Pirlanta Serİsİ...(devam)
Yakin, inanılması gereken hususlara, aksine zerre kadar ihtimal vermeyecek şekilde inanmak demektir. İki kere iki matematikçilere göre dört eder. Fakat bunun her zaman kemmiyet plânında, teker teker sayıların aynı seviye, aynı derece ve aynı kıymette olmamaları yönünden tenkidi yapılabilir. İşte yakin, bu açıdan, her türlü riyazî ölçülerin üstünde bir kesinlik ve netlikle imandır. Zaten, varlığın hemen her yanında tecelli eden güzelliklerde Cemal ve Kemal-i Mutlak sahibi Hz. Allahın cemâlî ve kemâlî tecellilerine ait çizgileri seyredip Zevk-i Ruhânî noktasına ulaşmakda ancak böyle bir îmanla mümkün olur.Yakini elde eden insan, hep onun Cennet yamaçlarında dolaşır durur. Kalbi, gönlü ve sinesi her an ayrı bir varidatla dolar boşalır. O da her an kendini bir başka hisseder ve Rabbini bir başka tanır. Arş bahçesinden demet demet çiçek dermek ve meyve devşirmek işte budur.
Yakin, mebdei itibariyle hayra uyanma, müntehası itibariyle ise itminana ulaşma ve doyma manâsına gelir. İnsan Ondan gayri herşeye doyunca, Ona iştahı kalmaz. Onunla doyunca da başka şeye iştahı kalmaz. Hırsla dünyayı takib edenler Ondan nasibini alamamış insanlardır. Kalbi Allaha karşı itminan ile gerilmiş bir insan herşeye kaşı fermuarını çekmiş, kapamıştır. Böyle bir kalb tıpkı bir kıblenûmâ gibi sürekli Hakk hoşnutluğunu gösterir ve vicdan ibresinde de en küçük bir sapma olmaz. Bu öyle yüksek bir Yakîn mertebesidir ki, bu mertebede seyahat eden ruh,her konakta ayrı bir Hak dostları için ne bir korku vardır ne de onlar tasalanırlar. nefehâtını duyar. -Onların üzerine melekler iner ve derler ki: Korkmayın! Tasalanmayın, size vadolunan Cennetle sevinin! müjdesini hisseder; -Bi-liniz ki, kalbler ancak Allahın zikriyle huzura erer.. kevserini zevk eder, tabiat ve cismaniyet üzerinde yaşar.
İtminan, insanın sebepler üstü ve vasıtalar ötesi bulunmasının ünvanıdır. Akıl, tabiatüstü seyahatini bu mertebede noktalar... ruh, bu noktaya ulaşınca dünya kaygılarından kurtulur..his, bu sihirli konakta bütün aradıklarını bulur ve damla iken derya olur.
İnsanı bu noktaya götüren belli başlı yollar vardır. Bunların en başında da ilim ve tefekkür gelir.
İlim, eşyâ ve hâdiselerin bize anlattığı, tekvinî emirlerin, önümüze açıp döktüğü şeylerin hissedilmesi, kavranması ve Yaradanın yüce maksadlarının sezilmesinden ibaretdir. Eşyaya hükmetme mevkiinde yaratılan insan; görecek, okuyacak; sezecek ve öğrenecekdir. Öğrendikten sonra da, hâdiselere sözünü geçirme ve onları teshir etme yolunu araştıracaktır. İşte bu nokta, Yüce Yaratıcınin emriyle, eşyanın insana, insanın da kendi Yaradanına teslim ve mahkûm olduğu noktadır.
İlim; fizik, kimya, astronomi, tabâbet ve daha çeşitli dallarıyla insanlığın hizmetinde ve hergün ona yeni yeni armağanlar vermektedir.
Pirlanta Serİsİ...(devam)
Evet, ilim ve teknik insanın hizmetindedir ve ondan korkmak için, ciddî hiçbir sebep de mevcud değildir. Tehlike ilmîlikle ve ilme göre bir dünya kurmada değil; tehlike, cehâletde, şuursuzlukda ve mesuliyet yüklenmekten kaçınmaktadır.
Bununla beraber ilim tek başına kaldığında, yani düşünce-tecrübe ve vicdan üçlüsünden tecrid edildiğinde, sapma ve saptırmalara vesile olacağı da katiyyen gözardı edilmemelidir.
Evet, zihinler sonsuzluk düşüncesinden mahrum bırakıldığı, ruh teknolojinin esiri haline getirildiği, kalbî hayat bütün bütün ihmale uğradığı bir yerde ilimden de ilmin yararlı olacağından da bahsedilemez. Aksine, böyle bir iklimde ilim, vahşetlerin buudlaşıp devam etmesine, boğuşmaların kıran kırana sürüp gitmesine, aldatma ve istismarların dev birer âfet halini almasına yardımcı olacak ve hak karşısında kuvvete omuz verip ona yan çıkacakdır.
