-
Tarihte İhtilaller
Viyana Kongresi'nin getirdiği düzene ilk tepki hareketi Fransa'da başlamıştır. Viyana Kongresi'nden sonra Fransa Kralı, ülkede asıl gücü elinde bulunduruyordu. Bu arada iktidardaki krallık taraftarı muhafazakârlar, basın ve düşünce özgürlüğüne sınırlama getirdiler. Anayasanın tanıdığı hakları vermediler. Bu nedenle muhafazakârlarla liberaller arasında tartışmalar başladı.
Kral 10. Şarl, Meclis'i dağıttı. Yapılan yeni seçimi muhalifler kazanınca Kral, Meclis'i tekrar dağıttı ve basın özgürlüğünü kaldırdı. Bu gelişmeler üzerine halk ayaklandı; Kral tahttan indirilerek daha liberal görüşleri benimseyen Lui Filip tahta çıkarıldı (1830).
Sonuçları
Yeni Kral, anayasaya sadık kalacağına dair yemin etmiştir.
Fransa'da meşruti krallık kurulmuştur.
Fransa'da başlayan ihtilaller, diğer Avrupa ülkelerine de yayılmıştır.
Avrupa Ülkelerinde liberal demokrasiler güçlenmiş ve parlamenter sisteme geçiş hızlanmıştır.
-
Nedenleri
Milliyetçilik hareketlerinin, liberalizmin güçlenmesi ve bunların bağımsızlığa dönüştürülmek istenmesi.
Sanayi devrimi ile ortaya çıkan işçi sınıfının bir takım sosyal haklar talep etmesi.
Fransa'da Kral, işçilerin sorunlarını çözmeyi ihmal etti. Ayrıca kişi hürriyetlerini kısıtlamış, şahsi iktidarını kuvvetlendirme yoluna gitmiştir. Bu durum, ihtilâlin patlak vermesine neden oldu. İhtilalin çıkmasında liberallerin ve sosyalistlerin büyük etkisi olmuştur.
Sonuçları
Kral istifa etmiş ve Fransa'da cumhuriyet ilan edilmiş, sosyal hukuk devleti kavramı doğmuştur.
Halka seçim hakkı tanınmıştır.
Ölüm cezası kaldırılmış ve esir ticareti yasaklanmıştır.
Avusturya'da toprak köleliği kaldırılmıştır.
1848 İhtilalleri, İtalya, Avusturya, Prusya, Belçika, Hollanda ve İngiltere'de görülmüştür.
Avrupa'da liberalizmde önemli gelişmeler olmuştur.
İtalya ve Almanya'da siyasi birliğin kurulmasına zemin hazırlanmıştır.
Avrupa'da krallar, uyruklarına yeni haklar vermişlerdir.
İngiltere'de seçim hakları genişletilmiş ve işçi sınıfına yeni haklar verilmiştir.
Avrupa'da sosyalist akımlar yayılmaya başlamıştır.
Rusya, bu ihtilâllerden 20. yüzyılın başlarına kadar fazla zarar görmemiştir.
20. yüzyıl boyunca Avrupa Devletleri, Osmanlı Devleti'ne karşı çifte standart uygulamışlardır. Bu devletler, Viyana Kongresi'nden sonra monarşilerin güçlü siyasi kuruluşlar olarak devamını amaçlayan bir siyaset izlediler. Bu nedenle sert önlemler almışlar, 1830 ve 1848 İhtilâllerini kanlı bir şekilde bastırmışlardır. Ancak kendilerindeki gibi yönetimi monarşi olan Osmanlı Devleti'ni destekleyecekleri yerde parçalanmasını ve yıkılmasını hızlandırıcı faaliyetler içine girmişlerdir.
Başta Rusya ve Avusturya olmak üzere Avrupa Devletleri, Osmanlı Devleti'ndeki azınlık isyanlarını desteklediler. Bu durum, Avrupalıların diğer ülke ve devletlere çifte standart uyguladığını göstermektedir.
-
Almanya'nın 1882 Üçlü İttifak ile Avrupa'da kurmuş olduğu kesin üstünlük. 1885-86 Bulgaristan olaylarında Avusturya ile Rusya'nın çatışması ve dolayısıyla İkinci Üçlü İmparatorlar Ligi'nin dağılmasıyla zayıflamış bulunuyordu. Zira Bismarck, Rusya'yı bir kere daha elden kaçırmıştı. Bu sebeple Bismarck, durumu yine düzeltmek istedi. Yalnız şuna artık kesin kanaat getirmiş ki, üçlü bir kombinezon içinde Avusturya ile Rusya'yı birarada tutmak mümkün değildi. O halde işin çıkar yolu, bu iki devleti ikili anlaşmalarla kendisine bağlamaktı.
1879 İttifakı ile Avusturya'yı kendisine bağlamıştı. Bu sebeple 1887 Haziranı'nda Rusya ile ikili bir anlaşma yaptı ve 1887 Rus-Alman Antlaşması ile politikasını Rusya'ya tekrar kabul ettirdi. Bu anlaşma ile Bismarck. Rusya'yı Almanya'nın yanına çekebilmek için Osmanlı İmparatorluğu'nu feda etmiş ve Rusya'nın Boğazlar'ı ele geçirmesini kabul etmiştir.
1887 Alman-Rus Antlaşması, Avrupa'daki milletlerarası ilişkilerde ve kuvvet dengesi ilişkilerinde Almanya'nın üstünlüğünü devam ettiren son antlaşma olmuştur. 1890 yılından itibaren gelişmeler başka bir yöne yol almaya başlayacak ve Almanya'nın üstünlüğü sona ererek, Üçlü İttifak karşısında yeni bir denge bloku kurulacaktır.
-
Almanya'nın 1882 Üçlü İttifak ile Avrupa'da kurmuş olduğu kesin üstünlük. 1885-86 Bulgaristan olaylarında Avusturya ile Rusya'nın çatışması ve dolayısıyla İkinci Üçlü İmparatorlar Ligi'nin dağılmasıyla zayıflamış bulunuyordu. Zira Bismarck, Rusya'yı bir kere daha elden kaçırmıştı. Bu sebeple Bismarck, durumu yine düzeltmek istedi. Yalnız şuna artık kesin kanaat getirmiş ki, üçlü bir kombinezon içinde Avusturya ile Rusya'yı birarada tutmak mümkün değildi. O halde işin çıkar yolu, bu iki devleti ikili anlaşmalarla kendisine bağlamaktı.
1879 İttifakı ile Avusturya'yı kendisine bağlamıştı. Bu sebeple 1887 Haziranı'nda Rusya ile ikili bir anlaşma yaptı ve 1887 Rus-Alman Antlaşması ile politikasını Rusya'ya tekrar kabul ettirdi. Bu anlaşma ile Bismarck. Rusya'yı Almanya'nın yanına çekebilmek için Osmanlı İmparatorluğu'nu feda etmiş ve Rusya'nın Boğazlar'ı ele geçirmesini kabul etmiştir.
1887 Alman-Rus Antlaşması, Avrupa'daki milletlerarası ilişkilerde ve kuvvet dengesi ilişkilerinde Almanya'nın üstünlüğünü devam ettiren son antlaşma olmuştur. 1890 yılından itibaren gelişmeler başka bir yöne yol almaya başlayacak ve Almanya'nın üstünlüğü sona ererek, Üçlü İttifak karşısında yeni bir denge bloku kurulacaktır
-
Bu savaş aslında bir bağımsızlık savaşı olarak ortaya çıkmamıştır. Tam tersine 13 İngiliz Kolonisi'nin İngiltere'ye karşı ayaklanmasında vergi meselesi temel sebep olmuştur. Zira 1756-1763 Yedi Yıl Savaşları sonucunda İngiltere, Fransa'dan Hindistan sömürgesini kapmış olsa da bu savaş esnasında oldukça çok para harcamış ve bu açığı gidermek için Amerika'daki kolonilerine ağır vergiler dayatmıştır.
1765'te vergi meselesinden çıkan sürtüşme, 1775'lerde iyice dallanıp budaklandı. 1776'ya gelindiğinde Thomas Jefferson'ın kaleminden çıkan Bağımsızlık Beyannamesi'nin ilanı ile 13 Koloni ve İngiltere arasında çıkan çatışma "Bağımsızlık Savaşı" haline gelmiştir.
İnsanların doğuştan, yaşama hakkı, hürriyet hakkı ve saadetini temin etme gibi başkasına devredilemez hakları vardır. Devletler, bu hakları sağlamak için kurulmuştur ve yönetenler her türlü iktidarı yönetilenlerin rızasından alırlar. Eğer herhangi bir hükümet şekli, bu gayelere aykırı hareket ederse, bu hükümeti değiştirip, yerine bir yenisini getirmek milletin hakkıdır. Bu içeriğe sahip Bağımsızlık Beyannamesi, demokrasi ve siyaset bilimi açısından, ilk defa olarak insanların doğuştan sahip oldukları hak ve hürriyetleri ve demokrasinin temel ilkelerini belirlemesi nedeniyle çok önemlidir.
Bu arada savaşın bağımsızlık mücadelesine dönüşmesi üzerine, Sevil Berberi ve Figaro'nun Düğünü operalarının yazarı Beaumarchais'in ileri sürdüğü fikirler çevresinde Fransa askeri, siyasi ve ekonomik açılardan Amerikalılara yardım etmeye başladı. Fransa, bu şekilde İngiltere'den 7 Yıl Savaşları'nın hıncını çıkarmaya çalışıyordu.
1778'de Amerika ve Fransa arasında bir ittifak yapıldı. Bu arada Fransız General Lafayette, 1777'den beri yanındaki gönüllü gruplar ile Amerika'da İngilizlere karşı çarpışmakta ve oradaki bağımsızlığa gidişi adım adım gözlemektedir. Amerika'ya yaptığı yardımlar, Fransız bütçesini ve ekonomisini altüst etmişse de Amerika 1783 yılında bağımsızlığına kavuşacaktır.
-
Grek mitolojisinde, Teselya'nın Ferai kentinin kralıdır. Apollon, tanrılar tanrısı Zeus kendisini Olimpos'tan sürünce, çobanlık etmeye başlamıştı. O günlerde Admetos'tan çok iyilik gördüğü için, onun Alkestis'le evlenmesini sağladı. Admetos, eceli gelince, ailesinden kendi yerine ölmeye razı olacak birini bulabilirse, ölümden kurtulabilecekti. Gelgelelim, ağır hasta düşünce, kendi yerine ölecek hiç kimseyi bulamadı. En sonunda, karısı Alkestis kendini onun yerine feda etti. Admetos'un hikâyesi "Dede Korkut Masalları" ndaki "Deli Dumrul" hikâyesini çok andırır.
-
Grek mitolojisinde, aşk ve güzellik tanrıçası Aphrodite'in sevgilisi, genç bir avcıdır. Efsaneye göre, bir yaban domuzu Adonis'i öldürünce, Aphrodite delikanlının her yıl, altı ay yeraltından çıkıp yeryüzüne dönmesi için tanrıları kandırdı. Adonis'in böyle her yıl yeniden canlanıp ölmesi. Eski Yunanistan'da Adoniya Bayramı olarak kutlanırdı. Bu gelenek, tabiatın her yıl uykuya dalıp, sonradan yeniden canlanmasını temsil ederdi. Bu göreneğin Yunanistan'a Küçük Asya'dan (Anadolu) geldiği anlaşılıyor. Çünkü, Frikyalıların Attis, Babillilerin Tammuz tanrıları Adonis'i çok andırır. Ayrıca, bunlara tapınılış biçimleri de, bu geleneğin daha önce oralarda yerleştiğini göstermektedi
-
AELİUS LAMPRİDİUS
Diocletianus zamanında yaşamış Latin tarihçilerinden biri olan Aelius Lampridius, daha sonraları Historia Augusta ismi altında toplanan imparator biyografilerinin altı yazarından biridir.
AELİUS SPARTİANUS
Diocletianus zamanında yaşamış bir Latin tarihçisi olan Aelius Spartianus, daha sonraları Historia Augusta ismi altında toplanan imparator biyografilerinin bazılarını yazdı. Ayrıca Aelius Spartianus, Hadrianus, Septimus Severus, Caracalla ve Geta'nın hayatını yazdı.
AFRİCANUS, **SANSÜRLÜ-KELİME****SANSÜRLÜ-KELİME****SANSÜRLÜ-KELİME**TUS IULİUS (M.S. 180 -250)
Hazırladığı evrensel kronolojiyle tanınan bir Hıristiyan tarihçi olan Africanus'un hayatı üzerine yeterli bilgi bulunmamaktadır. İmparator Severus Alexander'in koruması altına girdikten sonra, elçi olarak Roma'ya gönderildi (222). En büyük yapıtı olan Chronographia (221), Africanus'un M.Ö. 5499'da başladığını varsaydığı yaradılıştan M.S. 221'e değin geçen dönemdeki dinsel ve din dışı olayların tarihini ele alan 5 ciltlik bir incelemedir.
Africanus hesaplamalarında temel olarak İncil'i kaynaklamış, Mısır ve Kalde kronolojilerini, Yunan mitolojisini ve Yahudi tarihini Hıristiyanlıkla birleştirerek eşzamanlı hale getirmiştir. Bu yapıtıyla erken Hıristiyanlığı bir tarihsel çerçeveye oturtarak saygınlığını arttırmıştır.
AMMİANUS MARCELLİNUS (M.S. 330 - 395)
Romalı son büyük tarihçi olan Ammianus'un yapıtları, Roma İmparatorluğunun son dönem tarihini 378'e değin getirir. Roma'da Nerva'nın tahta çıkışından Valens'in ölümüne değin Roma tarihini kaleme aldı ve bu Latince yapıtıyla Tacitus'un yapıtını sürdürdü. Rerum Gestarum Libri (Olayların Tarihi) adlı yapıt, 31 kitaptan oluşur. Ama yalnızca 357 - 378 arasını kapsayan 18 kitabı günümüze ulaşmıştır. Yapıt, olayların asker nitelikleri taşıyan çok okumuş bir yazarın kalemiyle çok açık, ayrıntılı, yansız bir anlatımdır.
Roma tarihi, artık Roma kentinin tarihi olmaktan çıkmıştır; batıdan doğuya imparatorluk politikasının bütün cephelerini kapsar. kendi deneyimlerinden yararlanan Ammianus, imparatorluğun ekonomik ve toplumsal sorunlarını içeren canlı tablolar çizer. Döneminin düşünsel eğilimlerini yansız bir tutumla dile getirir. Son dönem Roma tarihçilerinin bilinen tekniklerini kullanmıştır: Söylevlerde belagat; örneğin Hun kültürünü betimlerken başvurduğu uzun etnografik anlatımlar; karakter betimlemelerinde alışılmış biyografik kalıplar ve bol süsleme.
APPİNAOS, İSKENDERİYELİ (M.S. II. y.y.)
Yunanlı bir tarihçi olan Appianos, Cumhuriyet döneminden M.S. II. yüzyıla değin gerçekleştirilen Roma fetihlerini yazmıştır. Appianos, bugün kayıp olan otobiyografisinin yanı sıra, Yunanca Romaika (Roam Tarihi). Yirmi dört kitaptan oluşan bu yapıt, Romalıların fethettiği halklara (ve bunların yöneticilerine) göre düzenlenmiş etnografik bir sıra izlemekteydi.
Appianos'un kullandığı dil artık klasik sayılmayan bir Yunancaydı. yetenekli bir tarihçi olmamakla birlikte, önceki kaynaklardan aktardığı bir çok değerli bilginin korunmasına yardımcı olmuştur. Tiberius Gracchus (M.Ö. 133'te tribunus) ile Sulla (ö. M.Ö. 78) arasındaki dönemi ele alan, iç savaşlar hakkındaki ilk kitabı önemli bir tarih kaynağıdır.
ARİSTEAS, PROKONNESOSLU (M.Ö. VI. y.y.)
Yunan tarihçisi ve şairi olan Aristeas'dan günümüze Arimaspoi üstüne yazdığı şiirden yalnız birkaç mısra kalmıştır.
ARİSTOBULOS KASSANDREİALI
Yunan tarihçisi. İskender'in seferine katıldı ve bu seferin tarihini yazdı; bu tarih bugün kayıptır. Arrianos bu eserden geniş ölçüde esinlenmiştir.
ARRHİANOS [Lat. Flavius Arrianus] (d. M.S.105)
Yunan tarihçisi ve filozofu. Nikomedeia'da doğdu. Epiktetos'dan felsefe eğitimi aldı ve onun çömezi oldu. Hocası için Diatribai Epiktetu'yu (Epiktetos ile Görüşmeler) ve Engkheiridion'u (Elkitabı) kaleme aldı. Bunlar, Stoacılık üzerine yazılmış eserlerin en önemlileridir. Büyük askeri hizmetleri karşılığında Roma yurttaşlığına alındı. Hadrianus, Kappadokia'nın yönetimini ona verdi.
Arrhianos, Alanlar'a Karşı Seferberlik Planı'nı yazdı. önleyici tedbirler koymak amacıyla Karadeniz çevresinde düzenlenen bir keşif gezisine katıldı. Dönüşünde, Periplus Pontu Eukseinu'yu (Karadeniz'de Keşif Gezisi) yazdı. Bu ilgi çekici eserin gerçeğe uygunluğu şüphelidir. hayatının sonuna doru Nikomedeia'da Anabasis Aleksandru'dan başka (İskenderin Seferi), askeri tabıya ile ilgili bir eser ve Hindistan gezisi üzerine bir kitap (İndike) yazdı.
ATHENODOROS
Stoacı yunan filozofu ve tarihçi. Tarsos'da doğdu. Filozof Athenodoros'un çağdaşı, Uticalı Cato'nun dostu. Octavianus'un öğretmeni, sonra danışmanı oldu. Tarsos'un tarihini yazdı.
AURELİUS VİCTOR
Latin Tarihçisi. Afrika'da doğdu. 360'da Augustus'dan Julianus'a kadar olan imparatorların kısa tarihini De Caesaribus (İmparatorlar Üstüne) adlı kitabında anlattı. Bu eserden başka bugün elimizde şu iki incelemesi vardır: Origo Gentis Romanae (Romalıların kökü), De Viris İllustribus (Ünlü Kişiler Üstüne). 400 yıllarına doğru, bu son iki incelemesi ile bir önceki eseri birleştirilerek bütün Roma tarihini kapsayan bir inceleme meydana getirildi.
CAELİUS ANTİPATER
Romalı tarihçi. Gracchus'ların çağdaşı. ikinci Pön savaşının tarihini yazdı.
CASSİUS SEVERUS LONGULANUS (ö. M.S. 33)
Romalı tarihçi ve yergi yazarı. Patricilerin çok çekindiği bir adamdı. Augustus onu Girit adasına, Tiberius'da Seriphos adasına sürdü; Cassius orada yoksulluk içinde ölmüştür. Eserlerinden hiç bir şey kalmadı.
CORNELİUS NEPOR (M.Ö. 99'a doğru ? - M.Ö. 24' e doğru)
Latin tarihçisi. Önce şiir, sonra tarih eserleri yazdı; Chronica (Tarih), Exempla (Seçmeler), Cicero'nun Hayatı ve günümüze yalnız bir bölümü ulaşan De Excellentibus Ducibus (İki Seçkin Önder Üstüne). Ayrıca De Historicis Latinis'ten (Latin Tarihi Üstüne), Cato'nun Atticus'un hayatı, bir de Cornelia'nın oğullarına yazdığı iki mektubu kaldı. Bir derleyici ve halk yazarı olan Cornelius doğru düşünen bir kimseydi, okuyucuya hayat hikayeleri yoluyla eğitici örnekler vermek isterdi.
CORNELİUS SİSENNA (M.Ö. 120'ye doğru - 67)
Romalı tarihci ve hatip. "Miletos Masalları" ile, özellikle sosyal savaşı ve Sulla zamanını anlatan Historiae (Tarihler) adlı eserleri yazdı. bunlardan yalnız küçük parçalar kalmıştır.
DAMASTES, SİGEİONLU (d. M.Ö. 400)
Yunan tarihçisi. Tarih, coğrafya ve soy ağacı ile ilgili yazıları vardır; bunlardan bugüne, ancak bazı parçalar kaldı.
DEKSİPPOS (M.S. 210 - 270) [lat. Publius Herennius Dexippus]
Romalı tarihçi ve Atinalı devlet adamı. Atinalı büyük Kerykes ailesinden olan Deksippos, III. yüzyıl ortalarının tarihi konusundaki başlıca uzmanlardan biridir. İstanbul patriği Photios'un IX. yüzyılda yazdığı Bibliotheca adlı ansiklopedisinde üç büyük yapıtın yazarı olarak Deksippos'dan söz edilir.
Bunlar Büyük İskender'in ardılları üstüne dört ciltlik bir tarih, 238'den sonra Roma'nın Gotlara karşı mücadelesinin tarihi; Skythika (İskit destanı) ve 270'e değin gelen tarihsel olayların sırayla kaydedildiği 12 ciltlik bir vakayinamedir (Khronika). Bu kitaplardan hiç biri günümüze ulaşmamışsa da daha sonraki tarihçilerin derlemelerinde onlardan alınmış bir çok bölüm bulunmaktadır.
DEMOKRİTOS (M.Ö. veya M.S. I. y.y.)
Yunan tarihçisi. Yazdığı iki eserde kayıptır. Bunlar; Taktika en Biblios (Bir Orduyu savaş Düzenine Sokma Sanatı) ve Yahudi aleyhtarı bir eser olan Peri İudaion (Yahudiler Üstüne).
DİO CASSİUS (M.S. 150 -235)
Romalı tarihçi ve yönetici. Yunanca yazdığı Roma tarihi Romaika, cumhuriyetin son yılları ile imparatorluğun ilk yıllarına ilişkin en önemli kaynaklardan biridir. Seksen kitaptan oluşan Romaika, Aieneas'ın İtalya'ya ayak basmasıyla başlar ve Aleksander Severus'un hükümdarlığı (222 - 235) döneminde sona erer.
Bu yapıtın büyük bölümü daha sonra VII. konstantinos Porphyrogennotos, VIII. İoannes Ksiphilinos ve İoannes Zonaras'ın yapıtlarında yer almıştır. Dili konuyla uyumlu ve yapmacılıktan uzaktır. Romaika sıradan bir derleme düzeyini çok aşmasına karşın tarafsızlığı, yargıları ya da eleştirel yaklaşımı bakımından çok başarılı değildir.
DİODOROS SİKELİOTES (M.Ö. I. yüzyıl)
Yunan tarihçisi. Sezar ve Augustus çağlarında yaşamış olan Diodoros, büyük seyahatlere çıktı (özellikle Mısır'a) ve uzun süre Roma'da yaşadı. Önemli bölümleri bugüne kalan Bibliotheke Historike (Tarih Kitaplığı) adlı yapıtı yazdı. Kırk kitaptan oluşan yapıt üç bölüme ayrılmıştır. İlk bölümde Yunanlı öteki kabilelerin Troia'nın yıkılmasından önceki efsanevi tarihi işlenir; ikinci bölüm Büyük İskender'in ölümüyle sona erer; üçüncü bölüm ise Galya savaşının başlangıcına değin gelir.
Bu tarihsel dönemi kesintisiz işleyen öteki tarih yapıtlarından hiç biri günümüze ulaşamadığı için bu yapıt büyük değer taşır. Diodoros, kendinden önce gelen bütün yunanlı ve romalı tarihçilerden yararlandı. Yapıtta, yazarın dayandığı kaynaklar her zaman belirtilmemiştir; ama kırk kitaptan günümüze ulaşanlarda Yunan tarihine ilişkin bilgilerin en önemli kaynakları Ephoros (M.Ö. 480 - 340 dönemi için) ile Kardialı Hieronymos'tur (M.Ö. 323 302 dönemi için). Dili açık ve kolay anlaşılır olmakla beraber tenkitçi görüşten uzak ve düzensiz bir üslubu vardır.
DİONYSİOS, HALİKARNASSOSLU (ö. M.Ö. 8'e doğru)
Yunan tarihçisi ve hitabet hocası. M.Ö. 29 yılına doğru Roma'ya gitti ve orada belagat öğretmenliği yapan Dionysios, kuruluşundan birinci Kartaca savaşına kadar Roma tarihini kapsayan 20 ciltlik En önemli eseri olan Antiquitates Romanae'i (Romanın Eski Tarihi) yazdı.
Roma tarihiyle ilgili bir derleme olan bu eserde Dionysios, Roma tarihini ele alır ve Roma kurumlarıyla Yunan kurumlarını karşılaştırır. Roma yanlısı bir bakış açısıyla yazılmış olmakla birlikte, titiz bir araştırmanın ürünüdür. tarih kuramlarının vakayiname üslubuna bir uyarlaması olan bu yapıt, Livius'un yapıtıyla birlikte erken dönem Roma tarihine ışık tutan en değerli kaynaklar arasında sayılır.
Günümüze 20 kitabından yalnızca 10'u ulaşmıştır. Aynı yazarın söz sanatı ve edebi tenkitle ilgili eserleri vardır: Rhetorikai Prognateiai (Belagat Patriği); Peri Mimeseos (Taklit Sanatı); Periton Arkhaion Rhetoron Hypmnenatisma (Eski Belagatçılar Üstüne Araştırmalar); Epistole Pros Ammaion Prote (Ammaios'a birinci mektup); Epistole Pros Ammaion Deutera (Ammaios'a İkinci Mektup); Domosthenous Deinotetos (Demosthenos'un Belagat sanatında Gösterdiği Ustalık). Ayrıca, Peri Sunteseos Onomaton (Söz Dizimi Üzerine) adlı eseri, eski Hatipler üzerine ve sözcük düzeni ile ses uyumu ilkeleri konusunda günümüze kalmış tek klasik çalışmadır.
DİONYSİOS, MİLETOSLU (M.Ö. V. y.y.'ın sonu)
Yunan tarihçisi. Eserlerinden bazı parçalar kalmıştır: "Pers Tarihi" ve "Darius tarihi".
DİYLLOS, ATİNALI (M.Ö. III. y.y.'ın başı)
Yunan tarihçisi. Ephoros'un başlattığı işe devam etti. 357'den 296'ya kadar Yunanistan ve Makedonya tarihlerini yazdı. eserlerinden günümüze ancak bazı parçalar kaldı.
DURİS, SAMOSLU (M.Ö. 340'a doğru - 260'a doğru)
Yunan tarihçisi. Atina'da Theopharastos'un öğrencisi idi; Samos'a döndükten sonra tiran oldu. Tarih çalışmalarından bugüne sadece birkaç parça kaldı.
EPHOROS (M.Ö. 405 - 330)
Yunan tarihçisi. Kyme'de doğan Ephoros, ilk dünya tarihinin (Historia) yazarıdır. 30 kitaptan meydana gelen eser eksik ve yanlış bilgiler de vermiş olmasına karşın, ilkçağda saygın bir yer kazandı. Historia, 30. kitabı yazan oğlu Demophilos tarafından tamamlanmıştır. Yapıt Peloponnesos'a dönüşüyle başlar ve Makedonyalı II. Philippos'un Perinthos'u kuşatmasıyla (M.Ö. 340) biter.
Yapıtını kitaplara ayıran ilk tarihçi olan Ephoros, her kitap için ayrı bir önsöz yazmış ve elindeki malzemeyi tarih sırasıyla incelemek yerine çeşitli başlıklar altında toplamıştır. Ephoros, her zaman olmasa da, çoğu kez mitos ile tarihsel gerçekliği birbirinden ayırır ve çok eski tarihlere dayanan bilgilerin kuşkuyla karşılanması gerektiğine inanır.
Tarihçi Diodoros Sikeliotes, Bibliotheke Historike'yi (Tarih Kitapçığı) yazarken Ephoros'un yapıtlarından yararlanmış, ama Ephoros'un yazdıklarını vakayiname biçimine sokmaya çalışınca zaman dizimsel yanlışlar yapmıştır. Polybios ise Ephoros'un deniz savaşları üzerine yazdıklarına değer vermekle birlikte, kara savaşları üzerine yazdıklarını küçümser. Ephoras'a biri keşifler, öbürü Kyme'nin tarihi ve eski uygarlığı üzerine iki inceleme ile üslup üzerine bir denemeyi içeren birkaç yapıt daha atfedilmiştir.
FABİUS PİCTOR,QUİNTUS (y. M.Ö. 200)
Romalı tarihçi. yapıtlarını düzyazıyla yazan ilk Romalı tarihçilerden olan Fabius Pictor'un günümüze ulaşmamış olan tarih kitabında ilk dönemlerinden başlayarak Roma'nın gelişimini anlatır. yapıtını Yunanca yazmasının bir nedeni Yunanlılara Roma politikasının haklı gerçeklere dayandığını göstermek istemesidir. Daha sonraki tarihçilerden Polybios, Dionysios ve Titus Livius bu kitaptan yararlanmışlardır.
HEGESİPPOS, AZİZ (M.S. II. yüzyıl)
Yunanlı Hıristiyan tarihçi. Gnostisizm'e karşı yerleşik kilise öğretisini savunmuş olan Hegesippos'un bilinen tek yapıtı, Hıristiyanlığın ilk dönemlerindeki kilisenin örgütsel yapısı ile düşünsel çalkantıları üzerinde önemli bir kaynak oluşturan beş kitaplık anılarıdır. yaklaşık 180 yılında kaleme almış olduğu anıları tarihsel veriler, öğreti sorunları, polemikler ve inanç ilkeleri bakımından sonuç çıkarmaya elverişlidir. Anılarda, Papa Eleutherius'a (175 -189) Roma piskoposlarının bir kütüğü yer alır; ama bu sıralamada papalığa geçiş tarihlerinden çok öğretilere önem verilir.
HEKATAİOS, MİLETOSLU (M.Ö. VI. - V. yüzyıl)
Yunan yazarı. Pers istilası sırasında İonları Perslere karşı ayaklanmaktan vazgeçirmeye çalıştı. M.Ö. 494 yılında İonlar Perslerle anlaşma yapmak zorunda kalınca Pers satrabına gönderilen elçiler arasında yer aldı ve satrabı ikna ederekİonia kentlerinin yeniden eski yasal konumlarına kavuşmasını sağladı. Hekataios'un bilinen iki yapıtından biri olan Genelogiai (Soyağaçları) ya da öteki adıyla Historiai (Tarihçeler), Eski Yunanlıların gelenekleri ve mitolojileri üzerine sistemli biçimde bilgi vermektedir; ama bu yapıtın çok az bir bölümü günümüze ulaşmıştır.
Öte yandan Ges Periodos ya da öteki adıyla Periegesis (Dünya Turu) adlı yapıtından günümüze ulaşan parçaların sayısı 300'ü geçer. Bu yapıt biri Avrupa'yı, öteki Asya'yı (Mısır ve Kuzey Afrika'yla birlikte) kapsayan iki bölüm olarak yazılmıştır. Hekataios, Eski Yunan tarihçileri için hiçbir zaman çekiciliğini kaybetmeyen coğrafya ve etnografya alanlarında genellikle öncü olarak kabul edilir. M.Ö. V. yüzyılda yaşamış tarihçi Herodotos, Hekataios'un yapıtını geniş ölçüde kullanmış, ama adından yalnızca eleştirecek bir konu bulunduğunda söz etmiştir.
HELLANİKOS, LESBOSLU (M.Ö. V. yüzyıl)
Yunanlı tarihçi. yapıtlarıyla tarih yazarlığının gelişmesine önemli katkılarda bulunan Hellanikos'un yazdığı sanılan 30 kitabın yalnızca bazı bölümleri günümüze ulaşmıştır. Hiereiai tes Heras en Argei (Argos'daki Hera Tapınağının Rahibeleri) de bunlar arasındadır. Hellanikos, şairler aracılığıyla genel kabul görmüş öyküleri yinelemekle yetinmeyip bunları belirli yörelerde anımsadığı ve anlattığı biçimde aktarmayı denedi.
Çağdaş kayıtlara benzer bazı yönetici ya da rahip listelerini kullanarak, bilimsel kronolojinin temellerini atmaya çalıştı. Bunun için, kuşaktan kuşağa aktarılan bilgilerden değil, ağırlıklı olarak Argos'daki Hera tapınağı rahibelerinin dizininden, ayrıca Atina arkhon'larının listesinden ve Doğu'daki tarihlemelerden yararlandı. İlkçağ tarihçileri, yerleşmiş gelenekten çok ayrıldığı gerekçesiyle Hellanikos'u güvenilmez saydılar. Hellanikos, yazıtları sistematik biçimde kullanamadığı gibi, çağdaşı Herodotos'dan farklı olarak yöresel ve etnik farklılıkları aşan bütünlüklü bir tarihsel akış yöntemi de kuramadı.
HERODOTOS (M.Ö. 484 - 430/420)
Yunanlı tarihçi. Halikarnassos'un önde gelen ailelerinden birinden olduğu sanılan Herodotos,
HOMEROS (M.Ö. IX. ya da VIII. yüzyıl)
Eski Yunan dünyasının en büyük destanları İlyada ve Odysseia'nın yazarı olan Homeros'un yaşamına ilişkin hemen hemen hiç bir bilgi yoktur. bununla birlikte çoğu tarihçi Homeros'un M.Ö. IX. ya da VIII. yüzyılda yaşamış bir İon olduğu konusunda birleşmektedir. Büyük olasılıkla sözlü geleneğe dayanarak İlyada'yı kaleme almış ve en azından Odysseia'nın yazılmasında esin kaynağı olmuştur.
