Sana bir not yazmıştım ve bir uyarı almıştım
[Üyeler Mesaj Yazmandan Misafirlerde Kayıt Olmadan Link GöremezlerKayıt İçin Tıklayın ! ]
Sana bir not yazmıştım ve bir uyarı almıştım
[Üyeler Mesaj Yazmandan Misafirlerde Kayıt Olmadan Link GöremezlerKayıt İçin Tıklayın ! ]
Adam ile Gençkızın Hikayesi Bitiyor...
[Üyeler Mesaj Yazmandan Misafirlerde Kayıt Olmadan Link GöremezlerKayıt İçin Tıklayın ! ]
Adam ile Gençkızın Hikayesi Bitiyor...
[Üyeler Mesaj Yazmandan Misafirlerde Kayıt Olmadan Link GöremezlerKayıt İçin Tıklayın ! ]
Adam ile Gençkızın Hikayesi Bitiyor...
[Üyeler Mesaj Yazmandan Misafirlerde Kayıt Olmadan Link GöremezlerKayıt İçin Tıklayın ! ]
Adam ile Genç Kızın Hikayesi….
Veda edişimden tam iki gün sonra, her günkü gibi sabah erkenden yine Güres’teydim; kar yağıyordu. Ama bu kez yaşamımdan duyduğum katıksız bir sevinçle hızlı hızlı değil, ilgisiz ve dalgın, sarsak sarsak yürüyordum; İçimde heyecanı, umudu hak getire!
Derken onun karşıdan geldiğini gördüm, karşılaşmamak için hemen karşı kaldırma geçtim, başım önümde yürümeye devam ettim. Birden onun sitem dolu, sert sesini duydum, öfkeyle yüzüme bakarak, “konuşmamız gerek” dedi. Tam karşımda duruyor, kaşları hafif çatık, yüz gergin, sorgulayan gözleri gözlerimi arıyor....
Konuşmaya başladık, öğlenüstüydü, masanın başındaydık. Nasıl anlatayım bilmem ki: Genç kızın ta yanındaydım, başımı başına doğru eğmiştim, dizlerimiz arada bir temas ediyordu, yani göz göze diz dizeydik: Bu yakınlık içime işleyen bir haz veriyordu bana. Ben onun yakınlığını nasıl duyuyorsam, o da benimkini öyle mi hissediyordu acaba?
Kendisine karşı tavır ve sözlerimde farklılık gördüğünü, “bunun nedenini öğrenmek istiyorum” dedi. Yazdığı “yarım yamalak” sözlerin ne anlama geldiğini anladığımı, düşüncesine saygılı olduğumu söyledim. Çok sinirlendi, o yazıların iki şaire ait olduğunu, kendi duygularında herhangi bir değişiklik olmadığını söyledi.
Ve işte o an, zaman da benimle birlikte duruvermişti sanki: işte o an, diye düşündüm, en tatlı an belki de, mutluluktan önceki, mutluluğun kendisiyle bile degişilemeyecek an...
Kaşların çatıklığı gitmiş, iyice açılmış, bana çevrilmiş bakışları, ağır bu iki yeşil göz, sorguluyordu ama muhabbetle de doluydu baştanbaşa.
Akşam yine Güres’te karşılaştık; anlamlı bakışıma gülümseyip göz kırparak karşılık verdi…Bu kez bakışlarındaki anlam o kadar ayrıydı ki...
Tanrım bizim için mi bu günü bu kadar aydınlık ve bu kadar güzel yarattın? Benim için mi?
Güres, Hayat; Hayat, Güres’tir.
Aşkım Siirt’in çıkmaz sokaklarında ıslık çalan fırtına gibi,
Güres labirentini alt üst edip geçen çöl kasırgalarının çığlıkları gibi.
Adam ile Genç Kızın Hikayesi….
Romanlarda Genç kız-yaşlı adam hikayeleri...
Kendi Kültürümüzden
Sinekli Bakkal: Halide Edip Adıvar
Rabia: 17 yaşında , Hafız ve Mevlidhan
Bilal: 17 yaşında, Galatasaray Mektebi’nde öğrenci
Galip Bey: 20’li yaşların başında, yüksek bürokrat oğlu ve Jön Türk (Entelektüel)
Peregrini: 50’li yaşların ortalarında, İspanyol kökenli piyano hocası
xxxxxxxxxxxxxxxxxxx
....Bilal kızın arkasından dükkana girdi. Ağır aır dükkanı, mutfağı geçtiler, hasırın üstüne, karşı karşıya oturdular. Artık gzlerini birbirlerinden saklıyorlar, fakat ikisi de konuşmak istiyor, yalnız söyleyecek lakırdı bulamıyor /.../ İkisi de göğüslerinde demir örsü gibi işleyen yüreklerinin çarpıntısını birbirlerinden saklamak istiyordu./.../ Rabia, evvela kollarının, sonra yakasının şeritlerini saydı, parmakları Bilal'in çenesine dokundu. Buz gibi soğuktu ve biraz titriyordu. Bilal'in dudakları parmaklarına değdi ve orada biraz kaldı... Rabia kısık bir sesle:
— Gelecek hafta mektepten çıktığın gün seni konakta görürüm, dedi.
