TEVRAT ve İNCİL PEYGAMBERİMİZİN NÜBÜVVETİNE DELİLDİR (Pırlanta Serisi)
Geçmiş peygamberlerle birlikte, geçmiş mukaddes kitaplardan Tevrat ve İncil, Hâtem-i Enbiyânın peygamberliğine birer delil ve şâhiddir. Tahrif edilmiş olmalarına rağmen, Hüseyin Cisrî gibi allâmeler, elimizdeki Tevrat ve İncil nüshalarında, bu mevzû ile alâkalı pek çok işaretler bulmuşlardır. Bunlardan sadece dört tanesini vermekle iktifâ edeceğiz:
1. Onlar için kardeşleri arasından, senin gibi bir peygamber çıkaracağım ve sözlerimi onun ağzına koyacağım (Kitab-ı Mukaddes, Tesniye Bâbı, âyet: 18).
Gerçek, Mûsa demiştir: Rab size kardeşleriniz arasından benim gibi bir peygamber çıkaracak, her ne söylerse onu dinleyeceksiniz. Ve bütün peygamberler, Semuel (İsmail) ve sıra ile gelenler, hep söylenen bu günleri ilân ettiler (Rasullerin İşleri, Bâb: 3, âyet: 22).
... ve Rabbin... Mûsa gibi bir peygamber daha İsrailde çıkarmadı. (Tesniye, Bâb: 34, âyet: 12).
Kitab-ı Mukaddesin Ahd-i Atik (Tevrat) ve Ahd-i Cedid (İncil) bölümlerinden alınan yukarıdaki âyetlerde:
a) Hz. İbrahimin oğlu Hz. İshakın soyundan gelen İsrail Oğullarına Hz. Mûsanın kardeşleriniz şeklindeki hitabı, Hz. İshakın kardeşi Hz. İsmailin soyuna, yani İsmail Oğullarına işarettir. İsmail Oğullarından gelecek olan peygamber ise ancak Hz. Muhammed (sav) olabilir; çünkü İsmail soyundan yalnızca Efendimiz (sav) gelmiştir. Hz. Yûşa ve Hz. İsa, Hz. İsmailden değil, İsrail Oğullarındandır.
b) Hz. Mûsa, benim gibi sözüyle Peygamberimizi kasdetmektedir; çünkü, cihad, getirdiği kanun ve hükümler, koyduğu cezalar, cemaati arasında sözünün dinlenir olması.. gibi yirmi kadar hususta Hz. Mûsaya benzeyen, Hz. Yûşa ve İsa değil, Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)dir.
c) Hz. Mûsa gibi bir nebînin İsrail Oğullarından bir daha çıkmayacağı açıkça ifade olunmaktadır.
d) Sözlerimi ağzına koyacağım ifadesi, Efendimizin ümmî olup, okuma-yazması bulunmadığı halde Allahın Kelâmını kolayca hıfzedip insanlara okuyacağına işarettir.
2. Rab, Sinadan geldi ve onlara Sâirden doğdu; Paran dağlarında parladı ve mukaddeslerin onbinleri içinden geldi. Onlar için sağında ateşli ferman vardı (Tesniye, Bab: 33, âyet: 2).
a) Sinadan gelme, Hz. Mûsaya Tûr-ı Sînada ilâhî hükümlerin verilmesini; Sâirden doğma, Hz. İsaya İncilin verilmesini ve Paran dağlarında parlama ise, Efendimizin Mekkede çıkacağını ifade eder. Paran, Arapça okunuşuyla Faran, Mekkenin eski isimlerinden olduğu gibi, Kitab-ı Mukaddesin Tekvin Bölümünde de Hz. İsmailin Paran çölünde oturduğu anlatılmaktadır (Bâb: 21, âyet: 21).
b) İçinden gelindiği belirtilen mukaddeslerle, Peygamberimizin her türlü ayıptan uzak bulunan Âline, Ehl-i Beytine ve Ashâbına işaret olunmaktadır.
c) Sağda ateşli ferman, İslâm Dininde Cihada işarettir.