Eski yunanlılar bu destanları Helenistik birlik ve kahramanlığın simgeleri, ahlaki ve yol gösterici bir kaynak olarak kabul etmişlerdir. İlyada ve Odysseia Antik çağdan bu yana batı edebiyatını da derinden etkilemiş, modern dillere sayısız çevirileri yapılmıştır. Bu yapıtların asıl değeri, tanrılar ve kahramanlık serüvenleriyle ile ilgili yüceltici anlatımdan zaman zaman sıyrılarak derin insani duyguları da işleyen şiirsel dilinden gelir.
IUSTİNUS, MARCUS IUNİANUS (M.S. III. yüzyıl)
Iustinus, Pompeius Trogus'un kayıp Historia Philippicae (Philippos tarihleri) adlı yapıtını özetleyen Epitome (Özetler) adlı kitabı yazdı. temelde, Makedonya ve Hellenistik dönem krallıklarıyla Part tarihini anlatan yapıt ortaçağda sık sık başvurulan, günümüzde de Hellenistik dünyayı inceleyenler için büyük değer taşıyan bir kaynaktır.
KADMOS, MİLETOSLU (M.Ö. VI. yüzyıl başları)
Yunanlı tarihçi. Miletos'un ve bazı İonia şehirlerinin kuruluşunun nesi halinde tarihini yazdı. Bu eserle, tarih efsaneden ayrıldı.
KALLİSTHENES, OLYNTHOSLU (M.Ö. IV. yüzyıl ortası)
Kallisthenes, amcası ve öğretmeni olan Aristoteles'in önerisi üzerine Büyük İskender'in Asya seferinin resmi tarihçisi olarak atandı. Kral Barışı'ndan (M.Ö. 386) Phokis Savaşı'na (M.Ö. 355) değin Yunanistan tarihi ile Phokis Savaşı'nın ve Büyük İskender'in Asya seferinin öyküsünü kaleme aldı. Ayrıca başka yapıtlarda verdi. bazı Doğu geleneklerini benimsemesini eleştirerek İskender'i gücenderince hapse atıldı ve orada öldü.
Arkadaşı Theoprastos, Kallisthenes'in ölümü üzerine Kallisthenes e Peri Penthous (Kallisthenes ya da Acı Üzerine Bir İnceleme) adlı kitabını yazdı. Kallisthenes'in yapıtlarından hiçbiri günümüze ulaşmamıştır. Yapıtlarından İskender'in tanrı soyundan geldiği yönündeki öyküye yer verdiği bilinmekte ve bu öyküden söz eden ilk yazar olabileceği düşünülmektedir.
MEGASTHENES (M.Ö. 350 - 290)
Hindistan'ı konu alan Indika adlı dört ciltlik kitabın yazarı olan tarihçi ve diplomat Megasthenes, İonialı idi. Megasthenes, bu eserini I Seleukos tarafından elçi olarak Hindistan kralı Çandra Gupta Maurya'ya gönderildiğinde yazdı. Yanlışlar içermekle birlikte Indika, Hindistan üzerine o güne değin Yunan dünyasında yazılmış en kapsamlı kitap oldu.
MELA, POMPONİUS (M.S. I. yüzyılın ilk yarısı)
Mela, ilkçağda coğrafya üzerine klasik Latince'yle yazılmış tek inceleme olan De Situ Orbis (Dünyanın Konumu Üzerine) adlı eseri yazdı. De Chorographia (Haritacılık Üzerine) adıyla da bilinen yapıtını M.S. 43 ya da 44 yılında kaleme almıştır. Kitap 13 yüzyıl sonra açılan keşifler çağına değin etkisini sürdürmüştür.
Pilinius (Yaşlı) doğa bilimleri ansiklopedisinde, her düzeydeki okuyucu için yazıldığı sanılan bu kitaptan yetkin bir kaynak olarak söz eder. Büyük ölçüde Eski Yunan kaynaklarından aktarmalara dayanmasına ve bir çok eskimiş bilgi içermesine karşın Mela'nın yapıtının ilkçağ coğrafya kitapları arasında özgün bir yeri vardır. Yapıtta, evrenin merkezi olarak düşünülen yeryüzü beş kuşağa ayrılıyordu: Kuzey soğuk kuşak, güney ılıman kuşak ve güney soğuk kuşak.
İki ılıman kuşak yaşamaya elverişliydi, ama bunlardan yalnızca kuzeydeki biliniyordu. Kuzeyde yaşayanlar güneydeki ılıman kuşağa, arada bulunan kızgın kuşaktaki dayanılmaz sıcaklık nedeniyle ulaşamıyorlardı. Mela'ya göre, yeryüzünü kuşatan okyanus yeryüzünü dört deniz alanına bölüyordu. Bunların en önemlisi Akdeniz'di. Mela, uzaklık gibi teknik ayrıntıları dikkate almamış, ama andığı yerleri kısa tümcelerle betimlemişti. Bilinen yakın bölgelerle ilgili az şey yazmış, uzak bölgeler hakkında ise efsanelere bile yer vermişti.
NEPOS, CORNELİUS (M.Ö. 100 - 25)
Atticus'un yaşam öyküsünü yazan Nepos, Cicero ve Catullus'un yakın dostuydu. Cattulus gibi Nepos'da İtalya'nın kuzeyine doğup büyümüştü. Başlıca yapıtları, önde gelen Romalıların ve bazı yabancıların kısa yaşamöykülerini içeren De Viris İllustribus (Ünlü Kişiler Üzerine), Yunanlıların geliştirdiği karşılaştırmalı dünya tarihi kronolojisini Roma'ya tanıtan Chronica (Kronoloji), yaşamöyküsü yazarı Maximus'a esin kaynağı olduğu sanılan anekdotlarını topladığı Exampla (Örnekler), büyük olasılıkla Chronica'yı tanımlamak üzere hazırladığı bir dünya coğrefyası kitabıyla Yaşlı Cato ve Cicero'nun yaşamöyküleridir. De Viris İllustribus'dan günümüze biri tam, öbürü eksik iki kitap kalmıştır. Nepos'un yalın ama incelik ve arılıktan yoksun üslubu fazla bir edebi değer taşımaz.
PAUSANİAS (M.S. 143 - 176)
Lidya doğumlu bir gezgin ve Coğrafyacı olan Pausanias, Periegesistes Hellados (Yunanistan Betimlemesi) adlı yapıtıyla antikçağ kalıntılarına ilişkin önemli bilgiler sunmuştur. Pausanias, Yunanistan'a gitmeden önce Anadolu, Suriye, Filistin, Mısır, Makedonya ve Epir (Epiros) ile İtalya'nın bir bölümünü dolaştı. Ünlü yapıtında, Attika'dan başladığı Yunanistan gezisini anlattı.
On ciltlik yapıtın ilk kitabını 143 - 161 arasında bir tarihte tamamladı. Yazılarında 176 yılından sonraki olaylara ilişkin bilgi yoktur. Önemli kentlerle ilgili açıklamaları kentin kısa bir tarihiyle başlar ve topografik özellikleriyle sürer. Günlük yaşama, dinsel törenlere, halkın boş inançlarına ilişkin kısa bilgiler verir. başlıca ilgi alanı sanat yapıtlarıdır.
Olympia ve Delphoi'nin dinsel sanatını ve mimarisini betimlemiş, Atina'da portre ve yazıtlarla ilgilenmiş, Akropolis'deki büyük tunç Athena heykelinden ve kent dışındaki anıtlardan söz etmiştir. günümüze ulaşan kalıntılar betimlemelerinin doğruluğunu ortaya koymaktadır. Sir James Frazer'a göre Pausanias Yunanistan'daki kalıntıların çoğunun içinden çıkılmaz bir lâbirent ya da çözümsüz bir bilmece olmasını önleyen kişidir.
POLYBİOS (M.Ö. 200 - 118)
Polybios, Roma'nın güçlü bir devlet konumuna yükseldiği döneme kaleme almış olan Yunanlı bir devlet adamı ve tarihçidir. Genç yaşta askeri konulara duyduğu ilgiyle Akhaialı komutan Philopoimen'in yaşamöyküsünü ve günümüze ulaşmayan Taktikai (Taktikler) adlı kitabı yazdı. Numantia savaşının tarihini (M.Ö. 133'ten sonra) ve Ekvator bölgesinin yaşamaya elverişli olduğuna ilişkin bir inceleme yazdığı bilinmektedir.
Polybios'a asıl ününü sağlayan Istoriai (Tarihler) adlı yapıt 40 kitaptan oluşur. Bunlardan yalnızca ilk beşi günümüze ulaşmıştır. Polybios'un başlangıçtaki amacı Hannibal'ın İspanya seferinden Pydna çarpışmasına değin süren ve Romanın yükselişiyle belirginleşen 53 yıllık dönemi (M.Ö. 220 - 168) aktarmaktı.
Romalıların Kartacalılara karşı düzenledikleri Sicilya seferiyle (M.Ö. 264) başlayan daha önceki dönemi ve başta Akhai olmak üzere dünyanın başka yerlerindeki gelişmeleri ele alan ilk iki kitap yapıtın girişi niteliğindedir. Üçüncü kitapta Kartaca'nın M.Ö. 146'da yıkılışına değin geçen süreyi de kapsayan değiştirilmiş bir taslak yer alır. Bu olaylar 30-39. kitaplarda anlatılır. Polybios'un yapıtında Roma devlet yapısını ve ordusunun incelendiği, kentin kuruluş yıllarına ilişkin bilgiler verdiği dördüncü kitap önemli bir yer tutar.
SALLUSTİUS [GAIUS SALLUSTIUS CRISPUS] (M.Ö. 86 - 34)
Kendine özgü bir üslupla döneminin tarihsel olaylarını ve politik kişiliklerini anlattığı yapıtlarıyla tanınan Romalı bir tarihçi ve yazardır. De Catilinae coniuratione (M.Ö. 43-42; Catilina Tertibi) adlı yapıtında Catilina'nın M.Ö. 63'te cumhuriyet yönetimini yıkmak için düzenlediği komplodan yola çıkarak, Roma siyasal yaşamındaki yozlaşmayı anlatan Sallustius Bellum Iugurthinum'da (M.Ö. 41-40; Iugurtha Savaşı ), M.Ö. II. yüzyılın sonunda Roma'ya baş kaldıran Numidya kralı Iugurtha'ya savaş açılmasından sonra Roma'da ortaya çıkan hizip çatışmalarının kökenini inceledi.
Yazarın Üçler Meclisi'ne duyduğu düşmanlık Bellum Iugurthinum ve Historiae (Tarihler) adlı yapıtlarından anlaşılabilir. Roma'nın M.Ö. 78 - 67 arasındaki tarihini anlatan ve beş kitaptan oluşan Historia'nin günümüze yalnızca bazı parçaları ulaşmıştır. "Caesar'a Mektuplar" ve "Cicero'ya Sövgü" adlı yapıtlar, üsluplarındaki benzerlikler nedeniyle Sallustius'a mal edilmekle birlikte gerçek yazarlarının o olmadığı sanılmaktadır.
-
Bir adı da Palas olan Athena, Baş Tanrı Zeus'un çok sevdiği bir kız idi. Zekâ tanrıçası Athena'nın doğumu oldukça gariptir. Annesi akıllı Metis (Hikmet)'ti. Efsaneye göre Baş Tanrı Zeus, Metis'i yutmuş, yani kendi içine atmış ve onu kendisinin bir parçası yapmıştı.
Akıllı ve zeki Zeus Metis'i uzun süre kafasının içinde taşıdı. Ondan kurtulma zamanı gelip çatınca demir ve ateş tanrısı Hephaistos'u çağırdı. Ona "Başım çatlayacakmış gibi ağrıyor, artık dayanamıyorum. Alnıma hızla keskin baltanı vur. Korkma sen emrimi yerine getir, ben başıma ne geleceğini biliyorum." dedi.
Hephaistos, Baş Tanrıya karşı gelmeye cesaret edemedi ve baltasını Zeus'un alnına indirdi. O anda yarılan yerden zafer çığlıkları atan güzel bir kız çıktı ve dans etmeye başladı. Tepeden tırnağa kadar silahlı idi. Başında altın bir miğfer kıvılcımlar saçıyordu. Parlak bir zırh, bütün vücudunu kaplamıştı. Elinde ise yepyeni bir mızrağı sallıyordu. Bu hali gören bütün ölmezler hayret ettiler, şaşırdılar.
Güneş bile onu görüce ne yapacağını unuttu, atlarının dizginlerini çekti, arabasını göğün boşluğunda bekletti. Büyük Olympos dağı bu yeni Tanrıça'nın doğuşu ile sarsıldı. Toprak'tan müthiş bir gürültü çıktı. Denizler kabarmaya dalgalar coşmaya başladı.
Zeka ve aydınlık tanrıçası olan Athena, aynı zamanda savaş tanrıçası da sayılırdı. Savaş gürültülerini ve silah seslerini uyandırmasını ve canlandırmasını da isterdi. O, Yunanlılar için yenilmez bir kavgacıydı, cesareti başka hiç bir tanrı ile kıyaslanamazdı. Onun cesareti kurnazca, yiğitliği sessizce idi. O, gösteriş ve yaygarayı sevmezdi.
Athena, kabalık ve her türlü zulümden iğrenirdi. Temiz kalpliydi. Adaletten hoşlanırdı. İyi ve akıllı insanların yardımına koşmak adetiydi.
Bir gün çok beğendiği, sevdiği cesur Tydeus, çok uzun süren bir savaşta ağır yaralanmış ve yere düşmüştü. Athena, babası Zeus'a ona yardımcı olması, acıması için yalvardı. Babasından, bu cesur savaşçıya ilaç götürmek onu ölümsüzler arasına katmak için izin istedi. Zeus, bu istediğini kabul edince derhal yeryüzüne, savaş meydanına indi. Fakat Tydeus'un yakaladığı düşmanından korkunç bir biçimde intikam almakta olduğunu gördü. O, kendisine getirilen düşmanın kemiklerini kırıyor, kafasını eziyor, sonra bir barbar gibi kafatasının içinden çıkan beynini yiyordu.
Athena, bunu görünce ondan iğrendi. Yardımına koştuğu savaşçıya sırtını dönerek onu kendi kaderiyle başbaşa bıraktı. Barbarca davranışıyla yardımı hak etmediğini göstermişti.
Zeka tanrıçası Athena, bazen yeryüzüne iner, savaşlara katılırdı. Yunanlılar, Medyalılara karşı savaştığında küçük ordularını Athena idare etmişti. Bu yüzden bir avuç insan, barbarların çok kalabalık ordusuna karşı büyük bir zafer kazanmıştı.
Athena, aynı zamanda şehirlerin bekçisi ve koruyucusuydu. Sevdiği şehirlerin kalelerinde, surlarında canla başla savaşırdı. Yalnız savaşları sevmezdi, barışları da severdi, barışın nimetlerini, medeni hayatın güzelliklerini, zafer kazanan kralların kalplerine sokardı. Bu yüzden medeniyetle ilgili her şeyin koruyucusu sayılırdı.
-
Japonya'nın Çin'e ait bulunan Kore ile ilgilenmesinin sebeplerini şunlardır:
Kore gelişmekte olan Japon ekonomisi için hem bir ham madde kaynağı ve hem de iyi bir pazar olabilirdi. Kore'nin yeraltı ve yerüstü zenginlikleri genişti.
Japonya ilerde Asya'da da yayılacak ise, Kore bu iş için iyi bir atlama taşı olabilirdi. Asya'ya adım atabilmek için ilk önce Kore'ye ayak basmak gerekirdi.
Asya'dan Japonya'ya yönelebilecek bir tehdit ve tehlike de keza Kore'yi bir atlama taşı olarak kullanabilirdi.
Bu sebeplerin tesiriyle Japonya, 1870'lerden itibaren Kore ile ilgilenmeye başladı. Bu ülkedeki faaliyetlerini her gün biraz daha arttırdı. Bu durum yirmi yıl kadar sürdü. Lakin bu yirmi yıl içinde de Japonya'nın Çinle münasebetleri her gün biraz daha bozulmaya başladı. Ve sonunda Çin 1894 de Japonya'ya savaş ilan etti.
Savaş fazla sürmedi. Japonya kendi adalarından kalkıp Çin'e asker çıkardı ve kara muharebelerinde inanılmaz bir askeri güce sahip olduğunu gösterdi. Çin yenildi ve 1895 Nisasında Japonya ile Shimonoseki antlaşmasını imzaladı. Bu anlaşma ile Japonya, Mançurya'nın, Pechili körfezindeki Liaotung yarımadası ile daha güneydeki Pescadores adalarını ele geçirdi. Yani Japonya Mançurya'nın güneyine yerleştiği gibi, buradan Kore'yi de kontrol altında tutabilecek duruma gelmiş oluyordu.
Japonya'nın Mançurya'nın güneyine yerleşmesi en fazla Rusya'yı sinirlendirdi. Çünkü Rusya Mançurya'yı kendisinin tabii yayılma alanı olarak görmekteydi. Bu sebeple, Japonya'nın Liaotung'u almasına itiraz etti. Bu sırada Avrupa devletlerinin Uzak Doğu'daki sömürgecilik faaliyetlerinin durumu şudur: İngiltere Çin'deki Yang-tze vadisine yerleşmeye çalışmaktadır. Rusya'nın da Mançurya'ya girip buradan güneye Yang-tze nehri vadisine sarkması ihtimalinden korkmakta ve bundan dolayı da Japonya'yı Rusya'ya karşı bir denge unsuru olarak görmeye başlamıştır.
Fransa Hindiçini'de çok meşguldür ve Fransa Hindiçini'den güney Çin'e girmeye çalışmaktadır. Bu sebeplerle, İngiltere Japonya'nın Liaotung'u almasına hiç sesini çıkarmadı. Lakin 1894'de Rusya ile bir ittifak imza etmiş olan Fransa Rusya'yı destekledi. Keza, Almanya da Rusya'yı destekledi. Çünkü, Almanya Rusya'nın Avrupa'dan uzaklaşıp Uzak Doğu'da başının derde girmesini istemektedir.
O zaman Rusya'nın Avrupa'daki baskı ve ağırlığı da azalmış olurdu. Japonya, Fransa ve Almanya'nın da Rusya'yı desteklediğini görünce, üç devletle birden bir savaşı göze alamıyarak geriledi ve Liaotung yarımadasından çekilmeye razı oldu. Lakin, bu hadise 1904-1905 Rus-Japon savaşının da tohumlarını atmaktaydı. 1894-95 Çin-Japon savaşı, Uzak Doğu politikası açısından bir takım gerçekleri ve neticeleri ortaya çıkarmıştır. Şöyle ki:
Japonya bu savaş ile Uzak Doğu'daki kuvvetler dengesine dahil olmaktaydı. Batı'ya açıldıktan kırk yıl sonra bir büyük kuvvet olarak ortaya çıkan Japonya, Uzak Doğu politikasının bundan böyle hesaba katılması gereken bir unsuru oluyordu.
Bu tarihe kadar Uzak Doğu'da sömürgecilik faaliyetinde sadece Avrupalılar rol almıştı. Şimdi Avrupa sömürgeciliğinin arasına bir de bir Asyalı devlet katılmaktaydı. Bu ise, Uzak Doğu'da, Avrupa ile Japonya ve Amerika ile Japonya arasında uzun sürecek bir rekabet ve mücadele devresinin açılmasıydı.
Japonya'nın Batı'ya açıldıktan sonra kısa sürede gösterdiği bu başarı ve Batı teknolojisi ile Batı'nın seviyesine çıkması, Asya'da sarı ırk milliyetçiliğini başlatacaktır. Japonya örneği Asya milletlerine Avrupa seviyesine çıkmada sarı ırkın yeteneği konusunda bir güven duygusu ve inancı vermiştir.
-
nadolu'nun bugün halen yaşayan en eski kavimlerinden biri olan Ermenilerin kökeni kimi kaynaklara göre Urartulara kadar uzanır. Tarihçilerin üzerinde uzlaştığı temel görüşlerden biri ise, Ermenilerin, M.Ö. 700'lerde Fırat'ın doğusuna yerleşen Hint-Avrupa kökenli Phrygialıların bir kolunun, bölgenin eski halklarının kalıntıları (Urartular, Hurriler) ve Kafkas kökenli halklarla karışmasından meydana geldiğidir.
Çevreden gelen sürekli akınlarla yaşadıkları bölgede ayakta kalmaya çalışan Ermenilerin tarihi, bitmek bilmeyen bir devlet kurma ve yitirme mücadelesini anlatır. Başta İranlılar, Romalılar, Bizanslılar, Sasaniler, Araplar ve çeşitli Türk Beylikleri olmak üzere pek çok ulusla savaşan, tarih boyunca çoğu zaman kendi toprakları üzerindeki egemenliklerini yitiren Ermeniler, buna rağmen dillerini ve kültürlerini yaşatmayı, kısaca var olmayı becerebildiler.
Hıristiyanlık ve Ermeniler
Ermeniler, Hıristiyanlık'la ilk olarak M.S. 1.yüzyılda tanıştı. İsa'nın havarilerinden Aziz Tadeos, Aziz Bartolomeos ve takipçilerinin çabaları sayesinde o güne dek putperest olan geniş bir Ermeni topluluğu Hıristiyanlığı kabul etti. Romalıların buna karşı çıkmasına, 197 ve 230 yıllarında, Anadolu'da yaşayan Hıristiyan Ermenileri kırımdan geçirmesine rağmen Hıristiyanlığın Ermeniler arasında yayılması durdurulamadı.
Nihayet 301 yılında, Aziz Krikor'un önderliği sonucunda 3. Dırtad, Hıristiyanlığı Ermeni Krallığı'nın resmi dini olarak kabul etti. Kutsal metinlerin Ermenice'ye çevrilmesi ihtiyacı, Aziz Mesrob'un 404 yılında Ermeni alfabesini yaratmasıyla sonuçlandı. Altın Çağ olarak adlandırılan bir kültürel devrimin kapılarını açan bu gelişme, Ermeni ulusunun ileride, çeşitli imkansızlıklar altında bile varlığını koruyabilmesini sağlayan en önemli unsur olacaktı.
451 yılında toplanan Kadıköy Konsili'nin kararlarını benimsemeyen ve o tarihten bu yana Hıristiyanlık içerisinde bağımsız bir kol olarak yaşamayı sürdüren Ermeni Kilisesi, bugün sekiz milyonu aşkın üyesiyle, dünyada 50 milyondan fazla üyesi bulunan Kadim Ortodoks Kiliseler ailesine mensuptur.
Bizans Başkentinde Ermeniler
İstanbul Doğu Roma İmparatorluğu'nun merkezi olduktan sonra, 360 yılında Ermeni Katolikosu (Baş patrik) 1. Nerses'in Yassıada'ya sürüldüğü sırada başkentte küçük bir Ermeni cemaati zaten vardı. Bizans İmparatorları 6. ve 10. yüzyıllarda Ermenilerin İstanbul'a göçünü teşvik ettiler.
Katolikos 2. Hovhannes (565-574), Perslere karşı başarısız bir isyandan sonra, birçok Ermeni soylusunun refakatinde İstanbul'a sığındı. Ermeniler kendi dilleriyle ibadete başladılar, Bizans ordusunda paralı asker olarak görev yaptılar ve imparatorluk içinde yüksek makamlara eriştiler.
İmparator Moris, Mezizios, İmparator Filipikos-Vartan, Ardavazd, Alexios Museles, Bardanes, Arsaber, Leo V, İmparator Makedonyalı Vasil, Romanos-Lekapenos gibi birçok Bizans yöneticisi, Sezar Bardas, Gramerci Ioannis, Fotios ve Filozof Leo gibi bilim adamları tamamen ya da kısmen Ermeni idi. Depremden zarar gören Aya Sofya'nın kubbesinin onarımını üstlenen mimar, Ani'li bir Ermeni'ydi ve Dırtad adını taşıyordu.
Osmanlı Döneminde İstanbul Ermenileri
Ermeni cemaati ile yakın ilişki içerisinde olan Fatih Sultan Mehmet, Bizans döneminde Batı Anadolu, Trakya ve Balkanlar'daki Ermeniler üzerinde nüfuzu olan ve o tarihe dek Bursa'da bulunan Ruhani Reislik makamını 1461 yılında Patriklik seviyesine yükseltti.
Müslüman bir Sultan'ın bir Hıristiyan Patrikliği'ni tesisi, daha önce benzeri görülmemiş bir olay olarak tarihe geçti. 15. ve 18. yüzyıllarda, Kırım, Doğu Anadolu, İran ve Kafkasya'dan birçok Ermeni İstanbul'a göç etti. Giderek genişleyen Osmanlı topraklarındaki tüm Ermeni cemaatleri İstanbul Ermeni Patriği'ni milletbaşı olarak tanıdılar.
İstanbul'daki ilk Ermeni matbaası, bir din adamı olan Apkar Tıbir tarafından açıldı (1567). Bitlisli 9. Hovhannes Golod İstanbul Patriği seçilince (1715) Ermeni cemaatinin yaşamında kültürel bir rönesans başladı. Batı Ermenicesi grameri hazırlandı. Ruhbanlık dışı ilk Ermeni okulu Tıbranots Kumkapı'da öğretime açıldı (1790).
İstanbullu'ların ilk Ermenice gazetesi, Lro Kir Medzi Derutyan Osmanyan (Büyük Osmanlı Devleti Gazetesi) yayımlanmaya başlandı (1832). İlk İstanbul Ermeni tiyatro kumpanyası Hasköy'de perdelerini açtı (1858). 1850'lerin sonunda, Ermeni okullarının sayısı yalnızca İstanbul'da 40'ı aşıyordu. Yayımlanan Ermenice gazete sayısı ise 20'yi buluyordu.
Ermeni Katolik cemaati özellikle Fransız Elçisi'nin çabalarıyla 1831 yılında İstanbul'da resmen oluştu. Bu tarihten 20 yıl kadar sonra, 1853'te bu kez İngiliz Elçisi ile Amerikalı misyonerlerin çabaları sonucunda, Ermeni Protestan cemaati kuruldu. Ermeni cemaati 15. ve 19. yüzyıllarda Osmanlı İmparatorluğu'na sayısız devlet ve bilim adamı, pek çok değerli sanatçı verdi.
Ermeni mimarlar, başkent İstanbul'u camiler ve saraylar başta olmak üzere, birbirinden güzel yapılarla donattı. Bu yapıların pek çoğu bugün de ayakta duruyor ve kenti süslemeye devam ediyor. Ermeni cemaatinin kendi sosyal ve kültürel meselelerine ilişkin talepleri 1840'lı yıllardan başlayarak, çeşitli oluşumlarla Bab-ı Alî'den karşılık buldu.
Sultan 1. Abdülmecit'in emriyle, Ermeni cemaatinin yönetimi için ilk resmi Ruhanî ve Cismanî Meclisler 1847 yılında oluşturuldu. Nizamname-i Millet-i Ermeniyân adını taşıyan cemaat tüzüğü ise 17 Mart 1863'te Sultan 1. Abdülaziz tarafından onaylandı. Halkın iradesine önem veren ve toplum yöneticilerini seçimle göreve getiren Nizamname, ülkemizdeki halkçılaşma sürecinin belki de ilk yazılı belgesi oldu. 19. yüzyılın sonlarına dek, İstanbul Ermeni Patrikliği'ne Orta Doğu'dan Avrupa'ya, Kuzey Afrika'dan ABD'ye çok geniş bir cemaat topluluğu bağlı bulunuyordu. Ancak, Osmanlı İmparatorluğu artık çözülme sürecine girmişti.
Çeşitli milletler imparatorluktan ayrılıp, bağımsızlıklarını ilan ettiler. Osmanlı Ermenileri'nin büyük çoğunluğu Osmanlı Devleti'nin geleceğine olan inancını sürdürüyordu, ancak bazıları, mevcut kargaşa ortamında can ve mal güvenliğinden endişe duyduğunu ifade ederken buna kültürel otonomi gibi taleplerini de ekliyordu. Küçük bir azınlık ise bağımsızlık kazanmanın peşindeydi.
Büyük devletlerin de çabaları sonucunda, kadim Türk-Ermeni dostluğu yavaş yavaş yerini güvensizlik ortamına bıraktı. Ermeni literatürüne Medz Yeğern (Büyük Felâket) olarak geçen tehcirin sonuçları yıkıcı oldu (1915).
Cumhuriyet Döneminde Ermeniler
1923'te Mustafa Kemal Atatürk'ün kurduğu yeni Türkiye Cumhuriyeti ilan edildi. Osmanlı'daki çok milletli sistem kaldırılarak, ulus devlet ve vatandaşlık sistemi benimsendi. Ermeniler resmen azınlık statüsüne geçtiler. İstanbul Ermeni Patrikliği 1922-27 arasında 5 yıl patriksiz kaldıktan sonra Muşlu I. Mesrob Türkiye Ermenileri'nin 80. Patriği oldu.
Medeni Kanun'un kabulüyle birlikte Osmanlı döneminde uygulanan her cemaati kendi dini yasalarına göre yönetme şekli ortadan kaldırıldı. Patrikler, cemaatin dini ve sosyal kurumlarının ruhani gözetmeni sayıldı. 1935'te Vakıflar Kanunu Resmi Gazete'de yayımlandı.
Kilise, okul, hastane, yetimhane gibi Ermeni kurumlarının bağlı olduğu tüm vakıflar, Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün denetimine geçirildi. 1942'de çıkartılan Varlık Vergisi Kanunu tüm diğer azınlıklar gibi Ermeniler üzerinde de yıkıcı etkiler yarattı. Cumhuriyet döneminde açılan ilk ve tek ruhban okulu, Üsküdar'daki Surp Haç Tıbrevank Ruhban Okulu oldu (1954). Ancak 1969'da okulun teoloji bölümü İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğü'nce kapatıldı.
Ermeni cemaati Kurucu Meclis'e olduğu gibi, daha sonraki yıllarda T.B.M.M.'ye de milletvekilleri gönderdi. Dr. Zakar Tarver ve Mıgırdiç Şellefyan'dan sonra, 1960 tarihinden itibaren ise Meclis'te hiçbir Ermeni milletvekili yer almadı.
Türkiye Ermenileri Patrikliği'nin 500. kuruluş yılı 1961 yılında kutlandı. Yetim bir tehcir çocuğu olan Yozgatlı Patrik I. Şnorhk, yurtdışında Türk diplomatlarına yönelen terörizmin giderek tırmandığı zorlu bir dönemde görev yaptı. Verdiği demeçlerde, diaspora Ermenileri'nin Türkiye aleyhtarı gösterilerini hiçbir zaman onaylamayacağını bildirdi.
İlk kez bir Cumhuriyet çocuğu, İstanbullu II. Karekin, Türkiye Ermenileri 83. Patriği seçildi (1990). Cemaati 2000'li yıllara taşıyacak olan 84. Patrik ise İstanbullu II. Mesrob oldu (1998). Bu topraklardaki geçmişi 2700'ü yılı aşan Türkiye Ermenileri, bugün 70 bini aşkın üyesiyle Türkiye Cumhuriyeti'nin en büyük azınlık nüfusunu oluşturuyor.
Büyük çoğunluğu İstanbul'da olmak üzere 33 kiliseye, ilk, orta ve lise derecesinde 20 eğitim kurumuna sahip olan Türkiye Ermeni Cemaati ayrıca, hastane, vakıf, dernek gibi çeşitli cemaat kurumlarını da kendi bağışlarıyla ayakta tutuyor.
-
Yazı, en genel tarifiyle, ağızdan çıkan seslerin, dolayısıyla sözcüklerin, kulak ya da jest yardımı olmaksızın, gözle görülebilen, bazen de dokunulabilen işaretler halinde biçimlendirilerek kaydedilmesini sağlayan araçtır.
İletişini Araçları ve Fikir Yazıları
İnsanoğlu varolduğundan beri, duygu ve düşüncelerini başka kişilerle paylaşabilmek için, çok çeşitli iletişim yolları bulmuştur. Bunların ilk örnekleri arasında, günümüzde dahi pek çok toplum tarafından kullanılan görsel işaretleri, yani ateş, duman ve ışığı ya da akustik işaretler olarak adlandırdığımız, davul ve ıslık çalmayı gösterebiliriz. Ancak bütün bunlar zaman ve alan açısından sınırlanmıştır. Yani mesaj verildikten hemen sonra kaybolurlar ve tekrar edilmedikleri sürece başa alınma olanakları yoktur.
