thales, Miletoslu Anaksimandros ve Anaksimenes, Sisamlı Pythagoras, Kolophonlu Xenophanes, Ephesoslu Herakleitos, Koslu Hippokrates bu dönemin filozofları arasındadır. Batı Anadolu İon kentleri Perslerin eline geçince heykeltraşlar, ressamlar ve filozoflar Atina'ya ve İtalya'ya göçederler. Bu andan itibaren İyonya'da başlayan özgür düşünce atılımı Yunanistan ve İtalya'da devam eder.
Pers Egemenliği Dönemi: (M.Ö. 545-333) Anadolu Pers Kralı Cyrus'un M.Ö. 546 tarihinde Lidya Krallığını yıkması ile Büyük İskender'in M.Ö. 333 tarihinde İskederun yakınlarındaki İssos'ta Dara'yı yenmesi arasında kalan ikiyüzyılı aşkın bir süre içinde Pers egemenliğine sahne olmuştur. Bu dönemde yerli beylikler (satraplar) tarafından yönetilen Anadolu'da ilginç bir Greko-Pers stili geliştirilmiştir.
Başlıca kültür odakları arasında Manyas Gölü kenarındaki Daskyleion ile Lidya'da ve Karya'da gelişen satraplıkları bulunur. Pers egemenliği sırasında Likya'da Xanthos'da ve Lymira'da gelişen yüksek nitelikteki mimarlık ve heykeltraşlık örnekleri özünde Hellenistik nitelikler bulunan eserlerdir. Anadolu'daki Geç Arkaik Hellen sanatı Pers egemenliği altında olduğu halde özgünlüğünü koruyabilmiştir.
Hellenistik Çağ: (M.Ö. 300-30) İskender'in Hellespontus'u (Çanakkale Boğazı) geçtiği M.Ö. 334 yılı, Hellen uygarlığı ve bütün dünya için büyük önem taşıyan yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur. Roma İmparatoru Augustus (M.Ö. 27) ile son bulan bu tarihi dönemde Hellen uygarlığı Asya ve Afrika'ya değin yayılmış, Doğu ve Batı arasında bir kültür etkileşimi yaratılmıştır.
Doğu ruhunun Hellen uygarlığı ile kaynaşmasından, dış görünümü ile Hellenli, ancak özüyle Doğulu bir dünya görüşü ortaya çıkmıştır. İskender'e Mısır'da Tanrı Amon'un oğlu olarak tapılmıştır. Hellenistik dönem boyunca Anadolu iki değişik yönetime sahne olmuştur. Aiolya'da ve İonya'da egemen olan Bergama Kralları (M.Ö. 283-133) ve Bithynia Kralları da (M.Ö. 327-74) gerçek Hellen uygarlığının temsilcileri ve koruyucuları olmuşlardır. Buna karşılık Pontus Kralları (M.Ö. 302-36), doğulu içerik taşıyan kültür politikasını yürütmüşlerdir.
Kommagene Kralları da bu ikinci tipin temsilcileridirler. Hellen dünyası, Hellenistik dönem boyunca bir ekonomik atılım içinde olmuşlar, Doğu dünyası ile ilişkiler sayesinde İskenderiye, Rodos, Bergama ve Ephesos gibi başkentlerin önderliğinde canlı bir ticaret geliştirmişlerdir. Zengin kütüphanesi ile Bergama bu dönemin büyük bilim ve eğitim merkezi olmuştur.
-
Mevlâna, 30 Eylül 1207 yılında, bugün Afganistan sınırları içerisinde yer alan Horasan Ülkesi'nin Belh Şehri'nde doğmuştur. Babası, Belh Şehri'nin ileri gelenlerinden olup, sağlığında "Bilginlerin Sultanı" ünvanını almış olan Hüseyin Hatibî'nin oğlu Bahaeddin Veled'tir. Annesi ise Belh Emiri Rükneddin'in kızı Mümine Hatun'dur.
Bahaeddin Veled, bazı siyasi olaylar ve yaklaşmakta olan Moğol istilası nedeniyle, Belh'den ayrılmak zorunda kalmıştır. 1212 veya 1213 yıllarında aile fertleri ve yakın dostları ile birlikte Belh'den ayrılır. İlk durak Nişâbur olmuştur. Nişâbur Şehri'nde tanınmış mutasavvıf Ferîdüddin Attar ile karşılaşırlar. Mevlâna, burada küçük yaşına rağmen Ferîdüddin Attar'ın ilgisini çekmiş ve takdirlerini kazanmıştır. Bahaeddin Veled, Nişabur'dan Bağdat'a ve daha sonra Kûfe yolu ile Kâbe'ye hareket eder. Hac göreviniı yerine getirdikten sonra, dönüşte Şam'a uğrar. Şam'dan sonra Malatya, Erzincan, Sivas, Kayseri, Niğde yolu ile Lârende'ye (Karaman) gelirler. Karaman'da, Subaşı Emir Mûsâ'nın yaptırdıkları medreseye yerleşirler. 1229 yılına kadar Karaman'da kalırlar.
Mevlâna, 1225 yılında Şerefeddin Lala'nın kızı Gevher Hatun ile Karaman'da evlenir. Bu evlilikten Mevlâna'nın, Sultan Veled ve Alâeddin Çelebi adlı iki oğlu olur. Yıllar sonra Gevher Hatun'u kaybeden Mevlâna, bir çocuklu dul bir kadın olan Kerrâ Hatun ile ikinci evliliğini yapar. Mevlâna'nın bu evlilikten de Muzaffereddin ve Emir Âlim Çelebi adlı iki oğlu ile Melike Hatun adlı bir kızı dünyaya gelir.