Yalnız kalınca gazları söndürdü, ayaklarını sürüyerek merdivenleri çıktı. Şiltesini yükten çıkardı. İlk defa yatsı namazını kılmadan yatağa girmişti. Uykusu yoktu, biraz sonra kalkardı. Gözleri tavanda düşünürken kısa parmaklı, buruşuk, katı iki el omuzlarından yakaladı. Dudaklarına sıcak bir şey dolmuştu. Bu bir rüya idi, fakat gergin vücudu gevşedi, rüyasız bir uykuya daldı.
Bir hafta sonra Sabiha Hanımı dedi ki:
— Rabia, sana kısmet çıktı; Galip Bey seni istiyor. O ne surat maymun? Daha iyisini nerede bulacaksın? Babası zengin, ne kaynana, ne görümce var, bir evin bir kadını olacaksın.
Rabia asık bir suratla:
—Ben koca istemiyorum, dedi.
/..../
... Cuma günü Bilal, mektep üniformasıyla gül fidanlarını çapalamaya çıktı. Rabia ile konakta ilk karşılaşmaları orada olmadı mıydı? Kız mutlak oraya gelecekti. Uniformasını da çıkaramazdı. Kızın ince parmakları kollarının, yakasının şeritlerini saymıştı ve... Parmaklarının ucu da dudaklarına dokunmuştu. /..../ Bilal, konuşmak için gene ne kadar kafasını yorduysa, nafile oldu. Bir tek kelime bulup soyleyemedi. Fakat Rabia, ondan konuşmak beklemiyordu. Bilal, ona, gelip geçen bir bahar günü gibi! Ondan, sihhati, biraz vahşi güzelliği, biraz da ilk kendi yaşında temas ettiği insan olduğu için, hoşlanıyor.
/…/
Bilal’in Rabia'ya, kapılması öyle ilkel maddi bir gençlik hissi degildi. O, hiç de Rabia'nın düşündüğü gibi ham, kafasız değildi. Tahlil etmeyi bilmese bile gene karışık derin hisleri vardı.
Rabia'ya gelince, onun Bilal'e karşı beslediği his, geçici bir iç güdü belirtisi, bir ağaçtan bir ağaca koşan bir kuşun rabıtası.
/.../
Fakat bu lakırdı Rabia'nın içini sıkar... Çünkü o, belirli sanatları olan, olgun ve düşünceli adamlar arasında büyümüştür. O, Bilal ile sade oynamak ister. Bazan Bilal'in lakırdısını kesmek için Vehbi Dede'den, Peregrini'den bahsetmek ister.
/.../
Bilal, içine dolan, taşan bu büyük şeyleri Rabia'yı anlatamamaktan, belki hiçbir zaman anlatamamak ihtimaliyle üzgün, ilk defa olarak bir düşmana hücum eder gibi kızı kuwetli kollarıyla sarmış, ve ilk ve son defa dudaklarından öpmüştü.
Bilal'in, üstü ipek tüylü, sıcak dudakları Rabia'nın agzına dokunur dokunmaz, uçan bir kuş gagası gibi dudaklarından kalbine kadar gitti, içini tatlı tatlı sızlattı. Gozlerinin yeşil alevleri parıl parıl yanıyor, çıplak dalların arasında hızlı hızlı yürüyor ve kendi kendine:
— Bu oğlan acaba neden Karagoz'deki Tuzsuz Bekir gibi konuşmaktan zevk alıyor, dünyanın anasını ağlatmak istiyor, diye üzülüyordu.
Yaz tatilinde iki çocuğun bahçede sık sık buluşmaları, uşakların gözünden kaçmadı. Gerçi bu buluşmalar saklı değildi, ikisi de sevdalı gibi gizli köşe aramamışlardı.