Ayrıca, hepsi sadece az ya da çok birbirine yakın bölgede bulunan kişiler arasındaki iletişimde kullanılabilirler. Alan ya da zamanla kısıtlanmamış bir yol arama ihtiyacı, insanları çeşitli nesnelerin belirli bir sıraya göre yanyana dizilmesinden oluşan "nesne yazısı", daha çok hayvancılıkta kullanılan "sayma çubukları", yine belirli aralıklarla düğümlenmiş iplerden meydana gelen "quipu düğüm yazısı", bir mesaj vermek üzere kaya üzerine yazılan veya çizilen resimler anlamına gelen, "petrog-ramlar ve petroglifler" gibi iletişim sistemlerine götürdü. Ancak bunlar da, nisbeten kalıcı olmalarına karşın, belirli durumlarda, kısıtlı sayıda mesajı iletebilirler ve daha önemlisi yanlış ya da farklı algılanma olasılıkları çok yüksektir.
Genel olarak "fikir yazısı" olarak adlandırdığımız bu sistemler içinde, kendine Eski Önasya Dünyası'nda geniş yayılım alanı bulan, token veya Latince adıyla calculi (hesap taşları) adı verilen küçük kil semboller, yazıya geçiş sürecinde ayrı bir yer tutar. Kilden yapılıp, pişirilerek sertleştirilmiş ve çoğunlukla üzerleri şekillere ayrılmış, çeşitli formlardaki bu calculi veya hesap taşlarının her biri farklı bir nesneye karşılık geliyor ve ticareti yapılan malların türü ve ölçüsü hakkın da bilgi veriyordu.
Diyelim ki, Sümer'deki Uruk şehrinden biri, Elam'ın Susa kentindeki başka birine üç testi susam yağı göndermek istiyor. Bunun için Sümerli yağ yerine kullanılan sembollerden üç tane alıp, bunları bir ipe geçirerek bağlıyor, bir başka kil topağı ile de mühürleyip, malının güvenliğini sağlıyordu. Bazen de bu sembolleri yumuşak ve nemli bir kil topağıyla sararak, içi görünmeyen bir top haline getiriyor ve her tarafını mühürlediği bu topun üzerine içindeki sembol sayısı kadar da şekillerini basıyordu.
Malı getiren kişi, bu "makbuz"u Susa'daki kişiye iletmek zorundaydı. Böylece oradaki ticaret ortağı, ilk bakışta malın türü, miktarı ve gönderen kişi hakkında bilgi sahibi oluyordu. Şüphelendiği bir durumda ise, topu kırarak, içindeki sembollerle elindeki malı karşılaştırabilirdi.
"Hesap taşları", çeşitli diller kullanan toplumlar arasında, uzak mesafelerde anlaşılabilmesi nedeniyle, özellikle ticarette son derece kullanışlıydı. Bu sembollerin, daha sonra yazıya geçildiği dönemlerde de, aynı şekilleriyle kil tabletler üzerine çizilmiş olduğunun saptanması ile, önemleri daha da artmıştır.
-
Prometheus'un kurnazlıkla çalarak insanlara verdiği akıl, onları şımartınca Zeus, o zamana kadar yalnız erkeklerden ibaret olan insan topluluğuna ceza vermek istedi ve onlara kadını gönderdi.
Zeus, oldukça başarılı bir usta olan oğlu Hephaistos'tan kadını yaratmasını istedi. Hephaistos, babasının isteği üzerine çamuru su ile yoğurdu ve görenleri şaşırtacak güzellikte bir kadın vücudu yarattı. Olympos'ta oturan tanrıçaların en güzeli olan ve kendi karısı olan Aphrodite'in vücudunu model olarak kullanmıştı.
Heykel bitince, onun kalbine ruh yerine bir kıvılcım koydu. O zaman heykelin gözleri açıldı. Kolları, bacakları kıpırdamaya ve dudakları konuşmaya başladı. Onu süslemek için bütün tanrılar ve tanrıçalar yardım ettiler. Herkes kendisinden ona bir şey armağan etti ve ona Rumca "bütün armağan" anlamına gelen Pndora adını taktılar.
Athena, ona güzel bir kemer, süslü elbiseler verdi. Letafet perileri Kharites, beyaz göğsüne parlak altın gerdanlık taktılar. Aphrodite, başına güzellikler saçtı. Güzel saçlı Horalar, ilkbahar çiçekleriyle onu süslediler. Hermes, Pandora'nın kalbine, hıyanet ve aldatıcı sözler yerleştirdi. Zeus da ona esrarlı bir kutu armağan etti ve ona "Sakın verdiğim kutuyu açma, içindeki iyi şeyler uzaklara kaçar ve onların yerine fenalıklar gelir, seni rahatsız ederler. Bu kutuyu iyi sakla bütün insanların saadeti ve felaketi bu kutunun açılıp açılmamasına bağlıdır." dedi.
Sonra baş tanrı, ilk kadını yeryüzüne indirdi ve Prometheus'un kardeşi Epimetheus'a gelin olarak gönderdi. Prometheus, kardeşine Zeus'dan hiç bir şekilde hediye kabul etmemesini tembih ettiği halde Pandora'nın güzelliğine hayran kalan Epimetheus öğüdü tutmadı ve onunla evlendi.
Pandora da tıpkı tüm kadınlar gibi doğuştan meraklı olduğundan dünyaya gelir gelmez kutunun içinde ne olabileceğini düşünmeye başladı ve Zeus'un uyarısını unutarak kutuyu açtı. Kutunun içindeki hastalık, keder, ıstırap, yalan, riya gibi insanları rahatsız edecek ve onları felakete sürükleyecek ne kadar kötülük varsa hepsi açılan kutudan kuşlar gibi uçuştular.
Pandora, hatasını anlayarak biraz sonra kutuyu kapadı ancak kutuya kapatılan kötülüklerin arasında, insanları yaşatacak, teselli edecek "ümit" de vardı. Fakat ümit dışarı çıkamamış kutuda kalmıştı. Böylece Zeus, ilk kadını beraberinde kötülüklerle dolu bir kutuyla yeryüzüne yollayarak insanlardan intikam almıştı.
-
Cilâlı Taş Çağı'nın sonlarında, dünya aşağı yukarı bugünkü şeklini almıştı. Buzul Çağı bittiğinden iklim ısınmış ve büyük buzullar erimeye başlamış; bu da deniz düzeyini yükseltmişti. M.Ö. 6.000'de İngiltere'yi kıtaya bağlayan dar kara parçası sular altında kaldı. Seine, Ren ve Tuna ırmakları da dar vadilere çekildiler. İnsanlar, uygarlık yolu olan ırmak boylarında yerleşerek toplu bir hayat sürmeye başladılar.
Bu yerleşme yerlerinden en eskisi olan Nil vadisi, M.Ö. 7.000-6.000 yıllarında uygarlığın ilerlemesine büyük katkısı bulunacak bir olaya sahne oldu. Günlerden bir gün, Nil kıyılarında yaşayan biri (artık buradakilere Mısırlı diyebiliriz) Sina yarımadasında yolculuk ederken pek şaşırtıcı bir olayla karşılaştı: Herkesin her zaman yaptığı gibi, bir ateş yakmıştı. Ancak ateşin yandığı yerde bazı taşların eridiğini, aktığını ve ateş söndüğünde bunların yeniden sertleştiğini gördü. Bu olayı değerlendirinceye, yani ısının bakır madenini ham cevherinden ayırdığını anlayıncaya kadar kaç yıl geçti, bilemiyoruz.
Mısırlılar, bu keşiften hakkıyla yararlanmayı faildiler. Sina'daki maden yataklarındaki cevheri odunla eritip madenini ayırmayı, kalıplamayı ve çekiçle şekil vermeyi faildiler. Yukarı Mısır'da, Badari'de, kolye gibi boyna asılmak üzere hazırlanmış, boncuk şeklinde ve maden çağından kalma birtakım bakır kalıntılar ortaya çıkartılmıştır. Görülüyor ki, bu bulgudan ilk yararlananlar zanaatçılar değil, kadınlar olmuşlardı.
Bu noktadan şu yalın fikre ulaşıncaya kadar yüzyılların geçmesi gerekti: Eritilmesi ve şekillendirilmesi bunca kolay bir maddeden yalnız kadınların süs eşyaları değil, araçlar da imal edilebilirdi.
Bu ikinci aşama, M.Ö. 4.000'e rastlar. O çağda hiyeroglif yazısı icat edilmiş, astronomik gözlemler M.Ö. 4.245'te bir takvimin yapılmasına yol açmış, ülkede bir krallık yönetimi kurulmuş; yani Mısır, uygarlıkta enikonu ilerlemişti. O döneme kadar yalnız küçük konutlar inşa edilirken, bakırın mimarlıkta sağladığı geniş teknik imkânlar ve bu madenden yapılan araçlar sayesinde M.Ö. 3.000'de 'piramit'ler inşa edilebildi.
Bakır, aynı çağda Mezopotamya'ya doğru yayıldı. Ancak Fırat ve Dicle boylarında bakır madenleri olmadığından Maden Çağı buralarda daha geç başladı. Mısırlılar bakırdan silahlar, baltalar imal ederlerken, Mezopotamyalılar hâlâ taş ve kemikten araçlar kullanıyor, balçıktan evlerde oturuyorlardı. M.Ö. 3.500'e doğru bölgeye kuzey ve doğudan gelen Sümerler, güneye ilerleyip orada yerleştiler. Sümerler, aynı zamanda önemli icatları da birlikte getiriyorlardı: Zamanla çivi yazısına dönüşecek resim yazısı, mimarlık ve bakır madenciliği.. Bunlar hünerli kişilerdi; kısa zamanda kolyeler, toplu iğneler, aynalar, olta iğneleri ve her çeşit kesici araç imal etmeyi başardılar.
Tarih öncesi ve tarih dönemi arasındaki sınırı bu çağa (Mısır için M.Ö. 6.000, Mezopotamya için M.Ö. 3.500) yerleştirebiliriz. Ancak, madenden yararlanmayı önceki çağların tekniğini bir anda silip süpüren 'ani' bir devrim olarak düşünemeyiz. Tersine, çok ağır bir geçiş dönemi gerekti ve taş arar ar, yerlerini büyük güçlükle madene bıraktılar. Bakır, Mezopotamya'yı aşağı yukarı yirmi beş yüzyıl sonra fethetti. Oradan Ege adalarına, İran'a, Avrupa ve İskandinavya'ya yayılması için de daha on sekiz yüzyılın geçmesi gerekti.
Sözünü ettiğimiz bu son ülkeler, tembel izleyiciler oldular: Batı Avrupa ve Çin duraksamalı adımlarla Bakır Çağı'na girerlerken, öncüler, yani Mısır ve Mezopotamya Tunç Çağı'na ulaşmışlardı. Tunç Çağı'nın yolunu M.Ö. 2.800'de Sümerler açtı. Hatırlatalım: Tunç, bir bakır ve kalay alaşımıdır. Öyle ki, Sümerli bir zanaatçının, rastlantı sonucu istenen oranda kalayla karışık bir bakır madenini eriterek tunç elde ettiğini düşünebiliriz. Aynı adam, her halde yeni elde edilen bu madenin bakırdan daha sert olması nedeniyle daha yararlı olabileceğini de fark etmişti.
Gerçekten de, Jacque de Morgan'ın dediği gibi: "Çelik, demire oranla neyse, tunç da bakıra oranla aynı şeydir." Şimdi artık sadece baltalar ve olta iğneleri değil, bıçaklar, bizler, usturalar da madenden yapılabilecekti. Bu nedenle olsa gerek, tunç bakırdan daha çabuk yayıldı. Mısır bu madeni. Firavun Keops'un kendi adını taşıyan piramidi inşa ettirdiği yıllarda (M.Ö. 2.850) tanıdı. Girit, M.Ö. 2.500'de Akdeniz kıyılarını tunçtan biblolara boğdu ve Çin, M.Ö. 1.800 yıllarında bu madeni kullanmaya başladı.
Babil egemenliğinin sürdüğü ve Teb şehrinde dev tapınakların yükseldiği bu dönemde Avrupa, Yontma Taş Çağı'nda yaşayan oymakların barındığı bir kıtaydı. Maden bu kıtaya çok zor girdi. İlk olarak Tuna ağzından Avrupa'ya giren maden, ırmak boyunca ilerleyerek Ren ve Rhone vadilerini sardı. Önce kuzeye gittikten sonra, İspanya'ya doğru yayıldı.
Bu madenle imal edilen yeni tip kesici bir silah olarak kılıç kullanılıyordu. Büyük bir yenilikti bu... Öyle bir yenilik ki, Avrupa'nın, Yakın Doğu imparatorluklarını yenmesi imkânını sağlayacak ve Agamemnon'un elinde Truva'yı yenen silah haline gelip yepyeni bir uygarlığın doğmasına ön ayak olacaktı.
-
Çocukluğundan beri denize ilgi duyan Jacques-Yves, denizaltının eşsiz güzelliklerinin farkına, 26 yaşında genç bir deniz subayı iken varır. İlgisi giderek büyür ve ölünceye dek süren bir sevdaya dönüşür.
Jacques-Yves, dünyanın bütün denizlerini dolaşır. Kimsenin dillerini bilmediği binlerce dost edinir ve bize de bu "Su Gezegeni" ni başkalarıyla paylaşıyor olduğumuzu anımsatır. Onların efendisi değil, dostu olmamızı ister. Bunun için de sonuna kadar çaba gösterir.
Subay ve Dalgıç Jacques-Yves Cousteau, 11 Haziran 1910'da Bordeaux yakınlarında, zengin bir pazar şehri olan St. Andre-de-Cubzac'de doğar. 4 yaşında yüzmeyi öğrenir. Çocukluğunda suya olduğu kadar, makinalara da ilgisi vardır. Daha 11 yaşındayken bir model vinç ve 13 yaşındayken de pille çalışan bir araba yapar.
Babası Amerikalı bir milyonerin yanında çalışmaktadır. Ailesini iki yıllığına Amerika'ya götürür. Ağabeyi Pierre ile Manhattan sokaklarında oyun oynayan Jacques-Yves, nefesini tutarak dalmayı da Velmont'da, göl kıyısındaki bir yaz kampında öğrenir.
Fransa'ya döndüklerinde, biriktirmiş olduğu parayla küçük bir film kamerası alır. İlk filmini 13 yaşında çeker. Ancak filmi çekmeden önce kamerayı söker ve parçalarına ayırır. Nasıl çalıştığını anlamaya çalışır. Tekrar toplar.
Evde, arkadaşlarıyla filmler çeken Jacques-Yves, hem yönetmen hem kameraman hem de yapımcıdır. Mekanik aletlere büyük bir merakı olmasının yanında okula karşı ilgisizdir. Sorunlu bir öğrencidir. Sonunda ailesi onu, Alsace'da, katı kuralları olan yatılı bir okula gönderir. Bu yeni çevrede Cousteau, çok başarılı olur.
Yatılı okuldan sonra 1930'da, Brest'teki deniz akademisine girer. Eğitim için düzenlenen dünya turuna katılırken, yanına kamerasını da alır. Egzotik yerlere ait yüzlerce makara film çeker. Bir keresinde de Güney Denizi'nde midye ararken garip bir gözlük kullanan inci avcılarını görüntüler.
Fransa'ya döndüğünde, genç bir deniz subayı için zamanın en heyecan verici kurslarından birine katılır ve Fransız Donanması Havacılık Okulu'nda uçmayı öğrenir. Ancak pilotluk sınavına girmeden birkaç hafta önce babasının spor arabasıyla, sisli dağ yollarında giderken kaza yapar. Hastane yatağında gözlerini açtığında, iki kolu da kırıktır. Böylelikle pilotluk kariyeri daha başlamadan biter. Aslında bu kaza, Cousteau'nun hayatını kurtarmıştır. Havacılık Okulu'ndaki tüm arkadaşları yakında çıkacak olan 2. Dünya Savaşı'nda ölecektir.
1933'de Fransız Donanması'nın bir topçu subayıdır ve 1935'e kadar Primauguet Kruvazörü'nde görevli olarak, Uzak Doğu'da bulunur. Döndüğünde, Toulon'daki deniz üssünde topçuluk eğitmenliği yapar. Bu arada, arkadaşı Philippe Taillez'in önerisi üzerine, kollarını güçlendirmek için düzenli olarak hergün Akdeniz'de yüzmeye başlar. İki arkadaş, sonra aralarına katılan Friedric Dumas ile birlikte, yüzücü gözlükleriyle dalış denemeleri yaparlar.
Cousteau, 1936 yılında gözlükleri takarak yaptığı ilk denemesinde denizaltındaki manzaradan çok etkilenir. Aynı yıl, öğrenci olan Simone Melchoir ile tanışır ve ertesi yıl evlenirler. Cousteau ve iki arkadaşı, daha derine dalma ve daha uzun süreler su altında kalma konusunda kararlıdırlar. Kendi yaptıkları şnorkelleri, vücudu kaplayan, yalıtılmış dalış giysileri ve en son buluşlardan biri olan (içinde sıkıştırılmış hava bulunan) tüplerle yaptıkları taşınabilir soluma cihazlarıyla, kendi dalış takımlarını oluştururlar.
Deneme dalışlarını kaydetmek için Cousteau, kamerası için su geçirmez bir kılıf geliştirir. 2. Dünya Savaşı'nın başlaması, hatta Almanların çok kısa bir sürede Fransa'yı işgal etmeleri bile, bu sualtı araştırmalarını durduramaz. Savaşta, direniş hareketine katılır ve İtalyan işgal kuvvetleri arasında casusluk yapar. Hizmetlerinden dolayı savaştan sonra, Legion d'Honneur nişanıyla onurlandırılır.
Bu sırada dalgıçları, rahatça yüzebilen balıkadamlar haline dönüştürme çabaları sürer. Mevcut dalış elbiseleri çok ağır ve pahalı olmalarının yanısıra dalgıcın hareketlerini de oldukça kısıtlamaktadır.
İlk scuba araştırmaları sonucunda Paris'te mühendis Emile Gagnan ile tanışır. Gagnan, savaş döneminde, arabalarda benzin yerine gaz kullanılmasını sağlayan bir araç geliştirmiştir. Cousteau ile birlikte, denizaltının basınçlı ortamında, dalgıçtan gelen talep üzerine, tüpteki sıkıştırılmış havayı otomatik olarak ayarlanan bir regülatör yaparlar. Aqua-lung (aqua:su, lung:ciğer) adıyla patent alırlar. Bu aygıt, ilerde daha çok "scuba" (Self-Contained Underwater Breathing Apparatus- su altında kendi kendine soluma aygıtı) olarak tanınacaktır.
Haziran 1943'te, Fransız Rivyerası'nda Cousteau, 23 kg'lık aygıtı dener. İki hava tankı, hortum, regülatör, ağızlık ve gözlükten oluşan ilk scuba ile 18 m derinliğe dalar. Her türlü manevrayı dener. Hareketlerini rahatlıkla yapar. Tüpteki havanın gelişi de hiçbir şekilde engellenmemektedir. Takibeden birkaç ay içinde Cousteau, Tailliez ve Dumas, birçoğu filme kaydedilmiş 500'den fazla dalış yaparlar.
Ekim ayında Dumas, 65 m derinliğe dalarak rekor kırar. En derin dalışlarını bile kısa tutarak "vurgun yememeye" çalışırlar. Çünkü derinde uzun süre basınç altında kalınca, solunan havadaki azot, dalgıcın kanında erir. Eğer dalgıç su yüzeyine doğru hızla çıkarsa, kandaki azot tekrar, kabarcıklar şeklinde gaz hale döner. Bu kabarcıklar, damarları tıkayıp kalbi durdurabilir.
Scuba dalgıçları, bir yandan vurgunlardan kaçınmayı öğrenirken bir yandan da Cousteau'nun "derinlik sarhoşluğu", doktorların ise "nitrojen narkozu" diye adlandırdığı yeni ve ilginç bir duygu ile tanışırlar. 30 m'nin altındaki derinliklerde, beyin dokularındaki soğurulmuş azot, bir takım anormal davranışları uyarmaya başlar. Bu davranışlar, bazı dalgıçlarda panik şeklinde ortaya çıkarken, bazılarında da sarhoşluğun verdiği güven ve mutluluktan dolayı, sırtındaki tüpü çıkarıp geçen bir balığa vermek şeklinde olabilir.
Cousteau ve arkadaşları, yavaş yavaş, güvenli dalmanın yöntemlerini geliştirirler. Savaş sonunda eşi Simone da çok iyi bir dalgıç olmuştur. Hatta Cousteau, 1938 ve 1940'da doğan oğulları Jean-Michel ve Philippe için bile küçük scubalar yapar. İlk ticari scuba takımı ise 1946'da piyasaya sürülür.
Fransız Donanması'ndaki görevini sürdüren Cousteau, 1948'de kaptan olur. Üstlerini, bir sualtı araştırma ekibi kurmaya ikna eder. Bu ekibin görevi, sualtı dalış tekniklerini ve sualtı fotoğrafçılığını geliştirmektir. Ekip, savaştan sonra, Fransız Limanlarındaki Alman mayınlarını temizlemekte gösterdiği büyük başarının yanında, Tunus Kıyılarında 2000 yıllık bir Roma batığını da ortaya çıkartır. Bu çalışmaların, sualtı arkeolojisine de önemli katkıları olacağı anlaşılır.
İki yıl sonra Fransız Okyanus Kurumu Başkanlığı'na getirilen kaptan Cousteau, Akdeniz'deki dalışlarına devam ederken bir yandan da diğer denizlere dalmayı ve okyanuslar hakkında bilgi toplamayı düşlemektedir.
Calypso
Kısa bir süre sonra Amerikan yapımı eski bir mayın tarama gemisi olan Calypso'yu görür. 600 HP dizel motorlarıyla saatte 23 km hız yapabilen, 8 yaşındaki Calypso, eski görünüşüne rağmen sağlam bir gemidir. 1950'de, ilerdeki araştırmaları için onu satın alır. Bir yıl kadar süren dönüştürme çalışmaları sonunda Calypso, okyanus araştırmaları için hazır hale getirilir.
Cousteau, yolculuklar için gereken parayı sağlamak, aynı zamanda kamuoyunda sualtı araştırmalarına olan ilgiyi arttırmak amacıyla, birçok film yapar ve kitaplar yazar. 1953'te yayınlanan Sessiz Dünya (The Silent World) adlı ilk kitabında, scubanın ortaya çıkış sürecini ve gelecek için vaadettiklerini ayrıntılı olarak anlatır. Bu kitabı, 22 dilde 5 milyondan fazla satılır.
1955 yılının Mart ayında Calypso, Marsilya Limanı'ndan ayrılarak, Kızıl Deniz ve Hint Okyanusu'nun mercan resiflerine doğru ilk seferine çıkar. Bu yolculukta çektiği filmleri kullanarak, Sessiz Dünya'yı belgesel haline getirir. Filmin yapımında, 24 yaşındaki ünlü yönetmen Louis Malle, Cousteau'ya yardımcı olur. Film, 1956 yılında, belgesel film dalında Oscar ve Altın Palmiye Ödüllerini alır.
Projelerini gerçekleştirebilmek amacıyla Kaptan Cousteau, emekli olarak donanmadan ayrılır. 1957'de Monaco Okyanus Müzesi'nin yöneticisi olur ve 1988'de ayrılana kadar, 31 yıl bu görevde kalır.
Toulon'da, Denizaltı Araştırma Grubu'nu kurar. Sualtında çok daha uzun süreler kalabilmek için yeni araştırma çalışmalarına başlar. 1959'da mühendis Jean Mollard ile "Dalan Daire" yi (UFO'lardan esinlenerek bu adı verir) tasarlar. İki kişi alabilen bu aygıt, küre şeklindedir ve yüksek manevra kabiliyetinin yanısıra, 350 m derinliğe dalış yapabilmektedir.
Cousteau, 1962'de, Marsilya'da "Conshelf 1"adlı bir deney yapar. Bu, insanların sualtında yaşamalarına yönelik bir deneydir. Benzer bir deney, 1963'te "Conshelf 2" adıyla Kızıldeniz'de gerçekleştirilir.
Cousteau'nun "okyanot" adını verdiği 5 adamı, 10 m derindeki "Denizyıldızı Evi" adlı kapalı bir ortamda bir ay yaşar. Proje masraflarının büyük kısmını, Fransız Petrol Sanayii karşılasa da geri kalan kısmını karşılamak için Cousteau, deneyi belgesel filme dönüştüreceğine dair bir anlaşma imzalar. Kameralar, okyanotların her anını görüntüler. Sonunda 93 dakikalık film; "Güneşsiz Dünya" (World Without Sun) ortaya çıkar. Cousteau bu film ile ikinci Oscar'ını alır.
Conshelf 3, 1965'te Nice yakınlarında gerçekleştirilir. Cousteau'nun 24 yaşındaki oğlu Philippe'in de aralarında bulunduğu 6 okyanot, 100 m derinlikte üç hafta kalır. Deney esnasında çekilen filmlerden, Orson Welles'in seslendirdiği bir TV filmi yapılır. Filmin gördüğü büyük ilgi üzerine, her yıl 4 saatlik TV programı hazırlamak için ABC televizyon kanalıyla anlaşma imzalanır. "Cousteau'nun Denizaltı Dünyası" adlı TV dizisi böyle doğar.
Sonra anlaşma 9 yıllığına uzatılır. Bu sürenin sonunda Ted Turner'in CNN'i ile anlaşılır. Cousteau, yaptığı TV filmleri ve dizileri için 10 Emmy Ödülü almıştır. Altın Balık (The Golden Fish) adlı bir filmi de, kısa film dalında Oscar alır.
Calypso'nun, yıllar boyunca Alaska'dan Afrika'ya, Afrika'dan Antarktika'ya yaptığı gezilerle, milyonlarca TV izleyicisi köpekbalıklarının, balinaların, penguenlerin, dev ahtapotların, katil balinaların, deniz kaplumbağalarının ve yunusların yaşantılarını öğrenir.
Karadan kilometrelerce uzakta, insanların okyanusları nasıl kirlettiğini görür. Cousteau, tek başına ya da değişik yazarlarla birlikte yazdığı 50'nin üzerinde kitap ve çektiği 70'in üzerinde TV filmi ile okyanus yaşamının ve dünyanın yaşamsal dengelerinin korunması düşüncesini milyonlarca kişiye anlatır. Kirlenmenin, aşırı avlanmanın ve sahil kentlerinin düzensiz ve aşırı gelişmesinin, engin okyanuslardaki yaşam için bir tehlike olduğunu vurgular.
Cousteau'nun okyanuslardaki yaşamın korunmasına ilişkin düşüncelerinin, zaman içinde bir evrim geçirdiği görülür. 1960'larda denizleri, kullanılabilecek bir kaynak olarak görürken, 1970'lerde, 20 yıl içinde okyanuslardaki yaşamın %40'ının yokolduğunu söyleyerek, okyanusların ölmek üzere olduğunu vurgular.
1974'te ise okyanuslardaki yaşamı korumak için Cousteau Topluluğu'nu kurar. Bugün topluluğun, dünya çapında 300 000 üyesi bulunmaktadır. Çevreci hareketin diğer liderlerinden farklıdır Cousteau. Kirlenme sorunlarına verilen teknolojik yanıtlara açıktır. Hayvanlara gösterilen ilginin, insanlara gösterilen ilginin önüne geçmesini de kabul etmez. Ancak, aşırı nüfus artışını da "esas kirlenme" olarak görür.
1977 yılında, Sir Peter Scott ile Birleşmiş Milletler (BM) tarafından verilen Uluslararası Çevre Ödülü'nü paylaşır. Halefi olarak gördüğü küçük oğlu Philippe'in 1979'da bir deniz kazasında ölmesi, Cousteau'yu sarsar. Bir süre sonra da topluluğun yönetimi ve politikaları üzerine anlaşamadığı, oğlu Jean-Michelle ile arası açılır.
1985'te Amerika Başkanı, kendisine Özgürlük Madalyası verir. 1989'da ulusal kültüre yaşam boyu katkılarından dolayı Academie Française Üyesi seçilir. Amerikan Bilimler Akademisi'nin de birkaç yabancı üyesinden biridir.
1990'da yüzlerce araştırmada kendisine eşlik eden 53 yıllık eşi Simone'u yitirir. 1992'de Jean-Michelle, kurucularından olduğu Cousteau Topluluğu'ndan istifa ederek kendi araştırma kuruluşunu kurar. Üç yıl sonra Cousteau, Cousteau adının kullanım hakkı üzerine oğluna dava açar.
1993'te, BM Kalıcı Gelişme İçin Yüksek Düzey Danışma Kurulu'na seçilir ve Dünya Bankası'na çevresel gelişme konusunda danışman olarak hizmet eder. Aynı yıl Fransa Cumhurbaşkanı, Cousteau'yu yeni kurulan "Gelecek Kuşakların Hakları Divanı" na sekreter olarak atar. Ancak Cousteau, Fransa'nın, Pasifik'te nükleer denemelere yeniden başlaması üzerine 1995'te bu görevinden istifa eder.
Ocak 1996'da Singapur Limanı'nda demirlemiş olan Calypso'ya, manevra yapan bir mavna çarpar ve efsanevi Calypso, kısa sürede sulara gömülür. Milyonlarca kişiyi deniz altının büyüleyici güzellikleriyle tanıştıran ve çevreci hareketin kurucularından olan Kaptan Jacques-Yves Cousteau, Calypso 2'nin denize indirilişini göremeden, 25 Haziran 1997'de aramızdan ayrılır.
-
Klasik Arkeoloji daha çok Antik Çağ diye adlandırılan Yunan ve Roma uygarlıklarını kapsayan bir dönemi içerir. Dar anlamıyla yaklaşık olarak M.Ö. 6. yüzyıl ile M.S. 3 yüzyıl arasındaki zaman dilimi ile ilgili olsa da geniş anlamıyla M.Ö. üçüncü binyıla kadar uzanan Girit, Yunan Anakarası ve Anadolu'nun batı ve güney kıyılarını içeren kültürlerin gelişimini inceler.
Ege Denizi ve Ülkeleri
Ege bölgesi, Ege deniziyle çevrilen veya sınırlanan adalarla Asya ve Avrupa kıtaları kıyılarını, yani Yunanistan, Makedonya ve Trakya'nın doğu, Anadolu'nun ise batı ve güneybatı kıyılarını içine alan bölgedir. Ege kıyılarının çok girintili çıkıntılı olması, iyi korunmuş sayısız liman ve koylara sahip bulunması, denize doğru uzanan sıra dağlar arasında verimli vadilerin yer alması, iki kıta arasında jeolojik bir çöküntünün kalıntıları olan çeşitli büyüklükte birçok adaların bulunması, böylece Ege denizinde kara görmeyen hemen hemen hiçbir nokta bulunmaması deniz ulaşımını, dolayısıyla Asya ile Avrupa arasındaki ekonomik ve kültürel ilişkileri kolaylaştırmada başlıca etken olmuştur.
Yunanistan
Yunanistan son derece engebeli bir ülkedir. Ülkenin içi ekser hallerde kuzeyden güneye inen, yalnız orta Yunanistan'da kısmen doğuya kıvrılan ve Ege adaları üzerinden Anadolu yönünde uzanan yüksek dağlarla kaplıdır. Bu suretle bazEn 2500 m.'yi bulan yükseklikteki alanlar ayrılmış, bunların aralarında ise geçilmesi güç geçitler sayesinde birbirine bağlanan ince uzun vadiler meydana gelmektedir.
İşte bu nedenle Yunanistan dağlar arasına sıkışmış türlü büyüklükte kantonlara sahip olmuştur. Yalnız bazı büyük vadiler ve düzlükler kuzeyde Makedonya ve Teselya'da Orta Yunanistan'da Boiotya ve Attika, Peleponnes'te ise Argolis, Lakonya ve Mesenya'da olduğu gibi oldukça büyük devletlerin meydana gelmesini mümkün kılmıştır. Yunanistan'nın coğrafya bakımından bu parçalanmış durumu bu ülkenin siyasal bakımdan da irili ufaklı devletlere bölünmesinde başlıca etken olmuştur.
Anadolu'nun Batı Kıyıları
Yunanistan'dakiler kadar olmamakla beraber, yine bir hayli iyi korunmuş koy ve limanlara sahip Batı Anadolu kıyılarında da sıradağlar birbirine paralel olarak sahilden içerlere doğru uzanmakta ve aralarında Kaikos (Bakırçay), Hermos (Gediz), Kaistros (Küçük Menderes) ve Maiandros (Büyük Menderes) gibi büyük ırmaklar tarafından sulanan ve kıyılara kadar uzanan geniş ve verimli vadileri kapsamaktadır.
Bu coğrafi durum bir taraftan çeşitli vadilerde kurulan şehirlerin iç bölgelerle kültürel ve ekonomik ilişkilerde bulunmalarını kolaylaştırmıştır. Fakat, bu kıyıların gerisinde güçlü bir devlet kurulunca bu devlet daima vadiler yoluyla denize ulaşmak çarelerini aramış, bundan ötürü bu vadilerdeki şehirlerin bağımsızlığı için büyük bir tehlike olmuştur.
Ege Adaları
Asya ile Avrupa kıyıları arasında yer alan adaların en önemlisi Girit'tir. Ege bölgesinin güney sınırında bulunan ve yaklaşık olarak 250 km. uzunluğunda ortalama 50 km. genişliğinde olan bu ada, arada köprü görevi gören birtakım adalar sayesinde, bir taraftan Peleponnes'e, diğer taraftan Anadolu'nun batı ve güneybatı ve Afrika'nın kuzey kıyılarına bağlı bulunuyordu.