Bu yıllarda Anadolu'nun büyük bir kısmı Selçuklu Devleti'nin egemenliği altındadır. Konya da bu devletin başşehridir. Konya, sanat eserleri ile donatılmış, ilim adamları ve sanatkârlarla dolup taşmaktadır. Kısacası, Selçuklu Devleti, en parlak devrini yaşımaktadır ve Devlet Hükümdarı Alâeddin Keykubâd'dır. Alâeddin Keykubâd, Bahaeddin Veled'i Karaman'dan Konya'ya davet eder ve Konya'ya yerleşmesini ister. Bahaeddin Veled, Sultan'ın davetini kabul eder ve 3 Mayıs 1228 yılında ailesi ve dostları ile Konya'ya gelirler. Sultan Alâeddin, kendilerini muhteşem bir törenle karşılar ve Altunapa (İplikçi) Medresesi'ni kendilerine tahsis eder.
Bahaeddin Veled, 12 Ocak 1231 yılında Konya'da vefat eder. Mezar yeri olarak, Selçuklu Sarayı'nın Gül Bahçesi seçilir. Daha sonra, şu an müze olarak kullanılan Mevlâna Dergâhı'ndaki yerine defnedilmiştir.
Bahaeddin Veled ölünce, talebeleri ve müridleri bu defa Mevlâna'nın çevresinde toplanırlar. Mevlâna'yı babasının tek varisi olarak görürler. Gerçekten de Mevlâna, büyük bir ilim ve din bilgini olmuş, İplikçi Medresesi'nde vaazlar vermektedir. Vaazları kendisini dinlemeye gelenlerle dolup taşmaktadır.
Mevlâna, 15 Kasım 1244 yılında Şems-i Tebrizî ile karşılaşır. Şems aniden ölümü nedeniyle beraberlikleri uzun sürmez. Mevlâna, Şems'in ölümünden sonra uzun yıllar inzivaya çekilir. Hayatını "Hamdım, piştim, yandım" sözleri ile özetleyen Mevlâna, 17 Aralık 1273 Pazar günü vefat eder.
Mevlâna'nın cenaze namazını, Mevlâna'nın vasiyeti üzerine Sadreddin Konevî kıldıracaktır ancak Sadreddin Konevî çok sevdiği Mevlâna'yı kaybetmeye dayanamayıp cenazede bayılır. Bunun üzerine, Mevlâna'nın cenaze namazını, Kadı Sıraceddin kıldırır.
Mevlâna, ölüm gününü yeniden doğuş günü olarak kabul ediyordu. O öldüğü zaman sevdiğine yani Allah'ına kavuşacaktı. Onun için Mevlâna ölüm gününe düğün günü veya gelin gecesi manasına gelen "Şeb-i Arûs" diyordu ve dostlarına ölümünün ardından ah-ah, vah-vah edip ağlamayın diyerek vasiyet ediyordu. "Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız! Bizim mezarımız âriflerin gönüllerindedir" demiştir.
-
Efsaneye göre Marsyas adındaki bir Satiros, (keçi ayaklı, sivri kulaklı yarı insan yarı hayvan yaratıklar) bir gün kırlarda dolaşırken Athena'nın icat ettiği ancak çalarken yüzü çirkinleştiğinden fırlatıp attığı flütü buldu. Bir tanrıçanın eseri olduğu için çok güzel sesler çıkaran flütü çalmaya başladı ve bir süre sonra marifetin kendisinde olduğuna inanmaya başlayarak kendini Apollon'a rakip görmeye başladı.
Bunun üzerine Apollon, kazananın kaybedene istediğini yapabilmesi şartıyla Marsyas ile bir yarış yapmaya karar verdi. Apollon'un arkadaşları olan Musalar ve Phrygia (Fyrigia) kralı Midas yarışmada hakem oldular.
Apollon, gitarı ile çok güzel şarkılar çalarak ortalığı inletti. Marsyas da flütü ile ondan geri kalmayarak çok güzel şarkılar çaldı. Hakemler tereddüt ediyorlardı. Bunun üzerine Apollon lirini eline aldı. O kadar güzel, o kadar hoş şarkılar çaldı ki dağlar taşlar heyecandan titrediler.
Marsyas, Apollon gibi çalamayacağını itiraf etmek zorunda kaldı. Apollon, anlaşma gereği Marsyas'ı ölümle cezalandırdı. Yarışma sırasında Marsyas'ın tarafını tutarak onun daha iyi çaldığını iddia eden Midas'a da ceza verdi. Onun kulaklarının iyi işitmediğini söyleyerek insanlara özgü kulakları ona uygun görmedi ve Midas'ın kulaklarını uzatarak eşek kulaklarına çevirdi.
Midas kulaklarından öyle utanıyordu ki sürekli başında bir kalpakla dolaşmaya başladı. Fakat berberi saçlarını keserken kulaklarını farketmişti. Midas, hiç kimseye anlatmama şartıyla berberine yaşamını bağışladı. Fakat berber, bu sırrı içinde saklamakta çok zorlandı. Birilerine söylemezse patlayacağını düşünüyordu. Diğer yandan söylediği taktirde Kral'ın kendisini öldürmesinden korkuyordu.
Sonunda bir gün daha fazla dayanamayarak ıssız bir yerde bir çukur açtı ve oraya eğilerek yavaşça "Haberiniz var mı, Kral Midas eşek kulaklıdır" diye fısıldadı. Bunu söyleyince üzerinden büyük bir yük kalkmış gibi oldu ve rahatladı. Fakat kazdığı çukurun yanındaki kamışları hesaba katmamıştı. Kamışlar rüzgarla sallandıkları zaman "Midas'ın kulakları eşek kulakları, Midas'ın kulakları eşek kulakları" diye sırrı her tarafa yaydılar.
-
Horus
Osirisle İsis'in oğlu, Mısır tahtını miras almıştır. Hatta taht için Seti ile olan savaşları Mısır mitolojisinde onemli yer tutar. Cennetin hükümdarı, yeryüzünün kralı ve kutsal şahin olmak üzere Teslis (üçlü) kavramı Mısır dininin yerleşmiş yönüydü.
Horus'un evrensel olduğu ve ezelden beri var olduğu fikri, birinci hanedanlığa kadar uzanır ki, bu da piramit yazılarında belirtiliyor.
Horus of Behedet (Hadit)
Behedet Şehri'nde tapılan Horus�un formlarındandır. Büyük kanatları, güneş diskinin bir formu olarak gösterilir. Genelde önemli manzaraların üstünde uçtuğu görülür (Mısır�ın dinsel sanatında).
