KABUKTA ARANMAZ(Risale-i Nur Külliyatı)
Hiç tavus kuşu ve yumurtası görmemiş, dünyaya ve hadiselere yabancı bir adama, "Bu kocaman ve rengarenk kuş, şu küçük ve kuru kabuktan çıktı." deseniz, inanmayacak ve belki de sizi kendisi ile alay etmekle suçlayacaktır.
Aynı adama, "Bu ağaç şu çekirdekten çıktı." deseniz ve semaya ser çeken bir hurma ağacı ile onun küçük bir çekirdeğini gösterseniz, suratınıza garip garip bakacak ve niyetinizin ne olduğunu anlamaya çalışacaktır. O adam, belki de bilinmez bir niyetle kendisine olmazı olur göstermeye çalıştığınızı zannedecektir.
Allah'ın kudretinden ve hikmetindendir ki, küçük şeylerden büyük şeyler yaratır. O dileyince, 'olmazlar olur.
Aynen misallerdeki gibi, Hz. Muhammed (sav)'in, cennet çiçeği misal varlığın yaratılmasından ebede uzanan kok ve dallarını, bir cennet bülbülünü andıran manevî kanatlarını beşeriyet urbası içerisinde arayan Onun hakikatine ulaşamaz. Kalp, ruh, idrak ve hayal gözünü yukarılara kaldırıp zat-ı nuranîsine bakılırsa Cibril'i arkada bırakan O zatın mahiyetine pencereler açılabilir. Böylece, O zatın mukaddes mahiyetine karşı, düşüncede, sözde, hâlde hürmetsizlik andıran durumlara düşülmemiş olur. (19. Mektup 4. İşaret 6. Esas)
SAADET ASRINA GİTMEK(Risale-i Nur Külliyatı)
Eğer istersen gel, saadet asrına, Arap Yanmadası'na gidelim. Hayalî olarak da olsa, onu vazifesinin başında görüp, ziyaret edelim.
İşte bak, içinin nuraniyeti yüzüne aksetmiş bir zat, elinde mucizevî bir kitapla varlığın sırlarını çözüyor. Bütün akılların hayrette kaldığı, "Necisin? Nereden geliyorsun? Nereye gidiyorsun?" suallerine makul ve ikna edici cevaplar veriyor.
Bak, ondan öyle bir hakikat ışığı yayılıyor ki, eğer onun irşadı dışındaki bir anlayış ile kâinata baksan, her şeyi çaresiz, maksatsız, üstesinden gelemediği şeylerin altında ezilip ağlayan, ölüme, idama, yokluğa mahkum zavallılar olarak görürsün. Kendini gülenin olmadığı bir matemhanede zannedersin.
Fakat onun neşrettiği nur ile bakınca, bütün mevcudat, çok güzel bir misafirhanede ağırlanan, çok önemli vazifeleri olan ve buradan daha güzel diyarlara gönderilen, bütün bunların sevinç ve sürürü ile vazifeden terhislerini bekleyen, iç içe gül goncası gibi birbirinin elinden tutan, yardımına koşan ve sonsuza yürüyen saadet yolcularına döner. /
O nur ile varlık, manası anlaşılmayan kitap gibi olmaktan kurtulur. Birer önemli mektup haline gelir. Ve varlıklar içerisinde en aciz ve zaif olan insan, sultanın en has, en nazik ve nazenin misafiri olur.
O zat, ebedî saadetin habercisi ve bu yerlerin sahibine ait hazinelerin en büyük kâşifidir.
işte bak, bu geniş adanın, adetlerinde inatçı vahşi bir kavmini, bir hamlede dem ve damarlarına kadar tesir ederek ahlâkın en güzeli ile donattı. Bütün insanlara muallim ve medenî milletlere üstad eyledi.