Girit bütün bu ülkelere bunların kültür etkileri altında kalabilecek kadar yakın, fakat bunlardan gelecek düşman akınlarını önleyebilecek kadar uzaktı. Aynı zamanda pek engebeli araziye sahip olmakla ve batı-doğu yönünde uzanan sıradağlar tarafından biri kuzeyde, diğeri güneyde olmak üzere iki büyük bölüme ayrılmış bulunmakla beraber, yoğun bir nüfus besleyebilecek ve başlı başına bir uygarlık yaratabilecek kadar büyüktü.
İşte eski çağlarda "mutluluklar adası" olarak gösterilen Girit'in Akdeniz'de aldığı bu önemli yer adanın bir taraftan doğu, diğer taraftan batı etkileri altında kalmasına ve hayran olacak derecede yüksek ve orijinal bir uygarlık ortaya koymasına yol açmıştır. Ege adalarından birinci gruba giren adalar arasında Delos, ikinci gruba girenler arasında ise obsidyen taşı kapsayan Melos, içinde mermer ocakları bulunan Paros ve Naksos veya altın madenleri ile ün kazanmış Siphnos gösterilebilir.
En Eski Çağlardan Üçüncü Binyıl Sonuna Kadar Ege Dünyası
Girit
Girit adası elverişli coğrafi durumundan ötürü Yunan mitolojisinde derin yankılar bırakmış olan canlı ve hareketli bir kültür hayatı yaşamıştır. Girit'in Yunanlılar çağındaki önemiyle hiç de orantılı olmayan bu mitos bolluğu ve çeşitliliği mitosların nitelikleri ve bunlarda görülen Yunanlı olmayan adlar bakımından, daha çok Anadolu'ya yönelmiş eski bir uygarlığa işaret eder niteliktedir.
Yapılan arkeolojik incelemeler bütün Ege bölgesinde olduğu gibi Girit'te de paleoletik çağa ait eserlerin fazla bulunmadığını buna karşılık oldukça ilerlemiş bir neolitik kültürü bulunduğunu açığa çıkarmıştır. Taş temeller üzerinde ker**SANSÜRLÜ-KELİME****SANSÜRLÜ-KELİME****SANSÜRLÜ-KELİME** duvarlı, çeşitli büyüklükte mekanlardan meydana gelen dört köşeli bir ev, Knossos'ta sarayın altında bulunmuştur. Ev kalıntıları arasında elde edilen değirmen taşları, bu insanların yalnız balıkçılık ve avcılıkla değil tarımla da uğraşmış olduklarını da göstermektedir.
Silahlar ve çeşitli araçların yapılmasında taş, kemik ve Melos adasında getirilen obsidyen taşı kullanılmakta, bütün bu taş eserler özenle işlenmekte ve perdahlanmaktadır. Bu dönem Girit keramikleri siyah, gri ya da toprak renginde, iyi temizlenmemiş bir kilden yapılmış oldukça kaba kaplardan ibarettir. Geç neolitik dönemde ise koyu bir zemin üzerine kırmızı boya ile yapılmış bezekleri kapsayan boyalı vazolar ortaya çıkmıştır.
Bu vazoların yanında yine kilden yapılmış büyük bir kısmı kadın şeklinde olan idollere de rastlanmıştır. Bu tarımsal kültür, idolleri ve seramikleri ile bağlar göstermekte, (en çok Hacılar ve Çatalhöyükle) ve esas itibari ile dördüncü binyıla ait olduğu anlaşılan neolitik çağda Girit adasında Anadolu'lu ya da bunlarla yakın akraba insanların yaşamış olduğuna işaret etmektedir.
Girit'te İ.Ö. 3000/2800 ile 2000 arasında taş döneminden maden dönemine girilmeye başlanmıştır. Bu zamanda adanın en çok orta ve doğu kısımlarının nüfusu yoğundur. Bu çağ insanları Mesera ovasında bulunan 12'den fazla yerleşme yerlerindeki evlerin yanında mezar yapılarına da önem vermeye başlamışlardır. Neolitik geleneği sürdüren, siyah, gri ya da toprak rengi ilkel kapların yanında çömlekçi çarkının kullanılması sayesinde düzenli şekiller alan vazolar yapılmaya başlanmıştır.
Bu dönemde beyaz, krem ya da açık sarı bir zemin üzerine parlak kırmızı bir boya ile yapılmış geometrik kaplar alevli ateşte pişirilerek kullanılmıştır. Bu devirde şehirlerin başında krallar ya da beylerin bulunduğu ve bazı sınıfların meydana çıktığı görülmektedir. Üçüncü binyılda adada esas itibari ile barış ve sükun ortamı sürmüş olacak ki yerleşme yerlerinin çevresinde hiç bir tahkimat izine rastlanmamıştır.
Yunanistan Ege Adaları ve Anadolu
Yunanistan'da üçüncü binyılın sonuna kadar neolitik kültürü korunmasına karşılık üçüncü binyılın ilk yarısında taş döneminden çıkarak bakır dönemine girilmektedir. Bu kültür çevresi içinde bulunan yerleşme yerleri daha henüz köy niteliğinden kurtulmamış olup dörtgen şeklinde evler görülmektedir. Truva bölgesi seramikleri ile olan benzerlik maden kültürünü Yunanistan'a getiren insanların Anadolu'lu olduklarına işaret etmektedir.
Üçüncü binyılda Anadolu'dan Yunanistan'a birtakım göçler olduğunu filolojik delillerle takip edebiliriz. Yunanistan'da bulunan (ss), (tt), ya da (nt)'li yer adlarının Yunan dili ile açıklanamadığı bunların Anadolu'nun batı, güneybatı bölgelerindeki (s), (ss) ve (nd)'li yer adlarına karşılık olduğu sanılmaktadır.
Bu yer adlarına örnek olarak Yunanistan'da Korintos (şehir), Koskintos (dağ), Samintos (yer), Parnasos (dağ) Anadolu'da Mikalessos, Halikarnassos, Aspendos, Alinda gibi adlar gösterilebilir. Bunlardan başka Larisa gibi (lar-), Pergamon gibi (amo-), Mylasa gibi (asa-) ve Samos gibi (sam-) köklerini kapsayan birçok yer adlarının yanında Yunan dilindeki kültür hayatı ile ilgili birçok sözcüklerde de bu benzerlik görülmüştür.
Yunanlılardan önce Ege bölgesinde bir takım yabancı kavimlerin oturdukları bilinse de Pelasg, Leleg ya da Kar olarak adlandırılan bu kavimler hakkında somut bilgiler bulunmamaktadır. Yunan tarih geleneğine göre Lelegler Anadolu'da Truva bölgesinde, Ege adalarında, orta Yunanistan ve Peloponnes'in bazı yerlerinde oturmuşlar, Pelasglar ise Yunanistan'da geniş bir alana yayılmışlardır; o kadar ki bir zamanlar tüm Yunan ülkesi Pelasgiye olarak gösterilmiştir.
İlk zamanlar Tesalya'da oturmuş, Peneios vadisine Pelasg Argos'u vermiş oldukları anlaşılan Pelasglar sonraları Yunanistan'ın Yunanlılardan önceki halkı olarak kabul olunmuşlardır. Homeros destanlarından İlyada'da Yunancadan ayrı bir dil konuşanlar olarak gösterilen Karlar Yunan tarihçisi Herodotos'a göre Girit kralı Minos zamanında egemendiler; bunlar ancak sonraları bu yerlerden Yunanlılar tarafından çıkarılmışlardır.
Şu halde üçüncü binyılda bütün Ege bölgesine yayılmış olan ve aralarında ve bir takım farklar göstermekle beraber esas itibari ile Karlar tarafından temsil olunan kavimlerin Lidyalılar ve Likyalılar ile birlikte Boğazköy Hitit metinlerindeki Luvilerle ilgili olmaları muhtemel "batı Anadolu kavimleri" grubuna girdikleri söylenebilir.
Anadolu'da üçüncü binyılda şehir olma eğilimi gösteren en önemli yer tahkimli şatoların da bulunduğu Truva'dır. Burada sözü edilen İ.Ö. 3000/2800 ile 2400 arasında yer alan bakır dönemine ait Truva I ve 2400'den 2200'e kadar gelen tunç dönemi Truva II'dir. Alçak bir tepe üzerinde kurulmuş olan Truva I etrafı tarla taşlarından yapılmış bir surla çevrili küçük bir şatoydu. Seramikler burada iyi temizlenmemiş bir kilden yapılmış ve iyi pişirilmemiş siyah ya da toprak rengi nadiren kırmızı perdahlı dış yüzeyleri düz çizgilerden meydan gelen seramiklerdir.
Buradaki kapların bazıları bakırdandır. Obsidienin geniş ölçüde kullanılmış olması Melos adası ile ticaret ilişkilerine işaret eder. Evlerden elde edilen araçlar ve kemik kalıntılarından Truva I insanlarının tarım, hayvancılık ve balıkçılıkla geçindiklerini anlamaktayız. Truva I'in üzerinde kısa bir aralıktan sonra yapıldığı anlaşılan Truva II yer alır.
Üç dönemde güneye doğru genişletilmiş olan, kapılar ve kuleleri kapsayan, ortasında arka arkaya sıralanmış giriş mekanı ve bir ya da daha çok odadan ibaret megaronlardan meydana gelen bir hükümdar sarayının bulunduğu Truva II kuvvetli bir surla çevrilidir. Truva II'nin maden zenginliğine megaronlar içinde ya da arasında bulunan gömüler işaret etmekdedir.
Bunların en ünlüsü olan "Priamos gömüsü" 3 diadem, 60 küpe, 6 bilezik, 15 altın ve gümüş vazo, 8700 boncuk, yüzük ve silindirik boruyu kapsıyordu. Lapislazuli ve çeşitli taşlardan yapılmış olan boncuklar ve süsler Truva II'nin çeşitli doğu ülkeleri ve ençok Mısır ve Mezopotamya ile ticarette bulunduğunu ispatlamaktadır. Siyah vazoların yanında kırmızı vazolar da tekniğin geliştiğini göstermektedir. Taş ya da toprak idoller, ağırşaklar, silindir mühürlerde bulunmaktadır. Truva III şehri başka bir plana göre kurulmuş bulunmakta, Truva IV zamanında ise bu şehir yeni bir surla çevrilmektedir. Truva V gerçek tunçtan yapılmış kapları ve gelişmiş seramikleri ile dikkat çekmektedir.
İkinci Bin Yılda Ege Bölgesi
Girit
İ.Ö. 17. ve ençok 16. yüzyıllar Girit'in her bakımdan en parlak dönemidir. Tüm sanat ve fikir hayatının merkezi olduğu anlaşılan saraylar son şekillerini almakta, çeşitli dairelerin daha sonra organik bir bütün halinde avlunun etrafını çevirdiği görülmektedir. Batı tarafında zemini taş döşeli bir meydan, doğu kısmında dört katlı binalar, sarayın başka kısımlarında da özel oturma daireleri, tahıl şarap ve zeytinyağı depoları, atölyeler koridor ve iç avlularla birleştirilmiştir. Dini fresklerle kaplı duvarlarla en can alıcı sanat eserleridir.
İlk zamanlar bir resim yazısı olan Girit yazısı İ.Ö. 16. yüzyıldan itibaren fonetik bir yazı (hece yazısı-A yazısı) haline gelmiştir. En çok saraylarda kullanıldığı anlaşılan bu yazıyı okumak henüz mümkün olmamakla birlikte Anadolu dilleriyle akraba olduğu ve Girit B yazısı ile yazılı metinler gibi idari ve ekonomik nitelikte olduğu ileri sürülmektedir. Yunanistan'daki yazılı belgelerin Girit'tekilerden iki yüzyıl daha geç olduğu görülmektedir. Girit'lilerde Yunalıların tersine tanrı heykelleri bulunmaması başlı başına bir tapınak mimarlığının ortaya çıkmasına engel oLmuştur. Girit dininde tanrıçaların ön safta yer almalarına uygun olarak din törenlerinde kadınlar büyük rol oynamaktadırlar.
Törenler esnasında müzikle danslar yapılmakta tanrılara çeşitli hayvanlar kurban edilmekte, çiçekler meyveler içkiler ve çeşitli eşyalar sunulmaktadır. Tapınmada rol oynayan kutsal gereçler ve kült sembolleri arasında çift yüzlü baltalar önemli bir yer tutmaktadır. Bakırdan, tunçtan, hatta altından yapılmış baltalara mağaralarda ya da büyük evlerde rastlanmıştır.
Balta resimlerini freskler, vazolar ve mühürlerden başka sarayların duvarları üzerinde de görülmektedir. Anadolu'nun tersine belirli bir tanrı ile ilgili olmayan bu baltalar törenlerde sığırları kurban etmek için kullanılmaktadır. Hatta bu çift yüzlü baltalar Karya'da olduğu gibi Girit'te de "labris" adını taşımış, bundan ötürü Yunan mitosunda Knossos sarayında bulunduğu bildirilen "labrintos"la bu baltaların saklandığı yerin kastedilmiş olduğu sanılmaktadır.
Hellen Uygarlığı
Hellenlerin ataları olan Akalar M.Ö. 1600-1200 yıllarında bugün Myken adını verilen uygarlığı yaratarak Yunan yarımadasında, Orta ve Doğu Akdeniz çevrelerinde yoğun ticaret ve kültürel etkinlik göstermişlerdir. Bu sayede Mezopotamya uygarlıklarıyla koloniler aracılığıyla komşu olup uygarlıklarının etkisini oralara ulaştırmışlardır.
Ege göçleri yüzünden son bulan bu uygarlığın ardından Hellenler 400 yıl boyunca ilkel bir yaşam sürmüşlerdir. Bu dönemde yaşayan belli başlı toplumlardan Dorlar Rodos ve Batı Anadolu'nun güneyinde, İonlar Sakız, Sisam ve Batı Anadolu'nun ortalarında, Aioller Midilli ve Batı Anadolu'nun kuzeyinde yerleşmişlerdir. İlk koloniler M.Ö. 1050-1000 yılları arasında kurulmuştur.
Eski İon Evresi: (M.Ö. 1050-750) Tarım, balıkçılık ve şarap üretimi gibi ekonomik etkinliklerin olduğu bu dönemde henüz uluslararası ticaret gelişmemiştir. Evlerin tek odadan oluşması ve seramik ürünlerde hala Attika geleneğinin egemen olması önemli özelliklerdendir.
Homeros Dönemi: (M.Ö.750-700) Sisam, Miletos, Ephesos, Erythrai, Smyrna gibi kentlerin önem kazandığı dönemdir. Batı kültürünün ilk edebi eseri olan İlyada bu döneme aittir. Mimaride ilerlemeler sağlanmıştır. Yazı bilinmesine karşın İonya'da pek yaygın değildi.Durgunluk Dönemi: (M.Ö. 700-650) Anadolu 7. yy başlarında Kimmerlerin saldırısına uğramıştır. Bu zamanda ayrıca Frigler ve Lidya Krallığı da İonyalıların gelişmesini engellemişlerdir. Döneme adını veren durgunluğun sebebi de işte bu baskıdır.
Erken Arkaik Dönem: (M.Ö. 650-600) İon uygarlığının ilk parlak dönemi olarak sanat alanında Oryantalizan Sanatın ortaya çıkış zamanıdır. En önemli atılımı Miletos'un önderliğinde Mısır'da, Doğu Akdeniz'de ve Karadeniz'de kurulan koloniler oluşturmuştur. Eski İzmir'de, Erythrai'de günışığına çıkarılan Athena tapınaklarının en parlak yapıları bu evrenin sonunda inşa edilmişlerdir. Ayrıca, İzmirli Mimnermos, Ephesoslu Kallinos, Sardesli Alkman, Lesboslu Sappho ve Alkaios gibi büyük ozanlar bu dönemde yaşamışlardır.
İyon Uygarlığının Altın Çağı: (M.Ö. 600-545) Erken Arkaik dönemde başlayan atılımlar Batı Anadolu'yu bütün dünyanın o dönemdeki en ileri bölgesi haline getirmiştir. M.Ö. 3000 yıllarından beri Mısırlıların ve Mezopotamyalıların ellerinde bulunan dünya kültür liderliği bu dönemde Batı Anadolu'ya geçmiştir. Doğa filozofları dinsel inanışlardan sıyrılmış olarak doğa olaylarının oluş nedenlerini özgür bir düşünce yöntemi ile ele almış ve bugünkü batı uygarlığının temellerini atmışlardır.
Karyalı Thales, Miletoslu Anaksimandros ve Anaksimenes, Sisamlı Pythagoras, Kolophonlu Xenophanes, Ephesoslu Herakleitos, Koslu Hippokrates bu dönemin filozofları arasındadır. Batı Anadolu İon kentleri Perslerin eline geçince heykeltraşlar, ressamlar ve filozoflar Atina'ya ve İtalya'ya göçederler. Bu andan itibaren İyonya'da başlayan özgür düşünce atılımı Yunanistan ve İtalya'da devam eder.
Pers Egemenliği Dönemi: (M.Ö. 545-333) Anadolu Pers Kralı Cyrus'un M.Ö. 546 tarihinde Lidya Krallığını yıkması ile Büyük İskender'in M.Ö. 333 tarihinde İskederun yakınlarındaki İssos'ta Dara'yı yenmesi arasında kalan ikiyüzyılı aşkın bir süre içinde Pers egemenliğine sahne olmuştur. Bu dönemde yerli beylikler (satraplar) tarafından yönetilen Anadolu'da ilginç bir Greko-Pers stili geliştirilmiştir.
Başlıca kültür odakları arasında Manyas Gölü kenarındaki Daskyleion ile Lidya'da ve Karya'da gelişen satraplıkları bulunur. Pers egemenliği sırasında Likya'da Xanthos'da ve Lymira'da gelişen yüksek nitelikteki mimarlık ve heykeltraşlık örnekleri özünde Hellenistik nitelikler bulunan eserlerdir. Anadolu'daki Geç Arkaik Hellen sanatı Pers egemenliği altında olduğu halde özgünlüğünü koruyabilmiştir.
Hellenistik Çağ: (M.Ö. 300-30) İskender'in Hellespontus'u (Çanakkale Boğazı) geçtiği M.Ö. 334 yılı, Hellen uygarlığı ve bütün dünya için büyük önem taşıyan yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur. Roma İmparatoru Augustus (M.Ö. 27) ile son bulan bu tarihi dönemde Hellen uygarlığı Asya ve Afrika'ya değin yayılmış, Doğu ve Batı arasında bir kültür etkileşimi yaratılmıştır.
Doğu ruhunun Hellen uygarlığı ile kaynaşmasından, dış görünümü ile Hellenli, ancak özüyle Doğulu bir dünya görüşü ortaya çıkmıştır. İskender'e Mısır'da Tanrı Amon'un oğlu olarak tapılmıştır. Hellenistik dönem boyunca Anadolu iki değişik yönetime sahne olmuştur. Aiolya'da ve İonya'da egemen olan Bergama Kralları (M.Ö. 283-133) ve Bithynia Kralları da (M.Ö. 327-74) gerçek Hellen uygarlığının temsilcileri ve koruyucuları olmuşlardır. Buna karşılık Pontus Kralları (M.Ö. 302-36), doğulu içerik taşıyan kültür politikasını yürütmüşlerdir.
Kommagene Kralları da bu ikinci tipin temsilcileridirler. Hellen dünyası, Hellenistik dönem boyunca bir ekonomik atılım içinde olmuşlar, Doğu dünyası ile ilişkiler sayesinde İskenderiye, Rodos, Bergama ve Ephesos gibi başkentlerin önderliğinde canlı bir ticaret geliştirmişlerdir. Zengin kütüphanesi ile Bergama bu dönemin büyük bilim ve eğitim merkezi olmuştur.
-
Mevlâna, 30 Eylül 1207 yılında, bugün Afganistan sınırları içerisinde yer alan Horasan Ülkesi'nin Belh Şehri'nde doğmuştur. Babası, Belh Şehri'nin ileri gelenlerinden olup, sağlığında "Bilginlerin Sultanı" ünvanını almış olan Hüseyin Hatibî'nin oğlu Bahaeddin Veled'tir. Annesi ise Belh Emiri Rükneddin'in kızı Mümine Hatun'dur.
Bahaeddin Veled, bazı siyasi olaylar ve yaklaşmakta olan Moğol istilası nedeniyle, Belh'den ayrılmak zorunda kalmıştır. 1212 veya 1213 yıllarında aile fertleri ve yakın dostları ile birlikte Belh'den ayrılır. İlk durak Nişâbur olmuştur. Nişâbur Şehri'nde tanınmış mutasavvıf Ferîdüddin Attar ile karşılaşırlar. Mevlâna, burada küçük yaşına rağmen Ferîdüddin Attar'ın ilgisini çekmiş ve takdirlerini kazanmıştır. Bahaeddin Veled, Nişabur'dan Bağdat'a ve daha sonra Kûfe yolu ile Kâbe'ye hareket eder. Hac göreviniı yerine getirdikten sonra, dönüşte Şam'a uğrar. Şam'dan sonra Malatya, Erzincan, Sivas, Kayseri, Niğde yolu ile Lârende'ye (Karaman) gelirler. Karaman'da, Subaşı Emir Mûsâ'nın yaptırdıkları medreseye yerleşirler. 1229 yılına kadar Karaman'da kalırlar.
Mevlâna, 1225 yılında Şerefeddin Lala'nın kızı Gevher Hatun ile Karaman'da evlenir. Bu evlilikten Mevlâna'nın, Sultan Veled ve Alâeddin Çelebi adlı iki oğlu olur. Yıllar sonra Gevher Hatun'u kaybeden Mevlâna, bir çocuklu dul bir kadın olan Kerrâ Hatun ile ikinci evliliğini yapar. Mevlâna'nın bu evlilikten de Muzaffereddin ve Emir Âlim Çelebi adlı iki oğlu ile Melike Hatun adlı bir kızı dünyaya gelir.
Bu yıllarda Anadolu'nun büyük bir kısmı Selçuklu Devleti'nin egemenliği altındadır. Konya da bu devletin başşehridir. Konya, sanat eserleri ile donatılmış, ilim adamları ve sanatkârlarla dolup taşmaktadır. Kısacası, Selçuklu Devleti, en parlak devrini yaşımaktadır ve Devlet Hükümdarı Alâeddin Keykubâd'dır. Alâeddin Keykubâd, Bahaeddin Veled'i Karaman'dan Konya'ya davet eder ve Konya'ya yerleşmesini ister. Bahaeddin Veled, Sultan'ın davetini kabul eder ve 3 Mayıs 1228 yılında ailesi ve dostları ile Konya'ya gelirler. Sultan Alâeddin, kendilerini muhteşem bir törenle karşılar ve Altunapa (İplikçi) Medresesi'ni kendilerine tahsis eder.
Bahaeddin Veled, 12 Ocak 1231 yılında Konya'da vefat eder. Mezar yeri olarak, Selçuklu Sarayı'nın Gül Bahçesi seçilir. Daha sonra, şu an müze olarak kullanılan Mevlâna Dergâhı'ndaki yerine defnedilmiştir.
Bahaeddin Veled ölünce, talebeleri ve müridleri bu defa Mevlâna'nın çevresinde toplanırlar. Mevlâna'yı babasının tek varisi olarak görürler. Gerçekten de Mevlâna, büyük bir ilim ve din bilgini olmuş, İplikçi Medresesi'nde vaazlar vermektedir. Vaazları kendisini dinlemeye gelenlerle dolup taşmaktadır.
Mevlâna, 15 Kasım 1244 yılında Şems-i Tebrizî ile karşılaşır. Şems aniden ölümü nedeniyle beraberlikleri uzun sürmez. Mevlâna, Şems'in ölümünden sonra uzun yıllar inzivaya çekilir. Hayatını "Hamdım, piştim, yandım" sözleri ile özetleyen Mevlâna, 17 Aralık 1273 Pazar günü vefat eder.
Mevlâna'nın cenaze namazını, Mevlâna'nın vasiyeti üzerine Sadreddin Konevî kıldıracaktır ancak Sadreddin Konevî çok sevdiği Mevlâna'yı kaybetmeye dayanamayıp cenazede bayılır. Bunun üzerine, Mevlâna'nın cenaze namazını, Kadı Sıraceddin kıldırır.
Mevlâna, ölüm gününü yeniden doğuş günü olarak kabul ediyordu. O öldüğü zaman sevdiğine yani Allah'ına kavuşacaktı. Onun için Mevlâna ölüm gününe düğün günü veya gelin gecesi manasına gelen "Şeb-i Arûs" diyordu ve dostlarına ölümünün ardından ah-ah, vah-vah edip ağlamayın diyerek vasiyet ediyordu. "Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız! Bizim mezarımız âriflerin gönüllerindedir" demiştir.
-
Efsaneye göre Marsyas adındaki bir Satiros, (keçi ayaklı, sivri kulaklı yarı insan yarı hayvan yaratıklar) bir gün kırlarda dolaşırken Athena'nın icat ettiği ancak çalarken yüzü çirkinleştiğinden fırlatıp attığı flütü buldu. Bir tanrıçanın eseri olduğu için çok güzel sesler çıkaran flütü çalmaya başladı ve bir süre sonra marifetin kendisinde olduğuna inanmaya başlayarak kendini Apollon'a rakip görmeye başladı.
Bunun üzerine Apollon, kazananın kaybedene istediğini yapabilmesi şartıyla Marsyas ile bir yarış yapmaya karar verdi. Apollon'un arkadaşları olan Musalar ve Phrygia (Fyrigia) kralı Midas yarışmada hakem oldular.
Apollon, gitarı ile çok güzel şarkılar çalarak ortalığı inletti. Marsyas da flütü ile ondan geri kalmayarak çok güzel şarkılar çaldı. Hakemler tereddüt ediyorlardı. Bunun üzerine Apollon lirini eline aldı. O kadar güzel, o kadar hoş şarkılar çaldı ki dağlar taşlar heyecandan titrediler.
Marsyas, Apollon gibi çalamayacağını itiraf etmek zorunda kaldı. Apollon, anlaşma gereği Marsyas'ı ölümle cezalandırdı. Yarışma sırasında Marsyas'ın tarafını tutarak onun daha iyi çaldığını iddia eden Midas'a da ceza verdi. Onun kulaklarının iyi işitmediğini söyleyerek insanlara özgü kulakları ona uygun görmedi ve Midas'ın kulaklarını uzatarak eşek kulaklarına çevirdi.
Midas kulaklarından öyle utanıyordu ki sürekli başında bir kalpakla dolaşmaya başladı. Fakat berberi saçlarını keserken kulaklarını farketmişti. Midas, hiç kimseye anlatmama şartıyla berberine yaşamını bağışladı. Fakat berber, bu sırrı içinde saklamakta çok zorlandı. Birilerine söylemezse patlayacağını düşünüyordu. Diğer yandan söylediği taktirde Kral'ın kendisini öldürmesinden korkuyordu.
Sonunda bir gün daha fazla dayanamayarak ıssız bir yerde bir çukur açtı ve oraya eğilerek yavaşça "Haberiniz var mı, Kral Midas eşek kulaklıdır" diye fısıldadı. Bunu söyleyince üzerinden büyük bir yük kalkmış gibi oldu ve rahatladı. Fakat kazdığı çukurun yanındaki kamışları hesaba katmamıştı. Kamışlar rüzgarla sallandıkları zaman "Midas'ın kulakları eşek kulakları, Midas'ın kulakları eşek kulakları" diye sırrı her tarafa yaydılar.
-
Horus
Osirisle İsis'in oğlu, Mısır tahtını miras almıştır. Hatta taht için Seti ile olan savaşları Mısır mitolojisinde onemli yer tutar. Cennetin hükümdarı, yeryüzünün kralı ve kutsal şahin olmak üzere Teslis (üçlü) kavramı Mısır dininin yerleşmiş yönüydü.
Horus'un evrensel olduğu ve ezelden beri var olduğu fikri, birinci hanedanlığa kadar uzanır ki, bu da piramit yazılarında belirtiliyor.
Horus of Behedet (Hadit)
Behedet Şehri'nde tapılan Horus�un formlarındandır. Büyük kanatları, güneş diskinin bir formu olarak gösterilir. Genelde önemli manzaraların üstünde uçtuğu görülür (Mısır�ın dinsel sanatında).
Hadit, Horus�un her zaman her yerde hazır oluşuyla resmedilmiştir. Crowley�in de "Magic in Theory and Practice" kitabında dediği gibi, �son derece küçük ve atomik haldeki her yerde ve her zaman hazır olan parçaya Hadit� denir.
Amset (İmsety, Mestha, Amseth)
Horus�un dört oğlundan biridir. Ölülerin karaciğerinin koruyucusudur ve Tanrıça İsis tarafından korunur.
Hapi
Horus�un dört oğlundan biridir. Babun kafalı mumyalanmış adam olarak görünmektedir. Ölülerin ciğerlerinin koruyucusudur ve Tanrıça Nephthys tarafından korunurdu. Hapi ismi, farklı hiyerogliflerle ifade edilmişti; çoğunlukla ama her zaman olmamak kaidesiyle Nil Nehri Tanrısı'nın ismiydi. Hapi, tacı zambaklardan (yukarı Nil) veya papirus bitkilerinden (Aşağı Nil) yapılmış şişman bir adama benzetilmiştir.
Hator (Het-Heru, Het-Hert)
Mısır�ın çok eski bir tanrıçasıdır, inek tanrı. Hator ismi Yunan uyarlamasıdır. Het-Hert (The House Above) ve Het-Heru�nun (Horus�un evi) değişik biçimlerinden türetilmiştir. İki terim de onun gökyüzü tanrıçası olduğuna işaret ediyor. Sık sık İsis�le eşdeğer tutulmuştur. Hator, Edfu�da Horus�un partneri olarak tapılmıştır. Teb�de ölümün tanrıçası olarak düşünülmüştü. Ayrıca o; aşkın, dansın, alkolün ve yabancı toprakların koruyucusuydu.
Harpocrates (Hor-pa-kraat, Hoor-par-kraat)
"Çocuk Horus", İsis ve Osiris�in oğlu, emzirilen küçük bir çocuk. Parmak emen genç bir oğlan olarak gösterilmiştir. Golden Dawn, sessizliği ona ithaf etmiştir.
Heqet
Hermopolis�teki 8 tanrıdan biri olarak inanılır ve Antinoe�deki Khunum�un partneri olarak görülür.
Heru-ra-ha
Crowley�in Mısır benzeri mitolojisinin karma bir tanrısı; Ra-Hoor-Khuit ve Hoor-par-kraat�ın bir karması. İsmi, Mısır diline çevrildi, tahminen �Horus ve Ra�ya şükredin� anlamına geliyor.
İsis
Sanat tanrıçası. Osiris'in karısı ve kız kardeşi. Horus'un annesi. Büyük bir anne ve zevce olarak, bütün dişi ilahların en popüleri oldu.
Amen (Amon, Amun, Ammon, Amoun)
Amen, saklı olan demektir. Amen, ilk zamanlardan itibaren Teb Şehri'nin baş tanrısıdır ve Hermopolis rahiplerine göre yaratıcı tanrı olarak görülmüştür. Kutsal hayvanları kaz ve koçtur. Orta krallığa kadar Teb�de yerel bir tanrıydı fakat Tebliler, Mısır�da hükümdarlıklarını kurduklarında Amen kalıcı bir tanrı oldu ve 18. Sülale tarafından Tanrıların kralı olarak adlandırıldı. Ünlü tapınağı Karnak, insan tarafından yapılmış en büyük dini yapıdır.
Bugde�ye göre, 19. ve 20. Hanedanlar, Amen�in �görünmeyen yaratıcı güç� olduğunu; cennetteki, dünyadaki, engin derinlerde ve yeraltı dünyasındaki hayatın temeli olduğunu düşünürler ve kendisini Ra�nın formunda gösterir. Amen, ihtiyacı olan her adanmış dindarın koruyucusu olarak karşımıza çıkmıştır. Sonraki inanışa göre Amen, kendi kendini yaratmıştır. Önceki Teb'li inanışa göre Amen, Thoth tarafından başlangıçta varolan sekiz tanrıdan biri olarak yaratılmıştır. Yeni krallık boyunca Amen�in eşi Mut, �Anne� idi ve bunun Mısırlı eşiti �Büyük (ulu) anne� olarak görülmektedir. Bu ikili (Mut ve Amen), Tanrı ve Tanrıça çiftini oluşturur, bu diğer inanışlarda da görülür. Oğulları ay tanrısı Khons�tur.
