-
--->: 20. Yüzyıl Tarihi
Hindiçini Savaşı « 20. Yüzyıl Tarihi
İkinci Dünya Savaşından sonra nasıl İngiltere tekrar Orta Doğu'ya yerleşmek istemişse, Fransa da Hindiçini'deki sömürge düzenini tekrar sürdürmek istedi. Halbuki, Orta Doğu gibi, Güney-doğu Asya'da da şartlar çok değişmişti. Savaş sırasında bu topraklar Japonya'nın işgaline uğramıştı. Japonya, buralarda Fransa'nın izlerini silmek için sarı ırk milliyetçiliğini ve buralar halkının bağımsızlık duygularını her yolla tahrik etmişti.
Kaldı ki, Müttefikler de savaş sırasındaki demeçlerinde, sömürgelere bağımsızlık vaadini ifade eden şeyler söylemişlerdi. Mesela bunlardan, Amerika Cumhurbaşkanı Roosevelt ile İngiltere Başbakanı Winston Churchill arasında yapılan bir toplantıdan sonra yayınlanan 14 Ağustos 1941 tarihli Atlantik Demeci'nde bütün milletlerin, kendi seçtikleri idare altında yaşayacakları belirtilmişti.
Bu sebeple Fransa, savaştan sonra Hindiçini'deki sömürgelerine (Vietnam, Laos, Tayland ve Kamboçya) tekrar yerleşerek eski düzeni kurmaya kalkınca, Fransa'ya karşı bağımsızlık ayaklanmaları başladı. Vietnam'ın kuzey bölgelerinde bu bağımsızlık hareketini Ho Chi-minh liderliğindeki komünistler yürütmekteydi.
Ho Chi-minh, Japonya savaştan çekilir çekilmez, Kuzey Vietnam'da Vietnam Demokratik Cumhuriyeti'ni ilan etti. Fransa bunu kabul etmediği gibi, Vietnam, Laos ve Kamboçya (bugünkü Kampuchea)yı içine alan bir Hindiçini Federasyonu kurmak istedi ise de, bu tasarısını yürütemedi. Bilhassa, Ho Chi-minh liderliğindeki Vier-Minh kuvvetleri başına dert oldu. Bundan sonra Fransa ile Viet-Minh arasında çetin bir mücadele başladı. Zira, 1950 yılından itibaren Viet-minh'in arkasında Çin de yer almaktaydı.
Bu mücadele devam ederken Kore Savaşı patlak verdi. Sovyet Rusya ile Çin, esas itibariyle Kore savaşı ile uğraştıklarından, Viet-Minh'in mücadelesi ikinci planda kaldı. Fakat Kore Savaşı 1953 Temmuzunda sona erince, Moskova ve Pekin yardımlarını bu kere Ho Chi-minh'e daha yoğun aktarmaya başladılar. Dolayısıyla, Kore savaşı sırasında bir nebze durulmuş görünen Hindiçini Savaşı, 1953 yazından itibaren yeniden şiddetlendi.
Bu savaşların şiddetlenmesi, 1954 yılında Hindiçini meselesini Doğu ve Batı blokları arasında ciddi bir buhran haline getirdi. Bunun üzerine, Birleşik Amerika, Fransa, Sovyet Rusya, Çin Halk Cumhuriyeti ve İngiltere'nin katılması ile 1954 Nisanında Cenevre'de bir konferans toplandı. Bu konferans toplandığı sırada Viet-Minh bütün kuzey Vietnam'a hakim olmuş bulunuyordu.
Cenevre Konferansı, 20 Temmuz 1954'te, Hindiçini Yarımadası'nda mütareke sağlayan bir anlaşmanın imzası ile kapandı. Bu anlaşma ile Fransa, Vietnam, Laos ve Kamboçya'dan tamamen çekilerek bu ülkeler bağımsız olmaktaydılar. Ancak Vietnam, 17'inci enlemden itibaren ikiye bölündü ve kuzeyi Ho Chin-minh ve Viet-Minh'e bırakıldı. Güneyde ise ayrı bir Vietnam devleti kurulmaktaydı. Almanya ve Kore'den sonra Vietnam da ikiye bölünmüştü.
Fransa'nın çekilmesinden sonra Güney Vietnam, Amerika'nın kanadı altına sığınacak ve bu da 1960'lardan itibaren Amerika'yı Vietnam'da bir maceraya sürükleyecektir.
-
--->: 20. Yüzyıl Tarihi
Kellogg Paktı « 20. Yüzyıl Tarihi
1930 Londra deniz silahsızlanmasına ait anlaşma, 1928 de Kellogg Paktı'nın birçok devletlerce imzalanmasının doğurduğu barışçı atmosfer içınde mümkün olabilmişti. Kellogg Paktı ise, Milletler Cemiyeti'nin kurulduğu günden itibaren girişilen barış ve silahsızlanma çabalarında, hiç değilse kağıt üzerinde önemli bir merhale teşkil eder.
Birleşik Amerika'nın 1. Dünya Savaşı'na katılışının 10. yıl dönümü dolayısiyle, Fransa Dışişleri Bakanı Aristide Briand 6 Nisan 1927 günü basına verdiği bir demeçte, Amerika ile Fransa'nın, aralarındaki münasebetlerinde savaşı kanun dışı eden karşılıklı taahhütte bulunmalarını teklif etti. Fransa'nın amacı sadece bir jest yapmaktan ibaretti. Çünkü Fransa ile Amerika arasında, bir savaşa kadar gidebilecek bir menfaat çatışması yoktu ve böyle bir taahhüdün çok az önemi olabilirdi. Lakin Amerika'nın yakın bir dostu haline gelmek suretiyle Fransaya Avrupa'da özel bir prestij sağlayabilirdi.
Amerika'nın bu teklife tepkisi ilk önce yavaş oldu. Lakin pasifizm duygularının bu sırada Amerikan kamu oyunda gittikçe kuvvetlenmesi üzerine, Amerika Dışişleri Bakanı Kellogg, 1927 Aralık ayında Briand'ın teklifine verdiği cevapta, "savaşı bir milli politika aleti olarak kullanmaktan vazgeçme" taahhüdünün, dünya çapında, bütün devletlerce imzalanacak çof taraflı blr antlaşmada yer almasını ileri sürdü.
1928 Nisanı'nda da Kellogg, bu teklifini İngiltere, Almanya, İtalya ve Japon hükümetlerine resmen bildirdi. Almanya bunu derhal kabul etti. Onu İtalya ile Japonya izledi. Lakin, Fransa ile İngiltere böyle geniş çapta bir taahhüdü kabulde bir hayli tereddüt geçirdiler. Çünkü bu sırada Fransa ittifak sistemleri politikası izlemekteydi ve böyle bir taahhüt de bu politikanın ruhuna aykırıydı. Lakin İngiliz ve Fransız kamu oyları Kellogg'un teklifini o kadar desteklediler ki, iki memleketin hükümetleri de bunu kabul zorunda kaldılar.
Briand-Kellogg Paktı veya Paris Paktı adlarını da alan Kellogg Paktı, 27 Ağustos 1928'de ilk önce 9 devlet arasında (Birleşik Amerika, İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya, Japonya, Polonya, Belçika ve Çekoslovakya) imzalandı. Bu antlaşma ile taraflar, savaşı milli politikalarına alet etmeyeceklerini, anlaşmazlıkların çözümü için savaş yoluna gitmeyeceklerini, savaştan vazgeçtiklerini ve bütün anlaşmazlıkları için daima barışçı vasıtaları kullanacaklarını taahhüt ediyorlardı. Bununla beraber, Fransa ve İngiltere bu antlaşmayı bazı rezervlerle kabul etmişlerdir.