Hadit, Horus�un her zaman her yerde hazır oluşuyla resmedilmiştir. Crowley�in de "Magic in Theory and Practice" kitabında dediği gibi, �son derece küçük ve atomik haldeki her yerde ve her zaman hazır olan parçaya Hadit� denir.
Amset (İmsety, Mestha, Amseth)
Horus�un dört oğlundan biridir. Ölülerin karaciğerinin koruyucusudur ve Tanrıça İsis tarafından korunur.
Hapi
Horus�un dört oğlundan biridir. Babun kafalı mumyalanmış adam olarak görünmektedir. Ölülerin ciğerlerinin koruyucusudur ve Tanrıça Nephthys tarafından korunurdu. Hapi ismi, farklı hiyerogliflerle ifade edilmişti; çoğunlukla ama her zaman olmamak kaidesiyle Nil Nehri Tanrısı'nın ismiydi. Hapi, tacı zambaklardan (yukarı Nil) veya papirus bitkilerinden (Aşağı Nil) yapılmış şişman bir adama benzetilmiştir.
Hator (Het-Heru, Het-Hert)
Mısır�ın çok eski bir tanrıçasıdır, inek tanrı. Hator ismi Yunan uyarlamasıdır. Het-Hert (The House Above) ve Het-Heru�nun (Horus�un evi) değişik biçimlerinden türetilmiştir. İki terim de onun gökyüzü tanrıçası olduğuna işaret ediyor. Sık sık İsis�le eşdeğer tutulmuştur. Hator, Edfu�da Horus�un partneri olarak tapılmıştır. Teb�de ölümün tanrıçası olarak düşünülmüştü. Ayrıca o; aşkın, dansın, alkolün ve yabancı toprakların koruyucusuydu.
Harpocrates (Hor-pa-kraat, Hoor-par-kraat)
"Çocuk Horus", İsis ve Osiris�in oğlu, emzirilen küçük bir çocuk. Parmak emen genç bir oğlan olarak gösterilmiştir. Golden Dawn, sessizliği ona ithaf etmiştir.
Heqet
Hermopolis�teki 8 tanrıdan biri olarak inanılır ve Antinoe�deki Khunum�un partneri olarak görülür.
Heru-ra-ha
Crowley�in Mısır benzeri mitolojisinin karma bir tanrısı; Ra-Hoor-Khuit ve Hoor-par-kraat�ın bir karması. İsmi, Mısır diline çevrildi, tahminen �Horus ve Ra�ya şükredin� anlamına geliyor.
İsis
Sanat tanrıçası. Osiris'in karısı ve kız kardeşi. Horus'un annesi. Büyük bir anne ve zevce olarak, bütün dişi ilahların en popüleri oldu.
Amen (Amon, Amun, Ammon, Amoun)
Amen, saklı olan demektir. Amen, ilk zamanlardan itibaren Teb Şehri'nin baş tanrısıdır ve Hermopolis rahiplerine göre yaratıcı tanrı olarak görülmüştür. Kutsal hayvanları kaz ve koçtur. Orta krallığa kadar Teb�de yerel bir tanrıydı fakat Tebliler, Mısır�da hükümdarlıklarını kurduklarında Amen kalıcı bir tanrı oldu ve 18. Sülale tarafından Tanrıların kralı olarak adlandırıldı. Ünlü tapınağı Karnak, insan tarafından yapılmış en büyük dini yapıdır.
Bugde�ye göre, 19. ve 20. Hanedanlar, Amen�in �görünmeyen yaratıcı güç� olduğunu; cennetteki, dünyadaki, engin derinlerde ve yeraltı dünyasındaki hayatın temeli olduğunu düşünürler ve kendisini Ra�nın formunda gösterir. Amen, ihtiyacı olan her adanmış dindarın koruyucusu olarak karşımıza çıkmıştır. Sonraki inanışa göre Amen, kendi kendini yaratmıştır. Önceki Teb'li inanışa göre Amen, Thoth tarafından başlangıçta varolan sekiz tanrıdan biri olarak yaratılmıştır. Yeni krallık boyunca Amen�in eşi Mut, �Anne� idi ve bunun Mısırlı eşiti �Büyük (ulu) anne� olarak görülmektedir. Bu ikili (Mut ve Amen), Tanrı ve Tanrıça çiftini oluşturur, bu diğer inanışlarda da görülür. Oğulları ay tanrısı Khons�tur.
Amen-Ra
Amen�in rahipleri tarafından sunulan birleşik tanrıdır. Amaçları, Amen�in takipçisi olan Yeni krallıkta (18-21 Hanedan) daha önceki güneş kültünün tanrısı olan Ra ile bir bağ kurmaktı. Bu tip birleşmelerde tanrılar içiçe girerler. Bu tip ilişkiler, Mısır tanrılarında, özellikle kozmik ve ulusal tanrılar arasında sık görülür. Bu Mısır Tanrılarının nasıl görüldüğünün bir örneğidir. Morenz�in dediği gibi �kişilikleri vardır ama bireysellikleri yoktur.�
Bastet
Kedi tanrıça. Bubastis�in Delta Şehri'nde tapılmıştır. Kedilerin ve onlara önem verenlerin koruyucusudur. Sonuçta evde önemli bir tanrıça ve ayrıca ikonografide önemlidir. Papirüste güneş tanrısına saldıran yılanın kediler tarafından öldürüldüğü resmedilmiştir. Dişi aslanın tanrıçası Sekhmet�in yardımsever tarafı olarak görülmüştür.
Anubis (Anpu, Ano-Oobist)
Nepthys�in oğludur Bazı inanışa göre babası Sethi, bazısına göreyse Osiris�ti (hatta bazı inanışa göre ise annesi İsis�ti). Anubis, çakal olarak resmedilmiştir veya çakal başlı tanrı denmiştir. Çakal�ın, lahitleri kolaçan etme eğilimi nedeniyle, ölülerle ilişkili olmuştur ve eski mumyalamanın kâşifi olarak bilinir ve tapılır. Onun görevi ölüleri korumak ve yüceltmektir. Anubis, aynı zamanda Upuaut (yolların açıcısı) olarak bilinirdi ve tavşan başıyla gösterilirdi. Kıyamet günü için ölülere rehberlik ederdi ve ölüleri yeraltındaki ikinci ölümden korumak için gerçeğin derecelerini gözlerdi.
