[Üyeler Mesaj Yazmandan Misafirlerde Kayıt Olmadan Link GöremezlerKayıt İçin Tıklayın ! ]
Printable View
[Üyeler Mesaj Yazmandan Misafirlerde Kayıt Olmadan Link GöremezlerKayıt İçin Tıklayın ! ]
[Üyeler Mesaj Yazmandan Misafirlerde Kayıt Olmadan Link GöremezlerKayıt İçin Tıklayın ! ]
Aşk Bir Nehirdir...
Sevgili,
Bugün 13 Şubat, yine bir kış günü; dışarıda kapalı, asık suratlı bir hava.
Ve yine bir cumartesi gecesi yalnızlığındayım.
Anılar, hayaller, düşler, sözcükler, imglerer, dizeler.
Çalışma odamdayım; elimde Dostoyevski’nin “İnsancıklar” adlı eseri
Bir yüz geliyor gözümün önüne
Yüzündeki gülüşe dokunmak olanaklı mı?
Yalnızlık kötü bir rüya, bir karabasan, çoğu zaman...
Ama, belki de yalnızlığım özgürlüğüm benim...
Belki de ben mutluluğu yalnzılıkta buluyorum, kimbilir.
Ama yarın 14 Şubat,
havanın nasıl olacağının ne önemi var,
önemli olan adı ve anlamı:
“Sevgililer Günü”, çok yüce bir anlam; buna “ Aşıklar Günü” dememde bir
sakınca yoktur herhalde.
Sevgili,
Ben bir yazıya başlarken önce konun içeriğinde olacak kavramların tanımından başlarım; herkes aynı sözcükten aynı şeyi anlasın diye.
Oysa şimdi konu ve kavram tek; aşk
Ama, tanım yapamıyorum.
Sadece ben değil, kim tanımlayabilir aşkı; tamıtamına, eksiksiz
Kimimize göre; aşk vardır vurulası derler,
birdenbire kavrar kişiyi, parlatıverir gözlerini,
ama onun başlaması gibi sönmesi de tez olur,
sanki bir kuştur o; şimdi konar, şimdi uçar,
bizde onu tutamamış olmanın, kaçırmış olmanın üzüntüsünü bırakır.
Aşk da vardır belli etmez kendini,
bildirmez, anlamazsınız, duymazsınız sevdiğinizi.
birgün seziveririsiniz: “ A!... seviyormuşum ben onu,
yıllardan beri seviyormuşum” dersiniz.
Ve sevgili ile bütün konuşmalarınızı birer birer hatırlarsınız;
daha dün ilgisizlikle hatırladıklarınızı bugün bir sevgi içinde ,
haytınızın en önemli anları diye hatırlarsınız .
Ama ne yazık ki, o da söner, unutulur.
Çünkü, insan gönlünün duyguları tez solar.
Bazılarına göre aşk,
kapısı önünde çekingen bir özlemle beklenilen kilitli bir bahçedir.
Kimine göre de, aşk öznelliktir;
aşk duyarlılıkla bezenmiş benzersiz, biricik bir durumdur.
Kime göre sevinci bir an, acısı ömür boyu sürer.
Aşk, Makar Devuşkin gibi ihtiyarlarda ise çıldırtan bir etkiye sahiptir, o kadar ki Makar, âşık olduğu genç kız bir domuz tüccarı ile evlenip şehri terk edeceğini söyleyince, çıldırır:
“…Hayır, Varenka ! Seni benden koparmalarına razı olamam. Yarın erkenden kalkacağım. Ağrıyan belime, şişmiş ayaklarıma aldırmadan kalkacağım. Kendimi arabanızın altına atacağım; tekerleklerin önüne yatacağım. Ölürüm de seni bırakmam. Haksızlık bu! Ben de seninle gelecegim. Arabanızın arkasından köpekler gibi koşturacağım../.../ Kime tatlı iltifatlar edeceğim? Kime tumturaklı mektuplar yazacağım? Bittim ben! Bu acıya dayanamam; kesin ölürüm. Evim yok, ailem yok, dikili bir ağacım yok. Kimse beni adam yerine koymaz. Halbuki seni ne kadar da çok sevmiştim...”