Doğrusu şu ki; ilim, insanın maddî-mânevî mutluluğunu hedef alıp, onun bedenî-ruhî problemlerini çözmeye çalıştığı ve insanı gönül-zihin birliğine ulaştırabileceği ölçüde faydalı ise de, bunları yapmadığı veya yapamadığı zamanlarda faydasız, hatta bir ölçüde zararlıdır ve ondan insanlık yararına birşeyler beklemek de abestir.
Bugünün bütün bütün maddîleşen insanı, ilim ve tekniğe sadece şahsî hazları, maddî refah ve rahatı itibariyle alâka duymaktadır. Böyle bir anlayış ise onu, hergün biraz daha ahlâkî çöküntü, ruhî bunalım ve düşüncede sığlaşmaya götürmektedir. İşte bu insan tipidir ki, büyük bir kısmı itibariyle gerçeği araştırmaya ve o yolda tefekküre yanaşmamakta, hatta bunları sevmemektedir. Şüphesiz bunda, topluma avam kültürünün hâkim olmasının, ilim adamlarındaki beleşçilik düşüncesinin ve hasbî ruh kıtlığının tesiri çok büyük olmuştur. Ne var ki, ruh insanı, ilhâm insanı, gönül insanı yetiştirememenin tesiri bundan daha büyüktür. Ortalığı,herşeyi maddede arayan aklı gözüne inmiş karakuraların sardığı bir dönemde, gerçeğin ilminden, ilimde derinleşip buutlaşmaktan bahsetmek mümkün değildir. Aksine, böyle bir atmosferde muhakeme ve tefekkür hergün biraz daha kısırlaşacak, insanlar biraz daha aptallaşacak ve dünyanın her yanı makinaların komutlarıyla iş yapan insanlarla dolup taşacaktır.
Onun içindir ki, yarınları yeniden inşa etmeyi plânlayanlar, öncelikle ilmin ne olup ne olmadığını, ondan neler beklenebileceğini, onun hedef ve gayelerini çok iyi belirleme mecburiyetindedirler. Yoksa aksaklıklar sürüp gidecek ve ilim de kendinden beklenenleri katiyyen veremeyecektir.
Tefekkür, istidlal yoluyla kâinat kitabını didik didik etme demektir. O, kara deliklerin içinden, bir tünelden geçiyor gibi geçip cennet yamaçlarına ulaşmanın adıdır. Böylece ilmin her yamacı aydınlıklar mesiresi haline gelir.
Zira eşya ve hâdiselerin mebdeinde Allah vardır ve bütün varlık Ona dayandırılmaktadır.
İnsan belli bir yere kadar bu delil ve istidlallerle yürür. Onlar insanı elinden tutar ve saray kapısına kadar getirirler. Bir halayık gibi insana teşrifatçılık yaparlar. Ama saraya gelindiğinde artık onlar kapının ardında kalırlar, içeriye alınmazlar. Zira artık ihsan sırrı zuhur etmiştir. Aranan Gayb bulunmuştur ve vicdan Ondan gelen sesi duymaktadır. Medlul ile konuşurken delilin orada ne işi var? Ballar Balını bulan kovanın yağmalanmasına aldırış eder mi hiç? Allah (cc) cisimden, arazdan münezzeh ve müberradır. Ancak bu noktada insan sanki bir adım daha atsa kendini Onun kucağında bulacak gibi olur. Tabiî O, bütün bunlardan münezzehtir. Zaten O, insana şah damarından daha yakın değil mi? Bu sırrın zuhur ettiği yerde,hiç delil veya istidlalden bahsedilir mi?
Aslı bulan vesileyi, hazineyi bulan yolu-izi ne etsin? Yeter ki bu yol inancın zirvesinde ve son kemâl noktasında bitsin..