Amen-Ra
Amen�in rahipleri tarafından sunulan birleşik tanrıdır. Amaçları, Amen�in takipçisi olan Yeni krallıkta (18-21 Hanedan) daha önceki güneş kültünün tanrısı olan Ra ile bir bağ kurmaktı. Bu tip birleşmelerde tanrılar içiçe girerler. Bu tip ilişkiler, Mısır tanrılarında, özellikle kozmik ve ulusal tanrılar arasında sık görülür. Bu Mısır Tanrılarının nasıl görüldüğünün bir örneğidir. Morenz�in dediği gibi �kişilikleri vardır ama bireysellikleri yoktur.�
Bastet
Kedi tanrıça. Bubastis�in Delta Şehri'nde tapılmıştır. Kedilerin ve onlara önem verenlerin koruyucusudur. Sonuçta evde önemli bir tanrıça ve ayrıca ikonografide önemlidir. Papirüste güneş tanrısına saldıran yılanın kediler tarafından öldürüldüğü resmedilmiştir. Dişi aslanın tanrıçası Sekhmet�in yardımsever tarafı olarak görülmüştür.
Anubis (Anpu, Ano-Oobist)
Nepthys�in oğludur Bazı inanışa göre babası Sethi, bazısına göreyse Osiris�ti (hatta bazı inanışa göre ise annesi İsis�ti). Anubis, çakal olarak resmedilmiştir veya çakal başlı tanrı denmiştir. Çakal�ın, lahitleri kolaçan etme eğilimi nedeniyle, ölülerle ilişkili olmuştur ve eski mumyalamanın kâşifi olarak bilinir ve tapılır. Onun görevi ölüleri korumak ve yüceltmektir. Anubis, aynı zamanda Upuaut (yolların açıcısı) olarak bilinirdi ve tavşan başıyla gösterilirdi. Kıyamet günü için ölülere rehberlik ederdi ve ölüleri yeraltındaki ikinci ölümden korumak için gerçeğin derecelerini gözlerdi.
Ra
Tabiatta tapılan en belirgin şey güneştir. Mısır ideolojisinin büyük bir kısmı güneş ve nehir uzerinedir. Güneş ilahları arasında başlıcası Ra'dır (Heliapolis tanrısı). Güneşin diski olarak Ra, atmaca kafalı bir insan olarak temsil edildi. Bu durumda da Ra yaradılışın hükümdarı olarak ele alındı.
Thoth (Tahuti)
Bilgeliğin tanrısıdır. Maat ile beraber zamanın başında kendi kendine yaratılmıştı veya Ra tarafından yaratılmıştı. Hermopolis�te Thoth�dan sekiz çocuk oluşturmuştu, en önemlisi gizli olan Amen�di. Amen, Teb�de evrenin lordu olarak takip edilirdi. Thoth isminin Mısır dilinde orijinali Thuti�dir ve Yunanca versiyonu Thoth�dur.
Thoth, ibiş kuşu başıyla resmedilmiştir ve elinde bir dolmakalem ve her şeyi kaydettiği parşomenler vardır. Tanrıları içeren neydeyse tüm temel görüntülerde Thoth, görevli olarak görünürdü ama özellikle ölülerin hükmünde görülüyor. Tanrılar�ın habercisi (ulağı) olmuş ve Yunanlıların Hermes�iyle eş tutulmuştur. Osirian mitlerine göre Thoth, Osiris�in veziri olmuştur (Şef tavsiyecisi ve papazı). O da Khons gibi ay tanrısıdır ve zamanın, büyünün ve yazının tanrısıdır. Hiyeroglifleri icat edenin Thoth olduğu düşünülür.
Tavaret
Hamile kadınlara göz kulak olan olan suaygırı tanrısıdır.
Bes
Tanrıların cüce soytarısıdır. Afrikalı veya sematik kökenli tanrı, Mısır�a 12. Sülale döneminde gelmiştir. Sakallı, vahşi görünümlü komik bir cüce olarak ve yuvarlak bir yüzle resmedilmiştir. Müzik, iyi yemek ve rahatlamak gibi aile zevklerinin tanrısı olarak sayılır. Ayrıca çocukların eğlendiricisi ve koruyucusudur.
Imhotep (Imouthis)
Imhotep mimar, kâtip ve 3. Sülale'nin Firavun Zoser döneminin büyük (baş) veziriydi. Sakkara�daki basamaklı piramidi tasarlayıp inşa eden Imhotep�ti. Imhotep, Ptah�ın oğlu ve hekimlik tanrısıydı. Aynı zamanda kâtiplerin başıydı (Thoth ile beraber). Yunanlılar onun Asklepios olduğunu düşünürler.
Khepri (Keper)
Eski Heliopolitan büyük şehir bilimine göre yaratıcı tanrı, Atum ve Ra ile karışmıştır. Mısırca kökeninde Kheper, birkaç anlama gelir, bazısına göre en çok dikkat çeken yaratmak veya dönüştürmek fiilidir; ayrıca �bok böceği� sözcüğüne denk gelir. Bok böceği, güneşin sembolü sayılırdı. Dışkısının çevresine yumurtalarını bırakırdı ve bok böceği güneş tanrısı sembolü sayılırdı. Bok böceği, güneşi, gökyüzüne doğru iterdi.
Sobek
Fayum'un merkezi Crocodillopolis'in tanrısı idi. Orada canlı sürüngenler ve timsahlar havuzlarda muhafaza edilirlerdi. Su tanrısı olarak, aynı zamanda Nil'in yıllık taşmasını ve vadisinin gübrelenmesini sembolize etti.
Set
En eski dönemlerde Set, Aşağı Mısır�ın koruyucu tanrısıydı ve çölün şiddetli fırtınalarını sembolize eder. Bu fırtınaları Aşağı Mısırlılar yatıştırmak için yöntemler aramışlardır. Yukarı Mısır, Aşağı Mısır�ı yendiğinde ve ilk hanedana girildiğinde Set, Yukarı Mısır�ın Hanedanlık Tanrısı Horus�un şeytani düşmanı olarak bilinmeye başlandı. Set; Osiris, İsis ve Nephthys�in kardeşi ve aynı zamanda Nephthys�in kocasıydı.
Bazı mitlere göreyse Aubis�in babasıydı. Set�in kardeşini öldürmesi ve yeğeni Horus�u öldürmeye teşebbüs etmesiyle bilinir. Ama Horus, kurtulmayı ve babasının öcünü almayı başarır. Bunu Mısır�ın her yerinde kurallarını koyarak yapmıştır. Set�i hadım etmiş ve sonsuza kadar onu çöle sürmüştür. 19. Hanedan'da Set�e olan saygı yeniden dirilmeye başlamıştır ve bir zamanların büyük tanrısı olarak görülmüştür. Mısır�ı yabancılardan koruyan ve çöldeki kuvvetleri yardımseverce zapteden tanrı olmuştur.
Shu
Kuru rüzgârların ve atmosferin tanrısı, Ra�nın oğlu, Tefnut�un kardeşi ve kocası, Geb ve Nut�un babasıdır. Hiyerogliflerde kafasına devekuşu tüyü giymiş olarak gösterilmiştir (Maat�ınkine benzeyen). Genelde boylu boyunca uzanmış olan Geb�le kızı Nut�u ayrılarak ayakta durmuş olarak gösterilmiştir. �Shu� ismi genelde �kuru, boş� anlamına gelen shu kökünden geliyor. Shu, aynı zamanda güneş ışığının kişileştirmelerinden biridir. Shu ve Tefnut�un bir ruhun iki yarısı olduğu söylenir. Belki de eşruhların en eski (ilk) kaydedilen örneğidir.
Anuket
Yukarı Mısır�da, Elefantin�in çevresinde, Anuket, Khunum ve Sati�nin (kızları olarak) tapılmıştır. Kutsal hayvanı gazeldi. Soğuk su dağıtıcısı olduğuna inanılır ve kendi insan kafasına tüylü bir taç giyerdi.
Apis
Muhtemelen sadece hayvan olarak betimlenmiş ve hiçbir zaman hayvan başlı bir insan olarak gösterilmemiş eski bir Mısır Tanrısı'dır. Apis, çoğunlukla Ptah�la bağlantılı olmuştur ve kültünün merkezi Memphis�tir. Aslında Apis verimlilik tanrısıdır. Güneş diski ve uraeusserpentten oluşan boğa tacıyla betimlenmiştir. Kutsal Apis boğası, Memphis�te bulunurdu ve Serapum�da büyük bir kitle halinde Apis boğalarının mezarı bulunuyor.
Duamutef (Tuamutef, Thmoomathpf)
Horus�un dört oğlundan biridir. Duamutef, çakal başlı mumyalanmış bir adam olarak gösterilmiş. Ölünün midesinin koruyucusudur ve Tanrıça Neith tarafından korunur.
Edjo
Delta�nın yılan tanrıçası, Aşağı Mısır�ın sembolü ve koruyucusu, Yukarı Mısır�ın tanrıçası Nekhbet�in tamamlayıcısıdır. Kralın tacının bir parcası olarak giyilirdi.
Sothis
Yıldız Sirius için feminen bir Mısırlı ismi, İsis�le birbirine geçmiştir. Hator�la da ilişkilidir.
Tefnut
Nem ve bulutların tanrıçasıdır. Ra�nın kızı, Shu�nun kardeşi ve karısıdır. Geb ve Nut�un annesidir. Kutsal hayvanı olan dişi aslanın başıyla resmedilmiştir. �Tefnut� adı teftef kökünden gelmektedir. Anlamı �serpiştirmek, nemlendirmek� ve kökü �sular, gökyüzü� anlamına gelmektedir.
Selket (Serqet, Serket)
Akrep tanrıçadır. Kafasının üstünde hareketsiz duran akrebiyle güzel bir kadın olarak gösterilmiştir. Onun yaratığı, kötü ruhlu insanlara ölüm veriyordu ve akrepler tarafından sokulan insanlara da hayat veriyordu. O, ayrıca kadınların çocuk doğurmalarına da yardımcı oluyordu. O, Ra�yı tehdit eden şeytani ruhları etkisiz hale getiren kişi olarak resmedilmiş ve İsis�i Set�ten korumak için yedi akrebini göndermiştir.
Selket, Horus�un oğlu, ölülerin bağırsaklarının koruyucusu olan Qebsenuef�in koruyucusudur. Amerika�yı 1970�de turlayan kolleksiyonun bir parçası olan Tuthankamon�un lahitindeki heykeli sayesinde tanındı.
Serapis
Ptolemi dönemi tanrısıdır. Yunanlılar tarafndan Osiris ve Apis�ten düzenlenmiştir. Tahminen İsis�in arkadaşı (partneri), öbür dünya (ölümden sonraki yaşam) ve verimliliğin tanrısıydı. Ayrıca fizikçiydi ve endişeli, üzüntülü inananların yardımcısıydı. Hiçbir zaman çok fazla önem vermedi. Onun kültünün merkezi Alexandria�dır (İskenderiye).
Osiris
Ölülerin tanrısı, ölümsüz yaşam için diriliş tanrısı, kural koyucu, koruyucu, ölülerin yargıcı ve ölünün prototipi olmuştur (Ölü, tarihte �Osiris� olarak görülürdü). Lahitinin bulunduğu yer, Abidos�ta kültünün oluştuğu yerdir. Osiris, Nut ve Geb�in ilk çocuğuyduç. Set, Nephthys ve İsis�in kardeşiydi, aynı zamanda İsis�in kocasıydı. Horus, İsis'ten oğluydu. Bir hikâyeye göre Nephthys, İsis gibi davranmış ve Osiris�i baştan çıkararak Anubis�i doğurmuş.
Osiris başka erkeklerin dünyasının kural koyucusu olmuş ve Ra gökyüzüne kural koymak için dünyayı bıraktığında kardeşi Set, Osiris�i öldürdü. İsis�in sihri sayesinde tekrar yaşama döndü. İlk ölen yaşayan canlı olduğu için sonraları ölülerin lordu oldu. Oğlu Horus, onun ölümünün öcünü aldı. Set�i yenmişti ve onu Batı Mısır�ın çölüne (Sahra) gönderildi.
Tüm Mısır tarihi boyunca dualar ve büyüler Osiris�e yöneltilmişti, onu kutsama ve kendisinin kural koyduğu öbür dünyaya girmesi umulmuştu ama orta krallık süresinde popularitesi arttı. 18. Sülale döneminde Mısır�da en çok tapılan tanrı olmuştu. Osiris�in popularitesi, Mısır tarihinin en son evrelerine kadar dayanmaktadır. Mısır�ı fetheden Roma İmparatorlarında bile halâ onun etkisi görülüyormuş. Firavun kıyafetlerini giyerek ona tapınaklarda adak adıyorlarmış.
Geb (Seb)
Yeryüzünün tanrısı, Shu ve Tefnut�un oğlu. Nut�un kardeşi ve kocası. Osiris, Set, İsis ve Nephthys�in babasıdır. Kutsal hayvanı ve sembolü kazlardı. Genelde yeşil ve siyah tenli olarak gösterilmiştir. Yeşil yaşayan canlıların rengi ve siyah ise Nil�in bereketli çamururun rengidir.
Geb, kötülerin ruhlarını tutuklu tutacak ve onları cennete çıkarmayacaktı. Diğer geleneklerde yeryüzünün dişi olmasıyla çelişerek Geb�in erkeğe özgü (erkeksi) olmasıyla göze çarpar.
Khnum
Koç başlı insan olarak görünürdü. Antinoe ve Elefantin�de tapılıyordu. Çömlekçi çarkında insanlara şekil veren, yaratıcı tanrılardan biriydi. Onun arkadaşları Heqet, Neith ve Sati�ydi.
Khons (Chons)
Teb�in büyük triadlarının 3. üyesi (ailesi Amen ve Mut�la). Khons, ay tanrısıydı. Onun hakkında en çok bilinen hikâye Thoth�la senet (passage) denen eski bir oyun oynarken ışığının bir kısmına bahse girmesidir. Thoth kazanmış, ışığının bir kısmını kaybettiği için Khons bir ay boyunca tüm ihtişamını gösterememiş ve batıp tekrar büyümek için beklemesi gerekmiş. Karnak�taki çevrili olan tapınak ona adanmıştır.
Ptah
Memphis�te tapılıyordu (M.Ö.3100). Ptah, evrenin yaratıcısı olarak görülmüştür. Öbür dünyada erkeklerin ruhlarının yerleşeceği vücutları şekillendirir. Başka mitlere göre Thoth�un emrinde çalışıyordu ve Thoth�un açıklamalarına uygun olarak cennetleri ve dünyayı yaratmakla sorumluydu. Ptah, sakallı takke giymiş, mumya gibi sarmalanmış, elleri ambalajdan çıkmış, elinde asa, Ankh ve Djed (denge, istikrar, sağlamlık işareti) tutuyor. Çoğunlukla Seker ve Osiris�le birlikte tapılırdı, Ptah-seker-ausar adı altında tapılırdı. Sekhmet�in kocası ve Nefertum�un babası (sonra da Imhıtep�in babası) olduğu söylenir.
Qebsenuef (Kabexnuf, Qebseneuef)
Horus�un dört oğlundan biridir. Qebsenuef, mumyalanmış şahin başlı bir adam olarak betimlenmiştir. Ölülerin bağırsaklarının koruyucusudur ve Tanrıça Selket tarafından korunurdu.
Qetesh
Suriyeli bir tanrı olduğuna inanılıyor. Qetesh, aşkın ve güzelliğin tanrıçasıdır. Qetesh, güzel çıplak bir kadın olarak, bir aslanın üstünde ayakta durur veya onu sürer durumda, elinde çiçek, ayna veya yılanlarla resmedilmiştir. Genelde yuvarlak yüzle gösterilmiştir (Mısır sanat ve geleneklerinde alışılmamış bir durum). Aynı zamanda erkekliğin tanrısı Min�in partneri olarak düşünülüyor.
Ra-Horathky (Ra-Hoor-Khuit)
Horizonların Horus�u olan Ra�dır. Ra�nın başka bir tanımlaması da onu Horus�la bir tutmaktır. Bu ikisi, solar gücün göstergesi olarak gösterilmiştir. �Ra-Hoor-Khuit�in yazılışı Aleister Crowley tarafından önce "Book of Law" kitabında popülerize edilmiştir.
Sekhmet
Dişi aslan tanrıçasıdır. Ptah�ın tanrısı olarak takip edilmiş. Ra�nın gözündeki ateşten insanları günahlarından dolayı cezalandıracak olan bir intikam yaratığı olarak yaratılmıştır. Sonra da doğrunun barışçıl bir koruyucusu olmuştur. Yardımsever Bast ile yakından ilgilidir.
Maat
Çeşitli geleneklere göre Thoth�un karısı, Ra�nın kızı olduğu düşünülmüştür. Maat�ın adı �gerçek� ve �adalet� hatta �kozmik sıralamayı� ifade eder. İngilizce�de net bir söylenişi yoktur. Maat�ın konseptinde bir kişileştirme ve biraz da mitoloji vardır. Maat, saçında devekuşu tüyü olan uzun boylu bir kadın olarak belirtilmiştir. O, ölümün kararı için vardı ve tüyü, ölünün saf ve dürüst bir hayat yaşamış olup olmadığına karar vermek için ölünün kalbini dengelerdi.
Min (Menu, Amsu)
Elinde yıldırım taşıyan Amen�ın bir formu olarak (Mısır sanatında yıldırım olarak belirtilmeye çalışılmış) ve ereksiyon halindeki penisiyle resmedilmiştir. Tam adı Menu-kamuf-f (Min, Annesinin Boğası). Erkekliğin (güç ve iktidar) tanrısı olarak tapıldı, Ona marul (lahana) hediye edilmiştir (sunulmuştur) ve sonra erkekliği elde etme umuduyla bunlar yenmiştir. Kadınlığın (feminenliğin) ve aşkın tanrıçası Qetesh�in kocasıdır.
Month (Mentu, Men Thu)
Amen kültünün doğmasından önce Teb�in baş tanrısıydı. Şahin başlı adam olarak gösterilir ve Horus�la birleşmiştir. Aslında savaş tanrısıdır.
Mut (Auramooth)
Teb geleneklerinde Amen�in karısı, Mısır dilinde mut �anne� ve ay tanrısı Khons�un annesidir.
Nefertum
Ptah ve Sekhmet�in genç oğludur. Doğan güneşle bağlantılı olarak zambak çiçekleriyle taçlandırılmış veya zambak çiçeğinin üstüne oturtulmuş olarak resmedilmiştir.
Neith (Net, Thoum-aesh-neith)
Eski bir savaş tanrıçasıdır. Delta�da tapıldı. Bilgelik tanrıçası olarak saygı gösterildi. Yunan mitine göre Athena olarak gösterilmiş, daha sonraki inanışlara göre İsis, Nephthys, Selket�in kız kardeşiydi ve ölülerin midesinin tanrısı Duamutef�in koruyucusuydu. Timsah tanrı Sobek�in annesiydi.
Nekhbet
Yukarı Mısır�ın büyük tanrıçasıdır. İkonu akbaba ve firavunun tacının bir parçasıdır. Aşağı Mısır�ın tanrıçası olan Edjo�nun tamamlayıcısıdır.
Nephthys (Nebt-het)
Geb ve Nut�un en genç çocuğu, Set�in kardeşi ve karısıdır; İsis ve Osiris�in kardeşidir. Anubis�in annesidir (Set veya Osiris�in oğlu). Set, Osiris�i öldürdüğünde onu terketmişti ve İsis�e Horus�un bakımında ve Osiris�in dirilişinde yardımcı olmuştu. Kardeşiyle birlik olmuş ve ölülerin özel koruyucu tanrıçası olarak düşünülmüş ve ciğerlerin koruyucusu olan Hapi�nin gardiyanı olmuştur.
Nut (Nuit)
Gökyüzü tanrıçası, Shu ve Tefnut�un kızı, Geb�in kızkardeşi ve karıs;, Osiri, Set, İsis ve Nephthys�in annesidir. Crowley Magic'in "Theory and Practice" kitabında �sınırsız uzaya tanrıça Nuit denirdi� demiş. Nut, genelde mavi tenle ve vücudu yıldızlarla kaplı, 4 ayak üzerinde ve kocasının üzerine eğilerek resmedilmiştir. Gökyüzü olarak dünyanın üzerinde kemer gibi uzanmıştır. Nut�un Hadit�le olan ilişkisi Crowley�in bir buluşudur. Bu ejiptolojide bir temele bağlı değildir. Hadit, genelde Nut�un altında resmedilmiş. Birisi Nut�un bir resim üst karesinin oluşturduğunu buluyor ve kanatlı disk Hadit, sessizce aşağıdan uçuyor.
Sati
Elefantin�in tanrıçasıdır. Khunum�un eşi, Soğuk su dağıtıcısı Anuket ile beraber eş olmuşlardır. İnsan başı, Yukarı Mısır�ın tacıyla ve gazellerin boynuzlarıyla betimlenmiştir.
Seker
Işığın tanrıçası ve yeraltından başlayan öbür dünyaya giden ölülerin ruhlarının koruyucusudur. Seker, Ptah�ın bir formu veya Ptah-seker veya Ptah-seker-ausar�ın bileşik tanrılarının bir parçası olarak Memphis�te tapılırdı. Seker, genelde şahin kafasıyla ve Ptah�ınkine benzer bir şekilde mumyalanmış olarak resmedilmiştir.
-
Yunan Mitolojisi "Başlangıçta kaos vardı" der. Daha sonra bu kaostan Gaia oluşmuştur, yani toprak, başka bir deyişle "Toprak Ana". Hesiod der ki, "Gaia'dan gökyüzü yükseldi", yani Uranos. Gökyüzü, yani Uranos; toprağın, yani Gaia'nın hem oğlu hem eşi oldu. O zamanlarda, gökyüzü ve yeryüzü birbirine o kadar yakındı ve birbirlerine öyle büyük bir aşkla sarılmışlardı ki, aralarındaki sınır ayırt edilemezdi.
Bereketli, yeşil Gaia, Uranos'un yağmurlarıyla ıslanınca, Eros ortaya çıktı; yaratıcı aşkın ruhu. Eros, bir varlıktan çok, Gaia'nın ruhu olarak tanımlanır; yeryüzü ve gökyüzünü birlikte kılan bir güç.
Gaia ve Uranos'un kucaklaşmasıyla ilk varlıklar oluşmaya başladı. Gaia, Uranos'un kolları arasında mutlulukla kıpırdandığında, narin, yeşil, yumuşak tepeler oluştu ve Gaia bu tepelerden Titanları doğurdu; düşünme yeteneğine sahip ilk varlıkları. Titanlardan sonra Gaia, yüz kollu, dev canavarlar doğurdu. Babaları Uranos onları görür görmez nefret duydu, iğrendi ve toprağın içine geri itti. Gaia acıyla kıvranıyordu, bu kıvranmalardan yeryüzündeki büyük taşlık dağlar oluştu. Ancak Uranos, Gaia'ya eziyet etmekten vazgeçmiyordu.
Gaia, acı içinde ilk çocukları olan Titanlar'a seslendi. Babaları ve yarı kardeşleri olan Uranos'a karşı kendisiyle birlik olmalarını istedi. Ancak Titanların hemen hepsi Uranos'tan ölesiye korkuyorlardı; Gaia'nın yardım çağrısına karşılık vermediler. Ancak içlerinden biri, Cronus, annesine yardım edeceğini belirtti. Titanların en cesuru olan Cronus, annesine yardım edip babasını saf dışı bıraktıklarında Evren'in idaresinin kendisine geçeceğini sezinliyor olmalıydı.
Bunun üzerine Gaia, Cronus'un pençeye benzeyen güçlü elleri için demiri yarattı. Yerden biten bu demiri çakıl taşıyla biledi, bir orak haline getirdi ve Cronus'a verdi. "Bununla babanı hadım edeceksin!" dedi. Cronus orağı aldı, ve gece olduğunda uykuya çekilen babasının üzerine atıldı ve onu hadım etti. Böylece gökyüzü, sonsuza dek yeryüzünden ayrılmış oldu, artık dünyaya hükmedecek hükümdarların, toprağa ayak basmaları gerekecekti; gökyüzünden yeryüzüne hükmetmek olanaksızlaşmıştı.
Babasının erkeklik organını kesen Cronus, ardına bile bakmadan oradan uzaklaştı. Kesilmiş erkeklik organından toprağa damlayan kanlardan yeni varlıklar doğdu. İlkin, İntikam Tanrıçaları Erinysler doğdu. Bu tanrıçalar, birçok söylencede yer almış olan korkunç yaratıklardır. "Suçluları kovalayıp duran bir nevi mitolojik polistirler" diye anlatır onları bir yazar.
Uranos'un kesilmiş erkeklik organından damlayan ikinci kan damlalarından Gigantlar doğdular. Yeryüzü görünümündeki Gaia, gökyüzü görünümündeki Uranos, fiziksel özellikleri pek bilinmeyen ancak insan görünümünde olduklarını düşünülen Titanlar ve yüz kollu devlerden sonra; Gigantların dış görünüşleri pek garipti. İnsanlara benzer bir yapıları vardı ancak vücutlarının alt kısmında yılan biçimli bir kuyruk bulunuyordu. İki ayakları üzerinde duruyorlar ancak sürüngen özellikleri de gösteriyorlardı.
Organ uçtu ve sonunda suya düştü. Üzerinde bulunan spermler tuzlu deniz suyu ile birleşti ve bir köpük oluşturdu. Bu köpük Kıbrıs Kıyıları'nda karaya vurdu ve içinden güzeller güzeli Aşk Tanrıçası Aphrodite çıktı. Aphrodite, göğün kızıdır ve ilk tanrıçalardan biridir. Roman mitinde kendisine Venüs ismi verilmiştir; sabah ve akşam yıldızı olarak görünmüştür.
Uranos hadım edilip, kesik organından Erinysler, Gigantlar ve Aphrodite doğduktan sonra, Cronus tahta geçmiş oldu. Ancak Cronus'un babasından daha da zalim bir tanrı olacağını kimse bilemezdi. Yüz kollu dev kardeşlerini kurtaracağı yerde onları daha da derinlere, Tartaros'a itti.
Tartaros, Yeraltı Dünyası'nın en derin, en korkunç, en karanlık yeridir ve Homeros tarafından "Tartaros'un yeraltı dünyasına olan uzaklığı, dünyanın gökyüzüne uzaklığı kadardır." diye tanımlanır. Oraya düşmek, bir varlığın başına gelebilecek en kötü şeydir.
Cronus, kendisine ayak bağı olacaklarını düşündüğü kardeşlerini Tartaros'a hapsettikten sonra keyfine baktı ve kardeşi Rhea'yı kendisine eş olarak aldı. Fakat hayal kırıklığına uğramış olan Gaia, Cronus'un ihanetine bir kehanetle yanıt verdi ve Cronus'un keyfini kaçırdı: "Babana yaptıklarının aynısını günün birinde çocuklarından biri de sana yapacak".
Rhea, Cronus'a bir sürü çocuk doğurdu. Böylece eski Yunan Tanrıçaları ve Tanrıları birer birer ortaya çıktılar. Cronus, annesinin kehanetinden korkuyor, Rhea doğurdukça çocukları yutuyordu. Rhea, bu durumdan elbette hoşnut değildi ancak, günün birinde doğacak çocuğunu sever de kıyamaz, yutamaz umuduyla doğurmaya devam ediyordu. Ancak Cronus akıllanacağa benzemiyordu. Oysa Rhea'nın sabrı tükenmişti, yine hamileydi ve bu sefer doğacak çocuğunu Cronus'un midesine göndermeye hiç niyeti yoktu. Annesi Gaia'dan akıl aldı, ve onun öğüdüne uyarak çocuğunu dağlık bir yere gidip doğurdu ve oğlunu keçi sütü ile besledi. Sonra da onu Kuretler'e verdi.
Kuretler, o dağlık bölgede yaşayan küçük tanrıcıklardı, ama neden tanrıydılar, ne gibi tanrısal özelliklere sahiptiler bilinmemektedir. Kuretler, eğer Cronus oralara yaklaşacak olursa korkunç sesler çıkarıp bebeğin sesini duymamasını sağlayacaklarına söz verdiler. Sonra Rhea, yerden bir kaya parçası aldı, onu battaniyelere sardı ve yutması için Cronus'a sundu. Cronus'un gözü öylesine dönmüştü ki battaniyeyle beraber yuttu kayayı. Rhea'nın bir sonraki doğumuna kadar rahatlamıştı. Ancak Rhea bir daha doğurmadı.
Aradan yıllar geçti, Zeus büyüdü, genç ve kuvvetli bir tanrı oldu. Günün birinde Metis'e, Akıllı ve Bilge Peri'ye rastladı. Zeus, ona aşık oldu. Metis'e hayatını anlattı. Babasının çılgınlıklarından, yeraltına hapsedilmiş kardeşlerinden bahsetti. Metis, öğrendikleri karşısında kayıtsız kalamadı ve Zeus'a yardım etmeye karar verdi. Hemen büyülü bir iksir hazırladı ve babasına içirmesini tembihleyerek bunu Zeus'a verdi. Zeus, babasının sarayına saki olarak bir şekilde kendisini kabul ettirdi ve şarabına büyülü iksiri karıştırıp içirmeyi başardı. İksir hemen etkisini gösterdi, Cronus birer birer yuttuğu çocuklarını kusmaya başladı.
Çocukları, Cronus'un midesinden çıktıktan sonra babalarının karşısına dikildiler: Ocak ve Ev Düzeni Tanrıçası Hestia, kolunda bir demet başak ile tasvir edilen Bereket Tanrıçası Demeter, evliliğin koruyucusu Hera, Yeraltı Dünyası'nın tanrısı Hades ve Denizler Tanrısı olan Poseidon. Hepsi de Zeus'un önderliğinde babalarına karşı birleştiler ve şiddetli bir savaş başladı.
Zeus, Tartaros'tan yüz kolluları çıkardı. Onlar da kendilerini esaretten kurtaran Zeus'a minnettarlıklarını bildirmek için onun yanında savaştılar. Hatta Zeus'a şimşekli silahlar armağan ettiler. Böylece savaş, Zeus ve kardeşlerinin üstünlüğü ile sona erdi, Bu savaşın 10 yıl kadar sürdüğü söylenir. Cronus, Zeus ile anlaşmaya razı olmuş, iktidarı devredip Mutlular Adası'na, kader ve kısmete yön vermek üzere atanmıştır.
Cronus altedilince, Zeus önderliğinde yepyeni bir düzen kurulmuştur. Zeus, kendisini "Gökyüzü'nün ve Yeryüzü'nün Tanrısı", Poseidon'u "Denizlerin ve Irmakların Tanrısı", Hades'i "Yeraltı Dünyası'nın Tanrısı" ilan edip, zirvesi devamlı bulutlarla kaplı olan Olympos Dağı'na yerleşti. Kendisine karşı gelen Titanlar'ı Tartaros'a kapatarak cezalandırdı. Ancak birer Titan oldukları halde kendisine başkaldırmayan Prometheus ve Epimetheus kardeşleri "İnsanın Yaratılışı" nda görevlendirdi. Savaşta diğer Titanlar'ın başında bulunan Atlas ise en büyük cezayı, Yerküre'yi omuzlarında taşıma cezasını aldı.
-
Kırmızı Değirmen) Paris'in Monmartre mahallesinde bulunan bir zamanların dünyaca tanınmış dansevi. Bugünse varyete revü ve tiyatrosu. 19. Yüzyılın ilk yarılarında hovardaların çılgınca eğlenmesi için kurulmuştu. Ünlü kan-kan dansı da kökenini burada bulur. Raksçı kadınlar kan-kan aracılığıyla en mahrem köşelerini erkeklerin şehvet dolu bakışlarına sergilerlerdi. Cinsel alanda özgürlük arttıkça Mulen Ruj'da sunulan çılgın atraksiyonlar da olay yaratıcı niteliklerini yavaş yavaş yitirdiler.
Mulen Ruj, Jan Avril ile "La Gülü" (obur kadın) lakabı altında tanınan Louise Veber'i neredeyse bir günden öbür güne dünyaca üne kavuşturmuştur. Jan Avril inceliğin sembolü olmasına karşılık La Gülü yırtıcılığın sembolü olmuştur. Bu iki dansçının dansetme tarzları da gövde ve ruh yapılarına son derece uyuyordu.
-
Napolyon Buanoparte, 1769 yılında Korsika'nın Ajaccio Şehri'nde doğdu. Carlo Buanoparte ile Marie Letizia Ramolino'nun ikinci oğullarıdır. Öğrenimini Brienne'de bir okulda yaptı; sonra Paris'teki Askeri Akademi'ye yazıldı. 1785'te Valence'daki topçu alayına katıldı. 1794'te İtalya'daki topçu birliklerinin komutanlığına getirildi. Paris'teyken Jakoben çevrelerle ilişki kurmuş olduğu anlaşıldığından, La Vendee'ye gönderilmek istendi; bunu kabul etmeyince, görevinden alındı. Paris'e döndükten sonra, Konvansiyon'a karşı hareketi bastırmak için, Paul François Barras ile Lazare Carnot'un kuvvetlerine katıldı. Olaylar kısa zamanda gelişerek yeni bir anayasanın ve Direktuvarlık'ın doğmasına yol açtı.
