-
Kİtaplara İman
Bakara / 4. Yine onlar, sana indirilene ve senden önce indirilene iman ederler; ahiret gününe de kesinkes inanırlar.
Bakara / 41. Elinizdekini (Tevrat'ın aslını) tasdik edici olarak indirdiğime (Kur'an'a) iman edin. Sakın onu inkâr edenlerin ilki olmayın! Âyetlerimi az bir karşılık ile satmayın, yalnız benden (benim azabımdan) korkun.
Bakara / 285. Peygamber, Rabbi tarafından kendisine indirilene iman etti, müminler de (iman ettiler). Her biri Allah a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine iman ettiler. "Allah'ın peygamberlerinden hiçbiri arasında ayırım yapmayız. İşittik, itaat ettik. Ey Rabbimiz, affına sığındık! Dönüş sanadır" dediler.
Al-i İmran / 84. De ki: Biz, Allah a, bize indirilene, İbrahim, İsmail, İshak, Ya'kub ve Ya'kub oğullarına indirilenlere, Musa, İsa ve (diğer) peygamberlere Rableri tarafından verilenlere iman ettik. Onları birbirinden ayırdetmeyiz. Biz ancak O'na teslim oluruz.
Nisa / 47. Ey ehl-i kitap! Biz, birtakım yüzleri silip dümdüz ederek arkalarına çevirmeden, yahut onları, cumartesi adamları gibi lânetlemeden önce (davranarak), size gelenleri doğrulamak üzere indirdiğimize (Kitab'a) iman edin; Allah'ın emri mutlaka yerine gelecektir.
Nisa / 136. Ey iman edenler! Allah'a, Peygamberine, Peygamberine indirdiği Kitab'a ve daha önce indirdiği kitaba iman (da sebat) ediniz. Kim Allah'ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve kıyamet gününü inkâr ederse tam manasıyle sapıtmıştır.
-
Konuyla İlgili Hadisler
* Abdullâh b. Ömer radiya'llâhu anhümâ'dan: Şöyle demiştir: Resûlullâh salla'llâhu aleyhi ve sellem'den (şu temsîli) işittim. Buyuruyordu ki: Sizden evvel gelen ümmetlere nisbetle sizin (dünyâda müddet-i) bekânız (bütün güne nisbetle) ikindi namazından gurûb-ı şemse kadar (olan müddet gibi) dir. Ehl-i Tevrât'a Tevrat verildi. (Onunla) âmil ol(up çalış)dılar. Lâkin gün yarıyı bulunca çalışmaktan âciz kal(ıp vazgeç)diler. (Fakat) kendilerine (yine) birer kırat (olan gündelik) verildi. Ehl-i İncil'e (de) İncil verildi. Onlar da ikindi namazı vaktine kadar (onunla) âmil ol(up çalış)dıktan sonra âciz kalıp vazgeç)diler. Onlara da birer kırat (olan gündelik) verildi. Sonra bize Kur'ân verildi. Gurûb-ı şemse kadar çalıştık. Ve bize ikişer kırat olarak (gündelik) verildi. Bunun üzerine ehl-i Tevrât ile ehl-i İncil: "Ey Rabimiz, onlara ikişer kırat, bize ise (yalnız) birer kırat verdin. Halbuki biz daha çok çalıştık." derler. Allah (Celle ve Alâ Hazretleri) de: "(Bütün gün çalıştığınıza göre şart edilen) gündeliğinizden bir şey kestim mi ki?" diye sorar. Onlar: "Hayır, (kesmedin yâ Rab)" derler. O da: "İşte o, benim (kerem ve) fazlımdır ki, dilediğime veririm" buyurur.
* Berâ' İbn-i Âzib radiya'llâhu anh'den şöyle dediği rivâyet olunmuştur: (Ashâb'dan) bir kişi (Üseyd İbn-i Hudayr, bir gece) Kehf (Sûresin) i okumuştu. Evinde de bir atı vardı. Bu sırada at ürkmeğe, deprenmeğe başladı. Bunun üzerine Üseyd: Yâ Rab, Sen âfetten emîn kıl! diye duâ etti. Hemen Üseyd'i duman gibi bir şey, yâhut bir bulut kapladı. Sonra (Üseyd) bu vâkıayı Nebî salla'llâhu aleyhi ve sellem'e hikâye etti. Resûlullâh: - Oku ey kişi, durma oku! (Bu tecellîyi ganîmet bilerek her gece Kur'ân oku!). Çünkü o bulut gibi görülen şey Sekîne idi. (Allâh'ın sekîneti, vekârı, rahmeti hâmil olan bir mahlûku idi.) Kur'ân dinlemek için, yâhut Kur'ân'ı tebcîl için inmişti, buyurdu.
* Abdullâh İbn-i Ömer radiya'llâhu anhumâ'dan rivâyete göre (Medîne'de) birtakım Yahûdîler Resûlullâh salla'llâhu aleyhi ve sellem'e gelerek içlerinden bir erkekle bir kadının zinâ ettiğini hikâye ettiler, (ve ne hükmedersiniz? dediler). Resûlullâh salla'llâhu aleyhi ve sellem onlara: - Siz, Recim (hükmü) hakkında Tevrât'ta ne bulursunuz? diye sordu. Onlar: - Biz zinâ edenleri teşhîr ederiz, bunlar bir değnekle de döğülürler. Abdullâh İbn-i Selâm bunlara: - Yalan söylediniz!. Tevrât'ta Recim (âyeti) vardır, dedi. Bunun üzerine Tevrât'ı getirdiler. Ve kitabı açtılar. Yahûdîlerden birisi (Abdullâh İbn-i Surya) elini Recim âyeti üzerine koyarak ondan önceki ve sonraki âyetleri okumağa başladı. Abdullâh İbn-i Selâm ona: - Elini kaldır! dedi. O da elini kaldırınca Recim âyeti görülüverdi. Yâhûdîler: - Yâ Muhammed! Abdullâh İbn-i Selâm doğru söylemiştir: Tevrât'ta hakîkaten Recim âyeti vardır, dediler. Bunun üzerine (Resûlullâh zinânın vukûu hakkında şâhid istedi. Dört Yahûdî zânî ve zâniye aleyhinde vech-i mahsûs üzere şehâdet ettiler.) Resûlullâh da bunların recmolunmalarına hükmetti de recmolundular.
* Ebû Hüreyre radiya'llâhu anh'den rivâyete göre Nebî salla'llâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: Dâvud aleyhi's-selâm'a (kendisine vahyolunan Zebûr'u) okumak kolaylaştırıldı. Dâvud kendisinin (ve maiyetinin) binit hayvanlarının (sefere) hazırlanmasını emrederdi de onlar eğerlenirdi. Ve bunlar eğerlenmezden evvel Zebûr'u okur (da hatmeder) di. Yine Dâvud yalnız kendi elinin emeğinden yerdi.
* İbn-i Abbâs radiya'llâhu anhümâ'dan şöyle dediği rivâyet olunmuştur. Bu âyet nâzil olduğu sıra Resûlullâh salla'llâhu aleyhi ve sellem (İslâm'ın ilk günlerinde) Mekke'de gizli yaşıyordu. Fakat Ashâbiyle namaz kıldığı zaman Kur'an okurken sesini yükseltiyordu. Müşrikler ise Kur'ân'ı duyunca hem Kur'ân'a, hem onu gönderene, hem de Kur'ân kendisine gelene küfrediyorlardı. Bunun üzerine Azîz ve Celîl olan Allâhu Teâlâ Peygamber'i salla'llâhu aleyhi ve sellem'e: - Habîbim! Namazda kırâatini açıklama. Sonra müşrikler işitirler de Kur'ân'a küfrederler. Kırâatini Ashâbından gizleme de. Sonra onlara duyuramazsın. Bunun ikisi arası bir yol ihtiyâr et, buyurdu.
* Ebû Mûsâ el-Eş'arî radiya'llâhu anh'den Nebî salla'llâhu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğu rivâyet olunmuştur: Şu bir hâlis mü'min ki: Kur'ân okur ve onun muktezâsiyle amel eder, o, tadı güzel, kokusu güzel turunç (meyvesi) gibidir. Şu bir mü'min de Kur'ân okumaz, fakat mû'cebiyle amel eder. Bu da tadı güzel, fakat kokusu olmıyan hurma gibidir. Kur'ân okuyan (fakat mû'cebiyle amel etmeyen) munâfıkın benzeri de kokusu güzel fakat acı reyhâne (otu) gibidir. Kur'ân okumayan munâfıkın benzeri de tadı acı ve kötü, kokusu acı Ebû Cehil karpuzu gibidir.
* Cündeb İbn-i Abdullâh radiya'llâhu anh'den Nebî salla'llâhu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğu rivâyet olunmuştur: Kur'ân üzerinde gönülleriniz birleştikce Kur'ân okuyunuz. Kur'ân hakkında ihtilâf edince de artık kalkıp oradan dağılınız!