Mesleğinin erbabı insanlar, çok büyük gayretlerle, sigara gibi küçük bir alışkanlıktan, çok küçük bir azınlığı kurtarmaya ancak muvaffak olabiliyorlar. Halbuki bu zat, çok önemli adetleri, çok büyük bir kavimden, çok küçük bir kuvvetle, az bir zamanda kaldırarak, yerlerine çok yüksek hasletleri tesis eyledi. Onu görmeyenlerin yüzüne Arap Yarımadasını çarpıyoruz. Bu zamanda, yüzlerce filozoflarını alıp oraya gitseler, yüz sene çalışsalar, o zatın bir senede yaptığının yüzde birini yapabilirler mi? Katiyen ve asla!
Herkes bilir ki, küçük bir adam, çok bir şeyin kaybedilip kazanılmayacağı küçük fakat tartışmalı bir meselede, küçük bir yalanı, düşmanlarının yanında sıkılmadan ve telaşlanmadan söyleyemez.
Bu zat, pek büyük bir vazifede, pek büyük bir vazifedâr olarak, pek büyük bir haysiyetle, pek büyük bir düşmanlık karşısında, emniyete muhtaç bir halde, pek büyük meseleleri azamî samimiyet ve saffetle, pervasızca ve hasımlarının damarına dokunacak bir tarz ile söylerken, yalanın onun sözlerine karışması haddi midir ve hiç mümkün müdür? Kella!
Hak aldatmaz, hakikat aldanmaz.
Bilirsin ki, insanı en fazla tahrik eden duygulardan birisi meraktır. Hatta, "Ömrünün ve malının yansını ver, aydan ve gezegenlerden gelen birisi oranın hâlini, oralarda nelerin olduğunu sana haber verecek. Hem ilerde senin başına neler geleceğini söyleyecek." deseler, merakın varsa vereceksin.
Halbuki o zat, memleketinde güneşin lamba, yıldızların per-vanelik yaptığı bir Sultandan haberler getiriyor. Değil otuz kırk sene sonrasını, insanın ebede kadar sürecek hayatında başına gelecek şeyleri anlatıyor. Bu dünyevî istikbal ona nispeten bir katre kadardır.
Bizi nimetleriyle perverde eden semavat ve arzın İlahının bizden ne istediğini haber veriyor. Hem hayalî konuşmuyor. Görmüş, görüyor ve gördüğünü söylüyor.
O zat, irşadıyla ebedî saadete ermemize vesile olduğu gibi, varlığı ile de ebedî saadet saraylarının vücuduna vesiledir. Onun merhametli sahibi, elbette onu misafir edeceği sarayları hazırlayacaktır.
Onun risaleti, bu imtihan meydanının açılmasına sebep olduğu gibi, kulluğu da öbür dünyanın açılmasına sebeptir.
Ey hayali arkadaşım! Şimdilik kâfidir, geri gitmeliyiz. Bu zamanda yüz sene kalsak, yine de o zatın muhteşem icraatlarından yüzde birini tamamen görüp doyamayız. Gel, dönerken üzerinden geçtiğimiz her asra bakalım. O hidayet güneşi ile her asrın nasıl çiçek bahçesine döndüğünü müşahede edelim. Bak, her asırda, Ebu Hanife, Şafii, Ebu Bayezid-i Bestami, Şah-ı Geylanî, Şah-ı Nakşibend, İmam-ı Gazali, İmam-ı Rabbani gibi milyonlarca nurlu meyveler var.
Ve o zatın elinde en büyük mucizesi olarak tuttuğu Kur"an'ı Hakim, bütün hakikat ve mucizeleri ile, o zatın peygamberliğinin en parlak delilidir.
Bütün varlık ona hayran ve hakkaniyetinin şahididir. (ÎBMektup l.Zeyl 3-14.Reşha)
ŞEYTANI SUSTURAN DELİLİ(Risale-i Nur Külliyatı)
İnsan, bir şey hakkında üç sebeple yanılabilir. Uzaktan bakıyorsa, çok kısa bir an bakabiliyorsa ve gözü bozuk ise... Bunlar olunca belki bir insan, sineği kartal, ateş böceğini güneş, zır cahili alim, çobanı padişah diye alkışlayabilir.