Napolyon, 1795 Ekiminde Fransa'daki ordunun başına getirildi. 1796 Şubatında da İtalya'daki ordunun başkomutanı oldu. Bu arada General de Beauharnais'in dul karısı Josephine ile evlendi. 1796 Nisanında ilk İtalya seferini yaptı. Bu sefer, Napolyon'un ününü yaydı. Stratejik ustalığın bir şaheseri sayılan İtalya Seferi, büyük başarı ile sonuçlandı. İmzalanan Campo Formio Antlaşması ile Venedik Cumhuriyeti İtalya'ya bırakılıyor, karşılığında da Belçika ve İyon adaları alınıyordu. Bu önemli siyasi olayla Devrim Cumhuriyeti, Avrupa'nın en tutucu devleti olan Avusturya'ya gücünü göstermiş; Napolyon da İtalya'daki Fransız yönetimini kabul ettirmiş oluyordu.
Napolyon, Paris'e döndükten sonra, Direktuvarlık tarafından İngiltere'yi ele geçirmekle görevlendirildi. Direk İngiltere'ye saldıracağına, İngiliz etki alanının en can alacı noktasına saldırmayı uygun bulan Napolyon, Mısır seferine çıktı. Akdeniz'deki İngiliz Donanması'nı yenilgiye uğrattı, Malta'yı aldı. 1798 Temmuzunda da İskenderiye'ye girdi. Piramitler Savaşı'nda Memlükleri yendi. Ancak Horatio Nelson yönetimindeki İngiliz Donanması, Fransız Donanması'na saldırarak gemilerini batırdı.
Nelson'un başarısı üzerine İngiltere, Osmanlı Devleti, Avusturya ve Rusya, Fransa'ya karşı birleştiler. Birleşik Ordu, Rus Generali Alexander Suvorov'un komutasında, Napolyon'un ele geçirdiği toprakları geri aldı. Napolyon, 1799 yılında Suriye'ye girdi. Akka'nın Cezzar Ahmed Paşa tarafından başarıyla savunulması ve ordusunda belirgin salgın hastalıklar yüzünden Mısır'a çekildi. Ordusunu burada bırakarak gemi ile Fransa'ya döndü.
9 Kasım 1799'daki hükümet darbesi, Fransa tarihinde yeni bir dönemin başlamasına sebep oldu. Birkaç hafta sonra, anayasada değişiklikler yapılarak yönetim üç konsülün eline bırakıldı. Napolyon "birinci konsül" olarak, Fransa'nın mutlak hakimi oldu. Bazı reformlar yapmaya çalıştı. Devletin dağıttığı kredileri belli bir düzene soktu; 1802 yılında Fransa Bankası'nı kurdu; idari alanda bazı reformlar gerçekleştirerek valilerin ve belediye başkanlarının siviller arasından seçilmelerini ve kendilerini seçen tek merkeze karşı sorumlu olmalarını sağladı; mahkemeleri ve emniyet örgütünü yeniden düzenledi.
Avusturya ve İngiltere Orduları hala silahlarını bırakmamışlardı. Napolyon Buanoparte, 1800 yılında tekrar İtalya'ya girdi ve Milano'yu aldı. Böylece Avusturya Ordusu'nu ikiye bölmüş oluyordu. Birini kuşatma altında tutarken diğerine saldırdı. Bu saldırıları başarı ile sonuçlandırdı. Jean Victor Moreau'nun Hohenlinden'deki zaferi üzerine, Avusturya İmparatoru, İngiltere ile ittifakını bozmak ve 1801 Şubatında Luneville Barış Antlaşması'nı imzalamak zorunda kaldı.
Napolyon, kısa zamanda Fransa Halkı'nın sevgisini kazandı. Yabancı ülkelerdeki Fransızların, ülkelerine dönüp devletin modernleştirilmesinde kendisine yardımcı olmalarını sağladı. 1804'te yaptığı Code Napoleon (Napolyon Kanunları), halk tarafından da desteklendi. Napolyon, aynı yıl, Paris'teki Notre Dame Katedrali'nde, Papa Pius VII'nin eliyle taç giyerek İmparator oldu.
Napolyon, imparatorluğu boyunca sayısız zaferler kazandı. Ancak Fransa içinde beliren bazı hoşnutsuzluklara, İngiliz Donanması'nın gücü, İspanya ve İtalya'da tahta geçirdiği akrabalarına halk tarafından duyulan kin ve nefrete, kendine bağladığı devletlerde beliren milliyetçilik akımları da eklenmişti.
Napolyon 1812 yılında Rusya'ya girdi. Ancak yiyecek sıkıntısı, asker kaçakları ve Rusya'nın dondurucu soğuğu gibi sebepler yüzünden, ordunun yönetimi Joachim Murat'a bırakarak Paris'e döndü. Kendisine karşı düzenlenen hükümet darbesini bastırdıktan sonra yeni bir ordu kurdu. 1813 Ekiminde Leipzig'de yenik düştü. Düşman kuvvetleri 1814'te Paris kapılarına dayanınca görevinden ayrılmak zorunda kaldı. Elbe Adası'na sürgüne gönderildi.
Napolyon'dan sonra Fransa tahtına XVIII. Louis geçirildi. Viyana Kongresi'ne katılan bakanlar ve delegeler, 7 Mart 1815'te Napolyon'un kaçıp Paris'e dönmüş olduğunu, halk tarafından büyük sevgi ile karşılandığını öğrendiler. Hemen bir ordu toplayan Napolyon, Belçika'ya saldırdı. Kazandığı önemsiz birkaç zaferden sonra Wellington'un komutasındaki İngiliz ve Gebhard Von Blücher komutasındaki Prusya Kuvvetleri tarafından 18 Haziran 1815'te Waterloo'da büyük bir yenilgiye uğratıldı.
Napolyon, Paris'e dönünce ikinci kez tahttan indirildi. Amerika'ya kaçmak istedi, ancak bunu başaramayınca İngilizlere teslim oldu. İngilizler, onu Atlantik'teki St. Helena Adası'na götürdüler. Napolyon, son yıllarını bu küçük adada geçirdi ve anılarını yazdırdı. Napolyon 5 Mayıs 1821'de öldü, ancak cenazesi 1840 yılında Paris'e getirilebildi ve İnvalides'e gömüldü. Napolyon'un uşağı tarafından zehirlendiğini ileri sürenler vardır.
Askeri dehaya sahip bir komutan olan Napolyon, siyasi bakımdan da önemliydi. Burjuva ihtilalini kendi istediği doğrultuya yöneltmiş; ne eski rejime dönülmesine ne de bir halk hükümetinin kurulmasına yol açmıştır. Waterloo yenilgisinden sonra, Paris Halkı'nı silahlandırmaya bu yüzden cesaret edememiştir. Halk, Napolyon için silaha sarılabilirdi ama Napolyon, bu hareketten bir halk hükümetinin doğabileceğini düşünmüştü.
Orta sınıfın hakim olduğu merkezi bir hükümet biçiminin yaratıcısıydı. Napolyon'un anlayışına uygun olan bu hükümet biçimini daha sonraki yıllarda başka Avrupa Devletleri de benimseyerek uyguladılar. Napolyon, milliyetçilik duygularına pek önem vermezdi; ama İtalya, Polonya, Almanya ve Balkanlarda farkında olmayarak milliyetçilik tohumlarının atılmasına sebep olmuştu.
-
Tarihöncesi uygarlığının gelişme sürecinde, kültürel evrelerin en uzunu ve buzul çağlarının kültürel karşılığı olan; insanlığın ilk ortaya çıkışından, MÖ yaklaşık 10.000 yıl öncesine kadar süren arkeolojik çağ. Bu çağda çaytaşı, çakmaktaşı, hayvan kemikleri ve ağaç gibi doğal maddelerden yapılan ilk aletlerin kullanılmaya başlandığı ve insanların mağara, kaya sığınağı gibi yerlerde "büyük gruplar"/"kalabalık aileler" biçiminde yaşadıkları bilinmektedir.
Paleolitik insan, besinini avcılık ve toplayıcılık yoluyla tüketime hazır olarak sağlamakta; kendisi besin üretmemekteydi. Ateş, bu çağda bulunmuş ve çiğ yenemeyen besinleri pişirmeye, ısınmaya, yırtıcı hayvanlardan korunmaya yaramıştır. Mağara ve kaya sığınaklarının duvarlarına çizilen resimler yine bu çağın belirgin özelliklerindendir.
Paleolitik Alt, Orta ve Üst olmak üzere üç alt döneme ayrılmaktadır. Epipaleolitik Çağ ise, doğayı denetimi altına almaya başlayan insanın, besi üretimine geçişinin hemen öncesinde yer alan çağdır. Anadolu ve Trakya için ise, bugüne kadar bilinen 212 Paleolitik/Epipaleolitik yerleşme arasında Yarımburgaz (İstanbul) ve Karain (Antalya) mağaraları, bu çağı en iyi yansıtan yerleşmelerdir.
-
15. ve 16. yüzyıllarda önce İtalya'da başlayan ve daha sonra Avrupa'da yayılan edebiyat, güzel sanatlar ve bilim alanındaki gelişmeler, yenilikler ve anlayışlara "Yeniden Doğuş" anlamında Rönesans denilmiştir.
Rönesans'ın Nedenleri
Ortaçağ'ın sonlarına doğru kültür ve sanatta önemli bir birikimin oluşması.
Avrupa'nın İspanya'da Endülüs Emevi Devleti ve Sicilya aracılığı ile İslam Medeniyeti'ni tanıması.
Matbaanın geniş kullanım alanına girmesiyle yeni buluş ve düşüncelerin yayılması.
Avrupa'da kültür ve sanat faaliyetlerini destekleyen, bilim adamları ve sanatkârları himaye eden varlıklı kişilerin (mesenlerin) ortaya çıkması.
Coğrafi Keşiflerden sonra zenginleşen Avrupa'da, sanattan ve edebiyattan zevk alan bir sınıfın ortaya çıkması.
Antikçağ (Eskiçağ) eserlerinin incelenmesi.
İstanbul'un fethinden sonra Bizanslı bazı bilginlerin İtalya'ya göç ederek eski Yunanca'yı öğretmeleri ve eski eserleri tanıtmaları.
Rönesans, 14. yüzyılın sonlarında İtalya'da başlamıştır. Rönesans'ın ilk önce İtalya'da başlamasında; İtalya'nın coğrafi konumu, ekonomik durumu, dini ve tarihi önemi, siyasal durumu ve İslam Medeniyeti'nden etkilenmesi önemli rol oynamıştır.
İtalya'da Rönesans, 14. yüzyılın sonlarında Hümanizma ile başlamıştır. Hümanizma; Eski Yunan ve Latin kültürünü en yüksek kültür örneği olarak alan ve Ortaçağ'ın skolastik düşüncesine karşı Avrupa'da doğup gelişen felsefe, bilim ve sanat görüşü, insanlık sevgisini en yüce amaç ve olgunluk sayan bir doktrindir.
İtalya'da Eskiçağ'dan kalan antik eserleri incelemek ve benzerlerini yapabilmek amacıyla akademiler kurularak Yunanca, Latince ve İbranice metinler incelendi. Hümanizma, insanın kendini tanımasına, yasalarını yapmasına ve haklarını korumasına zemin hazırlamıştır.
Rönesans'ın Sonuçları
Avrupa ülkelerinde bilim, sanat, edebiyat alanlarında yeni bir dünya görüşü ortaya çıktı.
Skolastik düşünce yıkıldı. Düşüncede serbest bir ortam doğdu.
Deney ve gözleme dayanan pozitif düşünce ortaya çıktı.
Kilise zayıfladı. Bu durum Reform Hareketlerini başlattı.
Bu döneme kadar bilim, sanat ve medeniyet alanlarında İslam Ülkeleri öncülük yaparken, Rönesans hareketleriyle Avrupa Ülkeleri öne geçti.
Avrupa'da insan faktörü öne çıktı. İnsanlar kendi haklarına sahip çıkmaya başladılar.
-
Bir Alman araştırmacı, vampir efsanelerinin kökenini araştırdı. Sonuçta bu �ölümsüz� vampirlerin köylerde ölen komşular olduğunu ayrıca kan emici bile olmadıklarını buldu. Romanya, Macaristan, Arnavutluk, Bulgaristan ve Makedonya gibi Güneydoğu Avrupa ülkelerinde anlatılan öykülerde vampirlerin önemli bir rolü var.
Tabutlarını her zaman giyimli olarak terk eden vampirlerin, yanaklarında ve burunlarındaki çürümelerle oluşan hafif çukurluklar dışında aslında pek de ilgi çekici tarafları yoktu. Hatta köpek dişlerinin uzaması gibi en belirgin vampir özelliği bile Güneydoğu Avrupa vampirlerinde hiçbir zaman görülmemişti.
Bonn Üniversitesi tarihçilerinden Peter Kreuter�in araştırmasına göre dünya kamuoyunun, Bram Stoker�in 1897 yılında kaleme aldığı �Lord Dracula� romanından tanıdığı vampir tiplemesinin, halk söylencelerindeki �Ölümsüzler� ile pek ortak yanı yok gibi. İlk vampirler ne kan emici ne de baştan çıkarıcı yaratıklardı. Hatta gün ışığında bile kaybolmuyorlardı. �Halk arasında anlatılanlar arasında egzotik kam emicilere yer yoktu� diyor Bonn Üniversitesi tarihçilerinden Kreuter. Sıradan insanların vampirleri köylerdeki ölülerdi, yani komşular.
Kreuter, etnologlarca yayımlanan ve bugüne dek pek dikkate alınmayan sayısız raporu inceledi. En eski vampirler 1382, en yenisiyse 1968 yılında ortaya çıkmış. Bir köyde yaşanan uğursuzluklardan (bunlar bilinmeyen hastalıklar ya da ekini savurup götüren fırtınalar olabiliyor) her zaman bir ölümsüz sorumluydu. Ölünün dirilmesi, muhakkak bir uğursuzluğu da beraberinde getirirdi.
Onlara yaklaşan biri, eğer esrarengiz bir biçimde hayatını yitirirse, komşuları ve akrabaları için sonsuz bir bela haline gelirdi. Lanetliler bir kez mezarlarından çıkmaya dursun, bundan sonra kurbağa, tavuk, at ya da fareye dönüşür ve gündelik yaşamlarında bu şekilde dolaşıp dururlardı. Hatta bazıları alet ya da kap kacak biçimine bürünür ve zarar verebilmek için her zaman onlarla birlikte olurlardı.
Sarmısak ve Kutsal Su
Sarmısak, kutsal su ya da haç yardımıyla tehlikeleri atlatamayan köylüler, suçluyu yakalayabilmek için daha farklı yollara başvururlardı. Mesela mezarlık çevresine kül serpiştirerek vampirin ayak izlerini takip etmeye çalışır ya da halk arasında cinleri görebilen ve ölümsüzlerin bulundukları yerlere huzur getiren hayvanlar olarak bilinen kara horozları salarlardı. Ancak tüm çabaların boşa gittiği de olurdu. �İşte böyle zamanlarda köylüler kötüye karşı savunabilmek için biraz daha yakınlaşırlardı� diyor Kreuter.
Yaşamlarında garip olaylarla karşılaşan yakınlarının ölümü, köylülere yeni bir kuşku ve korku kapısını aralıyordu. Kuru ot yığınından düşen, sarhoşken kapıyı kıran, bedeninde bir lekeyle dünyaya gelen, çok genç ya da çok yaşlı ölen herkes uğursuzluğu içinde taşıyan ve gelecek kuşaklara aktaran şüphelilerdi.
Mezarda Rahat Yok
İşte bu kuşkulu ölüler yakınlarına mezar başında büyük zahmetler verirdi. Yalnızca mezarlarında savunmasız olduklarından, topuk ve dizlerindeki damarlar kesilir, üzerlerine taşlar atılır ya da doğrudan doğruya tabuta çivilenirlerdi. Romenler, birkaç on yıl öncesine kadar ölülerinin arkalarına bir diş sarmısak iliştirir ve ayaklarını iple bağlayarak gömerlerdi. Dalmaçya�da ise bazı kontrol grupları, birkaç yılda bir mezarlığa giderek şüpheli ölülerin gerçekten çürüyüp çürümediklerine bakarlardı. Eğer eti hala diri görünüyorsa kalbine bir kazık çakılır ve diğer dünyada huzur bulması istenirdi.
Öbür Dünyanın Kanıtı
Kreuter, Güneydoğu Avrupa�da vampir öykülerinin bu denli yayılmasının nedenini Ortodoks Kilisesi'nin ölüler hakkında ne mantıklı ne de mantıksız bir açıklama yapamayışına bağlıyor. Ölümsüzler, bir yerde ölümden sonraki durum hakkında bilgi veriyordu halka. �Her vampir öbür dünyanın varlığına işaret eden bir kanıttı� diyor Kreuter. İnanışa göre ölümsüz olarak köye dönmeyenler, herhangi bir yerde huzura kavuşmuş oluyorlardı.
Bilim adamları vampir inançlarını bazı egzotik hastalıklarla da ilişkilendirmişlerdi. Delirme anında ortaya çıkan beklenmedik saldırılar, metabolizma bozukluğuyla meydana gelen porfirya hastalığının özel bir türü olabilirdi. Işığa karşı duyarlı olan porfirya hastalarında çok az miktarda hemoglobin ürediğinden yüzleri soluklaşır ve dişetleri kanar.
Tarihte 200 Olay
Yüzyıllar boyu buna benzer sadece 200 olayın yaşandığı hatırlatıyor Kreuter ve porfirya teorisine karşı çıkıyor. Hatta bazı psikologların yorumlarını da mantıklı bulmuyor. Psikologlar, vampir inançlarını seks fantezilerine düşkün erkeklerin, kadınları kanlarının son damlasına kadar sahiplenmek istekleri fakat kendi bedenlerine zarar vermek istemeleriyle açıklıyorlar. Oysa Kreuter incelemeleri sırasında insanların, kadınları ziyaret eden vampirlerin doyurucu bir seks gücüne sahip olduklarına inandıklarını bulmuş.
-
Fransız İhtilali'nden sonra imparator olan Napolyon, bütün Avrupa devletlerini hakimiyetine almak istedi. Bu nedenle Fransa ile Avrupa devletleri arasında Napolyon Savaşları başladı (1805-1815). Bu savaşların sonunda Napolyon mağlup olmuştur.
Avrupa devletleri, Avrupa'da bozulan sınırları ve siyasi dengeyi yeniden düzenlemek ve Avrupa'nın geleceğini belirlemek amacıyla Viyana'da bir kongre topladılar (1815). Osmanlı Devleti'nin katılmadığı bu kongreye 90 kadar devlet katıldıysa da kongreye Fransa'nın yenilmesinde etkili olan İngiltere, Rusya, Avusturya ve Prusya hakim olmuştur. Bu kongrede:
Büyük devletlerin istekleri doğrultusunda Avrupa devletlerinin sınırları çizilmiştir.
Fransız İhtilali'nin yaydığı fikirler göz önüne alınmamış ve siyasi emeller öne çıkmıştır.
Sınırların çizilmesinde milliyet, din ve dil faktörleri önemsenmediği için Avrupa'da barış ve huzur sağlanamamıştır.
İngiltere, Rusya, Prusya ve Avusturya, kurdukları düzeni koruyabilmek için aralarında bazı antlaşmalar yapmışlardır.
Şark meselesi ortaya atılmıştır.
Rusya, Osmanlı Devleti'nin paylaşılmasını istemişse de İngiltere'nin çıkarlarına ters düştüğünden kabul edilmemiştir.
Büyük devletler yeni topraklar kazanmıştır.
Mutlak Krallık sistemi devam ettirilmeye çalışılmıştır.
Viyana Kongresi Antlaşması'yla, Belçika ile Hollanda, İsveç ile Norveç birleştiler. Fransa, ihtilalden önceki sınırlarına geri çekildi. Napolyon'un son verdiği hükümet ve krallar ülkelerine dönerek tahtlarına yeniden sahip oldular.
Viyana Kongresi'nden Navarin Olayı'na kadar geçen döneme (1815-1827) Avrupa'da "Yeniden kurmak, düzenlemek" anlamına gelen Restorasyon Devri denilmiştir. Bu dönemde Avrupa'nın büyük devletleri, Viyana Kongresi kararlarını uygulatabilmek ve mutlak krallık yöntemini devam ettirebilmek için kendi aralarında Kutsal İttifak ve Dörtlü İttifaklar kurmuşlardır.
-
Avusturya'nın bu savaştan çekilmesi sonucunda yalnız kalan Rusya, bir yıl sonra barış istedi. İki devlet arasında imzalanan Yaş Antlaşması ile savaş sona erdi (1792). Bu antlaşma ile Kırım'ın Rus hakimiyetine geçişi onaylanmış oldu. Buğ ve Dinyester ırmakları arasında kalan bölge ve Özi kalesi Rusya'ya bırakıldı. Dinyester ırmağı iki devlet arasında sınır kabul edildi. Karlofça Antlaşması'ndan sonra başlayan gerileme süreci, yerini dağılma ve parçalanma dönemine bıraktı.
-
Harfler bir ülkeden öteki ülkeye, bir ulustan öteki ulusa geçerken bir başka gezi daha yapıyor. Taşların üzerinde papirüse, papirüsten mumlu levhalara, mumlu levhalardan parşömene ve parşömenden de kağıda geçiyorlardı. Kumlu toprağa ekilen bir ağaç,killi ve bataklık bir alana ekilen ağaçtan nasıl değişik şekilde büyürse; harfler de taştan kağıda geçen süreçte öylece görünüşlerini ve biçimlerini değiştirdiler. Taş üstünde dik ve dümdüz yükseliyor, kağıdın üzerinde yuvarlaklaşıyordu. Balmumu üzerinde de yıldız biçiminde kıvrıldılar. Balçık üstünde çivileştiler, yıldız iğne biçimi aldılar. Hele kağıt ve parşömen üzerinde sürekli kıllık ve biçim değiştirdiler.
Yazı yazmak için çok çeşitli araçlar kullanılmıştır. Hiç elimizden düşürmediğimiz kağıt kalem dünün icadıdır. Biraz daha öncelere, ilk insanların resimlerden yazının henüz doğmakta olduğu çağlara dönersek o zaman yazı yazmanın inanılmayacak kadar zor olduğu görülür. Çünkü o günlerde bu iş için gereken araçlar yoktu. Herkes, ne ile neyin üzerinde nasıl yazacağını kendisi düşünüp bulmak zorundaydı.
O dönemin araçları arasında taş, koyunun kürek kemiği,balçık yaprağı,çanak çömlek parçaları, yırtıcı hayvan derileri ve ağaç kabukları gibi şeyler hep bu dönemde kullanılıyordu. Bütün bunların üzerine sivriltilmiş bir kemikle ya da çakmak taşıyla kaba bir resim çiziktirmek mümkündü. İslam Peygamberi Hz.Muhammed, kutsal kitap Kuran-ı Kerim'i koyunları kürek kemiği üzerine yazdırmıştı. Eski Yunanlılar, halk toplantılarında oylarını şimdi yapıldığı gibi kağıt üzerine değil de, çanak çömlek (ostrakon)lar üzerine yazarak verirlerdi.
Papirüs bulunduktan sonra bile birçok yazarlar,yoksulluk yüzünden yazılarını çanak çömlek parçaları üzerine yazmak zorunda kalmışlardı. Eski yunan bilginlerinden birinin kitap yazmak için evindeki bütün çanak çömleği kırdığını anlatırlar. görevle Mısır'da bulunan eski Romalı asker ve memurlar; bir aralar, papirüs yetersizliğinden hesap pusulalarını çanak çömlek parçaları üzerine yazmışlardır.
Ama palmiye yaprakları ile ağaç kabukları yazı yazmaya çok daha uygundu. Papirüs bulunmadan çok önce bunların üzerine iğne ile yazı yazılmaktaydı. Hindistan'da bir çok kitap palmiye yaprakları üzerine yazılmıştı. Yaprakların kenarları bir ölçüde kesildikten sonra iplikle dikiliyordu. Bu kitabın kenarları altınla yaldızlanır ya da renk renk boyanırdı. Böylece çok güzel bir kitap meydana gelmiş olurdu. Ormanca zengin olan ülkelerde kayın ve ıhlamur ağacı kabuklarından yapılmış yapraklar üzerine yazı yazılırdı.
Bununla birlikte çok eski çağlardan itibaren bir yazı yazma yöntemi vardır;onu bügünde kullanmaktayız. Bu taş üzerine yazı yazmadır. Taştan kitap, kitapların en uzun yaşamlısıdır. Bunda 4000 yıl önce, eski Mısır mezar tapınaklarının duvarlarına yazılmış olan upuzun hikayeler günümüze kadar gelmiştir.
ÇAMURDAN KAĞIDA DOĞRU
İnsanlar çok eskiden beri taştan daha hafif, ama onun kadar dayanıklı bir "nesne" aradılar. Tunç üzerine yazmayı denediler. Bir zamanlar sarayları ve tapınaklarını süslemiş olan üzerleri yazılı tunç levhaları bugün de görmek mümkündür. Bazen bu levhalardan birinin bütün bir duvarı kapladığı da olurdu. Levhanın iki yüzüne yazı yazılmışsa, levha bir zincirle asılırdı.
Anlatırlar; Fransa'da Blois kentinde, tunçtan bir kilise kapısı vardır. Bu kilise kapısı bir kitabı andırır. Kapının üstünde Kont Etienne ile Blois kenti arasında yapılmış bir antlaşma yazılıdır. Bu antlaşma gereğince halk, Kont'un şatosu etrafına bir duvar çekmeyi kabul ediyor; buna karşılık Kont da şaraptan aldığı vergiyi halka bağışlıyordu. Şarabı içenler çoktan dünyadan göçtüler, etrafındaki duvar yıkıldı. Buna karşılık tunç kapının kanadı üzerinde kazılmış olan antlaşma hala durmaktadır.
Bir ilginç yazı yazma yönetimi daha vardı
Bir zamanlar Dicle ile Fırat boylarında yaşayan Asurlularla Babilliler çok eskiden kullanmışlardı. Koyuncuk'ta, eski başkent Ninova yıkıntıları arasında Austen Henry Layard adlı bir İngiliz, Asur hükümdarı Asur Banibal'ın kitaplığını buldu. Bu, içinde bir yaprak kağıt bile bulunmayan çok ilginç bir kitaplıktır. Bu kitaplığın bütün kitapları lüleci çamurundandı.
Lüleci çamurundan oldukça büyük ve kalın levhalar hazırlanırdı. Yazıcı yazısını üç köşeli sivri çomağıyla bu levhaların üzerine yazardı. Çomak, çamurun içine batırılıp hızla çekilince kalın başlayıp incecik kuyruk halinde biten bir iz meydana gelirdi. Babilliler ve Asurlular böylece çok çabuk yazı yazarak çivi yazısının düzgün ve incecik satırlarıyla levhaları (tabletleri) doldururlardı. Bu iş bittikten sonra daha dayanıklı olması için çömlekçiye verilirdi. Eski Asurlular da çömlekçiler kitap pişirirlerdi. Böylece taş gibi dayanıklı kitaplar oluşurdu.
Asurlular balçık üzerine yalnız yazı yazmazlar, basma da yaparlardı. Değerli taşlardan, kabartma resimlerle süslü merdane biçiminde mühürler kazırlardı. Bir antlaşma yaptıklarında bu merdaneyi balçık tablet üzerinden geçirirlerdi. Böylece tablet üzerinde çok iyi seçilebilen bir mühür çıkardı. Basmalar üzerindeki desenler bugün bu yolla yapılmaktadır. Rotatif basma makinesi de bu türde çalışmakta ve yazılar merdanenin üzerinde bulunmaktadır.
PAPİRÜS BULUNUYOR
Mısırlıların icat ettikleri kitap ise çok garipti. Uzun, çok uzun ve yüz metrelik bir şerit düşünün: Bu şerit kağıttan yapılmışa benzerse de bu genelde "acayip" bir kağıttı. Elinize alıp ışığa tutarsanız,incecik bir çok çapraz çizgilerden yapılmış karelerden meydana geleceği görülecektir. Bir parçasını koparırsınız, gerçekten de tıpkı hasıra benzeyen bir takım-eritlerden örülü olduğu kolayca anlaşılır. Görünüşte bu kağıt; sarı, parlak ve perdahlıdır. Balmumu levhalar gibi kolay kırılabilir de...
Üzerindeki satırlar şeridin uzunluğunca değil de, dikine; onlarca, hatta yüzlerce sütunlar halinde yazılmıştır. Eğer satırlar şeridin uzunluğunca yazılmış olmasaydı, her satırı okumak için şeridin bir başından öteki başına kadar gidip gelmek gerekirdi. Bu garip kağıt kendisinden daha garip bir bitkiden elde ediliyordu. Nil kıyılarının bataklık yerlerinde çıplak, uzun gövdeli ve tepesinde püsküllü olan yine garip görünüşlü bir bitki yetişmekteydi. Bu bitkinin adı papirüstü. Dil bilim olarak da kelime bir çok dilimize geçmiştir. Papier (Almanca ve Fransızca), paper (İngilizce) olarak dünya dillerinde örnekleri vardır.
YAZI YAZMADA İLK ARAÇLAR
Mumu bilmeyenimiz yoktur. Balmumundan bir kitabı görenlerimiz ise çok azdır. Yağ gibi eritilebilen bir kitap, tuğla kitaplardan da, şerit kitaplardan da çok daha yadırgatıcıdır. Romalıların icat ettiği balmumundan kitapların neredeyse geçen yüzyılın başarında, Fransız devrimine kadar kullanıldığını bilenler pek azdır. Balmumundan kitap bizim cep defterimiz büyüklüğünde birkaç levhadan yapılmıştır. Her levhanın ortasında buraya sarı ya da siyaha boyanmış balmumu doldurulurdu. Bu levhaların iki köşesinde delikler vardır. Bu deliklerden geçirilen kurdelalarla, levhalar birbirine bağlanarak bir kitap halini alırdı. Birinci ve sonuncu levhanın dış yüzeylerinde balmumu bulunmazdı. Böylece kitap kapandığında balmumu iç yüzündeki yazıların silinmesinden korkulmazdı.
Bu levhaların üzerine neyle yazılıyordu. Kuşkusuz mürekkeple değil. Bu iş için bir ucu sivriltilmiş, öteki ucu yuvarlaklaştırılmış çelik kalemler kullanılıyordu. Kalemin sivri ucu ile yazar, yuvarlak ucu ile de düzeltir ya da silerlerdi. İşte bizim silmek için kullandığımız lastiklerin ilklerinden biri de buydu. Balmumu yazı tahtaları çok ucuzdu. Dolayısıyla karalamalar, notlar günlük hesaplamalar bunların üzerine yazılıyordu. Roma'ya uzak Mısır'a getirilen papirüs pahalıydı. Bu yüzden de yalnız kitap yapmakta kullanılıyordu.
Ancak şimdi kurşun kalemin ve ucuz kağıdın ortaya çıkışından sonra balmumu levhalardan vazgeçilebildi. Oysa, bir kaç yüzyıl öncesine kadar hiçbir öğrenci kemerinde bir balmumu levha olmadan edemezdi. Daha papirüsün en parlak döneminde ona zorlu bir rakip türemişti. Parşomen!!!
Çok eski zamanlardan beri çobanlıkla geçinilen uluslar yazılarını evcil ve yaban hayvanı derileri üzerinde yazarlardı. Ama derinin yazı yazmaya uygun bir madde;yani parşomen haline gelebilmesi için iyice terbiye edilmiş olması gerekti. Bakın bu nasıl olmuştu:
ANADOLU YİNE ÖNDE
Eski Mısır'ın İskenderiye kentindeki kitaplıkta bir milyona yakın papirüs tomarı bulunuyordu. Bu kitaplığın zenginleşip büyümesinde, Ptolome Sülalesi'nden gelen Firavunlar çok çalışmışlardı. Böylece İskenderiye kitaplığı uzun yıllar boyunca dünyanın en önde gelen kitaplığı oldu. Fakat bir süre sonra bir başka kitaplık,Anadolu'daki Bergama kenti kitaplığı onunla yarışmaya başladı.
O sırda hükümdarlık eden Mısır Firavunu, Bergama kitaplığını acımasızca cezandırmaya karar verdi ve ülkesinden papirüs gönderilmesini yasakladı. Bergama hükümdarı da buna karşılık şöyle bir önlem düşündü: Yurdunun en usta adamlarını yanına çağırıp koyun yada keçi derisinden papirüs yerini tutacak ve yazı yazmaya yarayacak bir madde hazırlamalarını buyurdu. İşte o günden sonra Bergama, dünyaya parşomen satan bir yer haline geldi. Yunanca "pergament adını alan Parşomen,doğduğu kentin (Pergamon) adını alarak böyle icat olmuştu. Kısa bir süre sonra Parşomeni katlanabileceği ve defter haline getirilebileceği anlaşıldı. Ayrı ayrı yapraklardan dikilmiş kitap da böyle ortaya çıktı.
Zamanla Mısır'da Papirüs daha az üretilmeye başlandı. Hele Araplar Mısır'ı aldıktan sonra Mısır'dan Avrupa ülkelerine olan papirüs gönderilişi büsbütün durdu. İşte ancak o gün parşomen kesin bir zafere ulaştı. Bu, pek de olumlu bir zafer değildi. Roma imparatorluğu,bu olaydan bir kaç yüzyıl önce kuzeyden ve doğudan gelen yarı ilkel kavimlerce yıkıma uğratılmıştı.