-
Konuyla İlgili Tefsirler
Bakara / 4. Yine onlar, sana indirilene ve senden önce indirilene iman ederler; ahiret gününe de kesinkes inanırlar.
Bundan sonra gaybda özetlenen imana ait esaslar vahiy ve nübüvvet (peygamberlik) meselesi olması bakımından bir derece daha açıklanarak buyuruluyor ki; ve o muttakîler ki, hem sana vahiy ve inzal edilen<D> ve edilmekte olan Kitap ve şeriata, hem de senden önce vahiy ve inzal edilmiş bulunan (yani Tevrat, İncil, Zebur, Suhuf gibi) kitaplara iman ederler ki, bu iman da Muhammed (s.a.v.)'nin peygamberliğine ve bütün geçmiş peygamberlerin peygamberliklerine iman ile mümkündür. Çünkü habere iman, haber verene imânâ bağlı bulunduğu gibi, onlara tüm indirilenlerden birisi de peygamberlikleri davasıdır. Önceki âyet, bütün müslüman müminler; bu âyet de önce Ehl-i kitaptan olup da müslüman olan müminler hakkında indi deniliyor. Bununla beraber böyle olması iki âyetin birbirini tamamlayıcı ve açıklayıcı olmasına engel değildir. Ve geçmişe iman, geçmişi hikayeden ibaret zannedilmemelidir. Şu halde bütün inzal edilmiş kitaplara ve geçmiş peygamberlere, esas itibariyle iman da, İslâm iman ve inancından bir parçadır ki "Allah'a inandık deyiniz..." (Bakara, 2/136) gibi âyetlerde bu durum açıklanacaktır. Bunun için Müslümanlık bütün semavî dinlerin şahididir. Zira imana ait meselelerde nesih (iptal etme) yoktur, tamamlama vardır. Nesih, amele ait hükümler itibariyle cereyan eder.
Bu ve benzeri Kur'ân âyetleri ve Peygamber'in sünnetleri bize özellikle şunu gösterir ki, Müslümanlık dini geneldir. Bütün insanları içeren ve vahye dayanan dinlerin hepsine hürmetkâr bir dindir. Diğer dinler ise tâbi bulundukları bayrak altında, din işleri bakımından, kendilerinden başkalarını yaşatmazlar, vicdanlarının sınırı dar ve kısadır. Bunlar, kendilerinden başkasına hayat hakkı tanımamayı dinin gereği bilirler. Tanırlarsa yalnız politik bir zorlama ile tanırlar. Yakın zamanlara kadar Hıristiyan devletlerin içinde kendilerinden başka bir millet yaşattığı görülmemiş ve bu sebeple bunlar başka dinden olan kavimlere hakim olamamıştı. Son zamanlarda bu vicdan darlığındaki politik hastalığı gören Avrupa devletleri Katoliklik ve Protestanlık kavgalarından doğan bir vicdan hürriyeti davasıyla Fransız inkılâbından sonra liberallik, laiklik ve insanlık kelimeleri altında Hıristiyanlık kelimesinden sapmaya doğru yürümüş ve o zamandan beri diğer milletler üzerinde hükümet kurmaya yol bulabilmişlerdir. Fakat bu kelimeler olumlu ve merhametli, genel bir hak vicdanı kurulmasını değil, dinsizliğe ve bencilliğe doğru olumsuz bir gidişi hedef aldığından, ilme ve sanayiye ait gelişmelerini gerçeğe bağlayacak yerde, insanlığı haktan uzaklaşmaya, vicdansızlığa ve ihtiraslara sürüklemiş ve sonucu da İslâmiyet'in gösterdiği gerçek ve olumlu hürriyet hakları ile insanlığa temin ettiği ve yaydığı gerçek evrensel hayattan uzaklaşmak ve hayatın ızdıraplarını artırmaktan ibaret olmuştur.
Bu bakış açısıyla denilebilir ki, şimdiki insanlar, Peygamberimizin gönderildiği zamanda olduğu gibi, İslâm'ın nurunun genel bir gelişmesini ve herkesin selameti için, gerçeğin bütün insanlık üzerinde kuvvetli bir egemenliğini görmek derdiyle kıvranıp çabalamaktadırlar. İnsanlığın şimdiki **SANSÜRLÜ-KELİME****SANSÜRLÜ-KELİME****SANSÜRLÜ-KELİME****SANSÜRLÜ-KELİME****SANSÜRLÜ-KELİME**lığı, beşeriyetin doğru üzerinde egemen olması fikrinde toplanıyor. Bu ise, insanlar arasında en kuvvetli görünenlerin "tapılan bir yaratıcı" gibi kabul edilmesine sebep oluyor. Bu, tutkuların kuvvetlenmesiyle hukukun (hakların) çiğnenmesini, herkesin selamet ve emniyetinin bozulmasını doğuruyor. Halbuki insanın saadeti gerçekte insanlığın hakka egemen olması davasında değil, hakkın insanlığa egemenliği esasındadır. Ve İslâm'ın eşit yaşamak için {*} "Ancak sana ibadet ederiz ve ancak senden yardım bekleriz." (Fâtiha, 1/5) antlaşmasıyla öğrettiği "yaratılış kanunu" da budur. Şu halde insanlık, ya hakka (doğruya) üstün gelmek davasıyle ihtiras ve ızdırap içinde birbirini yiyip gidecek veya Hak Teâlâ'ya iman ile onun mutlak egemenliğine uymak için İslâm dinine ve Muhammed (s.a.v.)'in bildirilerine sarılacaktır. Hakk'ı, insanın emri altında gören dar vicdanların kurtuluşa ereceklerini ve beşeriyetin dairesi için bir olumlu kutup olabileceklerini zannetmek ne büyük hatadır! Büyük vicdanlar, Hakk'ı bir bilir ve haktan gelenin hepsine, her birinin kendi derecesine göre kıymet verir.
İşte İslam'ın kalbi, bu büyük iman ve vicdanın sahibidir. O, herkese bu imaniyle göğsünü açar. Bütün beşer vicdanını bu genişlik ve anlayışlılıkla hakka yaklaştırmaya çalışır. Bunu kavrayamayan, bu yüksekliğe eremeyenleri de hakkın birlik ve kapsamına saldırmamak ve hakka az çok uymayı kabul etmek şartıyle kendi dinî sahalarında hür tutarak göğsünde yaşatır ve onların yaşama haklarına hürmeti de yalnız görünüşe has bir siyasetin değil, gerçek dinin gereği bilir...
-
Pırlanta Serisi
"Eğer Biz bu Kur'ân'ı bir dağa indirseydik, Allah'ın korkusundan onu, baş eğmiş, parça parça olmuş görürdün. Bu misâlleri, düşünsünler diye insanlara veriyoruz."(Haşir 59/21).
Yani, Kur'ân, İlâhî hitâba muhâtap olabilecek kabiliyette yaratılmış olan ve ahsen-i takvîm sırrına mazhar kılınan insana indirilmiş bir kelâm-ı ezelîdir. Evet o insana indirilmiştir. Şayet, büyüklük ve azameti nazara alınarak, Kur'ân, insana değil de dağlara indirilmiş olsaydı, dağların paramparça olduğunu görürdün. Evet, Allah'a karşı duyduğu haşyetinden dolayı dağlar bu hâle gelirdi, ancak; gel gör ki insan, kalb ve kafasını Kur'ân'dan uzak tuttuğu için, Kur'ân ona bu şekilde müessir olamamaktadır. İç âlemiyle Kur'ân'a karşı yabanîleşen his, fikir ve kalb âleminde, o ilâhî hitâba yer ayırmayan insan elbette Kur'ân'dan nasipsizdir.
"Gavvas olana Kur'ân
Mücevher dolu umman
Nasipsizdir Kur'ân'dan
Her müstağni davranan."
Kur'ân bir kitaptır. Cenâb-ı Hakk O'nu azâmetiyle, peyderpey, insanların maslahatlarına cevap verecek şekilde indirmiştir. Hem Kur'ân çok bereketli bir kitaptır. Mübârektir, kudsîdir. Kudsiyet ve ulviyetinde eşi yoktur. Kur'ân bereketin tâ kendisidir.
İnsanlar O'nun emirlerine ittibâ ettikleri zaman hayatları bereketlenir, bütün milletlerin üstüne çıkarlar. Ve hayatın bütün sahaları, bu ittibâ ile yeşillenir, kendisine ait filizleri vererek dünyayı Cennet haline getirir.