Yoksa, ister müsbet ister menfi manada olsun, bir insanın baktığı birisi hakkında yanılması muhaldir. Haksız ve hakikatsiz bir insanı alkışlayanlar bile, kendilerine menfi, manada da olsa üstad kabul ettikleri birisi hakkında yanılmazlar. Kendileri şer ise, üstadlan şeytana ders verecek kadar çukurdur ve çukurdadır. Yoksa, kendileri gibi olmayan birisini o koltuğa değil yıllarca, belki dakikalarca bile oturtmazlar.
Mesele, menfi manada bile böyle iken müsbet manada tamamen imkansızdır. Zira, sunilîk, cehalet, hile, hak ve hakikat mesleğinde, salah yolunda bütünüyle sırıtır.
Efendimiz (s.a.v), Allah'ın şanı yüce peygamberidir. Elinde
tuttuğu kitap Allah kelamıdır. Peygamberimiz, yalancı bir şimşek gibi, bir an insanların ufkunda çakıp kaybolmamıştır. Çocukluğundan hayatının sonuna kadar hep insanların önünde olmuştur. Sürekli önlerini aydınlatan, ışığı ve ateşiyle karanlıkları kovan güneşin, yıllar boyu ateş böceği olduğu halde, insanlara kendisini güneş olarak tanıtması mümkünse, beşerin en efdalinin, fazilette, fedakarlıkta, idrakte, takvada, ibadette en önde olanın, haşa, öyle olmadan kendini öyle göstermesi mümkündür. Böyle bir düşünceden şeytan bile feryat figan ile kaçacaktır. Çünkü, birbirine yakın şeyler birbiriyle karıştırılır.
Bedevi bir adamın İbn-i Sina gibi bir dahiyi taklidine aldanacak insan var mıdır? İbn-i Sina gibi dahiler Hz. Muhammed kapısının ancak birer küçük çırağı olabilir veya bu sözden daha doğrusu, o kadar bile olamaz.
Efendimize bakan insanlar uzaktan değil, en yakınından bakmışlardır. Zira beşerî bir kısım adap ve erkanları bile onlara, O ders vermiştir. Temizlik adabından yemek yemesine kadar her şeyine vakıf olunan ve asırlar boyu taklit edilen ikinci bir insanı tarih kaydetmiş değildir.
"Nasıl adım atardı, nasıl tebessüm ederdi, nasıl bakardı, evindeki durumu ne idi?" den, devlet idaresine, oradan savaş meydanlarına kadar her şeyi bir ibadet neşvesi ile takip ve kaydedilmiştir. Yakından bakan bir insanın sineğe kartal demesi mümkün müdür?
Ona bir an değil, bir ömür bakılmıştır.
Ve ona bakan gözler insanlığın nazarı en keskin olanlarıdır. Bakışlarında en küçük bir bulanıklık ve arıza yoktur. Zira, Hz. Ebubekir gibi, Nebinin arkasındaki boşluğu hakkıyla dolduran bir ufuk, Hz. Ömer gibi, insanlık tarihinin idare ve adaletiyle iftihar ettiği yüzünün akı bir insan, Hz. Osman gibi nezahet, fedakarlık ve haya zirvesi, Hz. Ali gibi, yanında beşerin dahilerinin cahilliğiyle sırıtacağı bir ilim kapısı ve sayısı yüz binleri bulan ve her biri medeni milletlere üstadhk yapan Sahabe Efendilerimiz (ra), bu manadaki bir göz zaafı ile bir arada düşünülebilir mi?
O bir ışıkçık değil, bir güneştir; bir damla değil, bir ummandır.