3. Taş, köşenin başı oldu... ve o, gözlerimizde şaşılacak iştir... Allahın melekûtu sizden alınacak ve Onun meyvelerini yetiştirecek bir millete verilecek ve bu taşın üzerine düşen parçalanacak; o da kimin üzerine düşerse onu toz gibi dağıtacaktır (Matta, Bâb: 21, âyet: 42).
a) Yukarıdaki âyette geçen köşe taşı Hz. İsa (as) olamaz; çünkü, Hz. İsa ve getirdikleri altında parçalanma, toz gibi olma meydana gelmemiş, bu Peygamberimizle olmuştur. Zâten, hükmeden Hz. İsa değil, Efendimiz (sav)di; hükmetmek için gelmediğini söyleyen de bizzat Hz. İsa (as)nın kendisidir. (Yuhanna, Bâb: 12, âyet: 47).
b) Buharî ve Müslîmin rivâyetlerinde, Peygamberimiz (sav), kendisinin Peygamberlik binasının köşe taşı olduğunu bizzat ifade etmekte ve dolayısıyle köşe taşı konmakla, yani Peygamberimiz (sav)le Peygamberlik tamamlanmış olmaktadır.
4. Rab, size başka bir Faraklit verecektir; ta ki, daima sizinle beraber olsun (Yuhanna, Bâb: 14, âyet: 15).
... O, size herşeyi öğretecek ve size söylediğim herşeyi hatırınıza getirecektir. (Yuhanna, bab: 14, ayet: 26).
... Benim için o şehâdet edecektir... (Yuhanna, Bâb: 15, âyet: 26).
... gitmezsem, Faraklit gelmez... ve O geldiği zaman günah, salâh ve hüküm için dünyayı ilzâm edecektir (Yuhanna, Bâb: 15, âyet: 7-8).
Yukardaki âyetlerde Faraklit olarak geçen kelimenin aslı Yunancada Piriklitos olup, Arapça Ahmed kelimesinin karşılığıdır. Ahmed, Efendimiz (sav)in ismi olduğu gibi, Kurân-ı Kerimde de Onun İncilde Ahmed olarak geçtiği açıkça ifade edilir. Ve, burada sayılan bütün vasıflar sadece Efendimiz (sav)de vardır. Kaldı ki, Efendimiz (sav)in geleceğini ve vasıflarını açıkça anlatan pek çok İncil bugün elimizde mevcud değildir.
PEYGAMBERİMİZİN RİSÂLETİNDEN ÖNCEKİ HAYATI DA O'NUN PEYGAMBERLİĞİNE DELİLDİR (Pırlanta Serisi)
1. Dünyaya teşrifi esnasında meydana gelen olağanüstü hâdiseler, çocukluk devresinde yakınlarının müşahedeleri ve gençliğinde firâset sahiplerinin kendisinde sezdikleri manâlar, Onun gelecekte büyük bir vazife altına gireceğinin anlamlı ifadelerinden başka bir şey değildi...
2. Peygamberliğine kadar olan devrede daima zulme ve haksızlığa karşı çıkmış ve Hılfül-Füdûl gibi haksızlığa uğrayanları koruma cemiyetine bil-fiil girip, mazlumların, mağdurların yanında yerini almıştı...
3. İhtişamlı ve saltanatlı bir 40 yıl yaşamayıp, tâ küçük yaşta yetim ve öksüz kalmış, dedesi ve amcasının himayesinde büyümüştü.. şahsı, malı ve taraftarları açısından öyle çok güçlü de değildi.
4. Çevresinde fuhuş adına bütün olup bitenlere rağmen, peygamberliğine kadar olan bu devrede iffet, namus ve hayasına toz bile kondurmamıştı. İki defa düğüne giderken yolda uyuyup kaldığını bizzat kendisi ifade buyurmaktadır. Garîze-i beşeriyenin en güçlü olduğu 25 yaşında, dul, çocuklu ve 40 yaşındaki Hatice Validemizle izdivaçları hengâmında buram buram terlediği ve gelinlik kız gibi kızardığı nakledilir. Sefere çıkışta kızımı, namusumu kime teslim edeyim diye düşünenlerin hemen ilk akıllarına gelen de bu iffet ve namus âbidesi genç olmalıydı!
5. Peygamberlik öncesi dönemde bir defa olsun yalanına, hıyânetine ve sözünden döndüğüne şâhit olunmamıştır. Bu mevzûda, düşmanları dâhil, hiç kimse herhangi bir misâl gösterememektedir. Kaldı ki en azılı hasımları bile Ona Muhammedül-Emîn diyorlardı. Kâbe tamiratında Hacerül Esvedi yerine koyma şerefi uğrunda kabileler arasında çıkan anlaşmazlıkta hakem tayin edilmiş ve bu mukaddes taşı yere serdiği ridâsının üzerine koyup, birer ucundan kabile reislerine tutturarak kendi eliyle yerine koymuş ve bu müşkil meseleyi halletmişti....