İman Eden İnsanin DeĞİŞmesİ
Musab soylu bir aileden ayrılıp gidiyor. İlk olarak Medine-i Münevvereye gönderiliyor. Kuranın muallimi. Musab soylu bir aileden ayrılıp gidiyor. Musab, bizim gibi günde önüne üç defa sofranın gelip uzandığı bir delikanlıdır. Yatağına yatarken tüyden yataklar içinde. Anası bir kaç defa sağını solunu bastırır. Alnından öper, uyudun mu canım evladım der. Sabahta onu ninni ile uyarır. Musab resulü ekreme iman eder. İman eder yumuşak döşeği terk eder. Zira artık anası Musabı sevmemekte belki dövmektedir. Musab iman eder, yeme içmeyi de terk eder. Zira yemeden içmeden mahrum edilmiştir. Ve bu iş bitmemiştir. Musab, sonra da Medine-i Münevvereye gidip resulü ekremin davası istikametinde irşat ve tebliğ vazifesini yapmaktadır. Medineye gider. Bir sene Medine-i Münevverede kalır. Arkadaşlarından dinliyoruz. Zira kendisi gül devrini göremedi. İki sene üç sene irşat vazifesi yaptı. Bedirde resulü ekremin yanında bulundu. Uhudda da yanında olayım ya resulullah dedi. Yirmi iki yaşında vardı yoktu. Bıyıkları henüz terliyordu. Kılık ve kıyafetiyle resulullaha çok benziyordu. Allah resulü Uhudda cübbesini çıkarıp sırtına giydiriyor. Şu bu gün senin sırtında dursun diyordu. O da şeref saydığı cübbeyi sırtında taşıyordu. Allah resulünun şehit etmeye gelen ibni Kamihe resulullahı şehit ettim diye Musabı buduyordu. Seve kolunu veriyordu. Sağ koluna inip kalkan kılıç darbesi karşısında, kolu bir ağaç dalı gibi budanıp yere düşünce elhamdülillah resulullahın kolu kurtuldu diyordu. Sol kolu koparken elhamdülillah resulullahın kolu kurtuldu diyordu. Başını uzatırken yazan,anlatan anlatıyor, vur bir bu kaldı diyordu. Boynuna darbe inince elhamdülillah resulullahın başı kurtuldu diyordu. Kendisini bir hırkaya sarıp, resulullahın hırkasına sarıp Uhudun sinesine gömüyorlardı. Yapa bileceği her şeyi yapmıştı. Kafasını kullanmış irşat tebliğ vazifesini yapmıştı. Gönlünü kullanmış güvercinler gibi yukarılara çıkmıştı. Cesedi Allah resulünun önünde etten kemikten bir rükün olarak kullanmıştı. Sonrada Uhudun sinesine yıkılıp gitmişti. Sırtında parçalanmış cübbe kendisine kefen olmaya yetmeyince ya resulullah ne yapalım dediler. Vücudu kapanmıyor, canım çıksın. Yumuşak döşeklerde yatan Musabım vücudu kefen bulamıyordu. Ne yapalım ya resulullah. Avret yerini kapayın. Başı, ayakları açıkta kalsın diyordu. Ve o gün Musabın yerine onun kılıcı elinde bir melek resulü ekremin önünde akşama kadar savaşıyordu. Ebu Naim naklediyor. İkidiye doğru güneş gurup ederken resulullah hala Musabın savaştığını zannediyor. Musab deyince, ben Musab değilim diyor. Musab tâ sabahtan vefat etmişti. Musab sabahtan doğranıp gitmişti. Canı kalmıştı onu da Allah yolunda vermişti.
İnanan insan hayat ve hayata ait her şeyi hakir görme yoluna giriyor. İnanan insan inandığı rabbi huzuruna intikal etmek için kolu kanadı engel teşkil ediyorsa, füzenin yükselişinde kaydettiği durumlar gibi, kolunu kanadını, ayağını bacağını bırakıyor, Allaha doğru yükseliyor. Ve bununla inanmayan insandan ayrılıyor. Yarım inanan insandan ayrılıyor. Her türlü miskinliği, uyuşukluğu bırakıyor. Allahı anlatmak için vadi tehlikelere, meşakkatlere göğüs geriyor. Bir Musab devrinin başlatılmasını, bir ibni Cahş devrinin başlatılmasını, bir Habbab bin Eret devrinin başlatılmasını arzu ediyoruz.
Ve içinizde ki hıçkırıklar içinde hakikat gamzeden temiz nasiyelerde bunu gördükçe ümitleniyor. Sesimiz biraz daha gür yükseliyor. Üç asırdan beri gece yaşadık. Ne bir şimşek çaktı şafağımızda ne de bir şafak attı yalancı dağımızda. Bir gece yaşadık üç asırdan beri. Çeyrek asır öncesine kadar bunalmış olarak, canı gırtlağına gelmiş olarak ölüm intizar ediyorduk. Beni bütün cürümümle ve cirmimle bilirsiniz, tanırsınız. On üç, on dört sene evvel yine buraya geldiğimde gönlüm inkisar içinde huzurunuza çıkmış. Yine burada sizinle dertleşme yolunu, maşeri vicdanı uyarma mevzunda lazım gelen şeyleri yapmaya çalışmıştım. Ama o gün kollarım böyleydi. O gün kollarım böyleydi, utanıyordum kaldırmaya. Milletime karşı, insanlığa karşı bir şey yapamamış, onun için hizmet edememiş, ak saçlarımı ayaklar altında süpürge yapamamış, kirli suratımı ayaklar altında kaldırım taşı gibi koyamamış, neslime hizmet edememiştim. Yine de edemedim. Ama daha evvel tohum atanlar vardı. Tohum atıpta gidenler vardı. Sulayıp içimizden çekilenler. Musab bin Ümeyr gibi işin gecesinde gurup edenler vardı. Çilesini çekip gül devrini görmeyenler vardı. Kendilerinden yirmi beş, otuz sene sonra zemin yüzü bahar eda yeşermeye başladı. Ve biz iliklerimize kadar bu gün onu duyuyoruz. Şu hıçkırıkları boşa çıkarmayacaktır Allah. Şu amin deyişlerden ötürü Allah hüsran ve haybette bırakmayacaktır, neslimizi. Üç asırda sonra ashab-ı kehfin uyanması gibi uyanacak, memleketimizde ki bütün değer hükümlerine sahip çıkacak, kıymetlerimize sahip çıkacak bir Medine devrini yeniden ihya edeceğiz. Allahın lutfu, keremiyle. Resulullahın şefaatiyle. Allah sizi yeryüzünde ki bütün ümmeti Muhammed'le beraber aziz eylesin. Yolunda kaim ve daim eylesin.