Fransa'nın rezervine göre, bu antlaşma ile alınan taahhüt, meşru savunma hakkını ortadan kaldırmayacaktı ve imzacı devletlerden birinin bu antlaşmadaki taahhüdünden vazgeçmesi halinde, diğerleri de otomatik olarak taahhütlerinden kurtulacaklardı. İngiltere ise, imparatorluk bölgelerini kastederek, dünyanın bazı bölgelerinde hareket serbestisini mahfuz tuttu. 1928 yılı sonuna kadar Kellogg Paktına, Sovyet Rusya da dahil 46 devlet daha katılmıştır.
Birleşik Amerika. Sovyet Rusya'yı henüz tanımadığı için, Sovyetler orijinal imzacılar arasına davet edilmemişti. Bu sebeple Kellogg Paktı'nı, Batılıların, Sovyet Rusya'yı izole etmek, çember için almak ve Sovyet Rusya'ya karşı mücadele etmek için kurdukları bir kombinezon olarak karşılamışlardır. Fakat Fransız hükümetinin daveti üzerine 1928 Ekimi'nde Sovyet Rusya da bu Pakta katılmıştır.
Fakat Pakt'ın yürürlüğe girmesi için, bütün devletlerin tasdik belgelerini Amerikan hükümetine tevdi etmeleri gerekmekteydi ve bu da epey bir zaman alacaktı. Bu sebeple Sovyetler, Batılılardan da ileri giderek, bazı devletlerle, Kellogg Paktı'nın güttüğü aynı amacı kapsayan Litvinof Protokolü'nü imza etmişlerdir.
Kellogg Paktı, bütün dünyaya getirdiği yaygın barış havası dolayısıyla, iki -savaş- arası devresinin önemli bir olayını teşkil eder. Bununla beraber, bu barışçı hareket birçok noksanlıklara sahip bulunmaktaydı. Bir defa, antlaşmada savaşın ne olduğu tarif bile edilmemişti. Bu ise kötü niyetlilere açık bir kapı bıraktı.
İkinci olarak, belki Amerika hariç, büyük devletlerin hemen hepsi samimiyetten yoksundu. Fransa ise bu paktı bir Amerikan-Fransız dostluğunun gösterisi haline getirdi. Paktın imzasında, 1778 Amerikan-Fransız ittifakının imzasında kullanılan mürekkep hokkası kullanıldı.
-
--->: 20. Yüzyıl Tarihi
Anti-Komintern Pakt « 20. Yüzyıl Tarihi
1936 Kasımında Berlin-Roma Mihveri kurulduğu bir sırada, öte yandan Berlin-Tokyo Mihveri de kuruldu. Bu, Almanya ile Japonya'nın Sovyet Rusya'ya ve Komintern'in milletlerarası komünizm faaliyetine karşı imzalamış oldukları Anti-Komintern Pakt'tır.
1935 tarihli Fransız-Sovyet ittifakının Almanya üzerinde yarattığı tepki, sadece Ren boylarının Almanya tarafından militarize edilmesi sonucunu vermemiş, fakat aynı zamanda Almanya 1936 Martından itibaren komünizme ve dolayısıyla Sovyet Rusya'ya karşı geniş bir kampanya açmıştır. Fakat bu kampanya özellikle yaz aylarında şiddetlenmiştir. Bunun da sebebi, 1936 Ağustosunda Sovyet Rusya'nın askerlik çağını 21 yaştan 19'a indirmesidir. Fransız-Sovyet ve Sovyet-Çekoslovak ittifaklarından sonra Sovyet Rusya'nın bu askeri tedbirleri Almanya'yı sinirlendirmiştir.
Hitler, 12 Eylül 1936'da verdiği bir söylevde Ukrayna'nın, Ural'ların ve Sibirya'nın tabii zenginliklerinden ve Nasyonal-Sosyalizm sayesinde bu toprakların erişeceği refah seviyesinden söz ediyor ve 14 Eylüldeki söylevinde de Bolşevizmi, "en büyük can düşmanımız" diye nitelendiriyordu.
Sovyet Savunma Bakanı Mareşal Voroşilov da 16 Eylüldeki söylevinde Sovyetlerin nerede ve ne zaman olursa olsun, her türlü savaşa hazır olduğunu söylüyordu. Almanya'nın bu faaliyeti ve davranışı Japonya'yı Almanya'ya yaklaştırmıştır. Japonya, Mançurya ve Jehol'ü ele geçirdikten sonra, İç Moğolistan'da faaliyete geçmişti. Bu Japonya'nın Asya'nın ortalarına kadar ilerleme niyetinin bir işareti idi. Bunu farkeden Sovyet Rusya, 12 Mart 1936 da Dış Moğolistan Halk Cumhuriyeti ile bir ittifak antlaşması imzaladı. Bu ittifak tabiatıyla Japonya'ya yöneltilmişti ve Sovyet Rusya, Japonya'ya bunu açıkça bildirmişti.
Öte yandan Japonya, Çin'e girmek için de hazırlanmaktaydı. Böyle bir hareket ise, Çin komünistlerini destekleyen Sovyet Rusya ile Çin milliyetçilerini destekleyen Birleşik Amerika'nın tepkisine sebep olabilirdi. Yani, Almanya'nın Fransa ile Sovyet Rusya arasında kalması gibi, Japonya da kendisini Sovyet Rusya ile Birleşik Amerika arasında sıkışmış gibi görmekteydi.
Gerek Almanya, gerek Japonya için ortak tehlike Sovyet Rusya görünüyordu. Bu sebeplerle, 25 Kasım 1936'da iki devlet Anti-Komintern Paktı imza ettiler. Anlaşma açık ve gizli olmak üzere iki kısımdı. Açık kısma göre, taraflar Komünist Enternasyonalinin (Komintern) faaliyetleri ve buna karşı savunma tedbirleri hakkında birbirlerine danışacaklar ve temas halinde bulunacaklardı. Memleketlerindeki komünist faaliyetlerine karşı sert tedbirler alacaklar ve bu konudaki işbirliğini sağlamak için de devamlı bir komite kuracaklardı.
Gizli kısma göre de, taraflardan biri Sovyet Rusya'nın kışkırtılmamış bir saldırısına veya saldırı tehdidine hedef olursa ortak menfaatlerini korumak için alınacak tedbirler hakkında birbirlerine danışacaklar ve ayrıca, birbirlerine haber vermeden Sovyet Rusya ile hiçbir siyasal anlaşma yapmayacaklardı. Pakt'ın süresi, 3'üncü Enternasyonal'in devamı süresince idi. Anti-Komintern Pakt'a İtalya 6 Kasım 1937'de katılmış ve Berlin-Roma-Tokyo Mihveri teşekkül etmiştir.
-
Kore Savaşı « 20. Yüzyıl Tarihi
1945 Mayısında Amerika ile Sovyet Rusya arasında yapılan bir anlaşmaya göre, savaş bittikten sonra Kore, Birleşik Amerika, Sovyet Rusya, İngiltere ve Çin'in ortak vesayeti altına konacaktı.