/.../
Peregrini cevap vermedi, kızın ta gözlerinin içine baktı. Belki kendi de varlığından haberdar olmadığı bir hissini kıza gösteriyordu. Her nedense kız sıkılmıştı, kirpiklerini indirdi, dizlerinin üstünde duran ellerine bakıyordu. Bir an evvel Bilal'in hatırası nasıl içini sızlattıysa Peregrini'nin bu garip bakışı da aynı tatlı sızıyı yapıyordu. Bu ne demekti?
/.../
— Ya ihtiyar çalgıcılar anasız mı doğarlar?
— Siz ihtiyar degilsiniz ki...
Neden Rabia'nın onu ihtiyar bulmamasından bu kadar sevinmişti? Bunuyor muydu?
/.../
Fakat Rabia’nın kalbinin binbir kolu tek adamı sarmak için açılmıştı, ...bir hafta sonra yine Peregrini yoktu.
/.../
Kader, bir Müslüman kızının [Üyeler Mesaj Yazmandan Misafirlerde Kayıt Olmadan Link GöremezlerKayıt İçin Tıklayın ! ]kafire vermiş,. Kafirin de anası ölmüş, ortadan kaybolmuş. Belki bir daha dönmeyecek. /.../ Fakat Halik bütün insani sevinçleri, sevgileri kıskanır. Ve Peregrini hayatından kaybolunca şuurunun alt tabakasındaki bu korkunç inanç yavaş yavaş yükseldi.
/.../
Rabia, “Ne vakit gelecek, söyle de artık dönsün” diye yalvarırdı. Fakat Vehbi Efendi onu ziyarete geldigi günler, hiç birtürlü ona, Peregrini'den haber sormaya cesaret edemiyordu.
/.../
Karar: Gönlümün bin bir kolundan biri mutlak bir gün Peregrini'yi yakalayacak. Onu Muslüman edecek, onunla evlenecek.
Mart ayının son günlerinde bir sabah Peregrini Sinekli Bakkal'a çıkageldi.
Peregrini'nin yanakları çökmüş, şakaklarındaki kırlar biraz daha çoğalmıştı.
- Ben sizi çok önemli bir mesele için görmeye geldim.
Peregrini'nin yüzü çok ciddi, çok endişeli
( Rabia’nın) damarlarındaki genç kanı, şeytan akıntısı gibi dolaşıyordu.
— Çok yalnız kaldım, Rabia Hanım, sizinle evlenmek istiyorum
— Bana da sizsiz yaşamak çok güç geldi.
/.../
-Yeni adım ne olacak
-Osman
Rabia mayısın ilk günü evlendi.
Osman (Peregrini) kapıdan girip, kapı kapanıncaya kadar cemaat Rabia'nın evinin kapısında bekledi.
— Mübarek olsun, mübarek olsun... Ayak sesleri, bir iki öksürük, sonra, sokak uykusuna daldı.
Penbe elinde lamba, dükkanda bekliyordu. Rabia'nin odasina kadar Penbe lamba ile yol gösterdi. Kapıyı açınca:
— Allah dirlik düzenlik versin, diyerek güveyin arkasını sığadı.
Gelin piyanoya dayanmış bekliyordu. Üst, gümüş susam çicekleri işlenmiş mor kadife entarisinin içinde bir baş daha uzanmıştı. Telli duvağının arkasında yüzü pek seçilmiyor, uzun boynu mor kadifenin içinden, antika bir vazodan çıkan zanbak sapı gibi...
Osman (Pregrini) durduğu yerde kaldı. Kızı bir ressamın yaptığı bir Meryem Ana resmine benzetti. Gözleri yaşardı. Penbe eliyle bir daha omuzuna dokundu, yerde yayılı duran seccadeyi gösterdi. Elbet, elbet! Bu kadar büyük sevinç eşiğinde bir erkeğin yaratanına şükretmesi lazım değil miydi?
Penbe kapıyı kapadı, gitti. Osman (Peregrini) karısına doğru yürüdü.
Yorum: Bazı yazarlar yaşamlarını doğrudan anlatmazlar, yazdıkları romanlar, hikayelerde yarattıkları kahramanlara kendileirni anlattırırlar. Bu, en çok Dostoyevski’de görülür.
Sinekli Bakkal’daki Rabia, Halide Edip Adıvar’ın kendisi, piyano hocası Pregrini de Halide Edip’in gerçek yaşamında matematik dersleri aldığı Salih Zeki’dir. Halide Edip’in ilk kocası Salih Zeki’dir.
Aşkım Güres’e düşen kartanesi, lütfen çiğnemeyin !...
Adam ile Genç Kızın Hikayesi….
Depresyon
Gülüş her zamanki gibi, aynı saatlerde ziyaretime geldi; her ziyaretindeki gibi yüreğimde tatlı bir çarpıntı. İçimi her zaman garip bir şeklide rahatsız eden genç kız…
— Dünkü yazımı okudun mu?