PEYGAMBERİMİZİN DÜŞMANLARI BİLE O’NUN SIDKINA ŞÂHİTTİRLER(Pırlanta Serisi)
1. Kırk yaşına kadar kendisine Muhammedül-Emîn diyen ve emanetlerini teslim eden düşmanlarının Onu, Peygamberlikle ortaya çıktığında red ve inkâr etmeleri, kendileri adına tenâkuzdan başka bir şey değildir. Kendilerini akıllı, kültürlü ve mütefekkir gören bu insanlar, böylece tam kırk yıl aldatılıp uyutulduklarını kabul etmiş olmuyorlar mı? Öyleyse, inkârlarında başka bir maksat vardı; çünkü değişen ve dönen Peygamber değil, döneklik yapıp, Güneşe göz yuman bizzat onların kendileriydi....
BİR BAŞKA ŞÂHİDİ...(Pırlanta Serisi)
1. Büyük ideal ve yüksek düşüncelerle içi sürekli kaynayıp duran bir insanın, fikirlerini açığa vurmaması, düşünce ve davâsı paralelinde taraftar toplamaktan uzak kalması düşünülemez.
Biz basit bir fikir ve düşüncemizi bile içimizde tutamayıp, tanıdığımıza-tanımadığımıza intikâl ettirmeğe çalışırız. İnsan, düşünce ve davâsını en canlı ve heyecanlı olduğu gençlik yıllarında yaymaya çalışır. 15-20 yaşlarındaki binlerce, onbinlerce gencin nice bâtıl fikirleri neşretmek için ellerinde bildirilerle gösterilerde ve kanlı hâdiselerde nasıl mücâdele ettiklerine bütün dünya tarihi şahiddir. Oysa, Nebîler Sultanı (sav) davâsını tebliğe 40 yaşında başlamıştır: Demek ki, O, bir emir altında hareket ediyor ve kendisine emredileni yapıyordu...
2. Bir insanın, çeşitli muvaffakiyetler, zaferler, malî imkânlar ve makamlar elde ettikten sonra hiç değişmemesi, onun yüce ve yüksek ahlâkını, doğruluk derecesini gösterir. İşte, Onun Peygamberlikten önceki ve sonraki güneş gibi parlak ve apaçık hayatı! Evet Onun en büyük zaferler ve fetihlerden sonra bile bakışının bulanmaması, başının dönmemesi fonksiyon ve vazifesini başladığı gibi bitirmesi peygamberliğinin delili değil de ya nedir?
PEYGAMBERİMİZİN ZÂTI DA DOĞRULUĞUNA VE NÜBÜVVETİNE ŞEHÂDET EDER(Pırlanta Serisi)
1. Sîmâ, anlayan ve görebilen için rûhun aynası ve iç âlemin tanıtıcı satırlarını yansıtan bir kitap hükmündedir. Peygamberimizin hakikat gamzeden nurlu sîmâsını gören yahudi âlimlerinden Abdullah bin Selâm, daha ilk görüşünde Bu sîmâda yalan yoktur diyerek îmân etmişti.
2. Muhâl-farz, o Zâtın söz ve davranışlarında yalan ve yapmacıklık olsaydı, gerek peygamberlik öncesi, gerekse peygamberliği döneminde mutlaka bir açık verecek, gaf ve falso yapacak ve neticede, fırsat kollayıp duran hasımları da, bunu cihâna ilân ederek hiç kılıca sarılma lüzumu duymadan emellerine ulaşacaklardı.
3. Bir şeyin sunisi, taklit ve yanlışı, hiç bir zaman hakikî ve fıtrî olanı gibi değildir. Gözü doğuştan sürmeli olanla, sonradan boyalı olan birbirinden farklıdır. Sinek tavus kuşunu, ateş böceği güneşi, çoban vâliyi veya ilim adamını ne kadar temsil ve taklit edebilir? Hele Peygamberlik gibi bir mevzûda taklit ve yalanın asla yeri olamaz.