1945 Temmuzundaki Potsdam Konferansı'nda da Sovyet Rusya, Uzak Doğu Savaşı'na katılmaya karar verince, askeri harekât bakımından Kore toprakları 38. enlem çizgisi ile ikiye ayrıldı ve bu çizginin kuzeyi Sovyet, güneyi de Amerikan askeri harekât sahası olarak kabul edildi.
Fakat Sovyetler hemen Japonya'ya savaş ilan edip Uzak Doğu Savaşı'na girmediler. Ancak ne zaman Amerikai, Hiroshima ve Nagasaki'ye atom bombalarını attı, o zaman Sovyetler hemen Japonya'ya savaş ilan edip, askerlerini Kuzey Kore'ye soktular ve 38. enlem çizgisine kadar ilerlediler.
Böylece Kore, savaşın sonunda, kuzeyi Sovyet, güneyi Amerikan işgali altında olmak üzere fiilen ikiye bölünmüş oluyordu. Bir yandan Amerikan-Sovyet müzakereleri, öte yandan Birleşmiş Milletler'in çabaları, bu iki Kore'nin birleşmesini sağlayamadı. Bunun üzerine Amerika, 10 Mayıs 1948'de Güney Kore'de seçimler düzenledi ve bunun neticesinde de Syngman Rhee'nin başkanlığında Güney Kore Cumhuriyeti kuruldu.
Sovyetler de Kuzey Kore'de 1948 Ağustosunda kendilerine göre bir seçim düzenlediler ve onlar da kuzeyde, 9 Eylül 1948'de Kore Halk Cumhuriyeti'ni kurdular.
Kore, Asya'nın stratejik bir bölgesiydi. Asya'ya ayak basmak için gayet avantajlı bir tramplen durumundaydı. Güney Kore'de ve Japonya'da Amerikan kuvvetlerinin bulunduğu göz önüne alınınca, Amerika'nın stratejik bakımdan kuvvetli bir durumda olduğu açıktı.
Sovyetler, komünistler Çin'de duruma hakim oluncaya kadar bu duruma tahammül gösterdiler. Fakat Çin, 1949 sonunda komünist rejimin idaresi altına girince, Sovyetlerin Asya'daki kuvvet pozisyonları iyice güçlenmiş oluyordu. Sovyetlere göre, Amerika'yı Asya Kıtası'ndan atma zamanı gelmişti. Hem bu yapıldığı takdirde, Amerika'nın Japonya'dan da atılması kolaylaşabilirdi.
İşte bu sebeplerden dolayı, Moskova'nın talimatı ile Kuzey Kore kuvvetleri, 25 Haziran 1950 sabahından itibaren Güney Kore'ye karşı saldırıya geçti. Saldırının bütün sınır boyunca yapılması her şeyin önceden planlandığını gösteriyordu.
Bu açık saldırganlık karşısında Amerika, Birleşmiş Milletler'i harekete geçirdi. Güvenlik Konseyi, Birleşmiş Milletler Antlaşması hükümleri gereğince, Güney Kore'nin yardımına gönderilmek üzere çeşitli milletlerin askerlerinden meydana gelen, fakat esas yükü Amerika'nın sırtlandığı bir Birleşmiş Milletler Kuvveti oluşturdu. Bu kuvvetin komutanlığına Amerikalı general MacArthur getirildi.
Türkiye, Birleşmiş Milletler Kuvveti'ne tek tugaylık bir kuvvetle katıldı. Milli Mücadele'den beri savaş alanlarına girmemiş olan Türk askeri, Kore Savaşı'nda, gerçekten destan denebilecek kahramanlık örnekleri vermiştir. Kore'de akan Türk kanı ve Türk kahramanlığı, Türkiye'nin 1951 yılında NATO'ya alınmasında çok önemli bir rol oynamıştır.
1950 Haziranında başlayan Kore Savaşı, 1953 Temmuzunda Panmunjom mütarekesinin imzası ile neticelenmiştir. Bu 3 yıllık süre içinde taraflardan hiç biri kesin bir üstünlük gösterip zafere gidememiştir. Çünkü, 1950 Ekiminden itibaren Komünist Çin, gönüllü adı altında gönderdiği silahlı kuvvetleri ile Kore Savaşı'na dahil olmuştur. Bununla beraber, hem Sovyet Rusya ve Çin, hem de Amerika, bu savaşı Kore'nin sınırları dışına taşırmamaya dikkat etmişlerdir. Zira yanlış bir hareket bir genel savaşa neden olabilirdi.
Kore Savaşı'nı sona erdirecek mütareke görüşmeleri, 1951 yılı Temmuzunda başladı. Mütareke teklifi Kuzey Kore'den geldi. Mütareke görüşmeleri 2 yıl sürdü ve bu görüşmeler sırasında da çarpışmalar devam etti. Nihayet, Sovyet lideri Stalin'in 1953 Martında ölmesi ve içerideki iktidar mücadelesi dolayısıyla, Sovyet Rusya mütarekeye razı oldu ve mütareke anlaşması 27 Temmuz 1953'te Panmunjom'da imzalandı. Gerek mütareke görüşmelerine, gerek mütarekenin imzasına, "gönüllüler" adına Çin Halk Cumhuriyeti de katılmıştır.
Panmunjom Mütarekesi ile Kuzey ve Güney Kore arasındaki sınır, yine 38. enlem çizgisi oluyordu. Değişen bir şey yoktu. Fakat Sovyetler de Amerika'yı Kore'den çıkaramayacaklarını anlamışlardı.
-
Küçük Antant « 20. Yüzyıl Tarihi
Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Tuna ve Balkanlar bölgesinin ilk önemli ittifak sistemi Küçük Antant olmuştur. Küçük Antant, Fransa'nın iki savaş arası devresindeki dış politikasında önemli bir yer işgal etmekle beraber, başlangıçta Fransa tarafından ortaya çıkarılmamış, lakin Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun mirasçısı devletler tarafından ortaya çıkarıldıktan sonra Fransa'nın nüfuz ve önderliği altına girmiştir. İşin gerçeği aranırsa, Fransa'nın 1920'de Macaristan ile bir işbirliği düşünmesi Küçük Antant'ın kurulmasını çabuklaştırmıştır.
Küçük Antant'ın kurulması teşebbüsü Çekoslovakya Dışişleri Bakanı Dr. Beneş'den gelmiştir. Çekoslovakya, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun parçalanmasından ortaya çıkmış ve Yugoslavya ile Romanya da bu imparatorluktan büyük parçalar kazanmışlardı. Bu devletlerin, barış antlaşmalarının kurduğu statüyü korumada büyük menfaatleri vardı. Bu sebeple Çekoslovakya Dışişleri Bakanı Dr. Beneş, 1919 Aralık ve 1920 Ocak aylarında Yugoslavya ve Romanya'ya birer ittifak imzalamayı teklif etti.
Görüşmeler yapılırken 1920 Ocak ayında Rusya ile Polonya arasında savaş çıktı ve Fransa, Macaristan yoluyla Polonyalılara silah yardımı yapmaya başladı. Esasen bu sırada Fransız Dışişleri Bakanlığı'nda, Almanya'nın muhtemel saldırısına karşı bir Tuna Bloku kurma fikri vardı. Ayrıca, bir kısım Macar kuvvetleri de Polonyalılara yardım etti. Tabii bu hizmetine karşılık Macaristan da kendi lehine sınır değişiklikleri beklemekteydi.