Bütün bunları tedebbür ve tefekkür etmemiz için gönderilen Kur'ân-ı Kerim, devamlı ve ısrarlı bir beyin sancısıyla, her an, her zaman düşünülmeli ve her devrin ihtiyacı olan hususlar Kur'ân'dan böyle bir cehd ve gayretle istinbat edilmelidir. Başka türlü de Kur'ân'ı anlamak mümkün değildir.
Kur'ân, hayatın hayatıdır. İnsanın hayatının hayırlı, müteyemmin ve mübârek olması, Kur'ân-ı Kerim'i hayatına düstur yaptığı nispette olur. Kur'ân'dan uzak bir hayat uğursuzdur, bereketsizdir. Kur'ân'dan uzak bir milletin hayatında dedikodu, keşmekeşlik ve uzaklığın çapına göre anarşi vardır.
Allah Resulü (sav) bir Hadîs-i şeriflerinde:
"Sizin en hayırlınız Kur'ân'ı (hakâik ve dekâikine inerek) öğrenip sonra da başkalarına öğretendir." En hayırlı olmak istiyorsak, Kur'ân'ı anlayıp anlatmaya çalışmalı ve bu hususta yazılmış tefsirleri karıştırmalı, onun hakâik ve dekâikinin içine girmeye gayret etmeliyiz. Tâ bu yolla Kur'ân'a sahip çıkmış bulunduğumuzu âleme göstermiş olalım... Yoksa Kur'ân-ı Kerim'in nûrundan ve feyzinden gerektiği kadar istifade etmemiz düşünülemez.
Ortada büyük bir hakikat var, Kur'ân hakikatı. Ona karşı bir kısım vazifelerle mükellefiz. Ama mükellefiyetimiz sadece mushafları muhafazadan ibaret değildir. Belki bu lüzumludur fakat zarftan ziyade mazrûfa saygılı olmak lâzımdır. Kurânı bir kılıfa koyup evimizin en müntehap köşesine asmakla, Kur'âna karşı saygılı olma vazifesini yerine getirmiş olamayız. Size hükümdardan bir mektup gelse, o mektubu öpüp başınıza koyup, hiç okumadan bir tarafa mı atarsınız, yoksa "hükümdar ne istiyor" deyip mektubu hassasiyetle açıp, okuyup anlamaya mı çalışırsınız? İşte hükümdarlar hükümdarı, Mâlikü'l-Mülk olan Hazreti Allah, size bir nâme göndermiş, öyle bir nâme ki sizin için hayâtî ehemmiyeti hâizdir ve onun içinde, sizin hem dünyanızla, hem de ahiretinizle alâkalı pek çok mes'eleler vardır. Siz bunu alsanız, ta'zîm ile öpüp başınıza koysanız, sonra da kaldırıp rafa yerleştirseniz, acaba o Hükümdarı memnun etmiş olur musunuz..?
Kurân-ı Mu'ciz'ül Beyân, hayatınızı nizâm altına almak için size tekrîmen gönderilmiş bir nâme-i hümâyundur. Allah (cc) gönderdiği bu nâmede: "Andolsun ki biz, insanı ahsen-i takvime mazhar olarak yarattık" buyurmaktadır.
Evet, bizler Kur'ân-ı Kerim'le tekrim edilip şereflendirildik. Zirâ Kur'ân'sızlara Allah : "Onlar hayvanlar gibi, belki onlardan da aşağı" diyor. Demek ki mücerred insanlık o şerefi ihrâz etmiyor; senin şerefinin içinde, Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân'a sahip çıkmanın hissesi çok büyüktür.
Allah Resûlü bu mevzûda başka bir hadîs-i şeriflerinde şöyle buyuruyor:
"Kur'ân-ı Kerim'i açıktan açığa ilân eden ve onu bütün insanlığa duyurma maksadıyla okuyan insan, sadakayı açıktan açığa veren gibidir. Kur'ân-ı Kerim'i gizli okuyan da sadakayı gizli veren gibidir." Nasılki, açıktan açığa sadaka ve zekât verilirken başkasını da teşvik düşünülür ve bu yarışmaya herkesin iştirâk etmesi kastedilir. Aynen öyle de: Açıktan okunan Kur'ân ile, başkalarının da bu işe sahip çıkması teşvik edilmektedir. Gecenin karanlığında Kur'ân'la başbaşa kalmak da, sadakayı gizli vermek gibidir. İnsan yakaladığı bu gizlilikte, Kur'ân içindeki yerini araştırır ve kendisine Kur'ân'da bir yer bulmaya çalışır. Bir mü'min için Kur'ân'da yer aramak ve kendini Kur'ân'a göre ayarlamak çok mühimdir. Mühimdir, çünkü insan bu ölçüde mü'mindir. Ömer b. Abdülaziz, Muhammed İbn Ka'bi'l-Kurazî ve daha niceleri, Kur'ân'ı hep bu mülâhaza ile sabahlara kadar tilâvet etmiş ve onun hakiki ma'nâ ve derinliğine ancak bu yolla ulaşabilmişlerdir.
İçten, samimi ve güzel bir edâ ile okunan Kur'ân, insanın rûh, kalb ve hissiyatına hayat bahşeder. Bilhassa Efendimiz (sav)'in fem-i güher-i mübâreklerinden dökülüyor gibi Kur'ân'ı dinlemek, insanı sonsuz huzûra garkeder. Bir derece üste çıkarak Cibril'e misafir olma ve bizzât Kur'ân'ı ondan dinleme, rûha, tarifi imkânsız esintiler kazandırır. Bütün bunların verâsında Kur'ân'ı bizzat kelâmın esas sahibi olan Mütekellim-i Ezelî'den dinliyor gibi O'na muhatap olmak.. kalbin buna tahammülü var mıdır bilemem, insanı âdetâ semavîleştirir...
-
Risale-i Nur Külliyatı
KUR'AN'IN VE FENNİN BAKIŞI
Bir zamanlar, hem dindar, hem sanatkar, hem sözü her şeye geçen meşhur bir hakim, Kur"an-ı Kerim'i, manasındaki kutsiyete uygun gelecek değerde ve kalitede bir kitap şeklinde yazmak İstedi. Bunun için en kıymetli cevherleri kullandı. Manaya harika bir elbise giydirdi. Ondaki geniş hakikati ifade edebilmek için her çeşitten aldı. Sanatının bütün inceliklerini gösterdi. Öylesine yüksek bir hakikate gölge düşsün istemiyordu. Onun için en pahalı şeyler mürekkep olarak kullanılsa değerdi. Bazı harflerini elmas ve zümrütle, bir kısmını lü'lü ve akikle, bir taifesini pırlanta ve mercanla, bir nevini altın ve gümüşle, bir bölümünü ışıkla, nurla, yıldızla, hayatla, kanla, canla, tenle, terle, şefkatle, sevgiyle, ikramla, meyveyle, merhametle yazdı. Kitap öylesine süslü, öylesine iç açıcı, öylesine renkli, öylesine mükemmel olmuştu ki, okunmak için yazılan kitabı seyredenler hile hayran kalıyordu.
Sonra o hakim, bu süslü ve ziynetli Kur*an'ı, bir ecnebi filozofa ve bir Müslüman alime gösterdi. Hem tecrübe etmek ve hem de mükafat vermek için, onlardan, o kitabı izah eden bir eser yazmalarını istedi.
Filozof, yazdığı eserinde, sadece, o kitabın yazıldığı zemin-den, kullanılan cevherlerden, o cevherlerin özelliklerinden ve birbiriyle olan münasebetlerinden bahsediyor, fakat manasına hiç ilişmiyordu. Halbuki, o kadar kıymetli cevher mana için kullanılmıştı. O kitap, elbette ki manasız harf yığınları değildi. Hiçbir kitap böyle okunmamalı idi. Bir kitabı, beyaz bir kağıdın üzerinde, ince uçlu mavi bir dolmakalemle çizilmiş aşağı yukarı giden çizgiler, muhtelif şekiller der gibi okumak, o kitabın yazarını 'Beni manasız şeyler yazmakla suçlayamazsın' diyerek hiddetlendirir di.
Müslüman alim ise, ona baktığı zaman anladı ki, o Kitab-ı Mübin'dir, Kur"an'ı Hakim'dir. Bu hakperest zat, ondaki yüksek manaları okudu, anladı. Kullanılan cevherlerden ve onların özelliklerinden bahsederken, onların o yüksek hakikatların cisimleşmiş dili olduklarını, gölge düşürmeyecek cevherlerin onun için tercih edildiğini bildi.
O ikisi, eserlerini takdim ettiklerinde, hakim, tabiat perest filozofun cevherleri tanımakta maharetli olduğunu, fakat manasını hiç anlayamadığını gördü. Kitabını başına vurup, huzurundan kovdu. Sonra, o müdakkik âlimin kitabını inceledi. Gayet güzel bir tefsir ve hakkı takdir olduğunu gördü. Kitabının her harfini on altınla mükafatlandırdı.