— Okudum, çok güzeldi.
— Sen de bu siteye üye ol, sen de yazılar yaz.
— Ben yazı yazamam
— Yazarsın, belki bu sana zamanla okuma alışkanlığı da kazandırır
— Söz veriyorum, okuyacağım, okuma alışkanlığım olacak
Yüzünün görünüşü düşünceli, ama sert değildi. Kalın kaşlar hafif çatık, kalın dudaklarda çarpık bir gülümseme, neşyle parlayan gözlerde dayanılmaz bir çekingenlik, sesinde kararlılık;
- Hayır!! Yazmam ben, boşuna!
Anında bir çöküntü: Depresyon
Gözlerim bilgisayar ekranını, kulaklarım onu takip ediyor, ama artık ne okuduğumu anlıyorum, ne de onun söylediklerini. Kafam başka yerde; “imkânsız!” Kabul et bunu. İmkânsız zorlanmaz.
Ben ekrana bakıyordum, ama diyalogumuz daha 3-5 dakika sürdü; havanda su dövdük.
Neden söyleme ihtiyacını duydum bilmiyorum, “senin sevenlerin çok, bu, insanı mutlu eden bir şey” dedim. Ayağa kalktı, giderken, ” ben de seviyorum, beni sevenleri seviyorum, her şey karşılıklı” dedi.
15-20 dakika sonra kahkahalarını duydum; kendisi görünmüyordu ama şen kahkahaları her yanı çınlatıyordu ve Thomas Mann’ın roman kahramanlarından birinin aklından geçenleri anımsadım:
“…istediği kadar İgne’den uzak tek başına pencere önünde dikilsin, salondan gelen uğultular, kadeh şıngırtıları ve gülmeler arasında sıcacık yaşamın çın çın yankılandığı Inge’nin sesini ötekilerden ayırt etmeye çalışsın, kendini hep İnge’nin yakınında bildiği burasıydı yeri !"
Gülüş’ün kahkahaları beni mistik düşüncelere götürdü. Her zaman derin ve özlü mistisizme ilgi duymuşumdur. Aslında metafizik çıkmazlar içinde yolumu kaybetmekten de hoşlanıyorum. Yüzlerce hatta binlerce insan sesinin olduğu bir yerde aşina olduğumuz sesleri nasıl seçebiliyoruz? Bütün çiçeklerin, böceklerin yaşama savaşını hep ilgiyle izlemişimdir. Güneş ısıtmaya başlayınca hepsi hayata uyanıyor, birkaç saat boyunca kendilerini ezeli hazza bırakıyorlardı. Güneş olmayınca hayatın olmayacağını bilimsel bilgiyle biliyorum. Güneş neydi, niye hiç sönmüyordu, ya da ne zaman sönecekti? Ormanlar, bitkiler dağlar taşlar neydi ? Ve taşlar ve fundalar, ağaç kökleri, ot , orman, rüzgar ve bütün dünyayı örten gökyüzü niye varlar? Rastlaştığımız bir insan, bir karınca seli, bir su seli, bir çığ, bir inek, bir kelebek, bir köpek, bir öküz neyin nesiydiler? Yılan niye yerlerde sürünüyor da, ona yem olan fare yürüyor? Onlarla bizim aramızdaki fark neydi? Hayat ne ? Ölüm ne?
Derken, Gülüş'ün
—Nasıl, yakışmış mı?Sözüyle düşüncelerden sıyrılıyorum, ona bakıyorum;
sağ kulağının arkasında bir nergis çiçeği.
—Aaa, çok yakışmış… Bir poz ver lütfen
Cep telefonum elimde, sağ yanındaki saçlarını boynuna atıyor, çiçek takılı kulak açıkta poz veriyor.
Sonra, birden “telefonu bana verin, ben başkasına çektireceğim” diyor
“Ben fotoğrafını çektiğimde derin bakamıyor”, diye düşünüyorum.
Çektirdiği fotoğraflarını getirip gösterdi, yarın bilgisayarıma yükleyeceğimi biliyor.
Tam bu sırada arkadaşlarımızdan biri , “ eşiniz Siirt’e gelmeyecek mi? diye sordu ve orada bulunan herkes yüzüme anlamlı anlamlı baktı, ya da ben öyle algıladım.
Ben de bir eziklik, “yarım yamalak” cevap verdim.