Bu durum Çekoslovakya ile Yugoslavya'yı korkuttu ve 14 Ağustos 1920'de aralarında bir ittifak yaptılar. Bu ittifaka göre, Macaristan'ın taraflardan birine saldırması halinde birbirlerinin yardımına koşacaklardı. Romanya, bu ittifaka hemen katılmadı. Çünkü bu ittifakın Rusya ve Bulgaristan'ın bir saldırısı ihtimalini de kapsamasını istedi ve Çekoslovakya da bunu kabul etmedi. Fakat 1921 Martında eski İmparator Karl, Macaristan'da hükümdarlığı ele geçirmek için teşebbüste bulununca, bu durum Romanya'yı da korkuttu. Bu sebeple, Romanya ile Çekoslovakya arasında da 23 Nisan 1921'de bir ittifak imzaladı.
Buna göre, iki taraf, sadece Macaristan'ın bir saldırısı halinde birbirlerine yardım etmekle kalmayacaklar, lakin Macaristan'a ait bütün gelişmelerde birbirlerine danışacaklardı. Bu ittifakı 7 Haziran 1921'de Romanya-Yugoslavya ittifakı izledi. Bu sonuncu ittifak antlaşması, sadece Macaristan'ı değil, diğerlerinden farklı olarak, bir Bulgar saldırması ihtimalini de kapsamaktaydı. Bu sonuncu antlaşmayı izleyen sekiz ay içinde üç devlet arasında askeri işbirliğini düzenleyen anlaşmalar da imzalanmıştır.
Böylece Tuna bölgesinde kendiliğinden bir statükocu ve antirevizyonist blok ortaya çıkmış oluyordu. Bu gelişme Fransa'nın görüşünde de değişiklik yaptı ve Almanya'ya karşı anlaşmalar düzeninin korunmasında Fransa, Küçük Antant adını alan bu ittifaklar sistemine dayandı. 25 Ocak 1924'de Çekoslovakya, 10 Haziran 1926'da Romanya ve 11 Kasım 1927'de Yugoslavya ile imzalamış olduğu ittifak antlaşmaları ile Fransa, Küçük Antant'ı kendisine bağladı ve bundan sonra Fransa ile Küçük Antant, bir blok halinde bütün milletlerarası gelişmelerde birlikte hareket ettiler.
Fransa'nın Küçük Antant devletleriyle imzalamış olduğu ittifaklarda, antlaşmalarla tespit edilen Avrupa düzeninin korunması, temel amaç olarak yer almıştır. Şüphesiz, Fransa'nın Küçük Antant'ı kanadının altına alması kendisine, savaş sonrası Avrupasında belirli bir üstünlük sağlamış ve revizyonizm akımına karşı bir frenleme uygulamasını mümkün kılmıştır.Küçük Antant ittifakları, üç devlet arasında 21 Mayıs 1929'da yapılan bir antlaşma ile süreli olmaktan çıkmış ve süresiz hale getirilmiştir. 16 Şubat 1933'te imzalanan anlaşma ile de, Küçük Antant devamlı bir statü kazanmıştır.
Küçük Antant devletleri arasında kurulan bu dayanışmaya rağmen, üye olan her üç devlet bakımından da bazı açık noktalar kalmıştır. Mesela bu ittifaklar Yugoslavya'yı İtalya'ya, Besarabya dolayısıyla Romanya'yı Sovyet Rusya'ya ve Südet Almanları dolayısıyla Çekoslovakya'yı Almanya'ya karşı korumuş değildir. Bununla beraber, 1934 Balkan Antantı, sınırlarının güvenliğini karşılıklı olarak teminat altına almış olması dolayısıyla, Romanya ve Yugoslavya'nın bu konudaki eksikliğini bir dereceye kadar tamamlamıştır.
Öte yandan, Küçük Antant devletleri arasında, birçok çabaların harcanmasına rağmen, mesela karşılıklı olarak tercihli gümrük tarifelerinin uygulanması gibi herhangi geniş bir ekonomik işbirliği sağlanamamıştır. 1925 yılında Yunanistan'ın da Küçük Antant'a girmesi söz konusu olmuş ise de, bu devletin Yugoslavya ile olan münasebetlerinin düzgün bir seviyeye girememiş olması dolayısıyla, Yunanistan Küçük Antant'a girmekten kaçınmıştır. 1921 yılında Bulgaristan'daki komünist faaliyetlerinin 3'üncü Enternasyonal'in eseri olması dolayısıyla Bulgaristan Rusya'dan korkmuş ve Küçük Antant devletlerine başvurarak bir anti-bolşevik blok kurulmasını teklif etmiştir. Lakin bu komünist faaliyetleri karşısında Bulgaristan'ın askeri gücünü arttırması ve Makedonya'daki faaliyetleri, Romanya ve Yugoslavya'yı endişelendirdiğinden, Bulgaristan'ın isteğini kabul etmemişlerdir.
-
Kuveyt Savaşı « 20. Yüzyıl Tarihi
2 Ağustos 1990 tarihinde Irak birlikleri, Kuveyt sınırını geçerek bir anda bu ülkeyi işgal ettiler. Askeri ve toprak olarak küçük, zengin petrol kaynakları açısından büyük olan bu ülkenin yönetimini elinde bulunduran Şeyh Ahmed El-Sabah ise çareyi ülkeyi zırhlı arabası ile terk ederek Suudi Arabistan'a kaçmakta buldu.
Irak kuvvetleri, Kuveyt Radyosu'na girdiği sırada radyo canlı yayındaydı ve dünyadan yardım isteyen yayın yapıyordu. Irak'ın bu ani işgali, tüm dünyada şok etkisi yarattı. Birleşmiş Milletler Konseyi acilen toplandı. Bir tek Yemen'in çekimser kaldığı oylamanın ardından Irak kuvvetlerinin derhal geri çekilmesi yönünde uyarı kararı alındığı açıklandı.
Dönemin ABD Başkanı George Bush, Irak'ın Kuveyt'ten çekilmemesi durumunda askeri müdahaleden yana tavrını koydu ve Irak'ın bu girişimi sonrasında en kısa sürede bütün güçlerini geri çekmemesi durumunda "Askeri müdahele dair her türlü yaptırımı düşündüklerini" açıkladı.
Irak'ın işgaline tek tepki gösteren büyük ülke ABD olmadı. Rusya ve Çin'de Irak'ın kuvvetlerini geri çekmesi gerektiği uyarısında bulundular. Irak'ın bu girişimi, ilk bakışta çok meydan okuyan ve cüretkar bir tavır gibi göründüğü için korku salmadı değil.
Irak, dünya daha işgal şokunu yaşarken Kuveyt'in kendilerinin bir eyaleti olacağını ve bölgeye gerçek devrimi getireceğini açıkladı. Bütün bu gelişmeleri planlayan ve yöneten bir tek kişi vardı. O da tabii ki Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin idi.
Gelişmeler Ortadoğu'daki birçok ülkeyi germişti. Türkiye dahil birçok ülke ne olacak diye beklerken bir yandan birliklerini alarma geçirdi. Ancak gelişmelerden en çok rahatsız olan ülke İsrail'di. İsrail, derhal harekete geçerek endişesini belirtiyor, duruma derhal müdahele edilmemesi halinde 1930'lı yıllarda Avrupa'da yaşananların tekrarının olabileceği uyarısında bulunuyordu.
Dönemin İsrail Dışişleri bakanı Moshe Arens, uluslararası çevrelerin Saddam Hüseyin'in bu tarz sertliklerine müsamaha gösterilmesi durumunda devam edeceği kaygısını açıklıyordu.