EBUTALİB'İN İMANI(Risale-i Nur Külliyatı)
Cenab'ı Hakk'ın, kışta bazı yerlerde bahan yaratması, uyku vasıtası ile bazı insanların zindanını saraya çevirmesi gibi, Efendimizin risaletini değil şahsını seven, inkârından olmasa da, belki kavmî taassubundan veya hatırını sayan insanlara 'Dinini değiştirdi.' dedirtmek istememesinden ötürü iman etmemiş olan Ebu Talib'in, yeğenine duyduğu şefkatini ve vefasını Allah boşa çıkarmayacak, belki de ona Cehennem içinde bir hususî cennet ihsan edecektir. Yine de, gaybı ancak Allah bilir. (28.Mektup 8-Mesele B.Nükte)
BAŞLARINI OKŞARKEN(Risale-i Nur Külliyatı)
Resul-i Ekrem'in (s.a.v), Hz. Hasan ve Hüseyin Efendilerimize gösterdiği fevkalâde şefkat ve kıymet, sadece torunu olmalarından ötürü değil, aynı zamanda nübüvvet vazifesindendir. Çünkü onlar nuranî bir silsilenin menşei, mümessili ve fihriste-sidir.
Evet, Efendimiz (s.a.v), Hz. Hasan'ın başını şefkatle Öperken, onun mübarek neslinden gelen ve yaşadıktan asn ve asırlan aydınlatan Gavs-ı Azam Şah-ı Geylanî gibi pek çok zatlann o silsileden geleceğini görmüş ve onlar hesabına onun başım öpmüştür. Demek o iltifatta onların da hisseleri vardır. O bütününe ait bir taktir ve teşviktir.
Hem, Hz. Hüseyin'e gösterdiği fevkalâde şefkat ve ehemmiyette, onun nurani silsilesinden gelen Zeynelabidin ve Cafer-i Sadık gibi şanlı imamların ve mehdimisal nurani zatlann hissesi vardır. Ve o iltifat din adına ve risâlet vazifesi hesabmadır. (4.Lem'a 2.Nükte)
BİLİNENİN SÖYLENMESİ(Risale-i Nur Külliyatı)
"Bir kelâmın manası malum ve bedihî ise, o mana murad değil, onun bir lâzımı, bir tabii muraddır." Yani, bilinenin ifade edilmesinde, onun ilk akla gelen manası değil, kastedilen mana-
sı anlatılmaktadır. Mesela, birisine, "Sen hafızsın." denilse, elbette ki, onun hafız olduğu ona öğretilmeye çahşılmamakta, o sözü söyleyenin, onun hafız olduğunu bildiği anlatılmaktadır.
Bunun gibi, Cenab-ı Hakk'ın nzık istemediğinin ifadesindeki bir maksat, "Benim adıma konuşan Peygamberimin sizden bir şey, bir nzık istemesi benim istememdir ki, bu da muhaldir ve sizin vazifeniz, benim garantim altında olan rızkınız için çalışmak değil, kulluktur." demektir. (28.Lem'a 2.Nükte Z.Vecih)
SIDK1NA ŞEHADET(Risale-i Nur Külliyatı)
O zatın (a.s.m) hayatının başından sonuna bütün tavırları ve hareketleri dikkatle incelendiğinde, her bir hareketi harikulade değilse de doğruluğunun şahididir. Mesela, mağarada, Ebu Bekri's Sıddık ile beraber kurtuluş ümidinin tamamen kesildiği bir anda, "Korkma! Allah bizimle beraberdir!" diyerek onu teselli etmesi, cesaretini, tereddütsüz ve korkusuz olduğunu, doğruluğunu ve Allah'a dayandığından ötürü yüreğinde duyduğu sınırsız güveni gösterir. (îşarat- Nübüvvet Hakkında)
KARA GÖZLÜLÜK(Risale-i Nur Külliyatı)
Fıtrî karagözlülük, yapma karagözlülük gibi değildir. Sun1! bir şey ne kadar güzel olursa olsun, tabii olan şeyin mertebesine yetişemez, onun yerini alamaz. Bîr şeyin sun'î olduğu onun her hâlinden belli olur.
