Yağmurun öyküsünü anlat hadi bana, hani o damlaların birbirlerine hiç dokunmadan yere düşüş macerasını ve her bir can da yeniden canlanışlarını...
Yağmurun öyküsünü anlat hadi bana, semadan arşa inerken nasıl çoşkuya büründüğünü ve herkesin yüreğine nasıl usulca dokunduğunu... Yağmurlar da senin o ipeksi saçlarını savurdu mu, senin de yüreğine usulca incitmeden dokundu mu? Kalp sancılarını dindirip, yerine sancısız bir kalp bıraktı mı? Gözlerinde ki yaşı herkesten saklayasın diye yüzüne yüzüne serpildi mi? Bir gece ansızın uykudan uyandırıp seni, kendini izletmesine izin verdi mi? Ya da pencerenin camlarına sevdiğinin adını yazasın diye buğulattığı oldu mu? Yağmurlar sana yoldaş, sana gardaş, sana yar oldu mu, oldu mu? Peki yağmurun damlaları sarıya, pembeye, maviye ya da yeşile çalınık mı? Söylesene gökkuşakları her yağmur sonrası mıçıkar , yoksa sadece aşıkların mekanına mı uğrar her hangi bir yağmurlu gün de... Bana yağmurlara anlatsana, onların da kokusu var mı? Onlarda herkese sevdiğinin kokusuna bulanırda kokar mı? Çok soru değil mi, ama ben yağmurları bilmem ki... Hiç yağmurları izlemedim ki, sokaklara atıp doya doya ıslatsam da kendi mi damlaların rengi ne renk göremedim ki... Bazen sarıya çaldım, bazen pembeye...Bazen maviye çaldım, bazen yeşile... Peki sen yağmurlara hiç dokundun mu? Şey ben hiç dokunmadım da, onlar dokundu hep bana zaten dokunamam da nerden ne yöne aktığını anlamam ki... Doğru ya unuttum, kusuruma bakma körüm ben ve göremediğim o damlaların esiriyim ben. Bazen pencerenin kenarına otuttururum kendimi ve yağmurun o tatlı melodisini dinlerim saatlerce ve şekillendiririm her bir damlasını kendimce...