Irak'ın bu hareketi, sadece uluslararası bir ihlal değildi. Küçük bir ülkenin işgalinin bu kadar rahatsızlık yaratmasının daha önemli bir sebebi vardı: Petrol. Kuveyt, dünyanın en büyük petrol üreticilerinden biri idi. Ve herkes Saddam'ın bu işgalinin ardındaki gerçeğin onun bu petrollerde gözünün olduğunu biliyordu. Bu maddi gelir dışında aynı zamanda dünya çapında güç demekti. Saddam Hüseyin'in de asıl sahip olmak istediği buydu.
Bu gerçeğin doğrultusunda hareket eden ABD'nin Devlet Başkanı George Bush, işgalden 4 gün sonra TV'den halka hitaben yaptığı konuşmasında "Bu durumun ABD için gelecekte ekonomik getirisinin yıkıcı olacağını ve uzun vadede dünyayı olumsuz etkileyeceğine" dikkat çekti. 6 Ağustos 1990 tarihinde bu bakış açısında hareket eden BM, konu ile ilgili olarak ikinci tasarıyı onayladı ve Irak'ın sözkonusu eylemine son verene kadar yaptırım uygulayacağını karara bağladı. (Bu tasarı 11 yıldan beri yürürlükte)
1991'in Ocak ayında uluslararası gücün, Saddam Hüseyin'i ve kuvvetlerini Kuveyt'ten çıkarmak için güç kullanacakları kesinleşmişti. Artık savaşın başlaması an nmeselesi idi. Saddam'a tanınan süre, 15 Ocak'ta doluyordu. Bu atmosferde verilen süreden 10 gün kadar önce dönemin Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Perez de Cuellar, Saddam'ı kararından vazgeçirmek için son kez uyarmak amaçlı bir görüşme yaptı. Ancak bu görüşme, sadece Saddam Hüseyin'in kararından döndüremedi. 9 Ocak'ta ise ABD Sözcüsü James Baker ile Irak Dışişleri Bakanı Tarık Aziz arasındaki görüşmede başarısızlıkla sonuçlandı. 12 Ocak'ta Washington'da, ABD Senatosu "Savaş kararını" onayladı. Ve süreç başladı.
Irak diktatörü Saddam Hüseyin, küçük ülke Kuveyt'i işgal etmiş ve bütün uluslararası uyarılara rağmen buradan çıkmayacağını her fırsatta ifade etmişti. Ona göre bütün bu uyarılar, kibirli batının bir gösterisi idi. Ayrıca batılı ülkelerin kendisine bir müdahele etmesi durumunda Saddam Hüseyin'in Irak'ın gücünü gösterecekti.
10 yıl önceydi ve bütün uyarıları kulak arkası eden Saddam Hüseyin'in, Irak'ın başkentine düşen ilk bomba, modern savaşın habercisi oluyordu. Batılı ülkeler, Irak güçlerini Kuveyt'ten çıkarmak amacı ile yeni çağın üretimi ve harikası sayılabilecek bütün modern silahları, akıllı bombaları ve radara yakalanmayan uçakları ile Bağdat'ı vurmaya başladı.
Batı, Saddam Hüseyin gibi düşünmüyor, savaşın yüksek teknolojili silahlar sayesinde kısa süreceği görüşünde birleşiyordu. Tüm dünya bu arada hayretle ilk kez tanık olduğu birşeyden gözünü alamıyordu. Bir TV kanalı, tüm dünyaya savaşı naklen yayınlıyordu. İnsanlar naklen futbol müsabakası izler gibi körfez savaşını izliyor, Irak'a düşen bombaları, yerden havaya atılan binlerce uçaksavar mermisinin ışığına odaklanıyordu.
Her zaman olduğu gibi kimi haberciler, bu kez de haberin tam kaynağına oturmuştu. Peter Arnet, John Hollyman, Bernard Show gibi savaşı naklen anlatan muhabirler dünyanın bir anda tanıdığı isimler olmuştu.
Çokuluslu güç, 16 Aralık saat 23:30'da harekete geçti. ABD ve İngiliz uçak gemilerinden ateşlenen füzelerin ardından Suudi Arabistan'dan ve diğer bölgelerden kalkan uçaklar ve helikopterler, Irak'a ait bütün güçleri vurmaya başladı. 'Çöl fırtınası'başlamıştı. 24 saat içinde binden fazla uçak sorti yaptı. Bağdat'ta yağmur gibi bomba yağıyordu. Çoğu sivil binlerce insan hayatını kaybetmişti.
Yoğun hava saldırısı tam 6 hafta sürmüştü. Bunu 4 günlük kara harekatı izledi. Bu savaşın sonunda dünyada savaş teknolojinin vardığı noktanın neler yapabileğine dair hiçbir kuşku kalmamıştı. Birçok hedefin sadece bir savaş uçağı ile tahrip edilebileceğinin ispatlandığı bir çağ başlamıştı artık.
ABD'ye ait F-15'ler, F-16'lar, F-22'ler Irak'a ait birçok askeri hedefi darmadağın etmişti. Savaş sırasında ve sonrasında ise herkes radara yakalanmayan hayalet uçak F-117'i konuşuyordu. 27 Şubat'ta ABD Başkanı George Bush, TV'ye çıktı ve zafere ulaştıklarını ilan etti. Irak kuvvetleri mağlup olmuş ve eve dönüyorlardı.
Saddam Hüseyin
Saddam Hüseyin, yirmi yılı aşkındır süredir 'devlet başkanlığı'yaptığı Irak'ın kaderine hükmediyor. Saddam liderliğinde Irak, komşusu İran'la uzun ve kanlı bir savaş yaşadı, diğer komşusu Kuveyt'i de işgal etti. Irak, Arap dünyasının pek çok üyesiyle de sorunlu ilişkiler yaşadı. Bu durum, biraz değişmekte olsa bile hala Irak'a yönelik şüpheler ve sakınma hali ortadan kalkmış değil.
Saddam Hüseyin, sadece bölgesel dengelere ve komşularına yönelik bir 'tehdit'olmakla kalmadı. Saddam, kurduğu müthiş baskıcı bir yönetim mekanizmasıyla kendisine muhalefet eden herkesi acımasızca susuturdu. Saddam, iktidarını korumak için gerektiğinde herkesi harcayabildi. Sürgünde yaşayan Iraklı eski bir diplomat, Saddam'ın 'yönetimi anlayışını'şöyle tanımlıyor: "Saddam, Bağdat'taki koltuğunu korumak için tüm ülkeyi feda edebilecek bir diktatör."
Körfez Savaşı'nın ardından uygulamaya konulan uluslararası ambargo nedeniyle Irak halkı müthiş bir sefalet içinde yaşıyor. Yetersiz beslenme, ilaç sıkıntısı ve kötü yaşam koşulları nedeniyle, başta çocuklar olmak üzere, Irak halkı 'kırılıyor'. Ama, ambargonun kalkması için kendisinden istenilen koşulları yerine getirmemekte direnen Saddam, hala savaşı kendilerinin kazandığını iddia ederek 'Arap dünyasının yeni çağ kahramanı'rolünü severek oynuyor. Yönetime yakın olanlar 'rahat ama tedirgin'; 'sıradan Iraklı'ise 'aç ama yine de tedirgin'bir hayat sürüyor.