O ziynetti Kur"an, bin bir sanatlarla süslenmiş bu muhteşem kâinattır, O hakim ise, Hakim-i Ezelî olan Allah (cc)'tır. O iki adamdan birisi Kur"an talebesi, diğeri dinsiz feylesoftur.
Evet, kâinat, cisimleşmiş hakikattir. Mesela, güya Allah'ın rahmeti cisimleşmiş, yağmur olmuştur. (12.SÖZ l.Esas)
-
Risale-i Nur Külliyatı
KUŞATAN BAKIŞ
Kur'an'ın mucizevî ifadelerinde varlığın hakikati, dünyanın yaratılmasından, ahiretîn en nihai ufuklarına, zerreden güneşe, ferşten arşa, öylesine bir uyum içindedir ki, yaratılış ağacı en net tablolarla resmedilmektedir.
Gayet büyük bir ağaç farz edelim ki, o ağaç bir görünmez perde ile saklanmış olsun. Elbette her ağacın uzuvları; dalları, yaprakları uyum içindedir. İnsanın uzuvlarındaki uyum gibi... Her bir uzvun yüzü maksadına, meyvesine dönüktür. Fakat, bu ağaç kâinat kadar büyük olduğu için, herkes o ağacı tarif ederken kendi bulunduğu yeri tarif eder. Bakışı o ağacı kuşatamayanlar-dan biri kökünden, biri dalından, biri yaprağından bahseder. Fakat birisi, o büyük ağacı muhteşem bir uyum içerisinde, en kü-Çük ayrıntısına kadar, net ve tam olarak tarif etse, anlaşılır ki onun bakışı bütün ağacı kuşatmıştır ve onun için ağacın üzerindeki bütün örtüler ve perdeler kaldırılmıştır. Onu dinlemeyen bütün tarifçiler kendi nazarlarına takılıp kaldıkları için aldanmaya mahkumdur.
Evet, şecere-i hilkatin tarifçisi Kur"an'dır. (13,Söz)
-
Risale-i Nur Külliyatı
BAKIŞ FARKI
Kur"an, güneş için, "Dönen bir siracdır, bir lambadır." der. Zira güneşten, güneş için bahsetmiyor. Birinci hedefi mahiyetini " izah da değildir. Nasıl bir nizamın zembereği olduğunu anlatarak, Saniiıü gösteren bir ayine olduğunu söylüyor.
"Güneş döner." derken, yaz kış, gece gündüz deveranındaki ince hikmet ve rahmete işaret eder. "Sirac" tabiri ile, âlemi bir saray gibi göstererek, o süslü ve sanatlı saraydaki nimetler ile ihsanat-ı İlahîyi akla getirir.
Sersem ve geveze felsefe ise, güneşten, etrafına parçalan dağılmış bir ateş kütlesi olarak bahseder. Azametini ve mahiyetini anlatır. İnsana bir dehşet ve hayret hissi verir ama, ruha yüksek bir irfan dersi vermez. Zahiri tantanalı, fakat batını koftur.
Kurban, özü gösterirken, felsefe aklı kesrette dağıtır, kabukta dolaşır. ( 19 Mektup 14.Reşha)
-
Risale-i Nur Külliyatı
KUR'AN DEFİNESİ
Çeşitli cevherlerin bulunduğu kıymetli bir definedeki ziynet-]eri keşfetmek için birkaç adam denize dalar. Denizin dibinde araştırma yapan birisinin eline uzunca bir parça elmas geçer. Definenin tamamının aynı şekildeki elmaslardan ibaret olduğuna hükmeder. Sonra arkadaşlarından başka şekildeki elmasların bulunduğunu dinlediğinde, asıl elması kendisinin bulduğuna, diğerlerinin onun nakışlan veya tamamlayıcıları olduğuna hükmeder. Bir diğeri yuvarlak bir elmas bulur. Bir başkası başka bir şekilde... Bazıları muvazeneyi kaybedip kendi bulduğuna itimat edince, diğerlerini inkar eder. Sonra tevillere, zoraki yorumlara başlar.
Hakikat denizine Kur"an da dalmış, nazarı tamamını ihata ettiğinden ve gözü açık olduğundan her şeyi asıl hüviyetiyle ve çok net olarak görmüştür. Her asra, her meşrebe, her kabiliyete hitap etmesi ondandır. Adeta, kendisi de her asnn sahiline uzanan bir denizidir.
Dengeyi kaybetmemenin yolu Sünnet-i Seniyyeyi muvazene yapmaktır. (Mesnevi -Zeylü'l-Habbe)
-
Risale-i Nur Külliyatı
MEYDAN KUR'AN'IN
Başı semaya değen bir minare ve o minarenin altında da yeryüzünün merkezine kadar kazılmış bir kuyu farz edelim. İki fırka, bütün memleketlerden duyulan bir ezanı okuyan adamın, minarenin başından kuyunun dibine kadar hangi mevkide olduğunu tartışıyorlar.
Birinci fırka, "O zat minarenin başındadır. Çünkü ezanını herkes işitiyor ve o ses yüksekten geliyor. Belki herkes, onun yüksekliğinden Ötürü onu orada göremiyor, fakat herkes onu nerede görürse görsün makamının yüksek olduğunu biliyor. Nazarı yüksek olanlar onu minare başında görürken, nazarı kısa olanlar da kendi durumlarmca o zatın mertebesini ve yerini küçük bir emare ile kavrıyor." der.
Diğer şeytanî güruh ise, "Yok, makamı minarenin başı değil, nerede görünürse görünsün kuyunun dibidir." der. Halbuki, o zatı kuyunun dibinde ne gören vardır ve ne de görebilir.
İşte, o iki cemaatin münakaşasını halletmek için birisi çıkar ve der ki:
"Ey hayırsız topluluk! Eğer o müezzinin makamı kuyu dibi olla, her hali taş gibi katı ve karanlık olmalıdır. Öyle olsa, ona kalan yer sadece kuyu dibidir, aradaki hiçbir merhale değildir. Zira, kuyu dibindeki adamda hiç nur olmaz. 'Az da olsa nur var1 diyorsanız, kuyu dibinden başka hangi noktada gösterirlerse davayı diğerleri kazanır. Sizin müdafaa noktanız sadece kuyu dibidir. Ya kuyu dibinde olduğunu isbat edin, ya da susun."
İşte, temsildeki gibi, şeytanla münazara bahsi, arştan ferşe kadar bütün mesafeyi şeytandan ve talebelerinden alıyor, onları dar ve girilmez bir deliğe sıkıştırıyor. Onlara ."Kur'an nasıl bir kitaptır?" diye sorulsa, "Güzel ahlaki ders veren bir kitaptır." diyecekler. "Öyle ise Allah'ın kelamıdır, ki sizi bile güzel demeye mecbur ediyor." denilir.
"Peygamberi nasıl bilirsiniz?" denilse, "Güzel ahlaklı ve çok akıllı bir adam." derler.
Onun nuru, asan ve hakikati, onun minare başında olduğunu gösteriyor. İkisinin arasında bir noktada görenler, kendi bakışlarındaki zayıflıktan onu orada göremiyor. Fakat, makamını da inkâr edemiyorlar. Kuyu dibinde olması muhaldir. Eğer ehli dalaletin dediği gibi olsa, ikisinin arasında veya zirvede değil, kuyunun dibinde olması gerekir. Öyle ise O, en âli makamdadır. Bütün meydan Kur"an'ın ve Hz. Muhammed (asv)'mdır. (26.Mektup 4.Mebhas 6 Mesele)
-
Risale-i Nur Külliyatı
HER YERDEN SU
Bir suyu elde etmek için bazıları uzaklardan, dağlan delerek borularla su getirir. Bazıları da her yerde kuyu kazıp su çıkabilir. Birinci kısım, zahmetlidir, tıkanıp su kesilebilir. Her yerden su çıkarmaya ehil olanlar daha rahat ve durumları sağlamdır.
Öyle de, kelâm âlimleri sebepler ve silsilelerin devamındaki f muhalden ötürü bir noktada kesip, Vacib-ül Vücud'un varlığını l îsbat ederler. Uzun bir yolda giderler. Kur'an-ı Hakim'in hakikatyolunda ise her yerden su bulunup çıkarılır. Her bir ayet, Hz. Musa'nın asası gibi, nereye vurulsa hayat suyu fışkırır. (26.Mektup 4.Mebhas 2Mesele)
-
Risale-i Nur Külliyatı
İNSAN ELİ YETİŞEMEZ
Nasıl ki, nakışlı bir sarayda, bütün nakışların düğümü hükmünde olan bir kilit taşını yerleştirmek için bütün o sarayı ve duvan bilmek gerektir. Zira sanki o taşın, bütün diğer taşlara bakan bir yüzü, hepsini gören bir gözü vardır. Ve hepsi ile uyum içindedir.