İhtiyarların âşık olma halini, yine ihtiyar âşık Makar’ın genç sevgiliye yazdığı mektubun ilk satırı olan şu söz çok iyi açıklıyor: “… Anacığım ihtiyarlık maskaralıkmış..." ( Dostoyevski: İnsancıklar)
Aslında Makar’ı maskara eden ihtiyarlığı değil, genç kıza olan aşkıydı.
Bazıları aşkı aklın düşmanı görür:
“aşk”ta akıl blokedir, dolayısıyla mantık da yürütülemez. Seven, sadece “aşık” olduğunu bilir, gerisi onu ilgilendirmez. Örneğin, sevgili –yarım ağız- “susadım” dediyse seven kazmayı alıp önüne çıkan ilk dağı –su bulma ümidiyle- kazmaya başlar. O dağda suyun olup olmayacağı, varsa bile onlarca, belki de yüzlerce metre derinlikte olduğu ve bunun da kazmayla çıkarılmasının çok uzun yıllar alacağı, hatta bir insan ömrünün yeterli olmayacağı ve daha korkuncu, aşık dağı kan ter içinde büyük bir özlemle/hırsla kazarken sevgiliye göz koymuş olan bir başkasının oracıktaki bir bakkaldan (veya şimdiki gavurca adıyla marketten) hazır plastik şişelerdeki sulardan götürerek sevgilinin gönlünü fethettiğini, -her toplumun ve her devrin olmazsa olmazı olan bir kaynana Semra’nın-, bu haberi -sanki memlekette başka haber yokmuş gibi-alelacele aşık’a koşarak ve iki elinin işaret parmakları kafasında dikili vaziyette , “oğlum Edirne, oğlum herkes seni bunlarla tanır, böyle bilir…, vb” münafıkça sözleri aşık’ı ilgilendirmez; o kazmaya devam eder, çünkü sevgili “susadım” demiştir, hatta aşık, sevgilinin “susadım” dediğini kendi kulaklarıyla duymamıştır da (çünkü o kadar yakın mesafede olması, aşkı yaralayabilir) böyle bir rivayet olduğunu işitmiştir.
Bazıları da aşkı seven ile sevilen arasındaki dengesizliğin yansıması olarak görür:
Aşk’ta “denge” değil, tam tersine seven ile sevilen arasında –her bakımdan –uçurumlar vardır. Seven’in, bu soyut ilişkideki asıl işlevi sevgiliyi yüceltmek, kendini de az çok değersizleştirmektir. Örneğin, eğer sevgili gerçekte bodur ise, sevenin gözünde “usul boylu”, eğer şaşı ise “şehla bakışlı”, topalsa “keklik sekişli”, tembelse “nazlı”, vb olur. Buna karşın, “aşık=seven” ne kadar soylu, ne kadar boylu, iyi huylu, cömert, vb olursa olsun kendinden söz ederken, “ben kemter kulun”, “ben aciz kulun”, "ben basıp geçtğin toprak",vb der, yoksa “aşk” geçersiz olur.
Kısacası, Aşk, “the more ekmek, the more köfte” değildir, lütfen aşk’a saygı duyalım…!
Sevgili,
Şimdi gel de aşık olunduğunda yaşanan duyguları, içine girilen atmosferi tanımla.
Bırakalım benim gibi romantikleri, hangi bilimadamı tanımlayabilir?
Her ne kadar bilim çağında olsak da- kendi adıma aşka ilişkin tüm bilimsel tanımları ve önermeleri reddediyorum.
Aşk üzerine söylenenler, olsa olsa yaklaşımlardır; kesinliği belirlenemeyen; belirlenemeyecek yaklaşımlar.
Çünkü, duygulara yönelik bilimsel tanımlamalar yalnızca kağıt üzerindeki varsayımlardır; daha öteye gidebilir mi?