Tekrar masama geldi, nergis elindeydi. Yandaki boş koltuğa oturdu ama hiç konuşmadık. Biraz sonra kalkıp gitti. Mesai bitiminde masamı topluyordum, nergis masamın üstündeydi (aceleyle gittiği için büyük olasılıkla oraya bıraktı) , aldım monitörün üsütnde koydum; tam karşıma.
Sinekli Bakkal sokağının Rabia’sının ihtiyar Pregrini’ye karşı hissettikleri aşkın da ötesinde tutkuydu:
Bu akşamdan sonra bir zaman Rabia'nın zihni Peregrini ile çok meşgul oldu. Senelerden beri ona alışmış, bağlanmıştı. O, ötekilerden bambaşka, daha pek canlı bir insandı. Çirkin yüzünün yıldırım sür'atiyle değişmesi, siyah gözlerinin insanın yüzünü delip kafasının içine bakması simasındaki karışık çizgilerin durgunluğundan en ateşli heyecana geçmesi... Bunlar hep ona mahsus şeylerdi. Fakat Rabia en çok onun ellerini hissederdi. Kendi başına ayrı hayatları olan iki mahluk gibi... Sert, buruşuk, küt parmaklı iki el... Onların korkunç bir sırları varmış, gibi Rabia , onlardan hem ürker, hem de onların hareketi yüreğine ekseri çarpıntı verirdi. Zihni, hep bunlarla meşgul oluğu ogünlerde Sabiha Hanim'ı şaşırtan bir sual sordu:
— Hanimefendi, bir Müslüman kızı, bir Hiristiyan’la evlense ne olur?
—Parasından, pulundan bana ne? Ben onun ne asaletinde, ne servetindeyim. Beni isteyen, benimle, benim gibi yaşar
/.../
—Sekiz sene falan oluyor( Rabia henüz 13 yaşında, Peregrini 40’ın üstünde) bana bir gün bir Müslüman kızı bir Hıristiyan’a varsa ne olur, diye sormuştu. O zamandan herifte gözü varmış . /…/ Çok tuhaf Bilal gibi yakışlı bir oğlanı istemdi de, bu tahtakurusu gibi yaşlı başlı herifi istedi. Kadınların haline akıl ermiyor vesselam
Gülüş’ün belirsiz. Belki de şefkatle karışmış acıma. Yani, Igne’nin hayal edilen duyguları gibi:
"...Inge gelmeliydi Şimdi! Onun salondan ayrıldığını fark etmeli, ne durumda bulunduğunu hissetmeli, kimseye belli etmeden peşinden çıkıp gelmeli, kendisine acıdığından bile olsa elini omzuna koyup şöyle demeliydi: ”Haydi dön salona, aramıza katıl, üzülme, seni seviyorum.” Gerilere kulak kabarttı ve saçma bir gerilim içinde Inge'nin gelmesini bekledi. Ama Inge gelmedi asla böyle bir şey olmadı.” ( Thomas Mann: Seçme Öyküler)
Eve gelirken, Güres’te kendimi sorguya çektim: Sigara sağlığını tehdit ettiği zaman nasıl bırakmıştın?
“Farz et ki dünyada tütün adında bir bitki hiç olmadı, Tanrı böyle bir bitki yaratmadı”. Sonuç kesindi, ondan sonra hiç içmedim.
Aşk, duygunun, tutkunun ve anın rastlantısı karşısında kendisine itaat ettirmeyi bilen bir vurguya sahiptir. Aşk, aşık olunan ötekinin önce bedeni, sonra bütün kişiliği, daha sonra da etik, estetik ve kültürel değerler sitemi idealleştirilir. Ötekiyle bir düzeyde özdeşlik arayışıdır aşk.
İkisi aslında birbirine benziyor: Aşk da, bağımlılık da iradeyi solluyor. Önemli olan zoru başarmak, iradenin bloke olmasına izin verme !
Eve geldim yattım, saat 01.15’de kalkıp bu yazıyı yazdım
Farklıiklimlerdengelenşiirgibiaksıngözlerinbedenim densüzülsün
Sevmekhiçbirzamangünahdeğildir
Aşkımnergisçiçeğimasamınüstünde
NOT: Bu yazılar gerçek yaşamla ilintili değil, bir roman denemesi. Kalıp olarak Dostoyevski'nin ilk romanı olan "İnsancıklar"ı aldım. Başka yazarlardan yaptığım alıntılarla zenginleştirmeye çalışıyorum, olursa. Göle bir kaşık yoğurt atmakla birşey olmaz, ama ya tutarsa...
[Üyeler Mesaj Yazmandan Misafirlerde Kayıt Olmadan Link GöremezlerKayıt İçin Tıklayın ! ]