Hem nasıl ki, göz bebeğini göze yerleştirebilmek için, bütün cesedi ve bütün uzuvların vazifelerini, birbiriyle olan irtibatlarını bilmek gerekir.
Bu uyum, adeta her bir şeyi ait olduğu bünyedeki diğer uzuvlara göre kalp ve çekirdek haline getirir. Ahengin muhafazası, vücudun dağılmaması, uyuma bağlıdır.
öyle de, hakikat ehli, Kur'an'ın her ayetinin ve her kelimesinin diğer ayetlere bakan yüzünü ve uyumunu izahlanyla göstermişlerdir. Hatta, harf ilmi ile uğraşanlar, Kur'an'ın bir harfinde bir sayfa kadar sırlar bulunduğunu erbabına isbat etmiştir.
İnsanların sözleri arasında da, belki Kur'an'm kelimeleri ve cümleleri gibi ifadeler bulunabilir. Fakat, Kur'an'ın ifadelerinde-ki incelikler ve sayısız çokluktaki hikmetlerle her ayetin ve her harfin birbirine bakan yüzünü ayarlamak bütün varlığı kuşatan bir ilmi gerektirdiğinden, insan eli oraya ulaşamaz.
Kur'an İçin bir ilm-î muhit lazımdır. (19.Mektup 18.İşaret 2.Nükte)
-
Risale-i Nur Külliyatı
DAĞLAR DİREK
"Dağlan birer kazık yapmadık mı?"(Nebe-7) ayeti avam halkın bile zemin yüzünde çok rahatlıkla okuyabildiği bîr cümleyi nazara verir.
"Direk ve kazıklarla tehlikelerden korunan bir gemi gibi, yer-
yüzü de içerisinde meydana gelecek karışıklıklardan dolayı parçalanmak tehlikesinden korunmak için dağlarla kazıklanmıştır." Hayatı beslemek üzere.dağlar arza direk yapılmıştır. Çünkü, dağlar suların mahzenidir. Havanın tarağı dağlardır, kirinden . arındırır. Toprağı himaye eder, denizin istilasından korur. Zaten 1 hayatın direkleri de bu unsurlardır. Kur'an, dağların zemine direk olmasını anlatırken, hayatın direği olduğunu da akılların nazarına verir. Devamındaki ayetlerde de açıklar. (MesNevi -Şemme)
-
Risale-i Nur Külliyatı
TEKRAR
Her parlayan şey, yakıcı ateş değildir. Tekrar usanç verse de, her kelâma şamil değildir. Besleyici gıdaların tekrarı memnuniyet ve kuvvet verir. Lezzet için yenilen meyvelerin tekrarı usandırır. Kur'an, kalbe gıda, akla kuvvet, ruha ışık ve nefse şifa olduğu için usandırmaz. (Îşarat-Bakara)
-
Risale-i Nur Külliyatı
DELİL İDDİADAN GİZLİ
Eğer Kur'an, "Ey insanlar! Fezada bir çekim kuvveti ile uçan, sürekli hareket eden, güneşi, yeri ve gök cisimlerini umumî bir çekimle birbirine bağlayan, yaratılış ağacmdaki unsurlara ve kimyevî faaliyetlere dikkat ediniz" veya," Küçücük bir damla suyun içerisinde mikroskobik canlılarla dolu bir âlem yaratan Kâinatın Sanatkân'nın her şeye kadir olduğunu tasdik ediniz." dese idi, delil İddiadan daha fazla izaha muhtaç olurdu. (Muhakemat-1. Makale 1.Mukaddeme)
-
Risale-i Nur Külliyatı
KARANLIKTAN AYDINLIĞA
Bir hayalî vakıada, kendimi geniş bir sahrada gördüm. Zeminin yüzünü karanlık, sıkıcı, boğucu bir bulut kaplamıştı. Ne hava, ne ışık ve ne de su vardı. Vahşi mahlukların ortasındayım sandım. Denizler, fırtınalar benim düşmanım olmuşlardı. İçime, 'Zeminin öbür tarafında hava, ışık ve su var.' diye bir his geldi. Tünel gibi bir mağaraya sürüklendim. Yürüdüm. Baktım ki, buradan benden önce de çokları geçmiş. Çokları boğulup kalmışlar. Bazılarının ayak izleri vardı. Kimilerinin bir müddet seslerini işittim, fakat sonra o sesler kesildi.
Sonra elime, ışıklı, parçalayıcı bir alet verildi. Onun ile yolumu aydınlattım, Önümü açtım, dağlan parçaladım. Dağların ve denizlerin üzerine çıkarak seyre başladım.
Bir ses bana, o elektrikli aletin, Kur'an hazinelerinden verilmiş ayetler olduğunu söyledi.
O zemin, tabiat ve tabiat perestlik felsefesi idi. O tünel, felsefecilerin hakikate ulaşmak için açtıkları yollardı. Boğulanlar Aristo, Eflatun gibi felsefeciler, sesini işittiklerim bir müddet hak yolda yürüyenlerdi.
(30.Söz 1. Maksat)
-
Risale-i Nur Külliyatı
BAYRAMLAR VARDIR
Nasıl ki, her sultanın memleketinde ilan edilen bayram günleri vardır. Öyle günlerde sultanın hediyesi ve ihsanı diğer günlerin çok ötesindedir. Bu günler, ya bir tahta çıkışın, ya bir zaferin, ya bir başlangıcın yıl dönümü olabilir.
Öyle de, Cenab-ı Hakkın, bazı has günlerdeki ihsanatı sair günlerin çok ötesindedir. Hususîyle, Kur'an'ın inzal edildiği ramazan ayı, Kadir Gecesi, bayram günleri ihsanatın bire bin artırıldığı günlerdir. (29.Mektup 2.Kısım 7.Nükte)
-
Risale-i Nur Külliyatı
YOL İKİDİR
Önümüzde iki yol var. Birisinde giderken, bütün canlıların ve insanların dünyaları harap edilmiş görülüyor, mazlumların iniltileri ve ayrılık vaveylaları duyuluyor. Ya insanlıktan sıyrılıp,
kalbimizi katılaştırarak vahşicesine kendi selametimizi umumun felaketine tercih edeceğiz. Veya kalp ve aklın kulağını kapatacağız.
Sefahat ve dalaletle bozulmuş ve İsevî dininden uzaklaşmış tek gözlü Deccal gibi kör dehalı Avrupa'nın insanlığa gösterdiği yol, insanı âlâ-yı illiyyinden esfel-i safiline atar. Bu illete karşı bulduğu ilaç, uyutucu hevesat ve fantezilerle hisleri iptaldir.
İkinci yol, Kur'an'ın açtığı ölümsüzlük yoludur ki, şevk ve sürür ile yapılan vazifelerden saadet saraylarındaki mükafatlara geçiş kapısının açılmasıdır. (17.Lem'a 5.Nota)
-
Risale-i Nur Külliyatı
RUHLARA HEDİYE
Nasıl ki hava, ağızdan çıkan bir kelimenin herkese ulaşmasına vesiledir. Bîr minareden okunan ezan, radyolar aracılığı ile aynı anda bir çok yerden dinlenebilir. Bir yerde yanan lamba binlerce aynada birden görünebilir. Öyle de, bir Yasin-i Şerif okunsa ve milyonlarca ruha hediye edilse, her birine tam bir Yasin-i Şerif düşer. (l.Şua l.Sual)
-
Risale-i Nur Külliyatı
BİR ÜSTAD
Kırk elli sene evvel Eski Said, daha çok aklî ve felsefî ilimlerle iştigal ettiği için, kendisine hakikat ve tarikat erbabının mesleği gibi bir meslek aradı. Onların her birisinin kendine göre cezbedici hususiyetleri vardı. Hangisinin arkasından gideceğini düşünüyordu. İmam-ı Rabbani de ona gaybî bir tarzda, "Tevhid-i kıble et, yalnız bir üstadın arkasından git." demişti. Eski Saİd'in çok yaralı kalbine;
"Hakikî Üstad Kur'an'dır. Kıble birliği de onunla olur." diye geldi. Hem ruhu, hem kalbi garip bir seyre başladı. Nefsi onu, şek ve şüphelere karşı manevi bîr mücadeleye mecbur ediyordu. İmam-ı Gazalî (r.a.), Mevlana Celaleddin (r.a.), İmam-ı Rabbani(r.a.) gibi kalp, ruh ve akıl gözleri açık olarak yürüdü. Başkalarının akıl gözünü kapadıkları noktalardan gözü açık geçti. Kur'an'm irşadıyla umumî fazilet yolunu tercih etti. Kur'an'm hem kalbe, hem akla, hem ruha hitab etmesi gibi, o da zikir, fikir ve his yolunun bütünü ile meşgul oldu. (Mesnevi-Mukaddeme l.Nokta)
-
Risale-i Nur Külliyatı
SÖNDÜRÜLMEZ GÜNEŞ
Said Nursi, Van'da Vah1 Tahir Paşa'nın yanında iken bir gazeteden, İngiliz Müstemlekat Nazırının, İngiliz Mebuslar Meclisinde, elindeki Kur'an'ı göstererek: "Bu Kur'an Müslümanların elinde kaldıkça biz onlara hakikî hakim olmayız. Ya Kur'an'ı ortadan kaldırmalıyız veya onları Kur'an'dan soğutmalıyız!" dediğini okur. Bunun üzerine ruhunda bir feveran ve gayret uyanır ve: "Kur'an'ın sönmez ve söndürülmez manevî bir güneş hükmünde olduğunu, ben dünyaya isbat edeceğim ve göstereceğim." der. (İlk hayatı)
-
Risale-i Nur Külliyatı
SURLAR YIKILINCA
Birinci cihan harbinden evvel, yan uyku gibi bir sadık vakıada, kendimi Ararat Dağı denilen meşhur Ağrı Dağının altında gördüm. Birden o dağ müthiş bir şekilde infilak etti'. Dağlar gibi parçalarını dünyaya dağıttı. O dehşetli halde baktım ki merhum validem de yanımda imiş. Dedim: "Ana, korkma. Cenab-ı Hakkın emridir; O Rahimdir ve Hakimdir."