Ra
Tabiatta tapılan en belirgin şey güneştir. Mısır ideolojisinin büyük bir kısmı güneş ve nehir uzerinedir. Güneş ilahları arasında başlıcası Ra'dır (Heliapolis tanrısı). Güneşin diski olarak Ra, atmaca kafalı bir insan olarak temsil edildi. Bu durumda da Ra yaradılışın hükümdarı olarak ele alındı.
Thoth (Tahuti)
Bilgeliğin tanrısıdır. Maat ile beraber zamanın başında kendi kendine yaratılmıştı veya Ra tarafından yaratılmıştı. Hermopolis�te Thoth�dan sekiz çocuk oluşturmuştu, en önemlisi gizli olan Amen�di. Amen, Teb�de evrenin lordu olarak takip edilirdi. Thoth isminin Mısır dilinde orijinali Thuti�dir ve Yunanca versiyonu Thoth�dur.
Thoth, ibiş kuşu başıyla resmedilmiştir ve elinde bir dolmakalem ve her şeyi kaydettiği parşomenler vardır. Tanrıları içeren neydeyse tüm temel görüntülerde Thoth, görevli olarak görünürdü ama özellikle ölülerin hükmünde görülüyor. Tanrılar�ın habercisi (ulağı) olmuş ve Yunanlıların Hermes�iyle eş tutulmuştur. Osirian mitlerine göre Thoth, Osiris�in veziri olmuştur (Şef tavsiyecisi ve papazı). O da Khons gibi ay tanrısıdır ve zamanın, büyünün ve yazının tanrısıdır. Hiyeroglifleri icat edenin Thoth olduğu düşünülür.
Tavaret
Hamile kadınlara göz kulak olan olan suaygırı tanrısıdır.
Bes
Tanrıların cüce soytarısıdır. Afrikalı veya sematik kökenli tanrı, Mısır�a 12. Sülale döneminde gelmiştir. Sakallı, vahşi görünümlü komik bir cüce olarak ve yuvarlak bir yüzle resmedilmiştir. Müzik, iyi yemek ve rahatlamak gibi aile zevklerinin tanrısı olarak sayılır. Ayrıca çocukların eğlendiricisi ve koruyucusudur.
Imhotep (Imouthis)
Imhotep mimar, kâtip ve 3. Sülale'nin Firavun Zoser döneminin büyük (baş) veziriydi. Sakkara�daki basamaklı piramidi tasarlayıp inşa eden Imhotep�ti. Imhotep, Ptah�ın oğlu ve hekimlik tanrısıydı. Aynı zamanda kâtiplerin başıydı (Thoth ile beraber). Yunanlılar onun Asklepios olduğunu düşünürler.
Khepri (Keper)
Eski Heliopolitan büyük şehir bilimine göre yaratıcı tanrı, Atum ve Ra ile karışmıştır. Mısırca kökeninde Kheper, birkaç anlama gelir, bazısına göre en çok dikkat çeken yaratmak veya dönüştürmek fiilidir; ayrıca �bok böceği� sözcüğüne denk gelir. Bok böceği, güneşin sembolü sayılırdı. Dışkısının çevresine yumurtalarını bırakırdı ve bok böceği güneş tanrısı sembolü sayılırdı. Bok böceği, güneşi, gökyüzüne doğru iterdi.
Sobek
Fayum'un merkezi Crocodillopolis'in tanrısı idi. Orada canlı sürüngenler ve timsahlar havuzlarda muhafaza edilirlerdi. Su tanrısı olarak, aynı zamanda Nil'in yıllık taşmasını ve vadisinin gübrelenmesini sembolize etti.
Set
En eski dönemlerde Set, Aşağı Mısır�ın koruyucu tanrısıydı ve çölün şiddetli fırtınalarını sembolize eder. Bu fırtınaları Aşağı Mısırlılar yatıştırmak için yöntemler aramışlardır. Yukarı Mısır, Aşağı Mısır�ı yendiğinde ve ilk hanedana girildiğinde Set, Yukarı Mısır�ın Hanedanlık Tanrısı Horus�un şeytani düşmanı olarak bilinmeye başlandı. Set; Osiris, İsis ve Nephthys�in kardeşi ve aynı zamanda Nephthys�in kocasıydı.
Bazı mitlere göreyse Aubis�in babasıydı. Set�in kardeşini öldürmesi ve yeğeni Horus�u öldürmeye teşebbüs etmesiyle bilinir. Ama Horus, kurtulmayı ve babasının öcünü almayı başarır. Bunu Mısır�ın her yerinde kurallarını koyarak yapmıştır. Set�i hadım etmiş ve sonsuza kadar onu çöle sürmüştür. 19. Hanedan'da Set�e olan saygı yeniden dirilmeye başlamıştır ve bir zamanların büyük tanrısı olarak görülmüştür. Mısır�ı yabancılardan koruyan ve çöldeki kuvvetleri yardımseverce zapteden tanrı olmuştur.
Shu
Kuru rüzgârların ve atmosferin tanrısı, Ra�nın oğlu, Tefnut�un kardeşi ve kocası, Geb ve Nut�un babasıdır. Hiyerogliflerde kafasına devekuşu tüyü giymiş olarak gösterilmiştir (Maat�ınkine benzeyen). Genelde boylu boyunca uzanmış olan Geb�le kızı Nut�u ayrılarak ayakta durmuş olarak gösterilmiştir. �Shu� ismi genelde �kuru, boş� anlamına gelen shu kökünden geliyor. Shu, aynı zamanda güneş ışığının kişileştirmelerinden biridir. Shu ve Tefnut�un bir ruhun iki yarısı olduğu söylenir. Belki de eşruhların en eski (ilk) kaydedilen örneğidir.