SonuÇ: Aşk tarif edilemez; YAŞANIR...
Ey okur,
Aşkı tanımlama için zaman harcama, kafa yorma; onu yaşa; sözcükler yeterlidir; dilin vanyorsa; öğünmek istiyorsan onu anlat.
Duygularını kendine saklama; aşık olmuşsan bunda utanılacak bir şey yok.
Aşkın karşılıksız olsa da; aşkı yüreğinde duyumsamışsan; onunla gururlan; kimseye aldırma; gercek aşkı tanıyanlar seni anlayacaklardır.
Anlamayanlar KASIMPAŞA'ya !
Asla ve asla yüreğindeki liseli genci öldürme...
Varsın seninle alay etsinler; kimin umrunda;
bir aşk taşıyorsan yüreğinde, inan; hiç küçük düşmezsin kendine ve insanlığa...
Yeter ki aşkı solu; acı çek;
insan acı çekmesini bilmeli; acını kendine sakla;
gözyaşların akmak istiyorsa, bırak; bunda utanılacak ne var.
Ne demiş şair:,
“Acı çekecek olursan bir gün- ki çekeceksin-
Seni seven ve bırakan birinden,
Ne kin biriktir içinde ne de bağışla;
Kindarlık çarpıtır anısını onun
Ve sevince bağışlama lafta kalır yalnızca,
Yükselemez duyguların katına asla.
Kendi başına katlan acına,..”
Şayet aşk acılarıyla yanıyorsan, ne güzel.
Şiddettin gündelik bir alışkanlık haline dönüştüğü,
Kamu malını çalmanın bir yaşama biçimine dönüştüğü günümüzde hala aşk acılarıyla yanmak, daha ne olsun...
Kim ne derse desin, aşktan kaçma.
Asla ve asla aşk yoktur deme; belki büyük bir rastlantı, belki büyük bir denk düşme, belki gizemli bir zamanlama; aşk.
Bir olasılık her zaman vardır; yaşadığın sürece; varolduğun sürece.
Aşkı inkar etme; onu canın gibi koru. O senin varlık nedenin.
İnanılanın tam tersine aşk bir özgülüktür; çünkü insan kendini başka hiçbir durumda, aşkta olduğu kadar gerçekleştiremez.
Bedenen ve ruhen.
İnsan kendini gerçekleştirdiği ölçüde özgürdür.
Kuşkusuz bu kişiliğine ilişkin bir özgürlüktür ama; sorun da zaten bu kişilik meselesinde değil mi?
Özcesi, aşktan asla kaçma;
Aşık olduğunda; büyük bir aşk yaşıyorsan onu sonuna kadar savun.
Belki mutsuzluk da mutluluk da aşkın içinde; ama sen bağlılığı aşkın koruyucu kalkanı bil.
Tutkuyu, cinselliği, tabii ki sevgiyi; dokunmayı, romantizmi, anlamı, estetigi de... Hepsine dört elle sarıl; onlar aşkı besler...
Ama en önemlisi, gerçekten aşıksan, ki aşk gürül gürül akan, hiçbir engel tanımayan bir nehirdir, yüksek bir tepeden –yüzünü nehre dönerek- aşkını bağırmasını öğren
Dağa taşa, agaçlara, kuşlara, ceylanlara, dolunaya, güneşe, bir kır çiceğine, nergize, laleye, gökkuşağına, gökyüzüne, bir zeytin ağacı dalına, denize ve...
Evet, aşk bizi önüne katıp götüren bir nehir gibidir.
Bazen sevgiliye kavuşturur bazense uzaklara sürükler.
Aşk bir nehirdir ve bir biçimiyle bizi sürükler durur: Mutluluğa ya da mutsuzluğa doğru.
Acı da çeksen, mutsuz da olsan, “aşık oldum” diyebilme onurunu kimseye kaptırma.