4. İnsanın, yaratılış icâbı, önemsiz bir konuda küçük bir topluluk içinde, o topluluğa muhalefetle küçücük bir yalanı bile söylemesi imkânsız denecek kadar zordur. Buna karşılık, O Zât (sav), Peygamberlik gibi çok büyük bir davâ adına, kendine hasım büyük bir cemaat içinde, çok önemli şeyleri tam bir emniyetle, telaşsız söyleyebiliyorsa, bunda hile ve yalan olacağı düşünülebilir mi?
5. Hele bu Zât ümmî ise, okuma-yazma bilmiyorsa ve karşısında da zekî, kültürlü, söz söylemesini bilen, şiir ve belâgatta seviyeli bir cemaat bulunuyorsa, böyle bir durumda o Zâtın söz ve davranışlarını pervasızca sergilemesi ve çok uzun zaman yalanlanmadan bunu sürdürmesi nasıl mümkün olabilir ki..?
6. İnsan, ortaya attığı herhangi bir düşünce, tez ve fikrine karşı medenîce fikir münazarası şeklinde mukabelede bulunulduğunu görse, yalan-yanlış da olsa, fikirlerini müdafaaya devam edebilir. Fakat, bir insanın tek başına, her an ayrı bir ölüm tehdidi karşısında sabredip direnmesi; hele hele rûhunu, kalbini ve şahsiyetini örseleyici, alaya alınma, yüzüne tükürülme ve hakaretlere maruz kalma gibi hâdiseler karşısında bile, davâsından dönmemesi ve asla ümitsizliğe düşmemesi Onun doğruluğuna şaşmaz bir delildir.
7. Bugün pek çok insan görürsünüz ki; sözgelimi sıcak günlerde oruç tutamadığı için mazûr görülsün ister. Şimdi o asra gidin; üstten güneşin, alttan taşlık ve kumluk çölün, içten çile, ızdırab ve binbir ölümün sıcaklığını göz önüne getirin; sonra da, hayatında meyvelerini göremeyeceği -haşa!- bir yalan uğruna, kişinin ortaya atılıp, onca eziyet ve işkencelere katlanmasının; hurma dallarından yapılma yatakta yatıp, günlerce karnına taş bağlayacak derecede aç kalmasının ve hayatının büyük bir bölümünü savaş meydanlarında geçirmesinin mümkün olup olamayacağını düşünün..!
8. Önemli olan bir davâ ile ortaya çıkmak değildir; önemli olan getirdiği prensipleri bizzat tatbik edip, davâsına mükemmel bir nümûne olabilmektir. Tarihte, büyük diye tanınan nice sistem koyucu ve kanun vaz ediciler vardır ki, söylediklerini yaşamadıklarından dolayı hüsn ü kabul görmemiş, davâ ve sistemlerini sürekli kılamamış ve samimî, heptenci ve sâdık taraftarlar bulamamışlardır. Namaz kılın diyen O Zâtın kıldığı namazlara, zekat verin diyen O Zâtın infâk ettiği mallara, oruç tutun diyen O Zâtın tuttuğu oruçlara ve haramlara karşı çıkan O Zâtın haram karşısındaki tavrına bakın!..
9. İnsan, bedenen 18 yaşına kadar gelişir; huy, karakter ve ahlâkının mayalanması ise çok küçük yaşlarda başlar; rüşde ermekle gelişir, gençlik devresinde kökleşir ve 30undan sonra âdeta meleke haline gelir ve sabitleşir. 40 yaşından sonra, geniş çapta bir kafa-kalp ameliyatı geçirmeden ahlâk ve karakter değiştirmek, cild değiştirme kadar müşkil bir meseledir. Şimdi, iki cihân güneşi Efendimiz (sav)e bakalım: Onu, 40 yaşına kadar emin, namuslu ve iffetli olarak yaşamış, doğruluğunu herkese kabul ettirmiş olarak görürüz. Eğer yaratılışında -haşa!- kötü bir huy, bir karakter taşımış olsaydı, bu, gençlik tesiriyle ortaya çıkacaktı. 40 yaşına kadar râsıh ve ayrılmaz hâle gelmiş alışkanlıkların, birden 40 yaşında bıçakla kesilmiş gibi değişmesi mümkün değildir. Şimdi 40 yaşına kadar hiç yalan söylemeyen bir kişinin, 40 yaşında birden yalan söylemeğe başlaması düşünülebilir mi?