Anuket
Yukarı Mısır�da, Elefantin�in çevresinde, Anuket, Khunum ve Sati�nin (kızları olarak) tapılmıştır. Kutsal hayvanı gazeldi. Soğuk su dağıtıcısı olduğuna inanılır ve kendi insan kafasına tüylü bir taç giyerdi.
Apis
Muhtemelen sadece hayvan olarak betimlenmiş ve hiçbir zaman hayvan başlı bir insan olarak gösterilmemiş eski bir Mısır Tanrısı'dır. Apis, çoğunlukla Ptah�la bağlantılı olmuştur ve kültünün merkezi Memphis�tir. Aslında Apis verimlilik tanrısıdır. Güneş diski ve uraeusserpentten oluşan boğa tacıyla betimlenmiştir. Kutsal Apis boğası, Memphis�te bulunurdu ve Serapum�da büyük bir kitle halinde Apis boğalarının mezarı bulunuyor.
Duamutef (Tuamutef, Thmoomathpf)
Horus�un dört oğlundan biridir. Duamutef, çakal başlı mumyalanmış bir adam olarak gösterilmiş. Ölünün midesinin koruyucusudur ve Tanrıça Neith tarafından korunur.
Edjo
Delta�nın yılan tanrıçası, Aşağı Mısır�ın sembolü ve koruyucusu, Yukarı Mısır�ın tanrıçası Nekhbet�in tamamlayıcısıdır. Kralın tacının bir parcası olarak giyilirdi.
Sothis
Yıldız Sirius için feminen bir Mısırlı ismi, İsis�le birbirine geçmiştir. Hator�la da ilişkilidir.
Tefnut
Nem ve bulutların tanrıçasıdır. Ra�nın kızı, Shu�nun kardeşi ve karısıdır. Geb ve Nut�un annesidir. Kutsal hayvanı olan dişi aslanın başıyla resmedilmiştir. �Tefnut� adı teftef kökünden gelmektedir. Anlamı �serpiştirmek, nemlendirmek� ve kökü �sular, gökyüzü� anlamına gelmektedir.
Selket (Serqet, Serket)
Akrep tanrıçadır. Kafasının üstünde hareketsiz duran akrebiyle güzel bir kadın olarak gösterilmiştir. Onun yaratığı, kötü ruhlu insanlara ölüm veriyordu ve akrepler tarafından sokulan insanlara da hayat veriyordu. O, ayrıca kadınların çocuk doğurmalarına da yardımcı oluyordu. O, Ra�yı tehdit eden şeytani ruhları etkisiz hale getiren kişi olarak resmedilmiş ve İsis�i Set�ten korumak için yedi akrebini göndermiştir.
Selket, Horus�un oğlu, ölülerin bağırsaklarının koruyucusu olan Qebsenuef�in koruyucusudur. Amerika�yı 1970�de turlayan kolleksiyonun bir parçası olan Tuthankamon�un lahitindeki heykeli sayesinde tanındı.
Serapis
Ptolemi dönemi tanrısıdır. Yunanlılar tarafndan Osiris ve Apis�ten düzenlenmiştir. Tahminen İsis�in arkadaşı (partneri), öbür dünya (ölümden sonraki yaşam) ve verimliliğin tanrısıydı. Ayrıca fizikçiydi ve endişeli, üzüntülü inananların yardımcısıydı. Hiçbir zaman çok fazla önem vermedi. Onun kültünün merkezi Alexandria�dır (İskenderiye).
Osiris
Ölülerin tanrısı, ölümsüz yaşam için diriliş tanrısı, kural koyucu, koruyucu, ölülerin yargıcı ve ölünün prototipi olmuştur (Ölü, tarihte �Osiris� olarak görülürdü). Lahitinin bulunduğu yer, Abidos�ta kültünün oluştuğu yerdir. Osiris, Nut ve Geb�in ilk çocuğuyduç. Set, Nephthys ve İsis�in kardeşiydi, aynı zamanda İsis�in kocasıydı. Horus, İsis'ten oğluydu. Bir hikâyeye göre Nephthys, İsis gibi davranmış ve Osiris�i baştan çıkararak Anubis�i doğurmuş.
Osiris başka erkeklerin dünyasının kural koyucusu olmuş ve Ra gökyüzüne kural koymak için dünyayı bıraktığında kardeşi Set, Osiris�i öldürdü. İsis�in sihri sayesinde tekrar yaşama döndü. İlk ölen yaşayan canlı olduğu için sonraları ölülerin lordu oldu. Oğlu Horus, onun ölümünün öcünü aldı. Set�i yenmişti ve onu Batı Mısır�ın çölüne (Sahra) gönderildi.
Tüm Mısır tarihi boyunca dualar ve büyüler Osiris�e yöneltilmişti, onu kutsama ve kendisinin kural koyduğu öbür dünyaya girmesi umulmuştu ama orta krallık süresinde popularitesi arttı. 18. Sülale döneminde Mısır�da en çok tapılan tanrı olmuştu. Osiris�in popularitesi, Mısır tarihinin en son evrelerine kadar dayanmaktadır. Mısır�ı fetheden Roma İmparatorlarında bile halâ onun etkisi görülüyormuş. Firavun kıyafetlerini giyerek ona tapınaklarda adak adıyorlarmış.
Geb (Seb)
Yeryüzünün tanrısı, Shu ve Tefnut�un oğlu. Nut�un kardeşi ve kocası. Osiris, Set, İsis ve Nephthys�in babasıdır. Kutsal hayvanı ve sembolü kazlardı. Genelde yeşil ve siyah tenli olarak gösterilmiştir. Yeşil yaşayan canlıların rengi ve siyah ise Nil�in bereketli çamururun rengidir.
Geb, kötülerin ruhlarını tutuklu tutacak ve onları cennete çıkarmayacaktı. Diğer geleneklerde yeryüzünün dişi olmasıyla çelişerek Geb�in erkeğe özgü (erkeksi) olmasıyla göze çarpar.
Khnum
Koç başlı insan olarak görünürdü. Antinoe ve Elefantin�de tapılıyordu. Çömlekçi çarkında insanlara şekil veren, yaratıcı tanrılardan biriydi. Onun arkadaşları Heqet, Neith ve Sati�ydi.