Hİdayet Ve İman Ayni Şey Mİdİr?
Bir bakıma hidayet iman, iman da hidayet demektir. Fakat, hidayetin de, iman gibi dereceleri vardır. İnanmayan bir insan için hidayet, imana ilk adımı atma demekken; avam bir mü'min için imanda nisbî bir derinleşme; seyr ila'llah çizgisindeki bir mü'min için seyr fi'llâh, seyr fi'llâhtaki için seyr maa'llah manâsına gelir. Yakîn noktasında ilme'l-yakîn'den ayne'l-yakîn'e, ondan da eğer dünyada mümkün ise, hakka'l-yakîn'e geçme de hidayetin mertebelerindendir. İman-ı Rabbânî, dünyada hakka'l-yakîn'e ulaşılamayacağı görüşündedir. Ancak, bu yakîn mertebelerinin de kendi içinde dereceleri vardır. İlme'l-yakîn'in hakka'l-yakîn'i, ayne'l-yakîn'in de kendi içinde hakka'l-yakîn derecesi vardır. İşte bunlara ulaşılabilir.
Hidayette insanın rolü nedir. Meşiet-i İlâhî'nin fonksiyonu nedir; bu konu, kader mevzuuyla doğrudan alâkalıdır. İman, Seyyid Şerif Cürcanî'nin tarifiyle, "Kulun iradesini kullanması karşılığında Allah'ın kalpte yaktığı bir ışıktır." Maturidîler olarak, kulun iradesinin iman ve hidayetteki rolünü inkâr edemeyiz. Fakat bu rol ne kadardır? Kur'an-ı kerim, Allah dilemedikçe bir şey dileyemeyeceğimizi ve O'nun dilemediği hiçbir şeyin de olmayacağını açıkça belirtir. Kalpleri evirip çeviren de Allah'tır. Öyle ise insana düşen, Allah'ın Meşietine sığınmak ve ister meyelan, isterse meyelanda tasarruf olsun, iradesini iman ve hidayet istikametinde kullanmaktır.
GÜLENLER VE AĞLAYANLAR(risale)
iki kişi, hem zevk, hem ticaret için seyahate gider. Birisi, kendini beğenmiş, bıkkın, şikayetçi; diğeri haddini ve hakkını bilen, ümitlidir.
Birincisi, bir memlekete gider. Ona oradaki canlı cansız her şey ağlıyor, inliyor gibi görünür. Hiç kimse birbirini tanımamakta, herkes bir diğerine zarar vermek için fırsat kollamaktadır. Sofralar ancak güçlü olanlar içindir. Fakat onlar da tatsalar bile doyamamakta, lokmalar daha midelerine inmeden sofradan kovulmaktadırlar. Tadanlar tattığına pişmandır. Her şey ayrılık azabıyla korkunç bir boşluğa düşüyor gibi vaveyla koparmaktadır.
Diğeri, ümit ve sevinç insanıdır. O varlıklardan her biri, birinin askeridir ve onun verdiği önemli görevlerde şevk ve istekle çalışmaktadır. Herkes birbirinin vazifesini tamamlayan yardımcılardır. O sesler vaveyla, ağlama, inleme değil; varlık ahengin-den çıkan sevinç türküleridir. O sofrada en güçlüler, çocuklar gibi en zayıfların hizmetçisidir. Burada ziyafet sofrasının numunelerinden tadanlar, hakikî, geniş sofralara davet edilmektedir. Ayrılık yok, vazifeden terhis ve kavuşmak vardır.