10. Yalancı, sahtekâr ve gayr-ı ciddî bir insanın, bırakın uğruna seve seve varını-yoğunu ve hayatını fedâ edecek arkadaşlara sahip olması, şöyle oturup sohbet edeceği dürüst ve güzel ahlâklı bir arkadaş bulması bile oldukça zordur. Şimdi siz bir de, O Zâtın çevresinde, onca gailelere rağmen bir araya gelmiş Sahâbeye, sonra Tabiîne, sonra da asırlar boyu O Kâmet-i bâlâya gönül vermiş binlerce, milyonlarca evliyâ, asfiyâ ve mürşîdlere, ilmin her dalında mütehassıs âlimlere ve bu devasa insanların çevresinde kümelenmiş milyonlarca aydınlık ruhlara bakınız! Acaba, bunca insanın, hilâf-ı vâki birşey etrafında bir araya gelmeleri mümkün müdür..?
11. Eğer bu Zât -haşa- peygamber değilse, başka hiçbir peygamberin peygamberliğiyle alâkalı söylenecek pek fazla birşey olamaz. Zira, bütün peygamberân-ı izâmın sundukları mesaj, gösterdikleri mucîze ve bıraktıkları iz, kâinatın Efendisiyle kıyas edilemiyecek kadar küçüktür.
12. Evet, Ondan başka birinin Onun davâsı ve husûsiyetleriyle ortaya çıkması mümkün değildir; çünkü, bize bu meydan okumayı öğreten de bizzat Allahtır. Eğer kulumuza indirdiğimizden herhangi bir şüpheye düşüyorsanız, haydi onun benzeri bir sûre getirin... (Bakara, 2/23) şeklindeki meydan okumasına on dört asırdır henüz bir karşılık gelmiş değildir.
13. Ve nihâyet, insanlara karşı yalan söylemeyen bir Zât, nasıl olur da Allaha karşı yalan söyler? Nasıl olur da, kendi sözlerini Allahın kelâmı olarak gösterebilir?
PEYGAMBERİMİZİN EŞSİZ AHLÂKI DA NÜBÜVVETİNE VE DOĞRULUĞUNA ŞÂHİDDİR(Pırlanta Serisi)
1. Güzel ahlâk çekirdekler halinde insanın fıtratına dercedilmiştir. Saf fıtratın tezâhürü, temiz yaratılışın gün yüzüne çıkması ve rûhun dış aynada yansıması demek olan güzel ahlâka sahip bulunmanın en önde gelen şartlarından biri, belki birincisi terbiye ve telkindir. Evet, güzel ahlâk kendine has ortamda beslenir râsih hâle gelir.
Şimdi, Peygamber Efendimiz (sav)in nübüvvetinden önceki ve sonraki devrelerine bakalım: En güzel ve yüksek ahlâkı Ona kim telkin etmiş ve bu mükemmel terbiye ile Onu kim yetiştirmiştir? Annesi, babası diyemeyiz, çünkü onları çok küçükken kaybetmiştir. Dede ve amcalarının ise, içinde bulundukları toplumda Ona böyle bir ahlâk kazandırmaları hiç mi hiç mümkün görünmemektedir. Peki, kimdir öyleyse O Zâtın mürebbîsi? Cevabını, kendi beyânıyla verelim: Eddebenî Rabbî, fe-ahsene tedîbî! -Beni Rabbim terbiye etti ve ne güzel terbiye etti!...
PEYGAMBER EFENDİMİZ’İN HER ALANDAKİ İNKILÂPLARI NÜBÜVVETİNİN DELİLLERİDİR(Pırlanta Serisi)
1. Yeryüzünde en mühim, en lüzumlu, en zor ve en faydalı meslek hangisidir? sorusuna verilecek cevap acaba ne olabilir? İdarecilik midir bu dört husûsiyeti kendinde bulunduran meslek, yoksa siyaset midir; veya hâkimlik, savcılık, avukatlık, ya da askerlik veya polislik midir? Çiftçilik, işçilik, esnaflık ya da, öğretmenlik, ilim adamlığı, mürşidlik veya hocalık mıdır..? Bu soruyu hangi meslek sahibine sorsanız, hepsi de size mesleğinin lüzumundan, faydasından, zorluğundan ve öneminden bahsedecektir. Evet, mutlaka her mesleğin kendine göre faydası, önemi, zorluğu ve lüzumu vardır; fakat, her bir meslek ve çalışma sahasının esası ve temeli hiç şüphesiz insan unsuru yani ferdin yetiştirilmesi ve yararlı hâle getirilmesidir.