O halde iken, mühim bir zat bana emreder gibi, "Kur'an'm ifadelerindeki yüksek hakikatleri göster!" dedi.
Uyandım, anladım ki, büyük bir infilak olacak. O infilak ve inkılaptan sonra Kur'an'ın etrafındaki surlar yıkılacak. Doğrudan doğruya Kur'an kendi kendini müdafaa edecek. Ve Kur'an'a hücum edilecek; ifadeleri ve yüksek hakikatleri onun zırhı olacak. Ve ondaki hazinelerin bir nevini şu zamanda göstermeye benim gibi bir adam namzet olacak, vazifelendirilecek.
Müslümanların üst el olmalarından ve Osmanlının kuvvetinden ötürü kimse doğrudan doğruya Kur'an'a ilişemiyordu. Herkes "Müslümanlık güzel ki, Müslümanlar dünyanın azizleridir." diye düşünüyordu. Müslümanların maddeten mağlubiyeti İle o güzel sığınak, sur yıkıldı. Fakat, Müslümanlığın güzellikleri ve Kur'an'ın hakikatleri hiçbir zaman mağlup olmadı. (28.Mektup 7,Mesele l.Sebep)
-
Nükteler
YAHUDİNİN MÜSLÜMAN OLUŞU
Hicrî ikinci asır sonlarında hilâfet makamına oturan Abbasî halifelerinden El-Me'mun, dış dünyaya açık bir devlet adamıydı. Zamanında Müslüman - Hıristiyan bütün ilim adamları ondan itibar görmüş, yabancı dildeki ilim kitabları Arabçaya tercüme edilerek bilgi alış verişinde bulunulmuştur. O kadar ki Me'mun zamanında yerin yuvarlak olduğu resmen tesbit edilmiş, kurulmuş olan "Nısfünnehar" usûlüyle arzın kuturunu ölçmek gibi bâzı ilim mes'elelerinde kesin hükme varılmıştı.
Bu çalışmaları sırasında Me'mun, meclisinde cin fikirliliği ile dikkatini çeken bir Yahudi ilim adamına bir gün şöyle bir sual sordu:
-Mâdem hâdiseleri bu kadar akılcı bir anlayışla inceleyebiliyorsun? Neden Müslüman olmuyorsun? Kur'an'la, İncil, Tevrat arasındaki farkı bilmiyor musun? Yahudi şöyle cevap verdi:
- Bu mevzuda çalışma yapıyorum. Çalışmam bitince vardığım kararı size bildiririm.
Me'mun Yahudi'ye baskı yapmayı düşünmedi. Çünkü biliyordu ki baskıyla îmana gelinmez, korkuyla Müslüman olunmazdı.
Yahudiyi kendi hâline terkeden Me'mun, ona bir daha bu mevzuda sual sormadı. Aradan bir sene geçmiş ve Yahudi yine Me'mun'un meclisindeki ilim adamlarıyla sohbete başlamıştı.
Ancak, bu Yahudi, bir sene önceki Yahudi değildi. Bu defa İslâm'ı bütünüyle benimsemiş, Kur'ân'ın ahkâmını tamamıyla kabullenmişti. Me'mun buna şaştı:
- Hayırdır inşâallah. Bir sene önceki Kur'an'la bir sene sonraki Kur'an arasında, ne fark var ki o zaman îman etmediniz de bu sene İslâm'a girdiniz? Yahudi şöyle îzah etti:
- Efendim, şüphesiz bir sene önceki Kur'an'la bir sene sonraki Kur'an arasında hiç bir fark yoktur. Beni İslâm'a yaklaştırıp, îmana girmeme sebeb olan da budur zaten.
- Nedir, Kur'ân'ın değişmezliği mi?
- Evet. Bakın çalışmalarım nasıl cereyan etti ve ben nasıl bir sonuçla Müslüman oldum, onu arzedeyim sizlere. Ve şöyle devam etti:
- Önce evime çekildim. Günlerce İncil yazmaya koyuldum. Üç tane İncil nüshası yazdım. Birincide birkaç satırı eksik bıraktım. Ötekinde hiç bir eksik yoktu. Üçüncüsünde ise birkaç satır fazlaydı. Kendimden yapmıştım ilâveyi. Ben bu üç İncil'i de alıp kiliseye gittim. Papaza gösterdim. Papaz efendi üçünü de inceledi, tahkik etti. Sonunda satın aldı ve yaptığım hizmetten dolayı da beni tebrik etti. Dönüp geldim, aynı şeklide üç Tevrat nüshası yazdım. Bunun da birincisinde bazı âyetleri yazmadım. Eksik kaleme aldım. İkincisi noksansızdı. Üçüncüsünde de birkaç satır ilâve ederek olmayanları da var gösterdim. Bunu da Haham'a gösterdim. Haham inceledi, üçünü de beğendi, parasını vererek satın aldı, ayrıca da teşekkür etti.
Bu defa sıra Kur'an'daydı. Kur'an büyüktü. Tamamını yazamazdım. Sadece üç cüz yazabildim. Birinci cüz'ünde birkaç satırını eksik bıraktım. İkinci cüz'ü tamam yazdım. Üçüncü cüz'ünü de birkaç satır ilâve ile olmayanı var göstererek yazdım.
Büyük bir tecessüs ve ihtimamla bütün din adamlarını gezdim. Hepsine de yazdığım Kur'an'ı gösterdim, almalarını söyledim. Hepsi de önceden memnuniyetle alacaklarını söylediler. Ama şöyle bir bakıp inceleyince hepsi de aynı yerleri yakaladılar.
- Bu cüzde şu, şu satırlar eksik, bu cüz ise tamam. Şu cüzde ise şu şu satırlar ilâve edilmiş, fazla yazılmış. Kur'an'ın aslında böyle bir kelime yoktur.
Hepsi de benim yazdığım Kur'ân'ı ezberlerinden eksiksiz okudular, tashih ettiler.
Ben anladım ki, Kur'an nasıl nazil olmuşsa aynen zabtedilmiş, aynı tazelik ve sağlamlığını da muhafaza etmektedir. Kur'an'da ilâve-noksan söz konusu değil. Nazil olduğu şekli aynen koruyan en son kitabdır. Bundan sonra Müslüman oldum. İşte İslâm'a girmeme sebeb olan araştırma böyle oldu.
-
Nükteler
KURAN NASIL OKUNMALI?
Bir Kur'an mualliminden, çok genç bir delikanlı ders almaktaymış. Bu delikanlının benzinin cidden solgun olduğunu farkedenler, hocaya demişler ki: "Bu genç Kur'an okumak için bütün gece uyanık duruyor ve Kur'ân'ı bir gece zarfında hatmediyor." Bunun üzerine hoca sormuş:
-Oğlum, haber aldım ki, sen bütün gece uyanık duruyor ve Kur'an'ı hatmediyormuşsun. Delikanlı bu söylenenin doğru olduğunu bildirince, hoca:
- Oğlum, şu halde bütün gece zarfında Kur'an okurken beni önünde farzet ve namazda bana Kur'an okuyormuş gibi yap, fakat beni hiç hâtırından çıkarma, demiş.
Genç talebe bu teklifi kabul etmiş ve sabah olunca aralarında şu konuşma geçmiş:
-Dediğimi yaptın mı?
- Evet efendim.
-Kur'an'ı hatmedebildin mi?
- Hayır, yarısından fazlasını okuyamadım.