O iki kişiden birincisi kafirdir ki, ona göre varlık başını taştan taşa vuran, avare mahluklardır, ikincisi ise mü'mindir ki, onun nazarında bütün mevcudat bir merhametli sultanın kıymetli ve sevinçli misafirleridir, her şeyin ipi onun elinde, her hazinenin anahtarı onun yanındadır.
İmanda cennet çekirdeği, küfürde cehennem tohumu saklıdır. (2.Söz)
BİN KAPILI SARAY (risale-i nur külliyatı)
Bin kapılı bir sarayın bir kapısı açık ise o saraya girilir, öteki kapılar da açılır. Eğer bütün kapılar açık ise, o saraya girilemeyeceği söylenemez. Veya, bir iki kapısı, bir adamın bulunduğu yerden kapalı gibi görünüyorsa, bu o kapıların gerçekten de kapalı olduğunu göstermeyeceği gibi, saraya girilmesine de zarar vermez. Belki o adamın gözü zayıftır veya kendi gözündeki perdeyi kapının üzerinde zannediyordun
İşte iman hakikatleri o saray gibidir. Her bir delil, bir anahtardır. İspat eder, kapılan açar. Şeytan, ya gaflet ya cehalet sebebi ile o adam için kapalı kalan bir kapıyı gösterir, bütün diğer delilleri nazarından silmeye çalışır. Hatta," O saraya girilmez!" derken, sarayın varlığını ve güzelliğini inkar ettirmeye bile çalışır. Bin kapılı sarayda, bir kapı ile aldatmak İster.
İnsan, suallerinin cevabım öğrenerek, kendisine kapalı görünen kapı bırakmamalıdır. (13. Lem'a 13. İşaret 3. Nokta)
AKİSLER VE RESİMLER(risale-i nur külliyatı)
Cenab-ı Hakkın en açık sanat şaheserlerinden olan akislere ve resimlere bakınca onun kudretinin emsalsizliği bir kez daha görülür. Mesela, bir ayna semaya karşı tutulduğu zaman, semanın derinliğiyle, nakışlarıyla, yıldızlarıyla aynanın içine aksettiği görülür.
Sınırsız semayı, insanlar adedince göz bebeğine sıkıştırmak sonsuz kudrete ait taklit edilmez bîr sanattır. Elbette, ne aynanın yüzü kendi kendine, ne göz bebeği kendi kudretiyle bütün semayı içine alacak kudrete sahiptir. İkisi de neyin olup bittiğinin farkında bile değildir. Olsa olsa zahirî sebep olabilirler, yapan ve yaptıran olamazlar. (İşarat-Bakara-İbadet Hakkında)
GÜNEŞİ GÜNEŞTEN(risale-i nur külliyatı)
Dünyaya sırf yaratıcısını bulmak için gelen seyyah, aklına: "Biz her şeyden Halikımızı sorduk, en güzel cevaplan eksiksiz aldık. Şimdi ilim, irade ve kudret gibi sıfatlarının göründüğü, isimlerinin cilveleri olan eserlerine bakarak, 'Güneşi güneşten sormak lazım' misalindeki gibi davranacağız ve dünyaya başka bir nazarla bir seyahat daha yapacağız" dedi. (I5.Şua 2.Makam l.Numune)
YOL(risale-i nur külliyatı)
O seyyah, ikinci bir cereyan olan dalalet ehli gibi dünya gemisine bindi. Kur'an'ın hikmetlerine tabi olmadan, fen ve felsefe gözlüğü ile baktı. Coğrafya fenninin gözüyle dünyanın, sınırsız bir boşlukta, bir senede yirmi bin senelik bir daireyi, yani küçük bir cismin aynı yolu yirmi bin senede alacağı bir mesafeyi, top güllesinden yetmiş defa daha süratli bir hareketle gezdiğini gördü. Eğer bir dakika yolunu sasırsa veya bir serseri yıldıza çarpsa, parçalanarak sınırsız fezada kaybolacağını, biçare yolcularını, bütün canlıları yokluğa, hiçliğe dökeceğini düşündü. "Gazabına uğrayanların ve sapıtmış olanların yoluna değil-Fatiha Sure-si-7" ayetinin haber verdiği dehşetli hali, "Yahut onların amelleri, derin bir denizin karanlıklarına benzer- Nur Suresi-40" ayetinin ihtar ettiği boğucu karanlığı hissetti.
"Eyvah! Ne yaptık? Bu dehşetli gemiye neden bindik? Bundan kurtulmak çaresi nedir?" diyerek felsefenin kör gözlüğünü kırdı. "Kendilerine nimet ve ihsanda bulunduğun peygamberlerinin ve onlara tâbi olan salih kullarının yoluna ilet-Fatiha-7" hakikatinin tesirine girdi.