1937 yılında Tikrit'te dünyaya gelen Saddam'ın siyasetle tanışıklığı, ilk gençlik günlerine kadar uzanıyor. O günlerde kendini, Arap dünyasına egemen ulusçu-özgürlükçü ve anti emperyalist rüzgara kaptıran Saddam, genç yaşlarda Baas Partisi'ne katıldı. 1956 yılında başarısız bir darbe girişiminde bulundu. Monorşinin sona ermesinden ardından Başbakan Abdül Kerim Hassam'ı öldürmek için oluşturulan bir suikast örgütünün içinde önemli bir rol oynadı. Ancak bu olay açığa çıktı ve Saddam ülke dışına kaçmak zorunda kaldı.
1963 yılında Baas Partisi iktidara gelince, ülkesine geri döndü. Bu sırada kuzeni Sacide ile evlendi; ikisi erkek, üçü kız, beş çocuğu oldu. Ancak geçen yıllar Baas Partisi ile arasındaki farklılıklar derinleşmeye başladı. Çatışmalar iyice sertleşince Saddam hapse atıldı.
1968 yılında yapılan darbe, Saddam'ı da hapisen kurtardı. Parti içinde hızla yükselen Saddam, taviz vermez kararlılığı ve sertliği sayesinde Baas'ın en önemli yapılarından olan Devrim Konseyi Kurulu'na girdi. Zamanla konumunu iyice pekiştirdi ve Başkan Ahmed Hasan Bekri iktidarının perde arkasındaki asıl güç kaynağı oldu.
1979 yılında ise bir darbeyle iktidara el koyarak 'perdeyi indirdi'. İlk iş olarak da muhaliflerine karşı acımasız bir 'imha'kampanyası başlattı. O tarihten bu yana Saddam iktidarını, güçlü bir istihbarat ağına dayanan baskıcı yöntemlere dayandırdı. Sesini yükselteni öldürmekten hiç çekinmedi. Bazen bu imha kampanyaları, Halepçe örneğinde olduğu gibi, tüm bir kente yönelik 'soykırım'haline de dönüştü.
1980 yılında Saddam, kendisini Arap dünyasının liderliğine taşıyacak, Batı'nın gözünde de vazgeçilmez kılacak bir fırsat gördüğünü sandı. İran'da İslam Devrimi bütün hızıyla sürmükteydi. Humeyni rejiminin başta ABD olmak üzere Batı ile ilişkileri giderek kötüleşiyor, İran, 'devrim ihracı'politikasıyla tüm bölge için bir tehdit olarak algılanılyordu. Saddam işte bu tesbite dayanarak İran'a savaş açtı.
Hesapları, bu savaşta Batı'nın desteğini kolayca alacağına ve çalkantılı günler geçiren İran'ın fazla direnemeyeceğine dayanıyordu. Savaşın ilk günlerinde Irak askerleri, önemli bir su bölgesi olan Şatt el Arab'ı ele geçirdi. Ama İran, Saddam'ın tahmin ettiğinden daha dişli çıktı. Ve 8 yıl süren savaş yüzbinlerce insanın ölümüne yol açtı. İki ülkenin ekonomisi de tahrip oldu. Savaş bittiğinde her iki taraf da başlanılan noktadaydı.
Petrolün, gücünü elindeki tek güç olduğu için çok iyi bilen Saddam, İran Savaşı'ndan umduğu kazancı elde edemeyince gözünü Kuveyt'e çevirdi. 2 Ağustos 1990 yılında Saddam'ın birlikleri Kuveyti işgal etti. Kuveyt'in işgaliyle telaşlanan diğer Körfez ülkeleri Batı'ya iyice yanaştı. Suudi Arabistan toprakları çok uluslu güce açıldı. Saddam'ı geri çekilmeye ikna etmek için yürütülen çabalar da sonuçsuz kalınca, 17 Ocak'ta savaş başladı. Saddam'ın savaşı 'bütün savaşların anası'olarak niteledi. Hala da öyle niteliyor ve her fırsatta 'zaferin kendine ait olduğunu'söylüyor. Fatura ise hala Irak halkına çıkıyor...
Şüphesiz Kuveytliler için en değerli kayıplar ise yakınları idi. Birçok Kuveytli aile, işgal süresinde yakınlarının Irak askerleri tarafından infaz edildiğine tanık oldu. Ancak bazı kayıplar var ki hala akibeti belirsiz. Birçok aile, savaş sırasında kaybolan Iraklı askerlerden kaçan ya da Irak kuvvetlerince yakalanan yakınlarının yaşadığına inanıyor; en azından ne olduğunu bilmek istiyor. Ancak bu konu onlar için 11 yıldır sürmekte olan bir muamma. Nedeni ise Irak'ın bu duruma resmi yaklaşım tarzı. Irak'a göre bu insanlar savaş sırasında öldüler.
Ayrıca Irak, bin civarında Iraklının Kuveyt hapishanelerinde olduğunu iddia ediyor. Ancak Kuveyt'te savaş sırasında kaybolan ve akibetinden hala haber alınamayan 600'den fazla insan var. Bu insanların bulunması için Kuveytin merkezinde bir ulusal komite kurulmuş durumda. Bu komitenin Başkanlığını yapan Dr. Ali Şahin, Irak'ın iddialarının aksine bazı kayıpların Bağdat'ta görüldüğünü ifade ediyor.
Şahin, aynı zamanda bu kişiler ile ilgili tuttukları dosyaları göstermeye yanaşmadığını açıklıyor. Bu duruma yardım etmek amacı ile Kızılhac Örgütü devreye girdi ve iki ülke arasında özellikle Irak'ta iyi niyetli çalışmalarda bulunmak üzere girişimlerde bulundu. Kuveyt'teki aramaları sonucunda toplam 40 Iraklıyı Kuveyt hapishanelerinde olduğunu belirleyen ve bunlarında sıradan suçlular olduğu için orada bulunduğunu açıklayan Kızılhaç'a, Irak yardımcı olmayı ve kendi ülkesindeki arama çalışmalarını engelledi.
İngiliz büyükelçisi Richard Muir, Irak'ın savaş sırasında kaybolan Kuveytlileri elinde kasten tuttuğuna ve bunun intikam amaçlı bir hareket olduğuna inandığını belirtiyor. Muir, bu konu ile ilgili olarak birçok Iraklının daha insani konuları konuşurken anlamış gibi davranmadıklarının da altını çiziyor. Büyükelçi, işgal döneminde birçok Kuveytli aile ve kişilerin Iraklılar tarafından götürüldüğünü ve bu insanlara ne olduğunun hala belirsizliğini koruduğunu ve bu durumun burada üzüntüye sebep oluduğunu" vurguluyor.
Savaşın üzerinden 11 yıl geçmesine rağmen Kuveyt'te hala savaştan beri göremedikleri yakınlarını görmeyi uman insanlar var. Ve bu insarların çoğunun yaşama amacı yakınlarına ne olduğunu belirlemek. Belirsizliğin olumsuzluktan daha kötü olduğuna inanan insanlar, yakınlarına ne olduğunu öğrenene kadar mücadelelerinden vazgeçmeyeceklerini her fırsatta yineliyorlar.
-
Locarno Antlaşmaları « 20. Yüzyıl Tarihi
Fransa'nın Almanya'yı zayıf tutmak için izlemiş olduğu tamirat borçları politikası dolayısiyle, Versay'ın hemen ertesinden itibaren bir gerginlik ve zorlama devresine giren Fransız-Alman münasebetleri, ancak, 1925 Ekimi'nde imzalanan Locarno Antlaşmaları ile bir karşılıklı güven çerçevesi içine girebilmiştir.