Khons (Chons)
Teb�in büyük triadlarının 3. üyesi (ailesi Amen ve Mut�la). Khons, ay tanrısıydı. Onun hakkında en çok bilinen hikâye Thoth�la senet (passage) denen eski bir oyun oynarken ışığının bir kısmına bahse girmesidir. Thoth kazanmış, ışığının bir kısmını kaybettiği için Khons bir ay boyunca tüm ihtişamını gösterememiş ve batıp tekrar büyümek için beklemesi gerekmiş. Karnak�taki çevrili olan tapınak ona adanmıştır.
Ptah
Memphis�te tapılıyordu (M.Ö.3100). Ptah, evrenin yaratıcısı olarak görülmüştür. Öbür dünyada erkeklerin ruhlarının yerleşeceği vücutları şekillendirir. Başka mitlere göre Thoth�un emrinde çalışıyordu ve Thoth�un açıklamalarına uygun olarak cennetleri ve dünyayı yaratmakla sorumluydu. Ptah, sakallı takke giymiş, mumya gibi sarmalanmış, elleri ambalajdan çıkmış, elinde asa, Ankh ve Djed (denge, istikrar, sağlamlık işareti) tutuyor. Çoğunlukla Seker ve Osiris�le birlikte tapılırdı, Ptah-seker-ausar adı altında tapılırdı. Sekhmet�in kocası ve Nefertum�un babası (sonra da Imhıtep�in babası) olduğu söylenir.
Qebsenuef (Kabexnuf, Qebseneuef)
Horus�un dört oğlundan biridir. Qebsenuef, mumyalanmış şahin başlı bir adam olarak betimlenmiştir. Ölülerin bağırsaklarının koruyucusudur ve Tanrıça Selket tarafından korunurdu.
Qetesh
Suriyeli bir tanrı olduğuna inanılıyor. Qetesh, aşkın ve güzelliğin tanrıçasıdır. Qetesh, güzel çıplak bir kadın olarak, bir aslanın üstünde ayakta durur veya onu sürer durumda, elinde çiçek, ayna veya yılanlarla resmedilmiştir. Genelde yuvarlak yüzle gösterilmiştir (Mısır sanat ve geleneklerinde alışılmamış bir durum). Aynı zamanda erkekliğin tanrısı Min�in partneri olarak düşünülüyor.
Ra-Horathky (Ra-Hoor-Khuit)
Horizonların Horus�u olan Ra�dır. Ra�nın başka bir tanımlaması da onu Horus�la bir tutmaktır. Bu ikisi, solar gücün göstergesi olarak gösterilmiştir. �Ra-Hoor-Khuit�in yazılışı Aleister Crowley tarafından önce "Book of Law" kitabında popülerize edilmiştir.
Sekhmet
Dişi aslan tanrıçasıdır. Ptah�ın tanrısı olarak takip edilmiş. Ra�nın gözündeki ateşten insanları günahlarından dolayı cezalandıracak olan bir intikam yaratığı olarak yaratılmıştır. Sonra da doğrunun barışçıl bir koruyucusu olmuştur. Yardımsever Bast ile yakından ilgilidir.
Maat
Çeşitli geleneklere göre Thoth�un karısı, Ra�nın kızı olduğu düşünülmüştür. Maat�ın adı �gerçek� ve �adalet� hatta �kozmik sıralamayı� ifade eder. İngilizce�de net bir söylenişi yoktur. Maat�ın konseptinde bir kişileştirme ve biraz da mitoloji vardır. Maat, saçında devekuşu tüyü olan uzun boylu bir kadın olarak belirtilmiştir. O, ölümün kararı için vardı ve tüyü, ölünün saf ve dürüst bir hayat yaşamış olup olmadığına karar vermek için ölünün kalbini dengelerdi.
Min (Menu, Amsu)
Elinde yıldırım taşıyan Amen�ın bir formu olarak (Mısır sanatında yıldırım olarak belirtilmeye çalışılmış) ve ereksiyon halindeki penisiyle resmedilmiştir. Tam adı Menu-kamuf-f (Min, Annesinin Boğası). Erkekliğin (güç ve iktidar) tanrısı olarak tapıldı, Ona marul (lahana) hediye edilmiştir (sunulmuştur) ve sonra erkekliği elde etme umuduyla bunlar yenmiştir. Kadınlığın (feminenliğin) ve aşkın tanrıçası Qetesh�in kocasıdır.
Month (Mentu, Men Thu)
Amen kültünün doğmasından önce Teb�in baş tanrısıydı. Şahin başlı adam olarak gösterilir ve Horus�la birleşmiştir. Aslında savaş tanrısıdır.
Mut (Auramooth)
Teb geleneklerinde Amen�in karısı, Mısır dilinde mut �anne� ve ay tanrısı Khons�un annesidir.
Nefertum
Ptah ve Sekhmet�in genç oğludur. Doğan güneşle bağlantılı olarak zambak çiçekleriyle taçlandırılmış veya zambak çiçeğinin üstüne oturtulmuş olarak resmedilmiştir.
Neith (Net, Thoum-aesh-neith)
Eski bir savaş tanrıçasıdır. Delta�da tapıldı. Bilgelik tanrıçası olarak saygı gösterildi. Yunan mitine göre Athena olarak gösterilmiş, daha sonraki inanışlara göre İsis, Nephthys, Selket�in kız kardeşiydi ve ölülerin midesinin tanrısı Duamutef�in koruyucusuydu. Timsah tanrı Sobek�in annesiydi.
Nekhbet
Yukarı Mısır�ın büyük tanrıçasıdır. İkonu akbaba ve firavunun tacının bir parçasıdır. Aşağı Mısır�ın tanrıçası olan Edjo�nun tamamlayıcısıdır.
Nephthys (Nebt-het)
Geb ve Nut�un en genç çocuğu, Set�in kardeşi ve karısıdır; İsis ve Osiris�in kardeşidir. Anubis�in annesidir (Set veya Osiris�in oğlu). Set, Osiris�i öldürdüğünde onu terketmişti ve İsis�e Horus�un bakımında ve Osiris�in dirilişinde yardımcı olmuştu. Kardeşiyle birlik olmuş ve ölülerin özel koruyucu tanrıçası olarak düşünülmüş ve ciğerlerin koruyucusu olan Hapi�nin gardiyanı olmuştur.