Birden Kur'an'ın hikmetleri aklına hakikat yolunu gösteren dürbününü verdi. "Şimdi bak!" dedi. Baktı, "Göklerin ve yerin Rabbi-Ra'd Suresi- 16-, Üzerinde gezin ve Allah'ın verdiği rızıklardan yiyin diye, yeryüzünü sîzin emrinize veren Odur- Mülk Suresi- 15"ayetleri önünü güneş gibi aydınlattı.
Memleket-i Rabbanîyede, Halık-ı Zülcelâl'in misafirlerini gezdirdiğini anladı. (I5.Şua 2.Makam 2.Numune)
DIŞARDA YANGIN VAR(risale-i nur külliyatı)
"Bana, 'Sen şuna buna niçin sataştın?' diyorlar. Farkında değilim. Karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor. İçinde evladım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, imanımı kurtarmaya koşuyorum. Yolda biri beni kösteklemek istemiş de ayağım ona çarpmış; ne ehemmiyeti var? O müthiş yangın karşısında bu küçük hadise bir kıymet ifade eder mi? Dar düşünceler, dar görüşler!" (Isparta Hayatı-Tahliller-Eşref Edip)
YOK VAR VAR YOK(risale-i nur külliyatı)
Nefislerim firavunlaştırmış insanlar, ellerinde küçük bir iradeden başka bir şey olmadığını, hiçbir şeyi yok edemedikleri gibi, hiçbir şeyi de yoktan icad edemediklerini, çok güvendikleri tabiatın elinde de bir şey olmadığını görünce, "Yoktan var olmaz, var da yok olmaz." diyerek, batıl anlayışlarını Kadir-i Mutlaka teşmil etmek isterler.
Her senede yüz binlerce türü yeniden icad eden, semayı ve arzı altı günde yaratan, her baharda kâinattan daha sanatlı ve hikmetli bir kâinatı inşa eden kudret ve ilimden, bîr yazıyı göstermek için sürülen madde gibi, ilim defterindeki varlıkları kudret defterinde cisimleri ile göstermesini ve bu kadar varlık var edilmişken, yoktan var etmesini uzak görmek ahmakça ve cahilce bir anlayışsızlıktır.
Var olduğu halde "Yoğu var edemez." diyen adam, yok olmalı! (23.Lem'a Hatime 3.Sual)
FITRATIN GAYESİ(risale-i nur külliyatı)
Katiyen bil ki, hilkatin en yüksek gayesi ve fıtratın en yüce neticesi, iman-ı billâhtır. Ve insaniyetin en âli mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı, iman-ı billâh içindeki marifetullahtır. Cin ve insin en parlak saadeti ve en tatlı nimeti, o marifetullah içindeki muhabbetullahtır. Ve ruh-u beşer için en hâlis sürur ve kalb-i insan için en sâfi sevinç, o muhabbetullah içindeki lezzet-i ruhaniyedir.
Evet, bütün hakikî saadet ve hâlis sürur ve şirin nimet ve sâfi lezzet, elbette marifetullah ve muhabbetullahtadır. Onlar, onsuz olamaz. Cenâb-ı Hakkı tanıyan ve seven, nihayetsiz saadete, nimete, envâra, esrara, ya bilkuvve veya bilfiil mazhardır. Onu hakikî tanımayan, sevmeyen, nihayetsiz şekavete, âlâma ve evhama mânen ve maddeten müptelâ olur.
Evet, şu perişan dünyada, âvâre nev-i beşer içinde, semeresiz bir hayatta, sahipsiz, hâmisiz bir surette, âciz, miskin bir insan, bütün dünyanın sultanı da olsa kaç para eder? İşte bu âvâre nev-i beşer içinde, bu perişan, fâni dünyada, insan sahibini tanımazsa, mâlikini bulmazsa, ne kadar biçare sergerdan olduğunu herkes anlar. Eğer sahibini bulsa, mâlikini tanısa, o vakit rahmetine iltica eder, kudretine istinad eder. O vahşetgâh dünya, bir tenezzühgâha döner ve bir ticaretgâh olur. (20. Mektub)
TİTO'DAN TARİHÎ İTİRAFLAR(nükteler)
Ömrünün elli yılını komünist ideoloji yolunda harcayarak bu bâtıl davasında şöhreti yurt dışına kadar taşmış bir insan olan Salih Gökkaya, hayatının son yıllarında İslâm'la müşerref olarak Hakk'a rücû eder. Gökkaya, Komünizm fırtınalarının bütün dünyayı kasıp kavurduğu bu günlerin birinde "Türkiye Komünist Talebe Teşkilatı Başkanı" sıfatıyla Yugoslavya Devlet Başkanı Mareşal Josip Broz Tito'nun(1892-1980) şeref misafiri olarak Belgrad'a davet edilir.