- Oğlum, o halde bu gece, Hz. Peygamberden Kur'an'ı dinlemiş olan herhangi bir sahâbîyi düşünerek oku. Dikkatli ol, çünkü sahâbîler Kur'an'ı bizzat Hazret-i Peygamberden dinlemiştir. Bu sebeble okurken sakın hatâ işleme.
Delikanlı "peki" dedikten sonra, o gece yine Kur'an okumuş, fakat bu sefer ancak dörtte birini okuyabildiğini hocasına söylemiş. Ertesi gece için de hocası onun bu sefer bizzat Hazret-i Peygamberi düşünerek okumasını tavsiye etmiş, genç adam da öyle yapmış, fakat Kur'an'ın sadece bir cüz'ünü okuyabildiğini fark etmiş. Nihayet, şeyh ona:
- Oğlum, bu gece de Allah'a tevbe et ve kendini hazırla... Ve Allah'ın huzurunda Kur'an okuduğunu düşün... demiş.
Ertesi gün, hoca, talebesinin gelmesini beklemiş, fakat gelen olmamış. Durumu öğrenmek üzere gönderdiği bir adam, gencin hasta yattığı haberini getirince, üstad bizzat giderek talebesini ziyaret etmiş ve onu ağlarken bulmuş. Genç adam hocasına:
-Hocam, Allah size çok sevablar ihsân eylesin. Ben şimdiye kadar Kur'an'ı yalan yanlış okuduğumu, ancak bu son gece fark ettim. Çünkü Fâtiha sûresini açıp okumak istediğim zaman "Ancak sana ibâdet ederiz" âyetine gelince, kendi nefsime bir baktım ve Cenâb-ı Hakk'ı bu âyetle tasdik ettiğimi göremedim. Bu sebeble de "Ancak sana ibâdet ederiz" (İyyâke na'büdü) demekten, (yani bu âyeti okumaktan) utandım... Mütemâdiyen "Mâliki yevmiddîn" âyetine kadar gelip bir türlü "İyyâke na'büdü" âyetini okuyamadım... Böylece rükûa vardığım zaman, artık tan yeri ağarmıştı..." demiş. İbnü'l-Arabî'nin rivâyetine göre, bu delikanlı bir saat sonra rûhunu teslim etmiş. Bir müddet sonra da üstad, bu gencin kabrini ziyârete gittiği zaman, mezardan şu sesin geldiğini işitmiş:
- Ey üstâdım, ben diri (olan Allah'ın) indinde diriyim. Allah beni herhangi bir bakımdan hesâba çekmedi...
-
Nükteler
TARİHE GÖMÜLENLER
Onkolog Dr. Halûk Nurbâki, Konya'nın tek gazetesi olan "Babalık" gazetesinin başyazarı olan pederinden işittiği tüyler ürpertici, ibretlik bir hâtıra ile mukaddeslere dil uzatanların akıbetini gözler önüne seriyor:
1920'de Saruhan mebusu olarak TBMM'ye giren Mustafa Necati (1894-1929), Cumhuriyetin ilk Maarif vekillerinden (Millî Eğitim Bakanı) biri olarak Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile Harf Devrimi olarak adlandırılan Latin harflerinin kabulünde etkin rol oynamasıyla bilinir.
Mustafa Necati, bu faaliyetler çerçevesinde Hazreti Mevlâna beldesi Konya'ya gelmiş ve Lâtin harflerinin üstünlüğünü anlatmak üzere bir konferans düzenlemişti. Şehrin her tarafına yapıştırılan ilânlarda:
"Eski Harflerle Birlikte Kur'ân'ı da Tarihe Gömdük" yazıyor ve konferansın ertesi gün saat 10'da verileceği belirtiliyordu.
Akşam, mükemmel bir ziyafet verildi. Yemekten sonra Bay Necati, ani bir apandist krizine yakalandı ve hemen hastahaneye kaldırılarak ameliyat edildi*.
Gösterilen itinayı anlatmaya lüzum yok; bütün hastahane hatta Konya ayakta idi. Bay Necati kurtulmuş, fakat ne çare ki haddini aşarak Kur'ân'a dil uzatmıştı.
Gece yarısı, imkânsız denebilecek bir şey oldu ve Bay Necati'nin yattığı yatak yan demirinden kırıldı. Hasta yere düşmüş ve ameliyat yeri patlamıştı.
Ertesi gün saat 10da, yani konferansın yapılacağı bildirilen saatte Bay Necati öldü (tarihe gömüldü).
-
Nükteler
KUR'AN'I ANLAMAMAK
İmam Abdurrahman Ekkafa sormuşlar:
- Kur'an'ın, mânâsını bilmeden, anlamadan okuyan kimseye hiç tesiri olur mu?
Şöyle cevap vermiş:
- Birisi, ilaç alsa veya zehir içse, aldığı veya içtiği şeyin ne olduğunu bilmese bile, bunlar ona tesir eder. Kur'an niçin tesir etmesin? Kur'an daha çok tesir eder. Bir de, mânâsım bilerek okuyanlar üzerinde Kur'an'ın tesirinin nasıl olduğunu düşününüz.
İnsan, ilaç içtiğinde, maddî yapısındaki hangi noktalara müdahale edildiğini, hangi şifrelerin çözüldüğünü, hangi mekanizmaların harekete geçtiğini bilmemesine, bunları kendisi harekete geçirmemesine rağmen, o bilmeden, o ilaç, onun üzerinde tesirini gösterir.
Bünyeyi tanımayan bir taş parçasını Allah (c.c.) şifaya bahane yapar. Ona verdiği kimyevî şifreyi dua olarak kabul eder.
İnsan, sadece maddeden ibaret değildir. Nasıl, maddî bünyesine, maddî şeyler tesir eder; öyle de, ruhuna manevî şeyler tesir eder.
insanın manevî yanı, yani ruhu ve ruh ilimleri inkâr edilmeden, manevî şeylerin etkisi inkâr edilemez.
Alınan maddî gıdanın ağızdan girdikten sonra tesirini İnsan ayarlamadığı, minerallere ve elementlere yön vermediği gibi, manevî gıdanın tesirini de insan ayarlamaz. Onun içindir ki, Kur'an'ın tesiri için mânâsını anlamak çok önemli bir avantaj ise de, tek şart değildir.
İnsan, anlamıyorsa, "Rabbim konuşuyor" düşüncesiyle dinleyebilir. Kalbinin ve aklının kulağını öyle açar.
Mânâsını anlıyorsa, "Rabbimin emirleri ve hakikatler bunlardır" diye tefekkür eder. O manevî sofradan istifadesi ziyadeleşir. Akıl, kalp ayağına daha güçlü destek vermiş olur.
-
Nükteler
KUR'AN'A SAYGI GÖSTERMEK
Bir gün Osman Gazi, bir köylünün evine misafir olur. Akşam yemeğini yiyip, biraz sohbet ettikten «mira yatma zamanı gelir. Köylü Osman Gazi'nin yatacağı yatağı hazırlar, Allah rahatlık versin efendim der. Kapıyı kapatır, çıkar.
Osman Gazi, yatmak üzere hazırlanır, tam yatacağı zaman gözüne karşısındaki duvarda asılı Kur'an-ı Kerim torbası ilişir (görünür). Osman Gazi, yatağa iki dizinin üzerine oturur. Sabaha kadar böyle kalır.
Sabah olur ev sahibi gelir. Bir de bakar ki, yatak hiç bozulmamış. Akşam serdiği gibi duruyor. Ev sahibi, Osman Gazi'ye:
Aman Efendim, niçin istirahat etmediniz? (Niçin yatıp uyumadınız?) Yatak benim yaptığım gibi duruyor. Yoksa bir rahatsızlık mı oldu? diye sorar. Osman Gazi:
Hayır bir rahatsızlık falan yok. Duvarda asılı Kur'an-ı Kerimi gördüm, Kur'an-ın karşısında ayağımı uzatıp yatmak bize yakışmaz. Kur'an'a karşı saygısızlık etmek, bir Müslüman için hiç de uygun (iyi) bir hareket (davranış) olmaz diye cevab verdi.
-
Nükteler
KURAN İDAM EDİLDİ
Bir gün Hakim Karakuşi'ye bir hırsız gelerek, hırsızlığa girdiği evin penceresinden çıkarken kolunun kırıldığını bu yüzden ev sahibinden şikayetçi olduğunu söyler. Karakuşi ev sahibini çağırtır. O, kabahatin marangozda olduğunu söyler. Marangozu çağırır. O da, pencereyi takarken gözünün, göz alıcı renklerle boyanmış elbiselerle dolaşan bir kadına takıldığından dalgınlıkla bu hatayı işlediğini beyan eder. Kadını çağırtır. Kadın kabahati, kumaş satan kişiye atar. Onu çağırtır, o da kabahatin boyacıda olduğunu söyleyince, Karakuşi boyacıyı mahkemeye celbeder, O bir mazeret gösteremeyince onun asılmasına karar verirler. Vazifeliler biraz sonra gelirler ve: "Efendim idam sehpasına göre bu adamın boyu uzun geliyor, asamıyoruz, şimdi ne yapalım?" diye sorarlar. Karakuşi: "Öyleyse kısa boylu bir boyacı bulup asın" der.