Hazreti Muhammed (s.a.v), kendi kendini gösteren bir güneş gibidir. Her hâli sıdkına ve samimiyetine şahittir. Haşa, tabiatında bir fenalık olanın, bunu bütün bir ömür veya en azından gençliğinde, bir şekilde, dışarı vurmaması mümkün değildir.
Halbuki bütün ömrünü İstikametin, metanetin ve iffetin zirvesinde yaşadığına düşmanları bile şahittir.
KOPARILMASI MÜMKÜN DEĞiL(Risale-i Nur Külliyatı)
"Başta Buhari ve Müslim, kütüb-ü sahiha beyan ediyorlar ki:
Abdurrahman ibn-i Ebi Bekr-i Sıddık der: Biz yüz otuz Sahabe, bir seferde Resul-i Ekrem Aleyhissalatü Vesselam ile beraberdik. Dört avuç miktarı olan bir sa' için hamur yapıldı. Bir keçi dahi kesildi, pişirildi; yalnız ciğer ve böbrekleri kebap yapıldı. Kasem ederim, o kebaptan, yüz otuz Sahabeden her birisine bir parça kesti, verdi. Sonra Resul-i Ekrem Aleyhissalatü Vesselam pişmiş eti iki kaseye koydu. Biz umumumuz tok oluncaya kadar yedik; fazla kaldı. Ben fazlasını deveye yükledim."
Malumdur ki, zayıf şeyler birleştikçe kuvvetlenir. İncecik ipler bir araya gelince halat olur. O halatlar bir araya getirilse, topak yapılsa, kimse koparamaz.
İşte, on beş çeşit mucizenin, sadece bereketle ilgili bölümünün, on beş kısmından bir kısmına ait on beş misalden bir tanesi buraya alındı. O misallerden bir tanesi bile nübüvveti ispat etmeye yetecek kuvvettedir. Muhal farz, bunlardan bir kısmı kuvvetsiz sayılsa, yine de kuvvetsiz olmaz. Çünkü, kuvvetli ile ittifak eden kuvvet kazanır.
O on beş misal bir araya gelince kuvvetli ve büyük bir mucize görünür. Bu kuvvetli mucize, bereketle ilgili buraya alınmayan on dört kısım mucize ile omuz omuza verince, kuvvetli halatların topak yapılması gibi koparılması imkansız mucizeler görünür.
İşte bu koparılması imkansız halatlar kadar kuvvetli mucizeler, diğer on dört çeşit mucize ile bir araya gelince, dağ kadar kuvvetli nübüvvet-i Ahmediye direği olur. Kendi bakışındaki bulanıklıktan ötürü bu muhteşem direği görmeyen ve hala şüphe kurtlan taşıyan adamın ne kadar akılsız olduğu rahatlıkla anlaşılır.
(I9.Mektup 4.Misal ve Bir Nükte)
ERBABINDAN SORMAK(Risale-i Nur Külliyatı)
İnsan ilaca muhtaç ise, bir doktora gider. Hendese ile ilgili meseleleri mühendisten sorar. Dini meseleleri müftüden öğrenir.
Öyle de, ehadis-i Nebevîyeyi gelecek asırlara ders vermek için, sahabelerin alimlerinden bir kısmı manen o işle vazifelen-dirilmiştİ. Bütün güçleri ile ona çalışıyorlardı. Mesela, Hz. Ebu Hureyre, bütün hayatını hadislerin kaydedilmesine ve muhafazasına vermişti. Hz. Ömer, daha çok idari işlerle, halifelikle meşguldü. Onun içindir ki, Ebu Hureyre, Enes, Cabİr gibi zatların hadis nakilleri daha fazla iken, bazılarının onlara nisbeten daha az idi. (19.Mektup 10.îşaret)