Üstelik , aşk acısı “hoş” bir acıdır;
Fuzuli’ye kulak verelim:
“Aşk derdiyle hoşem el çek ilacımdan tabib
Kılma derman kim helakim zehri dermanındadır…”
(Sayın doktor! Aşk derdiyle başım hoş benim; yaramdan el çek sen.Bana reçete yazma, senin yazdığın ilaçlar beni iyileştirirse, bu, benim ölümüm sayılır.")
Ey okur,
Aşkı yaşıyorsan da, bulutların üstüne çıkmasını bil !...
Eğer aşk ateşyle yanıp kavruluyorsa bir insan, nasıl türküsüz olabilir, şiirsiz kalabilir.
Bir Türkü:
Mevla’m birçok dert vermiş,
Beraber derman vermiş
Bu onulmaz derdime
Niye ilaç vermemiş
Allahın verdiği dert
Gün olur gelir geçer
Aşka düşen yürekler
Yanar kül olur geçer
Bir şiir
Çinli bir kadın da sevmişti işte…
Arabalar ling-ling diye haykırır; atlar siao-siao diye solur;
Sırtlarında ok ve yaylarla askerler yürür:
Babalar, analar ve çocuklar onları uğurlarlar,
(saflar arasında koşuşturarak)
Toz bulutu öyle kalındır ki; Hien Yan köprüsüne kadar gelmişlerdir;
(henüz fark etmeksizin)
Gidenlerin giysilerine dokunurlar tutmak istermiş gibi.
Ve sınır boylarındaki korkunç kış:
Beşinci ayda Tian-Şan dağında kar erimedi,
Öyle sert ki bir çiçek bile açmıyor.
Tan sökümü yakındır, dövüşmek gerekecek, çan tambur seslerine karşı dikkatli olmalı.
Gece çöker, at sırtında uyunur...
Askerler artık yalnız Gobi çölünde duracaktır.
Ayın boşta asılı hilali vahşi çölde görülen tek şey budur.
Uzunca bir bekleyiş sonunda savaşa giden askerlerini bekleyen Çinli kadınlar umutlarını kaybetmiştir.
sarı toz bulutunun kapladığı şehrin etrafında kargalar toplanır geceyi geçirmek için,
Öterek uçarlar, ağaç'ların arasına tünemiş birbirlerine seslenirler.
Bir askerin karısı tezgaha oturmuş ipek dokumaktadır.
Kargaların sesi gelir kulağına güneşin kızıllaştırdığı bulutların arasından geçip.
Durur kadın umutsuzca her zaman beklediği adamı düşünür;
Sessizce o yalnız yatağına gider: gözlerinden birkaç damla yaş boşanır, bir yaz yağmuru gibi. (Thang dönemi bir Çin Halk türküsü: Leon Cahun: Asya Tarihi’ne Giriş, s: 39)
Bir Dilek:
Tüm insanların ağlamamasını dileriz. Kaderde ağlamak var ise, kahırdan değil, “aşk”tan olsun deriz.
[Üyeler Mesaj Yazmandan Misafirlerde Kayıt Olmadan Link GöremezlerKayıt İçin Tıklayın ! ]
[Üyeler Mesaj Yazmandan Misafirlerde Kayıt Olmadan Link GöremezlerKayıt İçin Tıklayın ! ]
[Üyeler Mesaj Yazmandan Misafirlerde Kayıt Olmadan Link GöremezlerKayıt İçin Tıklayın ! ]
[Üyeler Mesaj Yazmandan Misafirlerde Kayıt Olmadan Link GöremezlerKayıt İçin Tıklayın ! ]
[Üyeler Mesaj Yazmandan Misafirlerde Kayıt Olmadan Link GöremezlerKayıt İçin Tıklayın ! ]
[Üyeler Mesaj Yazmandan Misafirlerde Kayıt Olmadan Link GöremezlerKayıt İçin Tıklayın ! ]
[Üyeler Mesaj Yazmandan Misafirlerde Kayıt Olmadan Link GöremezlerKayıt İçin Tıklayın ! ]