İşte Allah'tan geldiği gibi muhafaza edilmeyip tahrif edildiğinden dolayı yer yer akıl ve mantıkla, ilim ve fenle çatışan önceki kitaplar için bir sehpa hazırlandı. Fakat masum olduğu halde Kur'ân idam edilmek istendi.
-
Nükteler
KÖR DERVİŞİN KURANA BAKINCA GÖRMESİ
Yoksul dervişin biri, bir dervişin evine misafir oldu. Evde rahlenin üzerinde duran Kur'an'ı görünce şaşırdı. Çünkü kör dervişten başka evde yaşayan kimse yoktu.
Kendi kendine: "Burada bu Kur'an'ın ne işi var? Bu kör adamdan başka burada kimse yok ki." diye düşündü. Bu düşünceden dolay; rahatsız oldu, fakat bir türlü soramadı:
"İyisi mi sabredeyim belki bunun sebebini öğrenirim." dedi.
Bu düşünceyle yatıp uyudu. Gece yarısı bir Kur'an sesi duyunca uykusundan sıçrayıp uyandı ve gördüğü manzara karşısında şaşırıp kaldı. Kör derviş Kur'an'ı önüne almış okuyordu. Dikkat etti, bir tek harfi bile yanlış değildi. Kör derviş okuduğu satırı parmağı ile takip ediyordu. Artık dayanamayarak sordu:
"Kör olduğun hâlde Kur'an'ı böylesine yanlışsız nasıl okuyabiliyorsun? Parmağınla takip ettiğine göre mutlaka harfleri görüyor olmalısın." dedi.
Kör derviş gülümseyerek cevap verdi:
"Ey temiz kalpli insan bunda şaşacak ne var. Rabbül alemin istediği şeyi sebepli ya da sebepsiz yapamaz mı? Ben Kur'an okumayı çok seviyordum, fakat hafız değildim. Gözlerim de görmüyordu. Rabbime çok dua ettim. "Yarabbi Kur'an okuyacağım vakit gözlerime ışık ver, gözlerimi aç ki Kur'an'ı elime alıp okuyabileyim." dedim. Rabbim duamı kabul etti, ne zaman Kur'an'ı elime alsam Rabbim gözlerime nur verir, harfleri görürüm.
-
Nükteler
KAÇIRILAN KİTAB
BARNABA İNCİLİ Hıristiyan dünyasının taassub bulutlarıyla gölgelendiği kara günlerde, her gücün üstünde kabul edilen ruhban sınıfı, mukaddes kitab İncil'i tahrif etmek için, âdeta, büyük yarışa girmişlerdir. Her önüne gelen, ayrı bir İncil yazmakta ve bu mukaddes kitab şahsî fikirlere göre değiştirilmektedir. Sayısı yüzleri bulan ve birbirinden farklı olan İncillere, her geçen gün bir yenisi katılır. Fakat yazarının adı ile zikredilen bu İncillerin sayısı o kadar çoğalır ki, tedbir almak kaçınılmaz hâle gelir. Ve İznik'te toplanan bir hey'et, uzun süren bir çalışma sonucunda, o âna kadar yazılmış bulunan İncillerden 396'sının okunmasını yasaklar. Ancak bu İncillerden bir tanesi üzerinde özellikle durulur ve bunu okuyanların şiddetle cezalandırılacağı ilân edilir. M.S. 492 yılında Papa olan I. Celasyüs tarafından da yasaklanan bu İncil, Havârîlerin en eski talebelerinden biri olan Barnaba'ya aittir ve diğer İncillerde bulunmayan bir özelliğe sâhip olduğu için yasaklar listesine alınmıştır. Yasaklanan İnciller büyük bir hızla toplatılır. Bir kısmı ise, çok ağır olan cezalardan korkan halk tarafından imha edilir. Ancak bu arada dindar bir papaz, her şey'i göze alarak Barnaba İncillerinden bir tanesini kaçırmaya muvaffak olur. Bu İncil, daha sonra Viyana'daki İmparatorluk Kütübhanesine ulaştırılarak İngilizceye çevrilir. Fakat Kilise, Barnaba İncilinin izini tekrar bulmuştur. Bir hafta içinde bu İncilin bütün nüshaları imha edilmek üzere toplatılır. Ancak Kilisenin bütün gayretleri boşa gidecektir. Çünkü, İnciller imha edilirken iki tanesi tekrar kaçırılır. Bunlardan biri Biritanya Müzesine, diğeri ise Amerikan Kongresi Kütübhanesine gönderilir. İnciller, gönderildikleri yerlerde her nedense askerî sır gibi büyük bir titizlikle saklanarak halka kapalı tutulur. Bu sırrın ortaya çıkarılması ise, bir Müslüman General'e nasib olacaktır. Amerika Birleşik Devletlerinde askerî ateşe olarak görev yapan Pakistanlı General Abdurrahim, bu İncil'in mikrofilmlerini gizlice çekerek Pakistan'a kaçırmaya muvaffak olur. Mikrofilmler daha sonra Pakistan'daki Beşum Aısha Baıany Vakfı tarafından kitab hâline getirilerek İslâm dünyasına kazandırılır. Mikrofilmler banyo edilince, Barnaba İncili'nin geçirmiş olduğu bu büyük maceranın hikmeti anlaşılır. Çünkü bu İncil, Peygamber Efendimizin geleceğini çok öncesinden müjdelemekte ve kâinatın onun için yaratıldığını, bizzat mübarek ismiyle zikrederek ilân etmektedir. Batı dünyasının Asr-ı Saâdet münafıklarına has olan bir inad ve gayretle bu İncil'i yok etmeye çalışması, gerçekten son derece ibret vericidir. Barnaba İncil'i de tahrif edilmiş olmasına rağmen, içinde İlâhî hakikatlerden bir kısmını muhafaza etmektedir. Eserin 44. sayfasında Hz. İsâ (as), kendisinden sonra gelecek olan peygamberi, Havârîlerine şöyle tarif etmektedir: "Size söylüyorum, Allah'ın Resûlü bütün mahlûkata rahmettir. O, anlayışlı ve tesellici, hikmetli ve kudretli, Allah aşkı ve korkusuyla dolu, dakik ve yumuşak ruhludur. Rahmet ve yardımseverlik ruhu ile, adalet ve acıma hissi ile, nezaket ve sabır ruhu ile hareket eder. Cenâb-ı Hak, bütün yaratıklarına verdiğinin üç katını ona vermiştir. O, bu dünyaya geldiğinde saadet devridir. Bana inanınız. Bütün peygamberlerin Allah'ın onlara verdiği nübüvvet gözü ile gördüğü gibi, ben onu gördüm. Ben onu görünce ruhum teselli ile doldu ve "Ey Muhammed, Allah seninle beraber olsun ve beni senin ayakkabının bağı olmak şerefi ile şereflendirsin. Eğer ben bu muradıma erersem Allah'ın mübarek bir kulu ve büyük bir peygamberi olacağım. Ve Hz. İsâ (as) bunu söyledikten sonra Allah'a şükr etti." Hz. Peygamberden çok önceleri ona "Ey Muhammed" diye hitab ederek peygamberliğini tasdik ile haber veren Hz. İsâ (as) ve Barnaba İncili, O'nun en büyük peygamber olduğunun inkâr edilemez bir delilidir.
Yine aynı eserde Hz. İsâ (as), bir kadının, "Beklenen Mesih sen değil misin?" sorusuna şu cevabı vermektedir: - "Ben yalnız İsrail oğullarına gönderilmiş kurtarıcı bir peygamberim. Lâkin benden sonra Allah tarafından âleme Muhammed adında bir Resûl gönderilecektir. Esasen Allah, bu kâinatı onun için yaratmıştır" demiştir (Barnaba İncili, Fasıl 96, Cümle 8). Barnaba İncil'inde Hz. İsâ'nın ne ilâhlığından söz edilmekte, ne de çarmıha gerildiğine yer verilmektedir. Yine Barnaba İncil'inde Hz. İsâ (as): "Ben bütün yeryüzündeki kabilelerin beklediği Mesih değilim." (Barnaba İncili, Fasıl 96; Cümle, 12) demektedir. Hz. Muhammed'in (asm) bizzat ismini söyleyerek "Muhammed, Arab yarımadasında zuhur edecek, putları ve putlara tapanları te'dib edecektir." (Fasıl, 163; Cümle, 7) demektedir.