Nut (Nuit)
Gökyüzü tanrıçası, Shu ve Tefnut�un kızı, Geb�in kızkardeşi ve karıs;, Osiri, Set, İsis ve Nephthys�in annesidir. Crowley Magic'in "Theory and Practice" kitabında �sınırsız uzaya tanrıça Nuit denirdi� demiş. Nut, genelde mavi tenle ve vücudu yıldızlarla kaplı, 4 ayak üzerinde ve kocasının üzerine eğilerek resmedilmiştir. Gökyüzü olarak dünyanın üzerinde kemer gibi uzanmıştır. Nut�un Hadit�le olan ilişkisi Crowley�in bir buluşudur. Bu ejiptolojide bir temele bağlı değildir. Hadit, genelde Nut�un altında resmedilmiş. Birisi Nut�un bir resim üst karesinin oluşturduğunu buluyor ve kanatlı disk Hadit, sessizce aşağıdan uçuyor.
Sati
Elefantin�in tanrıçasıdır. Khunum�un eşi, Soğuk su dağıtıcısı Anuket ile beraber eş olmuşlardır. İnsan başı, Yukarı Mısır�ın tacıyla ve gazellerin boynuzlarıyla betimlenmiştir.
Seker
Işığın tanrıçası ve yeraltından başlayan öbür dünyaya giden ölülerin ruhlarının koruyucusudur. Seker, Ptah�ın bir formu veya Ptah-seker veya Ptah-seker-ausar�ın bileşik tanrılarının bir parçası olarak Memphis�te tapılırdı. Seker, genelde şahin kafasıyla ve Ptah�ınkine benzer bir şekilde mumyalanmış olarak resmedilmiştir.
-
Yunan Mitolojisi "Başlangıçta kaos vardı" der. Daha sonra bu kaostan Gaia oluşmuştur, yani toprak, başka bir deyişle "Toprak Ana". Hesiod der ki, "Gaia'dan gökyüzü yükseldi", yani Uranos. Gökyüzü, yani Uranos; toprağın, yani Gaia'nın hem oğlu hem eşi oldu. O zamanlarda, gökyüzü ve yeryüzü birbirine o kadar yakındı ve birbirlerine öyle büyük bir aşkla sarılmışlardı ki, aralarındaki sınır ayırt edilemezdi.
Bereketli, yeşil Gaia, Uranos'un yağmurlarıyla ıslanınca, Eros ortaya çıktı; yaratıcı aşkın ruhu. Eros, bir varlıktan çok, Gaia'nın ruhu olarak tanımlanır; yeryüzü ve gökyüzünü birlikte kılan bir güç.
Gaia ve Uranos'un kucaklaşmasıyla ilk varlıklar oluşmaya başladı. Gaia, Uranos'un kolları arasında mutlulukla kıpırdandığında, narin, yeşil, yumuşak tepeler oluştu ve Gaia bu tepelerden Titanları doğurdu; düşünme yeteneğine sahip ilk varlıkları. Titanlardan sonra Gaia, yüz kollu, dev canavarlar doğurdu. Babaları Uranos onları görür görmez nefret duydu, iğrendi ve toprağın içine geri itti. Gaia acıyla kıvranıyordu, bu kıvranmalardan yeryüzündeki büyük taşlık dağlar oluştu. Ancak Uranos, Gaia'ya eziyet etmekten vazgeçmiyordu.
Gaia, acı içinde ilk çocukları olan Titanlar'a seslendi. Babaları ve yarı kardeşleri olan Uranos'a karşı kendisiyle birlik olmalarını istedi. Ancak Titanların hemen hepsi Uranos'tan ölesiye korkuyorlardı; Gaia'nın yardım çağrısına karşılık vermediler. Ancak içlerinden biri, Cronus, annesine yardım edeceğini belirtti. Titanların en cesuru olan Cronus, annesine yardım edip babasını saf dışı bıraktıklarında Evren'in idaresinin kendisine geçeceğini sezinliyor olmalıydı.
Bunun üzerine Gaia, Cronus'un pençeye benzeyen güçlü elleri için demiri yarattı. Yerden biten bu demiri çakıl taşıyla biledi, bir orak haline getirdi ve Cronus'a verdi. "Bununla babanı hadım edeceksin!" dedi. Cronus orağı aldı, ve gece olduğunda uykuya çekilen babasının üzerine atıldı ve onu hadım etti. Böylece gökyüzü, sonsuza dek yeryüzünden ayrılmış oldu, artık dünyaya hükmedecek hükümdarların, toprağa ayak basmaları gerekecekti; gökyüzünden yeryüzüne hükmetmek olanaksızlaşmıştı.
Babasının erkeklik organını kesen Cronus, ardına bile bakmadan oradan uzaklaştı. Kesilmiş erkeklik organından toprağa damlayan kanlardan yeni varlıklar doğdu. İlkin, İntikam Tanrıçaları Erinysler doğdu. Bu tanrıçalar, birçok söylencede yer almış olan korkunç yaratıklardır. "Suçluları kovalayıp duran bir nevi mitolojik polistirler" diye anlatır onları bir yazar.
Uranos'un kesilmiş erkeklik organından damlayan ikinci kan damlalarından Gigantlar doğdular. Yeryüzü görünümündeki Gaia, gökyüzü görünümündeki Uranos, fiziksel özellikleri pek bilinmeyen ancak insan görünümünde olduklarını düşünülen Titanlar ve yüz kollu devlerden sonra; Gigantların dış görünüşleri pek garipti. İnsanlara benzer bir yapıları vardı ancak vücutlarının alt kısmında yılan biçimli bir kuyruk bulunuyordu. İki ayakları üzerinde duruyorlar ancak sürüngen özellikleri de gösteriyorlardı.