Bitmez tükenmez savaşlar bir zamanlar zengin olan kentleri ıssız bir duruma getirmişti. Her geçen yıl yalnız bilginlerden değil, okuma-yazma bilenlerinin sayısını da azaltmıştı. Parşomen, kitap kopya etmeye yarayan biricik araç olarak kaldığında, onun üstüne yazı yazacak kişi de hemen hemen kalmamış gibiydi. Romalı kitapçıların büyük kopya işlikleri çoktan kapanmıştı. Yalnız kral saraylarında, ağdalı bir dile mektuplar yazan yazıcılar kalmıştı. Bundan başka, kuytu ormanlar da ya da ıssız vadilerde kaybolmuş manastırlarda sevap işlemek için kitap kopya eden keşişlere de rastlamak mümkündü.
KİTAP...KİTAP!!!
O çağlarda kullanılan mürekkep de Romalıların ya da Mısırlıların kullandıkları mürekkepten ayrıydı. Parşomen üzerine yazmak için deriye iyice sinen ve silinmesi kolay olmayan, özel dayanıklı bir mürekkep icat olunmuştu. Bu mürekkep, bugün de bir çok mürekkeplerin yapıldığı gibi mazı soyundan (mürekkep kozası), demirsülfattan ve reçineden (ya da Arap zamkından) yapılırdı.
İşte artık kağıdın icat edilmiş olduğu günlerden kalma eski bir elyazmasında bulunan ve o zaman ki mürekkeplerin nasıl yapıldığını anlatan bir reçete: "Mazıları bir Ren şarabı içine atarak güneşe ya da sıcak bir yere bırakınız. Elde edilecek sarı suyu bir bezden süzdükten sonra ve mazıları da ezdikten sonra bu suyu başka bir şişeye doldurunuz. Bunu, unla karıştırmış, demir sülfat katınız. sık sık,bir kaşıkla karıştırınız. Güzel bir mürekkep elde etmiş olursunuz. Mazıların yeter derecede, Ren şarabının da mazıların içinde kaybolacak miktarda olması gerekir. İstediğimiz ölçüyü tutturabilmeniz için demir sülfatı azar azar koyunuz. Mürekkebi kaleminizle kağıdın üzerinde bir deneyiniz. İstediğiniz kadar siyah olmadığını görürseniz, koyultmak için bir reçine tozu katınız, sonra da dilediğinizi yazınız!"
Bu eski mürekkebin şaşırtan bir özelliği vardı. O mürekkeple yazıldığından önceleri yazının rengi çok soluk olurdu. Aradan bir süre geçtikten sonra yazı kararırdı. Bizim şimdiki mürekkeplerimiz ise ,içlerine boya katabildiğimiz için daha iyidir. Bu nedenle de bunları yalnız okuyan değil, yazan da iyi görebilir. Bir dönemler nasıl papirüs parşomene yenildiyse,eninde sonunda parşomen de yerini hepimizin bildiği kağıt'a bırakmak zorunda kaldı.
ÇİNLİLER KAĞIDI YAPIYOR
Kağıdı ilk yapanlar, Çinlilerdir. 2000 yıl kadar önce ,daha Avrupa'da Yunanlılar ve Romalılar ünlü Mısır papirüsleri üzerine yazı yazarken, Çinliler kağıt yapmayı çoktan biliyorlardı. Kağıt yapmak için bambu lifleri, bazı otlar ve eski paçavralar kullanılıyordu. Bunları, bir dibek içinde suyla karıştırıp hamur haline getiriyorlardı. Bu hamurdan da kağıt yapılıyordu. Burada kalıp olarak incecik bambu kamışıyla ipekten kafes şeklinde örülmüş çevreler kullanılıyordu.
Kalıbın üzerine kağıt kurumadan biraz dökülüp liflerin birbirine yapışması ve keçe haline gelmesi için kalıp her tarafa eğilirdi. Su, kafesin deliklerinden akar, kafesin üstünde de ıslak kağıt tabakası kalırdı. Bu tabakayı dikkatle kaldırır, bir tahtanın üzerine serer ve güneşe kurutulardı. Sonunda bu kurutulmuş kağıt yapraklarından bir tomarını tahtadan yapılmış bir baskı aracının altına koyarlardı.
Kağıt Asya'dan Avrupa'ya gelinceye kadar birçok yıllar geçti. Bu iş bazı aşamalardan geçti: 704 yılında Araplar, Orta Asya'da Semerkant kentini aldılar. Orada ellerine geçirdikleri bir çok ganimet arasında kağıt yapmanın sırrını da alıp ülkelerine götürdüler. Bu yolla Arapların eline geçen kağıt nedeniyle Sicilya, İspanya ve Suriye gibi ülkelerde kağıt fabrikaları kuruldu. Suriye'nin Avrupalıların Bambiç diye adlandırıldıkları Manbiç kentinde de bir fabrika kurlmuştu.
Arap tacirleri karanfil, biber ve güzel kokular gibi doğu mallarıyla birlikte Avrupa'ya Manbiç kağıdı da götürüryorlardı. Kağıtların en iyisi bütün tabakalar halinde satılan Bağdat Kağıdı sayılıyordu. Mısır'da çeşitli kağıt türleri yapılmaktaydı. Bunların arasında çok büyük tabakalar halinde yapılan "İskenderiye kağıdı"ndan tutun da, güvercin postalarında kullanılan küçücük tabakalara kadar her türlü kağıt vardı.
Bu tür kağıt eski paçavralardan yapılmaktaydı. Siyah benekli bir rengi vardı. Işığa tutulduğunda, yer yer paçavra parçaları bile görülüyordu. Avrupa'nın kendi kağıt fabrikaları ya da o günlerin deyimiyle "kağıt değirmenleri" görülünceye kadar aradan yüzyıllar geçti. Artık XIII. yüzyılda bu tür kağıt değirmenlerini görmek mümkündü.
BASKININ ÖNDERİ
Bu sıralarda Almanya'nın Mayence kentinde Johanm Gensfleich Gutenberg adlı bir adam kendi bastığı kitabı; yani, baskı makinesiyle basılan ilk kitabı gözden geçirmekteydi. Harflerin biçimiyle kitabın düzenli elyazması kitapları çok andırıyordu. Fakat aralarındaki fark yine de uzaktan bile görülüyordu. Siyah ve okunaklı harfler törene çıkmış askerler gibi düzgün ve dimdik duruyorlardı. Yazıcının (hattat) yazı kalemiyle savaşa tutuşan baskı makinesi çok kısa zamanda onu alt etti. Çünkü elle ancak uzun yıllar süresice yapılan kocaman eserler,baskı makinesinde bir kaç günde bastırabiliyordu.
Git gide el yazması bir kitapla baskı makinesinde basılan bir kitap arasındaki benzerlik gittikçe azaldı. Yavaş yavaş harfler yazmak çok zordu. Oysa, baskı makinesi bunu kolayca yapabiliyordu. Böylece kocaman, kalın kitapların yerini baskı makinesinde basılmış, harfleri okunaklı küçük kitaplar aldı.
Elyazması kitaplardaki her resmi, ressamlar yapmak zorundaydı. Baskı makinesinden basılan kitaplarda ise elle yapılan resimlerin yerini gravürler aldı. Yazı yazan makine,yani baskı makinesi, aynı zamandan resim yapan makineye dönüştü. Böylece birkaç saat içinde yüzlerce gravür" yapmak" mümkün oluyordu. Bütün bunlar kitapları ucuzlattı. Günümüzün kitaplarında gördüğümüz başlıklar, iç kapaklar, dış kapakklar, gömme başlıklar, bizi hiç şaşırtmaz. Sayfa başındaki sayılar bize çok doğal görünür. Kelimeleri virgülleri gördüğümüzde de "Bu da ne oluyor" diye şaşırmazsınız herhalde.
Oysa kitaplarda iç kapağın başlığın ,gömme başlıkların ve virgüllerin olmadığı dönemler vardı. Bütün bunların ne zaman ve niçin ortaya çıktığını kesin olarak söylemek bile mümkündür. Sözgelişi, dış kapak 1500 yılında şu nedenle ortaya çıkmıştır. Eskiden kitaplar basılmaz yazılırdı. Bunlar büyük bir çoğunlukla satış için değil,ısmarlama olarak yazılırdı. Bu yüzden kitap yazanın kitabı reklam etmesine hiç gerek yoktu.
Basımevleri için durum daha da farklıydı. Bir basımevi yüzlerce, binlerce sayıda kitap basılıyordu. Hem bu bastığı kitaplar ısmarlama olarak değil,doğrudan doğruya satış içindi. Bu kitaplara alıcı bulmak gerekliydi. Bunun için kitabın adını, birinci sayfaya büyük harflerle basmak gerekiyordu. İşte böylece kitap kapağı ortaya çıkmış oldu. O dönemde kitabın ilk sayfası kitapçı dükkanının kapısına asılırdı. Bu, kitabın çıkışını bildiren bir ilan demekti.
Kitabın çıkışıyla, şu ana kadar elde ettiğimiz bilgilerin çoğunu bu yolla elde etmiş olduk. Kitaplar belki elektronik bir ortama geçebilir. Şu an hali hazırda e-books dediğimiz teknolojik aletler kullanılmakta. Ancak bir geçek var ki, yazının ölümsüzlüğü... Belki sözcüklerin, belki de düşüncelerin eninde sonunda vücut bulacağı ve kullanacağı yazılardır.. Geçmişin zorluklarıyla geleceğimize pencere açarsak, yazının icadını aklımızdan çıkarmayalım.
-
Feodalizm « Genel
Ortaçağda derebeylik sistemi. Büyük toprak mülkiyetine ve toprak köleliğine dayalı, kapitalizm öncesi üretim tarzıdır. Sosyo-ekonomik olarak feodalizm, her derebeyinin başka bir derebeyine bağlı olduğu, toprak mülkiyetinin asil veya derebeyine aktarıldığı, karşılığında belirli hizmetlerin beklendiği, pazar ekonomisinin özgür ve ücretli emek dolaşımının gerçekleşmediği, toprakta çalışan köylünün yer değiştirme özgürlüğünün bulunmadığı toplumsal, hiyerarşik bir düzendir.
Köleci bir toplum düzenin çöküşünden sonra siyasal, ekonomik ve toplumsal bir düzen olarak ilk kez Batı Avrupa'da IX. ve X. yyda ortaya çıktı. Feodalizmin ilk izlerine daha MÖ III. yyda Roma'da rastlanır. Ekonomik ve siyasal baskıların artmasıyla küçük toprak sahibi köylüler, topraklarını en güçlü komşularına satıyorlar, buna karşılık onların korumasını ve maddi yardımlarını görüyorlardı. Merkezi imparatorlukların çöktüğü ve Avrupa'nın parçalandığı yıllarda bu toprak köleliği ve egemen aristokrasi sınıfı gelişti. Burjuva sınıfının güçlenmesi ve 1789 Fransız Devrimi ile sosyo-ekonomik formasyon olarak tüm Avrupa'da hızla çöktü.
-
Sanayi Devrimi « Genel
18. yüzyılın ikinci yarısıyla 19. yüzyılın ilk yılları arasında bir seri buluşun, enerji, tekstil, demir, çelik ve ulaştırma üretimlerini etkilemek yoluyla İngiltere'nin üretim karakterinde meydana getirdiği yapısal değişmedir. Kesin tarih vermek mümkün olmamakla beraber 1760 ile 1829 arasındaki dönemi kapsadığı kabul edilmektedir.
1769 tarihine kadar olan dönemde, ekonomik faaliyet, iki ana akım üzerinde toplanmış bulunmaktaydı: Tarım ve ticaret. Bu tarihe kadar iktisadi hayatın ana faktörleri, köylü, tüccar, lonca mensubu gibi kimselerdi. Fabrika işçisi yoktu. Sanayi kapitalisti de iktisat sahnesine çıkmış değildi. Zenginlerin çoğu servetini bir şey imal etmekle değil, ticaret, nakliyat ya da borç para vermekle yapmışlardı.
Sanayi Devrimi'nin Kara Avrupası'nda değil de İngiltere'de başlamasının nedenlerini anlayabilmek için İngiltere'yi Avrupa'nın birçok ülkesinden ayıran farkları incelemeliyiz. Bunlardan birincisi, İngiltere'nin bu ülkelere göre daha zengin oluşudur. Bir yüzyıl süren keşifler, esir ticareti, korsanlık, ticaret ve savaşlar, İngiltere'yi dünyanın en zengin devleti haline getirmiştir. İngiltere'deki zenginlik, yalnız asillerin elinde değildi; ortanın üstünde geniş bir ticaret burjuvazisine yayılmış bulunmaktaydı.
İkincisi, İngiltere, feodal toplumdan ticari topluma başarılı bir geçişe sahne oldu. Toprağa dayanan eski kuvvetle, paraya dayanan yeni kuvvet arasında çıkar çatışmaları olmasına karşılık, İngiltere'yi yönetenler, piyasa ekonomisine karşı çıkmak yerine, oradan gelen taleplere uyma yolunu seçmişlerdi.
Üçüncüsü, İngiltere'nin fen ve mühendislik alanındaki çalışmaların en büyük destek ve teşvik bulduğu yer olmasıdır. Bunlardan başka, kömür ve demir yataklarının zenginliği, icatları tespit eden ve koruyan milli bir patent sisteminin kurulmuş olması gibi nedenler de sayılabilir. Ancak bütün bu faktörleri harekete geçiren, bir grup yeni insanın iktisat sahnesine çıkmasıydı. Yeni insanlar her şeyden önce müteşebbisti.
Sanayi Devrimi'nin etkileri, üretimi arttırması ve uzun dönemde iktisadi refahı geliştirmesidir. Sanayi Devrimi, fiziki sermayenin genişlemesine ve emek verimliliğinin geniş çapta artmasına yol açan bir süreçti.
-
Casanova « Genel
Bohemya'nın kuzeyindeki kırık dökük şatoda, bir avuç insana verilen akşam yemeği, makarna, kereviz ve portakallı ördek gibi garip bir bileşimden oluşuyordu. Yemeğin konukları ise mönüden de daha garip bir topluluk oluşturmaktaydı: Hollandalı Protestan bir papaz, bir yardım kuruluşu görevlisi, bir taksi şoförü, bir tarihçi ve de bir mimar.
Ne var ki, meslekleri birbirleriyle ilintili olmayan bu insanlar, o gece ortak bir amaçla orada toplanmışlardı. Casanovacı olarak bilinen bu konuklar, dünyanın en ünlü çapkını Seingalt Şövalyesi Giacomo Girolamo Casanova'ya tutkuyla bağlıydılar ve ona olan bağlılıklarını kanıtlamak üzere bir araya gelmişler, ölümünün 200. yılında onu en çok sevdiği yemekleri yiyerek anmak istemişlerdi.
Bu özel gece için Utrecht'ten kalkıp gelen Papaz Marco Leeflang, "Çok sevdiği Madeira şarabını içip, geceyi yine onun çok hoşlandığı kakao ve antep fıstığıyla noktaladık," diyor.
Dux olarak da bilinen Duchov, Casanova'nın yaşamıyla hiç bağdaşmayacak türde bir yer. Avrupa'da hava kirliliğinin en yoğun olduğu, kömür ocaklarının izlerini taşıyan bu yere, Casanova'nın bile 1785'te gönülsüzce konuk olduğu biliniyor. O sırada 60 yaşına basan Casanova, doğduğu yer olan Venedik'i çocukluğunda terketmiş ve kimi kez at sırtında, kimi kez faytonla Avrupa'yı baştan başa gezmişti.
Düellolar, zindana atılmalar, gözü pek kaçışlar, kellesinin uçurulmasından kıl payı kurtulmalar, uçarılıklar ve birkaç kez frengiye yakalanmalardan oluşan dolu dolu yaşamı sona ermek üzereydi. Meteliğe kurşun atan, erkeklik gücü tükenmiş, yaşının bilincine tüm çıplaklığıyla varmış biri olarak Casanova, mason bir dostunun önerisini kabul ederek Duchov Kitaplığı'ndaki görevine başladı. Casanova'nın yaşamının, büyüsünün bozulduğu ve yaşlılığın kendisini iyice duyumsattığı, en gizemli, belki de en büyüleyici dönemi de böylece başlamış oldu.
Ünlü aşığı 10 yaşından beri yakından inceleyen ve "Casanova'nın Dünyası" başlıklı yapıtı kaleme alan Profesör Josef Polisensky, "Yaşamının Bohemya'nın geçen bölümü büyük ölçüde gözardı edildi. Bu dönemde Casanova, ilk kez düzenli bir gelir elde edip, yazmaya başladı. O dönem olmasaydı belki kimse onu tanımayacaktı," diyor.
Kendisini 12.000 kitaplı kitaplığa kapatan Casanova, yaşamını sorgulamaya başladı ve günde 13 saatini, yalnızca kakao içmek için kısa aralar vererek, 12 ciltlik "Histoire De Ma Vie-Yaşam Öyküm" adlı yapıtı kaleme almakla geçirdi.
Profesör, Casanova'nın aşk serüvenlerinin fazlasıyla abartıldığından, günce yazarlığı ve düşün adamı yönünün gözardı edilmesinden yakınıyor. "132 kişinin gönlünü fetheden Casanova, cinsel açıdan 35 yıl etkinliğini sürdürdü. Bu da benim hesaplarıma göre, yılda üç dört aşk serüveni anlamına geliyor; bence ortada öylesine abartılacak bir durum yok." diyor.
Dar görüşlü Bohemyalılar, bu "koyu benizli" yabancıya herkesin ilgisini çeken "azgın biri" gözüyle baktılar; bu nedenle, cinsel yaşamı herkesin diline düştü.
1.80'e yakın boyuyla, o dönem için oldukça uzun sayılırdı. Battaniyeleri kendisi için özel olarak battal boyda yaptırtılmıştı, ama yatağında boylu boyunca uzanıp yatması olanaksızdı; başının altına üç yastık yerleştirip uyurdu. Hep göz kamaştırırdı.
Yaşlıyken bile göz kamaştırıcı bir görünüme sahip olan Casanova, kadınsı giyinmekten, sevgililerinin de erkek gibi giyinmelerinden hoşlanır, "dölyatağından" yoksun olduğundan yakınıp dururdu. Gelgelelim Duchov Halkı, onun ipek ceket ve çoraplarını, ışıltılı toka ve kemerlerini, balolarda giydiği beyaz tüyünü ve Nuh Nebi'den kalma dans figürlerini alaya alırlardı.
Dillere destan aşk serüvenlerine karşın, "her yeni yarışta atının tökezleyeceği" korkusu, Casanova'yı yiyip bitiriyordu. Ünlü fahişe La Chapillon tarafından reddedildiği ve kendisini Thames Irmağı'na atmak istediğinden beri, 22 yıl boyunca "gün be gün güçten düştüğü" duygusuyla yaşayan ve "ne denli çaba harcarsa harcasın, artık hiçbir kadının gönlünü fethedemediğini" düşünen ünlü çapkın, Duchov'a geldiğinde belki de bu yüzden evlenmemeye yemin etmişti. Yine de ortalık, onun yoldan çıktığı yönünde söylentilerle çalkalanıyordu.
Ölümünden iki yıl önce kapıcının kızını gebe bırakmakla suçlandı. Şatodaki görevlilerden biri, "önceleri, bunun doğru olmadığını bile bile, herkesin onun 71 yaşındayken bile böylesi bir yeteneğe sahip olduğunu düşünmesinden onur duyar gibi bir hali vardı," diyecekti.
Casanova, alay konusu olduğunun ayırdına varıncaya dek bu duyguyla kasım kasım kasılıp, kibirlendi. Öyle ki, gebe bıraktığı kıza, çocuğun babasının kendisi olduğunu kanıtlarsa onunla evleneceğini söyleyecek kadar ileri gitti. Sonunda kız gerçek babayı itiraf etti ve ardından onunla evlendi.
Casanova'nın bundan sonraki yaşamı aşk dolu, ateşli günler yerine, küstahlığı ve sürekli dalga geçen tavrıyla onu bıktırıp usandıran uşağıyla boğuşarak geçti. Artık eskisi gibi bir sorun olduğunda, kenti terkedemediğinden, kendisini orda kıstırılmış hissediyor, öfkesini iğneleyici mektuplar yazarak yatıştırmaya çalışıyordu.
Sağa doğru eğik, inci gibi yazısıyla Fransızca yazdığı, ancak sahibine gönderilmeyen bu 19 mektupta Casanova, uşağının "doğuştan bir centilmen olmamasına karşın, bilim ve yazıya gönül vererek sonradan centilmen olan" adama gereken saygıyı göstermediğinden yakınıyordu.
Casanova, zaman zaman da aşçının yemeği yüzüne gözüne bulaştırmasından, seyis yamağının kendisine kötü bir araba vermesinden, ya da Kont'un av köpeklerinin gece boyunca havlayıp kendisini uyutmamasından yakınıyordu.
Yalnızca yazarak mutlu oluyordu. Odasına çekilip sevdiği kadınlarla ilgili anılarına dalıyordu. 1745'te Korfu'da tanıdığı Adriana Foscarini'ye duyduğu hayranlığı ve toz haline getirilmiş saçlarını nasıl yuttuğunu anımsıyor, tutku dolu yaşamını buna bağlıyordu; ya da 1747'de Viyana'ya gittiğinde İmparatoriçe Maria Theresa'nın törelere aykırı cinsel davranışların engellenmesi amacıyla kurduğu "İffet Kurulu" nu düşünüyordu.
Casanova, göz kamaştırıcı salonlarda, gondollarda, faytonlarda, ağıllarda birlikte olduğu kadınları anımsadıkça, kendinden geçiyordu. Herkesin sandığından farklı olarak, kadınlarıyla yalnızca bir yemek-yatak ilişkisi içinde olmayan Casanova'nın onlara bakışı da son derece farklıydı.
Anılarını dile getirdiği yapıtın 11. cildinde, "Yaşlandıkça kadınlarda beni en çok çeken şey, onların zekâları oldu," diyen Casanova, son "mektup aşkı" 22 yaşındaki Cecile von Roggendorf'a da gerçek aşkın tensel hazla bir ilintisi olmadığını yazıyordu.
Kadınları Anlıyordu
Kadınların duygularını çok iyi kavrayabiliyor, 18. yüzyılda kimsenin bilmediği adet öncesi gerginlik konusuna değinerek, "Bu dönemde kadınlar, son derece sinirli ve kırılgan olurlar, kendilerine sevecenlikle yaklaşılmasını isterler," diyordu. Ne var ki Casanova, yaşamında en önemli rolü oynayan ve sürekli etkilemeye çalıştığı kadına, hiçbir zaman ulaşamadı. Bu kadın, oyunculuğunu gerek sahnede, gerek yatakta büyük bir başarıyla sergileyen ve oğlunu doğumdan sonra terkeden, güzeller güzeli annesi Zanetta Casanova idi.
Oğlunu arada sırada gördüğünde bile onu sürekli aşağılar ve eleştirirdi. Casanova, Duchov'dayken anne ve babasından uzak olarak yaşadığı sancılı günlerini anımsar, annesinin kayıtsızlığını ve onu güldürdüğünde duyduğu mutluluğunu unutmazdı.
Casanova, salt annesinin gönlünü çelebilmek amacıyla, konuşma sanatının inceliklerini öğrenmişti. Casanova'nın annesine duyduğu tutku ve sevgililerini için için kıskanmasında Oedipus karmaşasının izleri açıkça seziliyor.
Çek bir ruhbilimci, Casanova'nın kendisini annesine kabul ettirme duygusunun, onun kadınlarla olan ilişkisini de etkilediğine dikkat çekiyor. Gerçekten de Casanova, anılarının giriş bölümünde, "Karşı cins için yaratıldığım duygusuyla, kendimi o cinse sevdirmek için yaşamım boyunca elimden geleni yaptım," diyordu.
Casanova'nın son yılları, salt acı ve sefalet içinde geçmedi. Goethe, Schiller ve genç Beethoven'i konuk etti. Bu arada bir sabun fabrikasının tasarısını gerçekleştirdi ve Prag Halkı'na Fransızca öğretmek amacıyla bir "gramer piyangosu" düzenledi. Bunun dışında, ütopik serüven öyküsü "Icosameron" ile bilimkurgunun ilk tohumlarını attı ve aydınlanma, tanrıtanımazlık ve genç kadınların eğitimi üzerine incelemeler kaleme aldı.
Mozart, Prag'da "Don Giovanni" operasını bestelediği sırada Casanova, kendi aşk serüvenlerinden esinlenerek söz konusu operanın librettosu için birkaç satır karaladı. Dahası, gezme tutkusunu dizginleyemediğinden, yanına koca yastığını, iki ananas ve iki de sülün alarak sık sık gece yolculuklarına çıktı. Bu yolculukları sırasında bir keresinde Bohemya-Saksonya sınırında, Dresden Sanat Galerisi'nden çalınan Correggio'nun Madonna tablosunu arayan gümrük memurları, onu anadan doğma soydular.
Casanova, oldu olası soylu sınıfına yaranmaya ve onlardan biri olmaya çalıştı. Kuzey Bohemya'da yaşadığı ve oranın yıldızı olduğu son günlerinde, bu düşünü gerçekleştirme olanağını buldu. Kuzey Avrupalı kaymak kesimin uğrak yeri olan ılıca kenti Teplice'i sık sık ziyaret etti. Bugün Teplice, Çek fahişelerin cirit attığı bir yer.
Casanova'nın ölüm nedeni, uzun süredir Casanovacıların üzerinde tartıştıkları bir konu. Kimi, bunu gırtlak kanserine bağlarken, kimileri de ölüm nedeninin prostat kanseri ya da zührevi hastalıklar olduğunu öne sürüyor.
Casanova, son mektubunu kendisine ölümünden kısa bir süre önce çorba, kırmızı şarap ve bir İncil gönderen Elise von der Recke'ye yazdı. Bu mektubunda, "İyileşirsem yalnızca senin olacağım. Ama benim gibi birini ne yapacaksın?" diyordu.
Casanova, bugün de şatoda sergilenmekte olan, gül motifli koltuğunda son soluğunu verdi. Onu 57 yaşındayken sürgüne gönderen İtalyanlar, 80'li yılların sonlarından beri bedeninin Venedik'e getirilmesine çalışıyorlar.
Ne var ki, yaşamı boyunca herkesi şaşkınlığa uğratan Casanova'nın ölümü de aynı etkiyi yarattı. Papaz Leeflang, 80'lerde kahramanının şato yakınlarındaki gömütünü bulmak amacıyla bir medyum tuttu. Casanova, ruhunu çağıran medyuma, "Kemiklerim pek önemli değil, ama benimle birlikte gömülen çok önemli belgeler var," diyordu.
Komünist yetkililer, Sovyet Ordusu'na ait bir anıtın yanıbaşındaki bir yerin, belli bir derinlikte kazılmasına izin verdiler. Gelgelelim, kazı sonucunda bulunan tek şey bir inek dişi oldu. Medyum, gözyaşlarını tutamadıysa da, görüntü hiç kuşkusuz Casanova'nın etkileneceği türdendi.
O gece, onuruna verilen yemek de Casanova'yı kesinlikle kahkahaya boğardı. Çünkü yemekten önce Bohemya piskoposu terkedilmiş şatoda, onu kutsayan bir ayin gerçekleştirmişti. Bu da, yeniyetmelik yıllarında iki rahibenin kızlığını bozan birinin bağışlandığının en iyi göstergesiydi. Ayinin yapılmasını öneren Papaz Leeflang, "Bu öneri karşısında Piskopos'un dehşetle irkileceğini sanıyorduk, ama sanırım Casanova'nın anılarını okumaya henüz vakti olmamıştı," diyor.
-
Elvis Presley « Genel
Elvis Aaron Presley, 8 Ocak 1935�de Tupelo, Missisippi�de doğdu. Çocukluğu boyunca Pentecostal Kilise Korosu'nda şarkı söyledi. 1948 yılında ailesi Memphis�e yerleşti. Blues ve caz müzikle tanışması ve bu müzik türlerine ilgi duyması onu şarkı söylemeye itti.
1953 yılında liseden mezun olduğunda, daha 18 yaşındayken müzik firmalarının kapısını aşındırmaya başlamıştı. "My Happiness" ve "That�s When Your Heartaches Begin" parçalarını annesine doğum günü armağanı olarak yazmıştı. Memphis Recording ve Sun Recording�e giderek sesini dinlemelerini istedi. Plak yapımcısı ve müzik şirketi sahibi Sam Phillips, Elvis�in ses tonundan ve müzik tarzından çok etkilendi. 1954 yılında Gitarda Scotty Moore, bas gitarda Bill Black ile birlikte ilk stüdyo kayıtlarını yaptılar.
"That's All Right" ve "Blue Moon of Kentucky" blues tarzında hareketli rock�n roll parçalarıydı. Sun Records�la yaptığı kontrat, RCA Record firmasına satılınca yavaş yavaş kariyer basamaklarını tırmanmaya başlamıştı. Bu sıralarda çıkardıkları 5 single gençlerin ilgisini çekerek, müzik listelerinde ilk 10'a girmeye başlamıştı. Bu 5 single içinde en ilgi çeken parça ise "I Forgot to Remember to Forget" tı ve country listelerine 1 numaradan girmişti.
"Heartbreak Hotel" parçası ise Elvis Presley�in tekrar müzik listelerine girip 8 hafta boyunca listelerde kalmasıyla son buldu. Ed Sullivan�ın televizyon programına çıkan Elvis Presley, hareketleri ve konuşmasıyla ilgi çekti. Bu ilginin farkına varan ve onların direk kalplerinde son bulan parçalarla karşılık veren Elvis, bu dönemde "Don't Be Cruel", "Hound Dog", "Love Me Tender", "All Shook Up" ve "Jailhouse Rock." parçalarını yaptı.
"I Want You, I Need You, I Love You" parçasıyla 11 hafta boyunca listerde kalan Elvis, hızla yükseliyordu. 1956 Kasım�ında "Love Me Tender" filmyle kamera karşısına geçti; böylece ileride 31 filmde yer alacağı Hollywood stüdyolarıyla tanışmıştı. Bu filmden iki ay once Ed Sullivan�ın televizyon programında "Love Me Tender" ı televizyon ekranlarında onu izleyen 54 milyon izleyici önünde söyleyerek ününe ün katmıştı; artık Amerika onu konuşmaya, onu dinlemeye başlayacaktı.
1973 yılında eşinden boşanan Elvis Presley, 1977 yılında Indianapolis�deki son konserinden sonra 16 Ağustos 1977 tarihinde öldü. Ölümünden sonra açıklama yapan Doktor Jerry Francisco, ölümüne kalp yetmezliğinin neden olduğunu söyledi. Tüm dünyada büyük üzüntü yaşayan hayranları, Elvis Presley�i rock�n roll müziğin öncüsü, kralı ve babası olarak ilan ettiler.
-
Odisseus « Genel
Eski Yunan mitolojisi kahramanı, İthake'nin efsane kralı.
Yunan efsanesine göre Odisseus (Ulyssus), Antikleia ile Laertes'in oğ*ludur ve İthake krallığını babasından miras almıştır. Ona Telemakhos adında bir oğul veren Penelope ile ev*lendikten sonra Odisseus, Truva'ya karşı savaşa katılır. Şehrin kuşatma*sı sırasında, dev boyutlu tahta bir at yapılmasını o akıl eder, askerleriyle birlikte bu atın içine girer; Truvalılar, bir şeyden kuşkulanmaksızın atı şehre alırlar ve böylelikle Yunanlıla*ra zaferi kendi elleriyle sunmuş olurlar.
Bunun üzerine vatanına dönmek isteyen Odisseus, on yıl sürecek tehli*keli bir yolculuğa başlar (Homeros'un destanı Odisseia'mn konusu işte bu yolculuktur). Hain tek gözlü dev kurnazlıkla, Polyphemos'un tek gö*lünü patlatır; Sirenaların şarkısına karşı direnir ve yol arkadaşlarını do*muz yavrusuna dönüştüren büyücü kadın Kirke'den kaçıp kurtulur. Ün*ce su perisi Kalypso, sonra da Nausikaa tarafından konuk edilir, sonun*da İthake'ye döner; orada krallığına ve karısına göz koyanların hepsini öl*dürür.
Cesareti ve zekâsıyla yazgısını yen*meyi başaran bu efsane kahramanı, Homeros'tan beri birçok şaire ve res*sama esin kaynağı olmuştur.
-
Tütünün Tarihçesi « Genel
Venezuela yakınlarında, Antiller'e bağlı küçük bir ada olan Tobago'nun ilk yerlileri, kırmızı ya da erguvan rengi çiçekler açan güzel bir bitkinin yapraklarını kurutuyor ve dinsel törenlerde bu kurumuş yapraklan ateşe atarak çıkan dumanları içlerine çekiyorlardı.
İspanyol fetihçilerinin keşfettiği bu bitki, XVI. yy.ın sonlarında Avrupa'ya getirildi ve tütün kullanma alışkanlığı hızla yayılarak moda oldu. O zamanlar tütün ya pipoyla içilir ya da çok ince kıyıldıktan sonra enfiye halinde burna çekilirdi. Tütünden sigara yapılması çok daha sonraki yıllara rastlar.