2. İçtimaînin temel rüknü olan müstesna insanı yetiştirmek için, her şeyden önce yetiştiricinin müstesna, mükemmel bir ahlâk ve kabiliyete sahip olması gerekir. Bundan başka, yetiştirici, ele aldığı ferdin yaratılış kanunlarını, fıtratını, psikolojik yanını, ruhî yapısını, istidat ve kabiliyetlerini, kültür ve anlayış durumunu, his dünyasını, duygularını, kafa ve düşünce husûsiyetini, meyil ve ümniyelerini, zaf ve zayıf taraflarını, sosyal mevkiini ve bütün bunlardan daha önemli olarak da istikbâlde kazanacağı husûsiyetleri, muvaffak ve verimli olabileceği sahaları, kısaca bütün yönleriyle insanı bir kitap gibi okumak ve anlamak mevkiindedir. Sonra, bu tanıma ve tahlil de kâfi değildir. Muhatabların her birinin bütün bu yanlarını hem de karıştırmadan, unutmadan, zaman ve zemininde, muhataba ve durumuna göre en isabetli kararı vermek, gerekeni söylemek ve en uygun davranışta bulunmak, doğacak neticeleri hesaba katarak kararlar verip fertleri yönlendirmek de oldukça önemlidir. Bundan da öte, tek tek her ferdi en iyi biçimde tanıdıktan ve her birine münasip davranış ve konuşma tarzını seçip tesbit ettikten sonra, her bir fertte mevcud kötü ahlâk ve alışkanlıkları, en olumlu usûllerle izâle etmek, yan etkilerini ve doğabilecek reaksiyonları hesaba katarak her ferdi kafa ve kalb ameliyatından geçirip, her türlü habis ur ve mikroplardan temizlemek ve bütün bunlardan sonra, aşağılardan çekip aldığı talebesini, yukarılara yükseltmek için, grafik çizgisini sürekli müsbet istikamette seyrettirecek tarzda, en ulvî, en yüce huylarla bezeyip, tefrite, yani karşı aşırı uca terketmemek; tıpkı çiftçinin zararlı otlardan temizlediği tarlasına en verimli tohumları saçıp, yeterli ısı ve ışıkla bu tohumlara sümbül açtırması gibi, o insanın görülüp gözetilmesi de hayatî ehemmiyeti hâiz bir başka husustur...
10. Bir mektepte muallim veya bir müessese başında idarecisiniz. Talebelerinizin veya idareniz altındaki kimselerin gönüllerine girmek, mesajınızı onların kafalarına, kalblerine nakşetmek, bu uğurda her türlü zorluğa katlanmak, her çeşit hakarete, maddî-manevî zarar ve tehlikelere sabırla göğüs germek niyetindesiniz. Şimdi, kendinizi, kalbinizi ve hislerinizi şöyle bir yoklayın:
Muhataplarınız,
Yanınızdan geçerken yüzünüze bir tükrük atsalar,
Siz secdedeyken başınıza işkembe geçirseler,
Zaman zaman tokat aşketseler,
Yollarınıza dikenler koyup, taşlar dökseler,
Köşe başlarında ellerinde kamalar sizi bekleseler,
Halkın içinde sizinle alay edip, küçük düşürseler,
Ailenize en büyük iftirayı etseler,
En yakınlarınızı paramparça doğrayıp, ciğerlerini çiğneseler,
Defalarca üzerinize asker gönderip, arkadaşlarınızı öldürseler ve sizi değişik yerlerinizden yaralasalar,
Sizi öz yurdunuzdan çıkmaya mecbur etseler... Acaba ne yaparsınız? Dayanıp, sabır ve tahammül gösterebilir misiniz? En ufak bir tereddüde düşmeden yolunuza devam edebilir misiniz? Afv ve müsamaha ile karşılık verip, muhabbet, şefkat ve merhametinizi sürdürebilir misiniz? Ya Rabb, bilmiyorlar, onları afv ve hidayet et diye duâda bulunabilir misiniz? Hatta gökleri ve cenneti seyran edip, en büyük nimetleri tattıktan sonra yine onların arasına dönebilir misiniz? Evet, her türlü hakaret ve işkencelere karşı hiç sarsılmayan ve hiç eksilmeyen o merhamet, muhabbet, şefkat ve müsamahasıyla en vahşi insanları, örnek insanlar haline getiren O Zât (sav)ın Peygamberliğini kabul etmemek bin defa körlük ve sağırlıktır.