Adam ile Genç Kızın Hikayesi….
Depresyon
Gülüş her zamanki gibi, aynı saatlerde ziyaretime geldi; her ziyaretindeki gibi yüreğimde tatlı bir çarpıntı. İçimi her zaman garip bir şeklide rahatsız eden genç kız…
— Dünkü yazımı okudun mu?
— Okudum, çok güzeldi.
— Sen de bu siteye üye ol, sen de yazılar yaz.
— Ben yazı yazamam
— Yazarsın, belki bu sana zamanla okuma alışkanlığı da kazandırır
— Söz veriyorum, okuyacağım, okuma alışkanlığım olacak
Yüzünün görünüşü düşünceli, ama sert değildi. Kalın kaşlar hafif çatık, kalın dudaklarda çarpık bir gülümseme, neşyle parlayan gözlerde dayanılmaz bir çekingenlik, sesinde kararlılık;
- Hayır!! Yazmam ben, boşuna!
Anında bir çöküntü: Depresyon
Gözlerim bilgisayar ekranını, kulaklarım onu takip ediyor, ama artık ne okuduğumu anlıyorum, ne de onun söylediklerini. Kafam başka yerde; “imkânsız!” Kabul et bunu. İmkânsız zorlanmaz.
Ben ekrana bakıyordum, ama diyalogumuz daha 3-5 dakika sürdü; havanda su dövdük.
Neden söyleme ihtiyacını duydum bilmiyorum, “senin sevenlerin çok, bu, insanı mutlu eden bir şey” dedim. Ayağa kalktı, giderken, ” ben de seviyorum, beni sevenleri seviyorum, her şey karşılıklı” dedi.
15-20 dakika sonra kahkahalarını duydum; kendisi görünmüyordu ama şen kahkahaları her yanı çınlatıyordu ve Thomas Mann’ın roman kahramanlarından birinin aklından geçenleri anımsadım:
“…istediği kadar İgne’den uzak tek başına pencere önünde dikilsin, salondan gelen uğultular, kadeh şıngırtıları ve gülmeler arasında sıcacık yaşamın çın çın yankılandığı Inge’nin sesini ötekilerden ayırt etmeye çalışsın, kendini hep İnge’nin yakınında bildiği burasıydı yeri !"
Gülüş’ün kahkahaları beni mistik düşüncelere götürdü. Her zaman derin ve özlü mistisizme ilgi duymuşumdur. Aslında metafizik çıkmazlar içinde yolumu kaybetmekten de hoşlanıyorum. Yüzlerce hatta binlerce insan sesinin olduğu bir yerde aşina olduğumuz sesleri nasıl seçebiliyoruz? Bütün çiçeklerin, böceklerin yaşama savaşını hep ilgiyle izlemişimdir. Güneş ısıtmaya başlayınca hepsi hayata uyanıyor, birkaç saat boyunca kendilerini ezeli hazza bırakıyorlardı. Güneş olmayınca hayatın olmayacağını bilimsel bilgiyle biliyorum. Güneş neydi, niye hiç sönmüyordu, ya da ne zaman sönecekti? Ormanlar, bitkiler dağlar taşlar neydi ? Ve taşlar ve fundalar, ağaç kökleri, ot , orman, rüzgar ve bütün dünyayı örten gökyüzü niye varlar? Rastlaştığımız bir insan, bir karınca seli, bir su seli, bir çığ, bir inek, bir kelebek, bir köpek, bir öküz neyin nesiydiler? Yılan niye yerlerde sürünüyor da, ona yem olan fare yürüyor? Onlarla bizim aramızdaki fark neydi? Hayat ne ? Ölüm ne?
Derken, Gülüş'ün
—Nasıl, yakışmış mı?Sözüyle düşüncelerden sıyrılıyorum, ona bakıyorum;
sağ kulağının arkasında bir nergis çiçeği.
—Aaa, çok yakışmış… Bir poz ver lütfen
Cep telefonum elimde, sağ yanındaki saçlarını boynuna atıyor, çiçek takılı kulak açıkta poz veriyor.
Sonra, birden “telefonu bana verin, ben başkasına çektireceğim” diyor
“Ben fotoğrafını çektiğimde derin bakamıyor”, diye düşünüyorum.
Çektirdiği fotoğraflarını getirip gösterdi, yarın bilgisayarıma yükleyeceğimi biliyor.
Tam bu sırada arkadaşlarımızdan biri , “ eşiniz Siirt’e gelmeyecek mi? diye sordu ve orada bulunan herkes yüzüme anlamlı anlamlı baktı, ya da ben öyle algıladım.
Ben de bir eziklik, “yarım yamalak” cevap verdim.