İspanya'da Fransız elçisi olan Jean Nicot, tütünün bileşimindeki alkaloitin tedavi edici bazı özellikler taşıdığını fark ederek bu alkaloite kendi adını verdi (nikotin). Hattâ, migren ağrılarını geçirmesi için Catherine de Meclicis'e ilaç olarak tütün tozu gönderdi.
bir devlet tekeli
Önceleri ilaç olarak kullanılan tütün, tedavi edici özellikleriyle kısa sürede ün yapmıştı: çoğu ülkelerde tütün satışının yasaklanmasına, din adamlarının tütün içenleri aforoz etmesine, hattâ Murat IV devrinde Osmanlı İmparatorluğu'nda konulan tütün yasağının idama varacak kadar ağır cezalara bağlanmasına rağmen alışkanlığın önü alınamamış ve sonunda çoğu hükümetler bu keyif verici maddeyi bir gelir kaynağı haline getirmeyi tercih etmişti.
Nitekim başlangıçta tütün ithalini tekeline alan (1862) Osmanlı Devleti, sonradan ithalâtı yasaklayarak yerli tütün ekimine tekel koydu. 1923'ten beri tütün alımı, tütün, sigara yapımı ve satışı devletin elindedir.
-
Jeanne d'Arc « Genel
Fransızların kadın kahramanı (1412-1431).
Jeanne, hali vakti yerinde bir Fransız köylü ailesinin kızıydı. Küçük yaşından beri çok dindar, ancak öğrenim görmemiş bir çobandı. On yedi yaşındayken kendisini, Chinon'a, Charles VII'nin yanına götürmelerini sağladı. Krala, Fransa'yı kurtarmak ve İngilizleri ülkeden kovmak için kendisine emir veren seslerin Tanrı'dan geldiği inancını benimsetti.
Charles, VII, ona bir zırh, bir sancak bir de seyis vererek ordusuna katılmasına izin verdi. Jeanne, 8 Mayıs 1429'da Orleans'ın İngiliz ordularından kurtarılmasına yardımcı oldu ve çeşitli muharebelere katıldı. Sonunda Burgonyalıların eline düştü ve onlar tarafından İngilizlere teslim edildi.
Büyücülükle suçlanan Jeanne, Rouen'da toplanan bir kilise mahkemesinde bir süre direndikten sonra, kendisinden beklenen itirafta bulundu. Diri diri yakılmağa mahkûm edildi; 30 Mayıs 1431'de Rouen'da öldürüldüğünde on dokuz yaşındaydı. 1456'da, Jeanne d'Arc temize çıkarıldı. 1920'de Katolik Kilisesi tarafından azizler mertebesine yükseltildi.
[Üyeler Mesaj Yazmandan Misafirlerde Kayıt Olmadan Link GöremezlerKayıt İçin Tıklayın ! ]
Jeanne d'Arc'a işkence edilişini gösteren bir XV.yy. minyatürü. Adı din uluları arasına yükseltilen bu kızın öyküsü, Fransızları ve bütün Hıristiyan tarihçileri ilgilendiregelmiştir. Pek çok yazar ve film yapımcısı eserlerinde, onun hayat öyküsünden ve benimsediği davadan esinlenmişlerdir.
-
Karl V « Genel
«Şarlken» de denir (1500-1558), İspanya kralı ve Kutsal Roma-Germen imparatoru.
[Üyeler Mesaj Yazmandan Misafirlerde Kayıt Olmadan Link GöremezlerKayıt İçin Tıklayın ! ]
On altı yaşında Carlos I adıyla İspanya kralı, on dokuz yaşında Kutsal Roma-Germen imparatoru olan, üç hanedanın vârisi Karl V, son derece geniş topraklara hükmediyordu: ispanya ve sömürgeleri, Flandre, Avusturya ve Almanya. Böylesine geniş ve dağınık imparatorluk, varlığını ve birliğini yalnız imparatorun kişiliğine borçluydu.
Toprakları Fransa'yı dört bir yandan kuşattığı için, Karl V, Fransa'nın en büyük düşmanıydı. Otuz yılı aşkın bir süre François I ile savaştıktan, hattâ onu Pavia'da tutsak aldıktan (1525) sonra, François I'in vârisi Henri II ile de savaştı. Ayrıca, Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu'nun din bütünlüğünü korumak için Protestan prenslerle ve Türklerle çarpıştı. Sayısız başarılarına rağmen Karl V, sonunda bütün girişimlerinde yenik düştü: Fransa'dan bir karış bile toprak alamadı, Alman prensleri büsbütün güçlendiler, Türkler ise Akdeniz'deki egemenliklerini sürdürdüler.
Yorgun ve hasta düşen Karl V, oğlu Felipe II (1555) ve kardeşi Ferdinand (1556) lehine tahttan çekildi: imparatorluğun birliği artık kesin olarak bozulmuştu.
-
Coğrafi Keşifler « Genel
Bilinmeyen, bir anlamda esrar ve tehlike demektir, ama aynı zamanda, akla gelmedik zenginliklere ulaşma olanağını da kendinde taşır. İşte bu yüzden, bütün keşif gezilerinin temelinde rastlantılar, çıkar duygusu ve insanların karşı konulmaz merakları yatar.
Tarihöncesi'nde yaşamış uzak atalarımıza göre Evren, yaşamlarını sürdürmeğe çabaladıkları topraktan ibaretti ve hayal güçleri, onları bu toprağın sınırlarını aşmağa zorlamıyor, ancak yaşamayı sürdürecek olanaklar tükenince yeni yerler aramağa davranıyorlardı. Böylece, otuz bin yıl kadar önce, Asya'da yaşayan avcı grupları av hayvanlarının göçünü izleyerek Amerika'ya gidip yerleşmişlerdi.
Mutlu Odisseus Gibi...
Dünyanın keşfine, ilkel beslenme kaygılarından büsbütün uzak nedenlerle ilk çıkanlar. Mısırlılar oldu. M. Ö. 3000 yıllarında, yeni ticaret pazarları bulma amacıyla, Afrika kıyılarını dolaşmağa başladılar. Filoları böylece Etyopya'yı, sonra M.Ö. 1500'lerde Zambezia'yı keşfetti.
Milattan önce 600 yıllarına doğru, firavun Nekao'nun gönderdiği Fenikeli gemiciler üç yılda Afrika Kıtası'nın çevresini dolaşmayı başardılar: Kızıldeniz'den yola çıkıp «Herkül Sütunları» (bugünkü Cebelitarık Boğazı) yoluyla Akdeniz'e girdiler. Kartacalılar da uzaklara seferler yaptılar: M.Ö. 500'de Hannon komutasına verilmiş büyük bir donanma, Afrika'nın batı kıyılan boyunca Gine Körfezi'ne kadar gitti.
Bunların hepsi de her şeyden önce geçtikleri yolların gizemini korumağa kararlı tacirlerdi. Bunun için yolda rastladıkları gemileri batırmaktan veya sözde rastladıkları korkunç canavarların öykülerini anlatarak rakiplerinin cesaretini kırmaktan çekinmiyorlardı.
[Üyeler Mesaj Yazmandan Misafirlerde Kayıt Olmadan Link GöremezlerKayıt İçin Tıklayın ! ] [Üyeler Mesaj Yazmandan Misafirlerde Kayıt Olmadan Link GöremezlerKayıt İçin Tıklayın ! ] [Üyeler Mesaj Yazmandan Misafirlerde Kayıt Olmadan Link GöremezlerKayıt İçin Tıklayın ! ]
(Solda) Güney Amerika'da Rio de la Plata'nın ağzı, 1516'da Diaz de Solis tarafından keşfedildi. XVI. yy.da yapılmış bu elyazması harita yörenin coğrafyasını gelişigüzel gösteriyor.
(Ortada) Büyük bir denizci olan Alfonso de Albuquerque (1453-1515), Portekiz bayrağını Hint Okyanusu'nda dalgalandırmıştır.
(Sağda) Portekizli Vasco de Gama (1469'a doğru-1524), Ümit Burnu'nu aştı, Mozambik'te bir ticaret kolonisi kurdu ve Hindistan'a ulaştı; Hindistan genel valiliğine atandı.
Bu hayali canavarların, Yunanlıların ilk gezi hikâyelerinde büyük bir yeri vardır ve Yunan mitolojisinin bir bölümü bunlardan doğmuştur; Odisseia'da anlatılan Odisseus'un serüvenleri buna örnektir. Bunanla birlikte, bazı serüvenlerin gerçek yanı vardır: sözgelimi Massilia'lı (geleceğin Marsilya'sı) bir Yunan gemicisi, M.Ö. IV. yy.da İzlanda'ya kadar gidebilmiştir.
Kara parçalarının iç bölgelerinin keşfi genellikle kahraman öncüler sayesinde oldu, Yunanistan'dan yola çıkarak Hindistan'a ulaşan Büyük İskender bunun en iyi örneğidir. Romalılara gelince, onlar, her şeyden çok Avrupa ile ilgilendiler ve Tuna'dan İskoçya'ya (o tarihlerde Dünya'nın ucundaki toprak anlamına Koledonya deniyordu) kadar gezdiler.
Miladın başlangıcında Mısır'da yerleşmiş bir Yunan astronomu, Ptolemaios, çağının coğrafya bilgilerinin bir özetini yaptı. Hazırladığı harita, Avrupa'nın tamamını, Kuzey Afrika'yı ve Asya'nın bir bölümünü kapsıyordu; yüzyıllar boyunca bu harita, coğrafyacıların yararlanabileceği tek ciddi belge olarak kalmıştır.
Büyük Keşifler
Bütün Ortaçağ boyunca, Hıristiyan âleminde Dünya haritası, sadece cenneti ve cehennemi bulunan bir Dünya'nın tasvir edildiği teorik bir şemadan, bir süsten ibaretti. Halbuki bu dönemde, IX. yy.da Vikinglerin keşifleri önemli sonuçlara ulaşmış, bunlar 982'de İzlanda'dan geçerek Grönland'a ve 1000 yılında da Vinland'a (belki Newfoundland Adası) gelmişlerdi. Ne var ki bu keşfin önemi, Avrupa'da herhangi bir yankı yaratmadı ve ancak İskandinav ülkelerinde ilgi uyandırdı.
Avrupalıların Amerika'ya sızmaları gerçekten, XV. yy. sonlarında Kristof Kolomb'un serüveniyle başladı. «Yeni Dünya»nın güney kesiminin fethi, İspanyol Conquistadorlarının (Cortes, Pizarro) eseri oldu: bunlar, eski Kızılderili imparatorluklarını yok ederek birkaç yüzyıl yürürlükte kalacak bir sömürge düzeni kurdular. Kuzey Amerika'nın keşfedilmesi ve fethedilmesi ise özellikle Fransızlarla (Jacques Cartier, Samuel de Champlain) İngilizlerin (Venedikli Jean Cabot) eseri oldu ve bu iki ulus uzun süre, sonradan Amerika Birleşik Devletleri ve Kanada'nın kurulacağı bu topraklardan kimin yararlanacağı konusunda birbiriyle çatıştı.
Dünya'nın öbür ucunda ise, gözüpek gezginler Ortaçağ'ın sonlarından itibaren, «İpek Yolları»nı aradılar ve bu yollardan doğuya ulaşmağa çabaladılar. Bunlar, ya efsanevi Büyük Han İmparatorluğu'nda Hıristiyanlığı yaymağa çalışan Willem Van Rubroek gibi din adamları, ya da Venedikli Marko Polo gibi tacirlerdi. Marko Polo, uzun süre Çin'de kaldı ve anlattığı göz kamaştırıcı serüvenleriyle birkaç gezgin kuşağının merakını ve hayal gücünü kamçıladı.
XIV. yy.da Asya'ya giden deniz yolunu açma onuru ise Portekizlilere aittir. Portekizliler, Afrika'nın batı kıyılarını sistemli bir biçimde araştırdılar. 1487'de Bartolomeo Dias «Fırtınalar Burnu»nu (Ümit Burnu) aştı ve on bir yıl sonra Vasco de Gama bu yoldan, Afrika'nın doğu kıyısı boyunca yukarıya doğru çıkıp Hindistan'a ulaştı. Portekizliler oradan, Arapların aleyhine, ticari etkilerini ta Selebes Adaları'na kadar yaydılar, yerleştiler.
Bir başka Portekizli, Macellan ise, XVI. yy. başlarında, İspanya hesabına ilk Dünya turunu tamamladı. Yazık ki, bugün adını taşıyan boğazı binbir güçlükle aştıktan sonra, keşif gezisini sona erdiremeden öldü.
[Üyeler Mesaj Yazmandan Misafirlerde Kayıt Olmadan Link GöremezlerKayıt İçin Tıklayın ! ] [Üyeler Mesaj Yazmandan Misafirlerde Kayıt Olmadan Link GöremezlerKayıt İçin Tıklayın ! ][Üyeler Mesaj Yazmandan Misafirlerde Kayıt Olmadan Link GöremezlerKayıt İçin Tıklayın ! ]
(Solda) Fransız Jacques Cartier (1491-1557) ile arkadaşlarının Kanada'ya çıkışını canlandıran bir resim.
(Ortada) Kristof Kolomb'un üç karavelası. Kolomb bu tekne desenlerini eliyle çizmiştir. Kolomb Kitaplığı, Sevilla, İspanya.
(Sağda) Macellan'ın (1480-1521) yolculuk öyküsünü canlandıran bir resim, Pigafetta'nın eseri. İlk Dünya turunu gerçekleştiren Portekizli denizci, 1520'de, Amerika'nın güney ucunda, sonradan kendi adını alacak olan boğazdan geçmiştir.
Dünya'nın Tanınması
Böylece, Kristof Kolomb'un seferinden sonra «büyük keşifler» yarım yüzyıldan kısa bir zaman içinde Dünya haritasını altüst etti. Rönesans sonlarında, coğrafyacılar, ana çizgileriyle denizler ve karaların ayrımını öğrenmiş bulunuyorlardı: Ptolemaios'un eseri nihayet aşılabilmişti.
Bundan sonraki büyük geziler, bu bilgileri pekiştirmeğe ve gezegenimizin henüz ayak basılmamış bütün kesimlerini belirten beyaz lekeleri haritadan yavaş yavaş silmeğe olanak sağladı. XVII. yy.da, Hollandalı gemiciler Avustralya ve Yeni Zelanda'yı keşfettiler, Don kazakları ise, Kamçatka'ya kadar, Sibirya'yı aştılar,
XVIII. yy.da keşifler gittikçe daha bilimsel nitelik aldı: sadece yeni yeni topraklar tanınmakla kalınmadı, aynı zamanda buralarda yaşayanların âdetleri de tanıtılmağa ve hayvan alemiyle bitki örtüsünün ayrıntılı dökümleri yapılmağa çalışıldı. Bu anlayışla, İngiliz Cook ve Fransız Bougainville ile La Perouse Büyük Okyanus adalarını yakından incelediler.
XIX. yy. ve XX. yy. başlangıcı özellikle Avrupalıların Afrika'ya sızmalarına sahne oldu. Fransız Rene Caillie 1828'de Tombuktu'ya vardı ve İngiliz Livingstone ile Stanley kıtanın merkezini dolaştılar. Arktika ve Antarktika'nın fethi de bu dönemde gerçekleşti: 1909'da Amerikalı Peary Kuzey Kutbu'na ulaştı ve iki yıl sonra Norveçli Amundsen Güney Kutbu'na vardı.
Günümüzde kıtaların haritaları büyük bir doğrulukla çizilmiştir. Keşfedilecek hiç bir kara parçası kalmadığından insanların ilgisi de başka yönlere kaymıştır: şimdi denizdibi araştırmalarıyla, yanardağların ve depremlerin incelenmesiyle, toprakaltının analiziyle (jeoloji) v.b. gezegenimizin sırlarını günışığına çıkarmak söz konusudur. Öte yandan astronotik de uzayın keşfedilmesi yolunda çalışır: insanın Ay'da attığı ilk adım belki de sayısız yeni dünyaların keşfine doğru bir başlangıç noktası olmuştur.
Nil
Nil Nehri'nin haritasını yapabilmek için yirmi beş yüzyıl gerekmiştir. Buraya ilk keşif gezisini, M.Ö. 457 yılında Yunan tarihçisi Herodotos, en yenisini de 1952'de Fransız Jean Laporte yapmışlardır.
Doruklar
Büyük sıradağlar insanlar ta rafından XX. yy.da fethedildi: 1906'da Savola prensi Lulgi Amadeo, Afrika'da Ruvenzori'ye (5,119 m) tırmandı; 1950 yılında Fransız Maurice Herzog, Himalayalar'da Annapurna'yı (8,078 m) fethetti; üç yıl sonra, Yeni Zelandalı Ermund Hillary, Dünya'nın en yüksek doruğuna, Everest'e (8,880 m) ulaştı.
[Üyeler Mesaj Yazmandan Misafirlerde Kayıt Olmadan Link GöremezlerKayıt İçin Tıklayın ! ] [Üyeler Mesaj Yazmandan Misafirlerde Kayıt Olmadan Link GöremezlerKayıt İçin Tıklayın ! ]
(Solda) Tonga Adaları'nda demirlemiş tekneler. İngiliz denizcisi James Cook (1728-1779), önce Büyük Okyanus'u, sonra Antarktika'yı dolaştı. Sonunda Sandwich Adaları'nı keşfetti ve orada öldü.
(Sağda) İngiliz denizcisi Sir Francis Drake (1540'a doğru-1596).
-
Fransa kralı (1638-1715). Babası Louis XIII öldüğünde Louis XIV, 5 yaşındaydı. Aslında, saltanat sürmeye ancak 1661'de, Mazarin'in ölümünden sonra başladı. O zaman yirmi üç yaşım doldurmuştu ve otoritesini temsil ettiğine yürekten inandığı Tanrı karşısında, kararlarının tek hâkimi, mutlak hükümdar olarak ülkeyi yönetmek azmindeydi.
Bakanları, mabeyinci Seguier, Colbert, Le Tellier ve Louvois'nın yardımıyla, ülkede düzeni yeniden korumayı ve kalkınmayı hedef almıştı. Fransa'nın ekonomik bağımsızlığını garanti etmek için Colbert, imalâthaneler ve büyük ticaret kumpanyaları kurdu. Kanada, Antiller ve Hindistan'daki sömürge topraklarını değerlendirmeğe çalıştı, ticaret ve savaş donanmaları meydana getirdi.
Güneş-Kral
Mazarin'in naipliği döneminde Fronde Hareketi (büyük senyörlerin başkaldırısı), tahtı tehlikeye düşürmüştü. Louis XIV, soyluları sarayına çekerek yumuşatmaya girişti ve çevresine ışık saçan, tartışmasız efendi, «Güneş-Kral» oldu. Artık büyük derebeylerin torunları, sadece hükümdarı öfkelendirmemek kaygısıyla, ülkenin örgütlenmesinden çok, sarayın bayramlarının örgütlenmesiyle uğraşır olmuşlardı: hepsi dalkavuk birer saraylıya dönüştüler.
Louvre ve Paris'i terk eden Louis XIV Versailles'a yerleşti. Louise de Lavalliere ve Madame de Montespan gibi gözdelerinin arasında kral, bütün haşmetiyle göz kamaştırıyordu. Aynı zamanda parlak bir dış politika gütmeyi de arzulayan Louis XIV, İspanya'nın genişlemesine ve Hollanda'nın ekonomik egemenliğine de son verme kararını aldı. 1678 yılında Artois ve Franche-Comte'nin katılmasıyla büyüyen Fransa, Avrupa'nın başta gelen ülkesi oldu. Ama, 1680'den itibaren, gücüne aşırı güvenen kral, siyasi alanda birbiri ardından beceriksizlikler yaptı.
Bütün barış antlaşmalarına aldırmadan, Montbeliard, Lüksemburg ve Strasburg'u ilhak etti; bunun sonucu çıkan savaş (Augsburg Birliği Savaşı) hemen hemen bütün Avrupa devletlerini Fransa'nın karşısına çıkardı. Sonra, torunlarından biri için, İspanya tahtının varisliğini kabul etti. Avrupa devletleri hemen ona karşı yeniden güçbirliği kurdular.
Şenliklerden ve gözdelerinden usanan kral (Madame de Maintenon'un etkisiyle) kendini dine adadı; bu sofuluk nöbeti, özellikle Protestanlara eziyet edilmesi ve Nantes Fermanı'nın geri alınması biçiminde ortaya çıktı. Üstelik, kötü ürünler, açlıklar, bitmek bilmeyen savaşlar ve gittikçe ağırlaşan vergiler halkın başkaldırmasına yol açıyordu. Louis XIV 77 yaşında öldüğü zaman, Fransa hemen hemen iflâs halindeydi ve halk, savaşların ve şenliklerin parasını ödemek için çalışmaktan bıkmış, yorulmuştu.
[Üyeler Mesaj Yazmandan Misafirlerde Kayıt Olmadan Link GöremezlerKayıt İçin Tıklayın ! ]
Ressam Rigaud'un fırçasıyla Louis XIV. Kral burada, taç giyme töreni kıyafetinde ve bütün debdebesiyle görülüyor. O dönemde giyim kurallarını gözdeler ve prensler koyardı.
Colbert
Mazarin'in yardımcısı olan ve onun yerine geçen Jean-Baptiste Colbert (1619-1683), Louis XIV için de değerli bir yardımcıydı. Gerçekçi ve becerikli Colbert, saltanatın birinci döneminde Fransa'nın ekonomik kalkınmasında başrolü oynadı. Sanat ve edebiyatın da koruyucusuydu, Bilimler Akademisi'ni ve Paris Gözlemevi'ni o kurdu.
Nantes Fermanı'nın Geri Alınması
1598'de Henri IV tarafından ilân edilen Nantes Fermanı, Protestanlara, inanışlarımı serbestçe uygulama iznini veriyordu. 1685'te geri alınması, Louis XIV saltanatının en yersiz ve talihsiz kararlarından biri oldu. Tapınakların yıkılması ve şiddetli askeri baskılar (dragonadlar), Protestanların çoğunu sürgüne gitmeğe zorladı (300,000 kadarı Fransa'dan büsbütün ayrıldı) veya silâhlı isyana sürükledi (Cevennes camisard'ları).
-
1789 yılında Fransa'da patlak veren devrim, burjuvazinin iktidara gelişine başlangıç oldu, derebeyliği ve mutlak monarşiyi ortadan kaldırdı ve ülkenin birliğini gerçekleştirdi. Yüzyıl başlangıcı filozoflarından (Rousseau, Voltaire, Diderot) esinlenmiş özgürlük, kardeşlik ve eşitlik ideallerinin, Avrupa'ya yayılmasına imkân verdi.
XVIII. yy. sonlarında iktidarı elinde tutan aristokrasi (soylular sınıfı), zayıflamış ve yoksul düşmüştü: ticaretin gelişmesiyle zenginleşen burjuvazi kendisini eskisinden daha güçlü buluyor ve iktidara katılmak hakkı istiyordu. Yetersiz ürünlerin ve fiyat yükselişlerinin kurbanı olan halk, açlık tehlikesiyle karşı karşıyaydı. O dönemde devlet maliyesi de durmadan açık veriyordu.
Bunun için, kral Louis XVI Üçlü Meclis'i (Etats generaux) toplantıya çağırmağa karar verdi; buna, her türlü fazla vergi ödemeyi reddeden ve imtiyazlarının korunmasını isteyen soylu sınıf da taraftardı. Üçlü Meclis toplantısında soyluların, din adamlarının ve halkın temsilcileri, isteklerini dile getireceklerdi. Bunun için de bütün Fransa'da, şikâyet defterleri kaleme alınmağa başlamıştı.
Kurucu Meclis (Constituante)
Üçlü Meclis 5 mayıs 1789'da toplandı. Ama pek kısa zamanda, halk temsilcileri, imtiyazlılara karşı çıktılar ve bir Kurucu Meclis toplayacaklarını bildirdiler. 20 haziranda 600 temsilci bir Anayasa tespit etmeden dağılmamağa ant içti. Kralın reddetmesine karşı Paris halkı (baldırıçıplaklar [sankülot] deniyordu) onların bu eylemini destekledi: 14 temmuzda Bastil'i aldı.
Yeni bir Fransa örgütleniyordu: az-çok her yerde patlak veren ayaklanmaları yatıştırmak için, soylu sınıfın imtiyazları kaldırıldı (4 ağustos gecesi), insan ve Yurttaş Hakları Bildirisi oya konulup kabul edildi. Kurucu Meclis, tanrısal hakka dayanan monarşiyi lâğvetti: artık kral, ülkeyi yasalara göre yönetecekti, idare, adliye, maliye yeniden örgütlendi; din adamları devlet otoritesine tabi tutuldu.
«Silâh başına, yurttaşlar!»
l ekim 1791'de Kurucu Meclis'in yerini alan Yasama Meclisi'nde (Assemblee legislative), ticaret burjuvazisinden gelme jirondenler hâkimdi. Bu meclis, yurt dışına göç etmiş olan ve yabancı krallıkları Fransa'ya askeri müdahalede bulunmaları için kışkırtan soyluların işini bitirmek amacıyla, Avusturya'ya savaş ilân etti (nisan 1792). Ama jirondenlerin monarşi karşısındaki politikası fazlasıyla uzlaştırıcı görüldü. 10 ağustosta baldırıçıplakların bir başkaldırısı, kralı devirdi ve hapsettirdi.
O zaman iktidar jakobenlerin eline geçti ve bunlar, hem devrimci hareketi canlandırdılar, hem de eski imtiyazlılara karşı baskıyı arttırdılar (birinci terör, eylül kıyımları). Genel seçim ve oy hakkı tanındı.
Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik
21 eylül 1792'de, bir gün önce kazanılan Valmy Zaferi'nin sevinciyle, Yasama Meclisi yerini bir Ulusal Konvansiyon'a bıraktı, o da cumhuriyeti ilân etti; daha sonra kralı idama mahkûm etti ve bu hüküm, 21 ocak 1793'te yerine getirildi.
Louis XVI'nın ölümü, Fransa'ya karşı, Avrupa devletlerinin çoğunun oluşturduğu bir ortak cephe kurulmasına yol açtı. Daha mart ayında, Belçika'yı istilâ etmeyi başarmış olan Fransız ordusu geri püskürtüldü. İstilâ korkusu, kralcı köylülerin Fransa'nın batısında ayaklanması ve ekonomik bunalım, baldırıçıplaklarla montanyarları (aşırı jakobenler) jirondenleri devirmeğe, sonra da tutuklatıp hapse tıkmağa yöneltti.
Bir Rüyanın Sonu
Montan3'ar temsilcilerden oluşan ve Danton'un, sonra da Robespierre'in önayak olduğu Halk Kurtuluş Komitesi, kitle halinde askere almalar, elkoymalar, tutuklamalar, idamlar, hayat pahalılığına karşı kararnameler, zenginlerin mallarına vergi koymalar gibi bir dizi sert tedbirler aldı. Bu, iç ayaklanmalara hızla son verdiren ve sınırları güvenliğe kavuşturan «büyük terör» dönemiydi.
Ama Konvansiyon, Robespierre ile Saint Just'ün giderek daha kanlı bir niteliğe bürünen diktatörlüğüne de tepki gösterdi; ikisi de 27 temmuz 1794'te giyotine gitti: Thermidor tepkisi. Bu tepkiyle Halk Kurtuluş Komitesi'nin aldığı tedbirler kaldırıldı ve terör sorumluları idam edildi.
Ülkede ciddi bir ekonomik bunalım başgöstermişti, ama Fransız ordusu bu sıra Avrupa'da zafer kazanıyordu. Fransa'yı yönetmek için. Konvansiyon, 26 ekim 1795'te beş üyeden meydana gelen bir Direktuvar kurdu. İktidar, burjuvazinin eline geçmiş ve eşitlik ilkesine dayalı bir cumhuriyet kurma rüyası da uçup gitmişti.
Kordelyelerle Jakobenler
Montanyarlar'dan çoğu, Danton (1759-1794), Camille Desmoulins (1760-1794) ve Marat (1743-1793) tarafından kurulmuş olan Kordelyeler Kulübü'ne veya Jakobenler Grubu'na (Robespierre, Saint Just) bağlıydı. Marat dışında (Charlotte Corday tarafından katledildi) birinciler, ılımlılıkla suçlanarak ikinciler tarafından giyotine gönderildi. Sonunda Jakobenler de Thermidor tepkisi döneminde idam sehpasında can verdi.
Marseillaise (Marseyez)
Bu yurtseverlik şarkısı, 1792 yılında genç bir Fransız subayı olan Claude Rouget de Lisle tarafından Ren Ordusu için Savaş Şarkısı başlığıyla bestelenmişti. Marsilyalı federasyon temsilcileri tarafından Paris'e getirildi ve 1795 yılında Marseillaise adıyla milli marş olarak kabul edildi.
Dağ ve Ova
Kurucu Meclis'te jironden temsilciler (en tanınmışları Gironde Bölgesi'nden gelmişlerdi) sağda oturuyorlardı. En başkaldırıcılar, basamakların solunda, ta yukarıda otururlardı: bunun için bunlara «dağlı» anlamına montanyarlar denmiştir. Tarafsız ve kararsızlara gelince, onlar aşağıda oturur ve «ova» veya «bataklık» kesimini oluştururlardı.
[Üyeler Mesaj Yazmandan Misafirlerde Kayıt Olmadan Link GöremezlerKayıt İçin Tıklayın ! ] [Üyeler Mesaj Yazmandan Misafirlerde Kayıt Olmadan Link GöremezlerKayıt İçin Tıklayın ! ]
(Solda) Saint Just (1767-1794) kuramcı ve eylemci olarak cumhuriyet ordularını yeniden örgütlendirdi. David'in eseri. Duruy koleksiyonu.
(Sağda) Sambre ve Meuse ordusunun kazandığı (26 haziran 1794) Fleurus Savaşı, «baldırıçıplaklar»ın koalisyon ortaklarına karşı kesin zaferi olmuştur. Milli Kitaplık, Paris.
[Üyeler Mesaj Yazmandan Misafirlerde Kayıt Olmadan Link GöremezlerKayıt İçin Tıklayın ! ]
Halk temsilcilerinin coşkuyla tekrarladığı 20 haziran 1789 «Jeu de Paume» yemini, Meclis'i, «bir Anayasa gerçekleştirilinceye ve rejim sağlam temeller üzerine oturtuluncaya kadar asla dağılmama» konusunda bağlamış oluyordu.
[Üyeler Mesaj Yazmandan Misafirlerde Kayıt Olmadan Link GöremezlerKayıt İçin Tıklayın ! ]
Louis XVI'nın idamı (21 Ocak 1793): cellat Sanson. kralın kesik hafini halka gösteriyor, Carnavalet Müzesi, Paris.
-
Abraham Lincoln, 1860 yılında Amerika Birleşik Devletleri başkanlığına seçilen Amerikalı siyaset adamı (1809-1865).
Yoksul bir ailenin oğlu olan Lincoln, daha çok küçükken çalışarak hayatını kazanmak zorunda kaldı. Çeşitli işlerde çalıştı ve boş zamanlarında hep okudu. Böylece kendi kendini yetiştirdi, avukat oldu. Sonra politikaya atılıp 1846'da İllinois eyaletinden milletvekili seçildi.
Lincoln köleliğe karşı söylevleriyle kısa zamanda ün kazandı; o zamanlar güney eyaletlerinde elemeğinin en büyük bölümünü köle zenciler meydana getiriyordu. 1860 yılında Amerika Birleşik Devletleri başkanlığına seçilmesi, kölelikten yana olan eyaletlerde şiddetli tepkilere yol açtı; bunlar ayrılmağa, yani birliğin geri kalan eyaletlerinden kopmağa karar verdiler.
Bunun üzerine Lincoln, ulusal birliği korumak için şiddete başvurmak zorunda kaldı. Dört yıl süren kanlı bir iç savaşın sonunda, isyancı güneyliler kayıtsız şartsız boyun eğdiler ve Amerikan topraklarının tamamında kölelik yasaklandı. Kuzey ve güney eyaletleri arasında yapılan bu savaş, tarihe Ayrılık Savaşı adıyla geçti. Lincoln geniş ulusal «kalkınma» programını uygulamağa zaman bulamadı, çünkü 1865 yılında, Amerika Birleşik Devletleri başkanlığına ikinci defa seçilişinden sonra öldürüldü.
[Üyeler Mesaj Yazmandan Misafirlerde Kayıt Olmadan Link GöremezlerKayıt İçin Tıklayın ! ]
A. Lincoln'ün portresi, G. Healy'nin eseri. Ayrılık Savaşı ertesi yeniden başkan seçilen Lincoln, bir milli uzlaşma öneren ünlü konuşmasını yaptı: «Kimseye hınç beslemeden (...), milletin yaralarını sarmak için (...), kendi içimizde ve bütün milletler arasında haklı ve sürekli bir barış sağlamak için elimizden geleni yapalım». Bu konuşmasından birkaç hafta sonra Lincoln, bağnaz bir Amerikalı tarafından vurularak öldürülecekti. Milli Sanat Müzesi, Washington.