Locarno Antlaşmaları da Fransa'nın Almanya'ya karşı güvenliği sağlama çabalarının bir sonucu olmuştur. Fransa, 1922 yılında İngiltere'den bir ittifak koparamayınca, güvenlik meselesinin peşini bırakmadı ve bunun için Milletler Cemiyeti'ne döndü. Milletler Cemiyeti, çalışmalarının ilk gününden itibaren, silahsızlanma meselesi üzerine eğilmişti. Silahsızlanma meselesi ise güvenlik meselesiyle sıkı bir bağlantı halindeydi. Bunun için Milletler Cemiyeti 1923 yılında bir Karşılıklı Yardım Antlaşması hazırlayarak bunu devletlerin onaylamasına sundu.
Buna göre, bir devletin diğerine saldırısı halinde Milletler Cemiyeti Konseyi kimin saldırgan olduğuna dört gün içinde karar verecek ve diğer devletler saldırıya uğrayan tarafa yardım edecekti. Fransa ve müttefikleri bunu kabul etti. Lakin İngiltere, Daminyonlar, İskandinav devletleri ve Hollanda, taahhütlerini arttırdığı sebebiyle, bunu kabul etmediler. Böylece bu güvenlik sağlama teşebbüsü suya düştü.
Fakat Milletler Cemiyeti bu işin peşini bırakmadı. Özellikle Fransa'nın teşebbüsleriyle 1924 yılında Milletler Cemiyeti Asamblesi Cenevre Protokolu adını alan bir Milletlerarası Anlaşmazlıkların Barışçı Yollarla Çözümü İçin Protokol'u kabul ile bunu yine devletlerin imzasına sundu. Bu protokola göre, devletler, aralarında çıkacak anlaşmazlıkları, ya Milletlerarası Daimi Adalet Divanı'na veya hakeme havale edeceklerdi. Bunu yapmazlarsa, saldırgan sayılacaklardı.
İngiltere ve Dominyonlar, Milletler Cemiyeti Paktı'nın kendilerine yeteri kadar taahhüt yüklediklerini, üzerlerine daha fazla taahhüt alamıyacaklarını bildirerek bunu da reddettiler. Bu şekilde Fransa'nın, güvenliği için, İngiltereyi kendisine bağlama çabaları yine sonuçsuz kalmış oluyordu. Bunun üzerine Fransa, Almanya'nın iki yıl önce kendisine yapmış olduğu bir teklife döndü.
Almanya 1922 yılı sonunda Fransaya, İngiltere ve Belçika'nın da katılmasıyla, karşılıklı olarak savaşa başvurmama taahhüdü almalarını teklif etmişti. Rhur'un işgalinin arifesinde yapılan bu teklifi Fransa, Almanya'nın kötü niyetli bir manevrası olarak karşılamış ve üzerinde durmamıştı. Lakin Milletler Cemiyeti'nin güvenliği sağlama teşebbüslerinin olumlu bir sonuç vermemesi üzerine, Fransa bu Alman teklifinde İngiltere'nin bir garantisini gördü ve teklifi tekrar ele aldı.
Esasen Dawes Planı da şimdi Fransız-Alman münasebetlerini yumuşatmıştı. Öte yandan, 1923 Rhur buhranının giderilmesinde önemli rol oynayan Alman başbakanı Stresemann da Fransa ile münasebetlerin düzeltilmesine taraftardı. Fransa'nın Almanya'ya karşı durumunun yumuşaması üzerine Stresemann, 1925 Şubatı'nda, Fransa, İngiltere, İtalya ve Almanya'nın katılmasıyla bir saldırmazlık paktı imzasını Fransa'ya teklif edince, görüşmeler başladı ve 16 Ekim 1925 de İsviçre'de Locarno'da, Locarno Antlaşmaları adını alan belgeler imzalandı.
Bu belgelerden birincisi Almanya, Belçika, Fransa, İngiltere ve İtalya arasında imzalanmış olup, Almanya ile Fransa ve Almanya ile Belçika arasındaki sınırların kesin olduğunu belirtmekteydi. Yine beş devlet arasında imzalanan ikinci bir antlaşma ile de, İngiltere ve İtalya, birinci antlaşmayı yani, batı sınırları statüsünü, garanti altına alıyorlardı.
Bundan sonra, Almanya ile Fransa, Belçika, Polonya ve Çekoslovakya arasında ikili hakem anlaşma ve antlaşmaları imzalanmıştır. Görüldüğü gibi, birinci ve ikinci belgelerle Almanya'nın sadece batı sınırları söz konusu olmuş ve Almanya sadece bu sınırlar hakkında garanti vermiş, lakin doğu sınırları, yani Polonya ve Çekoslovakya ile olan sınırları hakkında teminat vermemişti. Bu sebeple, yine aynı gün Locarno'da, Fransa ile Polonya ve Fransa ile Çekoslovakya arasında imzalanan anlaşmalarla Fransa, bu iki devletin Almanya ile olan sınırları hakkında garanti verdi.
Doğal olarak bu garanti Almanya'ya yöneltilmişti. Almanya'yı tekrar milletlerarası işbirliğine sokmuş olması bakımından Locarno Antlaşmaları iki -savaş- arası devrinin tarihinde büyük önem taşımaktadır. Gerçekten, bu antlaşmaların arkasından, 1926 yılında Almanya Milletler Cemiyeti'ne üye olarak kabul edildi.
Antlaşmalardan Fransa da çok hoşnut kaldı. Fransa Dışişleri Bakanı Aristide Briand, "Biz Locarno'da Avrupaca konuştuk. Bu, öğrenilmesi gerekecek olan yeni bir dildir" diyordu. Bununla beraber, Locarno Antlaşmaları Versay Antlaşması'nı kuvvetlendiren değil, zayıflatan bir unsur olmuştur. Çünkü, Versay'ın sınır hükümleri ancak bu antlaşmalarla teyid ve teminat altına alınmıştır. İkincisi, Almanya, yine Versay'ın doğu sınırları için garanti vermemiş ve özelikle İngiltere de bunu kabullenmiştir.
-
Moskova Konferansı « 20. Yüzyıl Tarihi
Balkanların ve Orta Avrupa'nın durumu Churchill'in çok canını sıkıyordu. Sovyet yayılmasını önlemek için Stalin'le bir anlaşma yapmak üzere Moskova'ya gitti ve 9-20 Ekim 1944'de Stalin''le görüştü.
Balkan memleketlerinin iki devlet arasında nüfuz bölgelerine ayrılışı konusunda bir anlaşmaya varmaya muvaffak oldu. Romanya, Rus, Yunanistan ve İngiliz nüfuzuna terkedildi. Yugoslavya ve Macaristan %50 İngiliz, %50 Rus nüfuzu altında olacaktı. Bulgaristan için bu oranlar, %75 Rus, %25 İngiliz idi. Bu yüzde oranlarının anlamı, kabinelere girecek ve orada temsil edilecek siyasal eğilimlerin oranlarıydı.
Polonya meselesinde uzlaşma olamadı. Konferansa, Londra'daki mülteci Polonya Hükümeti'nin temsilcisi ile, Rusların nüfuzu altında bulunan Lublin Komitesi'nin temsilcileri de davet edilmişti. Londra Komitesi, Polonya kabinesine bir miktar komünistin alınmasını kabul ettiyse de, Lublin Komitesi bu oranın %50-50 olmasında ısrar edince, bir anlaşmaya varılamadı.