Organ uçtu ve sonunda suya düştü. Üzerinde bulunan spermler tuzlu deniz suyu ile birleşti ve bir köpük oluşturdu. Bu köpük Kıbrıs Kıyıları'nda karaya vurdu ve içinden güzeller güzeli Aşk Tanrıçası Aphrodite çıktı. Aphrodite, göğün kızıdır ve ilk tanrıçalardan biridir. Roman mitinde kendisine Venüs ismi verilmiştir; sabah ve akşam yıldızı olarak görünmüştür.
Uranos hadım edilip, kesik organından Erinysler, Gigantlar ve Aphrodite doğduktan sonra, Cronus tahta geçmiş oldu. Ancak Cronus'un babasından daha da zalim bir tanrı olacağını kimse bilemezdi. Yüz kollu dev kardeşlerini kurtaracağı yerde onları daha da derinlere, Tartaros'a itti.
Tartaros, Yeraltı Dünyası'nın en derin, en korkunç, en karanlık yeridir ve Homeros tarafından "Tartaros'un yeraltı dünyasına olan uzaklığı, dünyanın gökyüzüne uzaklığı kadardır." diye tanımlanır. Oraya düşmek, bir varlığın başına gelebilecek en kötü şeydir.
Cronus, kendisine ayak bağı olacaklarını düşündüğü kardeşlerini Tartaros'a hapsettikten sonra keyfine baktı ve kardeşi Rhea'yı kendisine eş olarak aldı. Fakat hayal kırıklığına uğramış olan Gaia, Cronus'un ihanetine bir kehanetle yanıt verdi ve Cronus'un keyfini kaçırdı: "Babana yaptıklarının aynısını günün birinde çocuklarından biri de sana yapacak".
Rhea, Cronus'a bir sürü çocuk doğurdu. Böylece eski Yunan Tanrıçaları ve Tanrıları birer birer ortaya çıktılar. Cronus, annesinin kehanetinden korkuyor, Rhea doğurdukça çocukları yutuyordu. Rhea, bu durumdan elbette hoşnut değildi ancak, günün birinde doğacak çocuğunu sever de kıyamaz, yutamaz umuduyla doğurmaya devam ediyordu. Ancak Cronus akıllanacağa benzemiyordu. Oysa Rhea'nın sabrı tükenmişti, yine hamileydi ve bu sefer doğacak çocuğunu Cronus'un midesine göndermeye hiç niyeti yoktu. Annesi Gaia'dan akıl aldı, ve onun öğüdüne uyarak çocuğunu dağlık bir yere gidip doğurdu ve oğlunu keçi sütü ile besledi. Sonra da onu Kuretler'e verdi.
Kuretler, o dağlık bölgede yaşayan küçük tanrıcıklardı, ama neden tanrıydılar, ne gibi tanrısal özelliklere sahiptiler bilinmemektedir. Kuretler, eğer Cronus oralara yaklaşacak olursa korkunç sesler çıkarıp bebeğin sesini duymamasını sağlayacaklarına söz verdiler. Sonra Rhea, yerden bir kaya parçası aldı, onu battaniyelere sardı ve yutması için Cronus'a sundu. Cronus'un gözü öylesine dönmüştü ki battaniyeyle beraber yuttu kayayı. Rhea'nın bir sonraki doğumuna kadar rahatlamıştı. Ancak Rhea bir daha doğurmadı.
Aradan yıllar geçti, Zeus büyüdü, genç ve kuvvetli bir tanrı oldu. Günün birinde Metis'e, Akıllı ve Bilge Peri'ye rastladı. Zeus, ona aşık oldu. Metis'e hayatını anlattı. Babasının çılgınlıklarından, yeraltına hapsedilmiş kardeşlerinden bahsetti. Metis, öğrendikleri karşısında kayıtsız kalamadı ve Zeus'a yardım etmeye karar verdi. Hemen büyülü bir iksir hazırladı ve babasına içirmesini tembihleyerek bunu Zeus'a verdi. Zeus, babasının sarayına saki olarak bir şekilde kendisini kabul ettirdi ve şarabına büyülü iksiri karıştırıp içirmeyi başardı. İksir hemen etkisini gösterdi, Cronus birer birer yuttuğu çocuklarını kusmaya başladı.
Çocukları, Cronus'un midesinden çıktıktan sonra babalarının karşısına dikildiler: Ocak ve Ev Düzeni Tanrıçası Hestia, kolunda bir demet başak ile tasvir edilen Bereket Tanrıçası Demeter, evliliğin koruyucusu Hera, Yeraltı Dünyası'nın tanrısı Hades ve Denizler Tanrısı olan Poseidon. Hepsi de Zeus'un önderliğinde babalarına karşı birleştiler ve şiddetli bir savaş başladı.
Zeus, Tartaros'tan yüz kolluları çıkardı. Onlar da kendilerini esaretten kurtaran Zeus'a minnettarlıklarını bildirmek için onun yanında savaştılar. Hatta Zeus'a şimşekli silahlar armağan ettiler. Böylece savaş, Zeus ve kardeşlerinin üstünlüğü ile sona erdi, Bu savaşın 10 yıl kadar sürdüğü söylenir. Cronus, Zeus ile anlaşmaya razı olmuş, iktidarı devredip Mutlular Adası'na, kader ve kısmete yön vermek üzere atanmıştır.
Cronus altedilince, Zeus önderliğinde yepyeni bir düzen kurulmuştur. Zeus, kendisini "Gökyüzü'nün ve Yeryüzü'nün Tanrısı", Poseidon'u "Denizlerin ve Irmakların Tanrısı", Hades'i "Yeraltı Dünyası'nın Tanrısı" ilan edip, zirvesi devamlı bulutlarla kaplı olan Olympos Dağı'na yerleşti. Kendisine karşı gelen Titanlar'ı Tartaros'a kapatarak cezalandırdı. Ancak birer Titan oldukları halde kendisine başkaldırmayan Prometheus ve Epimetheus kardeşleri "İnsanın Yaratılışı" nda görevlendirdi. Savaşta diğer Titanlar'ın başında bulunan Atlas ise en büyük cezayı, Yerküre'yi omuzlarında taşıma cezasını aldı.