Ömrünün son günlerini geçirmekte olan Tito'yu ziyaret ettiklerinde, hayatını komünizme adayan bu ihtiyar liderin pişmanlık içinde dudaklarından dökülen şu itiraflar, apayrı bir tarihî kıymet ifade etmektedir:
Yoldaş, ben ölüyorum artık... Ölümün ne derece korkunç birşey olduğunu size anlatamam. Anlatsam bile sıhhatli ve genç olan sizler, bu yaşta bunu anlayamazsınız. Düşünün; ölmek, yok olmak... Toprağa kanşmak ve dönmemek üzere gidiş... işte bu çıldırtıyor beni... Dostlarımızdan, sevdiklerimizden, unvan ve makamlardan ayrılmak... Dünyanın güzelliklerini bir daha görememek... Ne korkunç birşey anlamıyor musunuz?
Yoldaşlarım, sizlere açık bir kalple itirafta bulunmak istiyorum:
Ben öldükten sonra, toprak olacaksam, diriliş, ceza veya mükafat yoksa, benim yaptığım mücadelenin değeri nedir? Söyleyin bana? Ha yoldaşlarımın kalbine gömülecekmişim veya unutulmayacakmışım veya alkışlanacakmışım neye yarar?
Ben mahvolduktan sonra, beni alkışlayanların takdir sesleri, kabirde vücudumu parçalayan yılan ve çıyanları insafa getirir mi? Söyleyin bu gidiş nereye? Bunun izahını Marks, Engels, Lenin yapamıyor.
İtiraf etmek zorundayım;
Ben Allah'a, peygambere ve ahirete inanıyorum artık. Dinsizlik bir çare değil. Düşünün, şu kainatın bir Yaratıcısı, şu muhteşem sistemin bir Kanun Koyucusu olmalıdır... Bence ölüm de son olmamalıdır...
Mazlumca gidenlerle, zalimce ölenlerin bir hesaplaşma yeri olmalıdır. Hakkını almadan, cezasını görmeden gidiyorlar. Böyle keşmekeş olamaz. Ben bunu vicdanen hissediyorum. Öyle ki, milyonlarca suçsuz insanlara yaptığımız eza ve zulümler, şu anda bağazıma düğümlenmiş bir vaziyette...
Onların ahlarına kulak verecek bir merci olmalı... Yoksa insan teselliyi nereden bulacak? Bunların bir açıklaması olmalı... Marks bu mevzuda halt işlemiş. Uyuşturmuş beynimizi ...
Nedense ölüm kapıya dayanmadan bunu idrak edemiyoruz. Belki de göz kamaştırıcı makamlar buna engel oluyor. Ben bu inancı taşıyorum yoldaşlarım, sizler de ne derseniz deyin!
ŞAHS-I Bİ İMÂNÎ(nükteler)
Konular suyunu çekince, bir yazarın ne kadar sıkıntıya girdiğini yazar olmayanlar, hele hele belli zaman dilimlerinde mutlaka bir şeyler yazmak zorunda olmayanlar elbette bilemez... İnsan böyle zamanlarda gözlerini dört, kulaklarını beş açıp uzaktan yakından konu yakalayabilmek için dikkat kesiliyor. Babamın sınıf arkadaşlarıyla neşeli sohbetleri benim için bir ip ucu olabiliyor. İşte bu sefer de kulağıma gelen "Hariri" ve "Şahs-ı bi imanı" sözleri beni ilgilenmeye sevk etti. Kendisine, münasip bir fırsat yakalayıp sorunca öğrendim ki, Hariri, Arapça ve Farsça derslerine giren bir hoca imiş. Şahs-ı bi imanî ise Farsça dersinde Hariri Bey'in anlattığı bir konunun başlığı imiş. Manası da "imansız kişi" demekmiş.