Öte yandan, Moskova Konferansı'nda, Almanya için kurulacak Müttefik Kontrol Komisyonu'nda Fransa'ya da yer verilmesi ile, Montreux Sözleşmesi'nin değiştirilmesi de kabul edildi
-
Benito Mussolini « 20. Yüzyıl Tarihi
1883'te Forli'de doğdu. Bir süre öğretmenlikle meşgul olduktan sonra 1902'de askerlik yapmamak için İsviçre'ye gitti.1904'te geri dönen Mussolini 10 sene boyunca gazetecilik yaptı. Birinci Dünya Savaşı'nın başlaması üzerine orduya yazıldı ve savaşta aktif olarak görev yaptı. Savaşta yaralanan Mussolini, Milano'ya döndü ve burada sağ görüşlü "Il Popolo d'Italia Gazetesi"nin editörü oldu.
1918'de savaş sona erdiğinde İtalya'da yıkım büyüktü. Ordudan geriye bir şey kalmamış, savaşta 460.000 kayıp verilmişti. Bununla beraber ekonomi de çökmüştü. Ayrıca savaş sonu antlaşmalarında toprak kazancı olacağını düşünen İtalya'yı, İngiltere ve Fransa gözönüne dahi almadılar. Böylece İtalya, Avrupa'da yalnızlığa itildi.
İtalya'da siyasi kriz de vardı, koalisyon hükümetleri başarılı olamıyordu. İşsizliğin giderek artması ve halkın gidişattan memnun olmaması komünistlerin büyük taraftar toplamalarına yol açtı. Bu sırada Mussolini ise çeşitli sağcı grupları kurduğu Faşist Parti bünyesinde toplamıştı bile. Mussolini (halk arasındaki lakabıyla Il Duce "Duçe" ), ülkenin problemlerini çözeceğini vaadediyor ve eski Roma İmparatorluğu'nu tekrar kuracağını söylüyordu.
Nazi Almanya'sındaki SS ve SA gibi Mussolini'nin de bir "Siyah Gömlekliler" grubu vardı. Bu grup, parti karşıtlarıyla ve komünistlerle ilgileniyor, şiddete başvurmaktan kaçınmıyordu. Ülkede komünist düşmanlığı arttıkça ve siyasal istikrar sağlanamadıkça umutlar Duçe'ye bağlandı. Ekim 1922'de Mussolini, Kral Viktor Emmanuel III'ü yönetimi kendisine devretmekle tehdit etti. Aksi takdirde 26.000 taraftarı ile Roma'ya yürüyecek ve bunu kendi yapacaktı. Komünist hareketin de önüne geçmek isteyen Kral, bu teklifi kabul etti ve İtalya'da Duçe Dönemi başladı.
Mussolini'nin başa geçmesiyle, kadınlar ev dışında çalışmaktansa ev kadını olmaya ve yapabildikleri kadar çocuk yapmaya teşvik edildi. Duçe, tüm ülkeyi tren rayları ve otobanlarla adeta ördü. Çiftçiler sürekli teşvik edildi, tarım ve endüstride canlanma sağlandı, işsizlik azaldı. Tüm bunlar Mussolini'nin popülaritesini arttırdı.1930'ların başında o artık tüm ülkenin sevgilisiydi.
Popülaritesini daha da arttırmak isteyen Mussolini, 1935'te Habeşistan'ın işgaline başladı. Sonun başlangıcı böylece 1935 olarak saptanabilir, bu tarihten itibaren Mussolini'nin prestiji giderek zayıflayacaktır. Çünkü İtalyan Halkı artık savaş istemiyordu, Birinci Dünya Savaşı'nın yaraları daha yeni sarılmıştı. Ama Duçe yoluna devam etti. 1936'da Habeşistan'ın işgalini tamamladı ve aynı yıl Hitler'le Roma-Berlin Mihveri'ni kurdu.
Bu tarihten sonra devamlı Hitler'in etkisinde kalan Duçe, 10 Temmuz 1940'da Müttefiklere savaş ilan etti. Ama İtalyan Ordusu, Kuzey Afrika ve Balkanlar seferlerinde rezil oldu, her seferinde imdada Almanlar yetişmese Yugoslavya ve Yunanistan'ın İtalya'nın işini bitirmesi içten bile değildi.
1943'te Müttefikler İtalya'ya çıkarma yaptılar. Kral Viktor Emmanuel III, Mussolini'yi görevden aldı. Duçe tutuklandı ve hapsedildi. Ama en zor anında bile Führer imdadına yetişti.
Hitler, Mussolini'den sonra İtalya'nın teslim olmasından korkuyordu. Böyle bir durum Almanya'nın güneyini Müttefik saldırısına açık hale getirecekti. Eğer Mussolini kurtarılıp tekrar başa geçirilirse ona sadık kuvvetlerle İtalya'nın savunmasına devam edilebilirdi.
Mussolini'nin kurtarılması için SS Hauptsturmfuhrer Otto Skorzeny önderliğinde bir takım oluşturuldu. Takım üyeleri, Hava Kuvvetleri Luftwaffe'ye bağlı "Fallschirmjager" yani hava indirme birimine ait komandolardı. Otto Skorzeny, Almanya'nın en iyi yetiştirilmiş komandolarından biriydi ve Müttefik askeri çevrelerinde "Hitler's Commando" sıfatıyla gayet iyi tanınıyordu.
Duçe, 12 Eylül 1943'de Gran Sasso'da tutuklu bulunduğu otelden kurtarıldı ve uçakla Viyana'ya kaçırıldı. İtalya'da kendine bağlı birliklerle mücadeleyi sürdüren Mussolini, Nisan 1945'de yani savaşın son günlerinde kaçmaya çalışırken İtalyan Mukavemeti mensupları tarafından öldürüldü.(28 Nisan 1945)
-
Paris Barış Konferansı « 20. Yüzyıl Tarihi
İtilaf Devletleri, 1. Dünya Savaşı'ndan yenik ayrılan devletlerle yapacakları antlaşmaların esaslarını saptamak amacıyla 18 Ocak 1919'da toplanmışlardır. 32 devletin temsilcileri katılmıştır. Almanya, Avusturya-Macaristan ve Bulgaristan'la imzalanacak barış antlaşmaları hazırlanmıştır.
Konferans sürerken İngiltere, Batı Anadolu'daki Müslümanların, Hıristiyanları katletmek üzere olduklarını ileri sürmüş ve Rumların sayıca fazla olduklarını bahane ederek Amerikan delegelerini etkilemiş, Anadolu'nun paylaşılmasına Yunanistan'ı da ortak etmiştir. Bunun nedenleri:
İngiltere'nin Doğu Akdeniz'deki çıkarlarını sürdürmek istemesi.
Batı Anadolu'da çıkarları bulunan İngilizlerin İtalya'ya güvenememesi; İtalya gibi güçlü bir devlet yerine kukla Yunanistan'ı tercih etmesi.
Yunanlıların, Ege Bölgesi'nin kendilerine ait olduğu ve bu bölgede nüfus yoğunluğuna sahip oldukları şeklinde propaganda yapmaları.
Yukarıda sıralanan nedenler, İtalya'nın İtilaf Devletleri'nden kopma sürecini başlatmıştır