Tekrar masama geldi, nergis elindeydi. Yandaki boş koltuğa oturdu ama hiç konuşmadık. Biraz sonra kalkıp gitti. Mesai bitiminde masamı topluyordum, nergis masamın üstündeydi (aceleyle gittiği için büyük olasılıkla oraya bıraktı) , aldım monitörün üsütnde koydum; tam karşıma.
Sinekli Bakkal sokağının Rabia’sının ihtiyar Pregrini’ye karşı hissettikleri aşkın da ötesinde tutkuydu:
Bu akşamdan sonra bir zaman Rabia'nın zihni Peregrini ile çok meşgul oldu. Senelerden beri ona alışmış, bağlanmıştı. O, ötekilerden bambaşka, daha pek canlı bir insandı. Çirkin yüzünün yıldırım sür'atiyle değişmesi, siyah gözlerinin insanın yüzünü delip kafasının içine bakması simasındaki karışık çizgilerin durgunluğundan en ateşli heyecana geçmesi... Bunlar hep ona mahsus şeylerdi. Fakat Rabia en çok onun ellerini hissederdi. Kendi başına ayrı hayatları olan iki mahluk gibi... Sert, buruşuk, küt parmaklı iki el... Onların korkunç bir sırları varmış, gibi Rabia , onlardan hem ürker, hem de onların hareketi yüreğine ekseri çarpıntı verirdi. Zihni, hep bunlarla meşgul oluğu ogünlerde Sabiha Hanim'ı şaşırtan bir sual sordu:
— Hanimefendi, bir Müslüman kızı, bir Hiristiyan’la evlense ne olur?
—Parasından, pulundan bana ne? Ben onun ne asaletinde, ne servetindeyim. Beni isteyen, benimle, benim gibi yaşar
/.../
—Sekiz sene falan oluyor( Rabia henüz 13 yaşında, Peregrini 40’ın üstünde) bana bir gün bir Müslüman kızı bir Hıristiyan’a varsa ne olur, diye sormuştu. O zamandan herifte gözü varmış . /…/ Çok tuhaf Bilal gibi yakışlı bir oğlanı istemdi de, bu tahtakurusu gibi yaşlı başlı herifi istedi. Kadınların haline akıl ermiyor vesselam
Gülüş’ün belirsiz. Belki de şefkatle karışmış acıma. Yani, Igne’nin hayal edilen duyguları gibi:
"...Inge gelmeliydi Şimdi! Onun salondan ayrıldığını fark etmeli, ne durumda bulunduğunu hissetmeli, kimseye belli etmeden peşinden çıkıp gelmeli, kendisine acıdığından bile olsa elini omzuna koyup şöyle demeliydi: ”Haydi dön salona, aramıza katıl, üzülme, seni seviyorum.” Gerilere kulak kabarttı ve saçma bir gerilim içinde Inge'nin gelmesini bekledi. Ama Inge gelmedi asla böyle bir şey olmadı.” ( Thomas Mann: Seçme Öyküler)
Eve gelirken, Güres’te kendimi sorguya çektim: Sigara sağlığını tehdit ettiği zaman nasıl bırakmıştın?
“Farz et ki dünyada tütün adında bir bitki hiç olmadı, Tanrı böyle bir bitki yaratmadı”. Sonuç kesindi, ondan sonra hiç içmedim.
Aşk, duygunun, tutkunun ve anın rastlantısı karşısında kendisine itaat ettirmeyi bilen bir vurguya sahiptir. Aşk, aşık olunan ötekinin önce bedeni, sonra bütün kişiliği, daha sonra da etik, estetik ve kültürel değerler sitemi idealleştirilir. Ötekiyle bir düzeyde özdeşlik arayışıdır aşk.
İkisi aslında birbirine benziyor: Aşk da, bağımlılık da iradeyi solluyor. Önemli olan zoru başarmak, iradenin bloke olmasına izin verme !
Eve geldim yattım, saat 01.15’de kalkıp bu yazıyı yazdım
Farklıiklimlerdengelenşiirgibiaksıngözlerinbedenim densüzülsün
Sevmekhiçbirzamangünahdeğildir
Aşkımnergisçiçeğimasamınüstünde
NOT: Bu yazılar gerçek yaşamla ilintili değil, bir roman denemesi. Kalıp olarak Dostoyevski'nin ilk romanı olan "İnsancıklar"ı aldım. Başka yazarlardan yaptığım alıntılarla zenginleştirmeye çalışıyorum, olursa. Göle bir kaşık yoğurt atmakla birşey olmaz, ama ya tutarsa...
[Üyeler Mesaj Yazmandan Misafirlerde Kayıt Olmadan Link GöremezlerKayıt İçin Tıklayın ! ]