Evet bu imansız adamın sorulan da benim dikkatimi çekti. İsterseniz konuya başından girelim:
Bir grup insan bir şeyler öğrenmek için bilgin bir zâtın etrafına toplanıp sohbetini dinlemeye başlamışlar. Bu sırada oradan geçmekte olan dinsiz birisi de 'Şunların kafasını karıştıracak ve âlim diye çevresine üşüştükleri kişiyi de tökezletecek birkaç soru sorayım da cevaplarını bulsunlar bakayım...' diye yanlarına yaklaşıp, "Efendim, benim bir türlü çözemediğim bazı problemlerim var. İzin verirseniz size aktarayım da bana bir cevap lütfedin." demiş. O bilge şahsiyet de, "Buyurun sorun." demiş. Adam "Birincisi; sizler hem şeytan ateşten yaratılmıştır, hem de şeytan cehennem ateşinde yanacaktır, diyorsunuz. Peki hiç düşündünüz mü, ateş ateşi nasıl yakacak? İkincisi; siz hem hayır ve şer her şeyi Allah yaratır diyorsunuz, hem de günah işleyenler ceza görecektir, diyorsunuz. O günahkârın günahım da Allah yaratmıyor mu? Yaratıyor. Peki öyleyse niye ceza veriyor? Üçüncüsü; siz, Allah'ın her yerde hazır ve nazır olduğunu söylüyorsunuz. Öyleyse şimdi burada olması lâzım. Öyleyse bana Allah'ı gösterir misiniz?" demiş. O âlim zat da bu sorular üzerine elini çenesine koyup bir müddet düşünmüş. Sonra da ışıldayan gözleriyle çevresinde bir şeyler aramaya başlamış. Çamurken taş gibi sertleşmiş bir toprak parçasını bulunca yerden aldığı gibi adamın alnına hızlıca vurmuş. Şöyle de ilâve etmiş: "İşte sorularının tam cevabı!..." Alnı kanayan adam oradan kalktığı gibi doğruca mahkemeye kadıya gitmiş. Bu gerçekten çok orijinal tavrın nasıl bir cevap olduğunu çözmeye çalışırken, babam da hikâyenin diğer bölümünü anlatmaya çalışıyordu.
Ben de tam burada, iyice düşünüp konuyu aklımızdan çıkmayacak şekilde kavramamız için burada kesiyorum. Ne demişler,
"Soruyu anlamak cevabın yansıdır."
Biraz sonra o âlim kişiyi mahkemeye çağırmışlar. Kadı (o günün hakimi) demiş ki: "Size soru soran bu adamın alnını yarmışsınız. Eğer âlim iseniz, niye dosdoğru cevap vermediniz de, adamın alnını kana buladınız, size yakışır mı?" Âlim de "Efendim ben ona cevap verdim." deyince kadı, "Bu nasıl cevaptır?" demiş. Âlim, "Peki öyleyse izah edeyim... Birinci sorusunda ateş, ateşi yakıp eza ve ceza verebilir mi, diyerek, ateşten yaratılan şeytana cehennem ateşinin acı ve elem veremeyeceğini iddia etti. Ben de topraktan yaratılan insana, yerden aldığım bir toprak parçası ile vurarak acı ve azap verdim. Demek aynı cinsten olan şeyler birbirine ceza ve eza olabiliyormuş. İkincisi, o hayır ve şerri Allah yarattığına göre şer ve günah işleyenlerin hiçbir suçu yoktur demeye getirdi. Eğer bu iddiasında samimî ise, beni niçin yüksek mahkemenize şikâyet etti. Gerçekten görüşlerinde samimî ise şöyle düşünmesi lâzımdı: "Bu şer hareketi Allah yarattı benim gibi iradesiz bir zavallıdan ibaret olan birinin hiç bir suçu olamaz. Öyleyse mahkemeye gitmek mantıksız olur." Ama biliyor ki, insanların iradesi vardır, onlar iyi veya kötüyü tercih ederlerken Allah da imtihan gereği hangi şeyi tercih etmişlerse onu yaratır. Sonra insanlar da tercihlerinin neticesine katlanırlar. Üçüncüsü, madem Allah her yerde hazır ve nazırsa bana gösterin bakalım diyor. Allah insana göz de akıl da vermiş. Biz bazı şeyleri gözlerimizle bazılarını da aklımızla görüp anlarız. Meselâ; şimdi alnının acıdığını söylüyor, ama biz acıyı görmüyoruz. O zaman acısı yok mu diyeceğiz? Hayır. Kan aktığına ve orası varıldığına göre acı da vardır. İşte kâinatta bu kadar yarattığı eserlerle varlığını apaçık aklımıza ve vicdanımıza gösterip duyuran Allah hakkında hâlâ varsa gösterin bakalım gibi bir saçmalığın olmaması lâzım." demiş.
Gerçekten müthiş adammış doğrusu. Bir taşla üç kuş vurmuş. Şimdi farkındayım, bazıları bilhassa Zinnur Tabakçı amcam gibiler, "Bizim yaramaz Abdurrahman, taştan kuştan bahsetmeye başladı." deyip kampta kuşlara attığım taşları ve kınlan minibüs camlarını hatırlayacaklardır. Varsın olsun. Adımız çıkmış dokuza inmez sekize...Yahu insaf edin, Amerika'ya ilk geldiğim günler bana dil çıkarıyorlar deyip yıldızları taşlıyordum. Biraz akıllandım, sonra kedileri, kuşları, dolmuşları taşlamaya başladım. Şimdi de dinsizleri taşlıyorum, ne var bunda... Öyle uzaktan uzaktan benimle alay edeceğinize, "Maşallah bu çocuk akıllanmış da şimdi taşı tam gediğine koyuyor' deseniz ya. Sanki derseniz kıyamet mi kopar... Eh alacağınız olsun...