3 sonuçtan 1 ile 3 arası

Konu: Araz

Hybrid View

  1. #1
    PRENSES Array
    Üyelik tarihi
    27.11.2008
    Mesajlar
    2.468
    Tecrübe Puanı
    71

    Standart Araz

    Araz bir boşluktur. Aslı olmayan, yerine konmayandır. Söylemek istemediklerini ona söyleyebilir, görmediklerini onda görebilir ve hissedebilirsin. O duymaz seni, konuşamaz da seninle. Duygular arası bir sırattır araz, geçiştir. Başka bir boyuttur sınırları olmayan. Yalnızca sana ait olan, aynı zamanda seni içine alan bir histir. Karşılığı yoktur. Olmasını istediklerinle, istemediklerin arası bir çizgidir, teşbihtir. Algıladığın bütün ruh hallerini ona yansıtabilirsin. Korkunu, sevincini, şaşkınlığını, hüznünü, mutluluğunu, sevgini kısacası her hissini kalıbından çıkarıp, adını araz koyarsın. Tâ ki arazı tanıyana kadar. Bunun adı Araz'a düşmektir. Araz'a düşmek aşka düşmek gibidir. O zaman aşk, sevdiğine araz gözüyle bakmaktır, ikilem değildir. Bütün tahliller araza yönelir. Ondadır bütün soruların cevabı. Araz, içinden gelendir. Kurtulmak istemediğin tek kötü alışkanlığındır araz, bağımlılıktır, tutkudur. Seni en yalnız anında bile yalnız bırakır, yine de yanıltmaz. Konuşursun onunla, sorarsın bir soru ona, sonra cevabını yine kendin verirsin. Çünkü, araz duymaz sağırdır. Araz, konuşmaz dilsizdir. Yalan söylemez, doğruyu buldurur. Var olması bile kâfidir senin için. Herkesin bir arazı vardır. Herkesin bir araz yanı.. Ama herkes hissedemez onu. Hissettiğin zaman, işte o zaman tam olursun. İşte o zaman araza uyak düşersin. Araz, aynaya baktığında göremediğin yüzündür. İçinin başka olduğunun sendeki kanıtıdır, dış görünüşünden bağımsız. Sonrası, kendine yönelmektir. Senin dışında olan herşeyin anlamsızlığı veya ifadesizliği demek değildir elbette. Lakin, senin için en önemli bir sen olduğunun farkına varmaktır araz. Bunun bir de kanıtı vardır.Yaşarsın sonlanır, seversin biter, üzülürsün geçer, sevinirsin kaybolur bir anda. Herşey olur ömrün süresince etrafında, sen yaşadığın müddetçe de olacaktır. Ama zaman geçtikçe, birşeylerin senin için yalnızca onu yaşarken bir anlam ifade ettiğini anlarsın, şimdi değil. O an senin için anlamlı ve güzel olan şeyler de yarın bir anlam ifade etmeyecektir. Sen yaşamını sonlandırana kadar. İşte o zamana kadar, araz hep seninle birlikte olan olarak kalacaktır ve ancak ait olduğu senle birlikte sonra erecektir. Anlaşılması zor, ifadesi bu kadar ağırdır arazın. Arazınızı tanımak için gayret etmelisiniz. O zaman pişman olduklarınıza, pişman olursunuz. O pişmanlıkların boşa olduğunu anlar, üzülürsünüz. Arazın pençesine düşene kadar ne çok sevmiş olduğunu farkedersin, ne kadar fazla ve yalan. Yalan derken gereksiz. Araza düşenler bir severler, tam severler. Çünkü arazdır o sevdiğimiz, arazı severiz. Ben dediğimiz araz, hissettiklerimizin görünmeyen yüzü, koyamadığımız adı arazı severiz. Geceler arazla güzel, aşklar onunla başkadır. Düştüğümüz en güzel kuyudur o. Kendi kendine konuşmaktır, deliliktir. Araz'ın Kahraman'ının dediği gibi : "Sözü namluna sürmelisin şimdi. En yaralı yanımdan vurmalısın beni".
    İşte o araza vurgun, o araza düşkün ve o araza bitkin kalmak ölmektir. En kanadığımız yerden vurulup, düşmektir...







    Yalnızım çünkü sen varsın"

    "gel" desen gelirdim
    gittiğin uzakta bendim
    dağ gibi bir ihanetten düştüm
    bu kendime son gelişim

    ölümbaz öpüşler kusuyorum ceplerime
    kendimi suçüstü yakalıyorum

    ve kentsizliğimin isimsizliğini
    Araz'a uyak düşüyorum
    gözlerime senden düşler sürüyorum
    ıslak bileklerim kan bayramına yatıyor
    bana en büyük tehdit yine ben oluyorum

    sonra bir durağa yaslanıyorum
    sonra bir kente
    ve sen gidiyorsun
    ben kanıyorum
    diyorlar ki; kendini dinleme hiçbir şey söylemiyorsun.
    oysa "gel" desen gelirdim biliyorsun

    yorgun Haliç'e biraz inat
    biraz ihanet bırakıyorum
    ellerinden bir tedirginliği bir tehdidi avuçluyorum
    aklıma düşüyorsun
    düşüyorum
    düşünce
    üşüyorum
    azgın hüzünlerle körlüğüme göçüyorum
    ayrılığın saati kaç geçiyor bilmiyorum
    yalanlarımla bir hiçlikteyim
    beni içinden kaç




    bu kentte her yağmur kendini ağlar
    aklıma düşsen yalnızlık oluyorum
    ağzımdaki uykudan öpmüyorsun nicedir
    nerde kimi üşüyorsun
    artık kendini yakan bir ateşim
    kendimize birbirimizden düşler yapamıyoruz
    şimdi boş duraklara yaslanıyorum
    boş kentlere
    oysa "gel" desen gelecektim

    gün düşlerime dönüşlerimde
    bakışın içiyor beni gözlerimden
    gövdemi düşürüyorum güz yavrusu duraklara
    uzaklığına uzanıyorum
    sevdiğin sonbahar geçiyor üstümden
    ama artık hiçbir göğü içmiyorsun dudaklarımdan
    yıkılıyorum şarkılara
    "kimseler biliyor"
    yalnızlık dostumdu
    şimdi korkum oluyor
    oysa "gel" desen gelecektim

    artık her şey kımıltısız bir geceye dönüşüyor
    güz artığı saçlarımda oynaşan sensizlik
    göz karana yenik düşüyor en korkak yanlarımdan
    kendimi yitirdikçe sana gidiyorum
    göbek çukurumda sobelere karanlık uyutuyorum
    düş satıcısı ispiyoncu bir ihtiyarın insafına kalıyorum
    uysal yalnızlıklar satın alıyorum
    gülüşümle ödeyerek
    ve içimde yalancı bir katil taşıyorum
    yeni utançlar biriktiriyorum eski günahlarıma
    cüzamlı ruhlar cehennemine gidiyorum ben
    kirli sözlerimi temize çekme
    oysa "gel" desen gelecektim

    gözlerim ihanete ihbar taşıyor
    kuşkulu bir cinayeti fısıldıyor kaşlarına
    sözü namluna sürmelisin şimdi
    en yaralı yanımdan vurmalısın beni
    çünkü uçmak düşmeyi göze almaktır




    avlunda bıraktığım az kullanılmış intiharları deniyorum
    ne vakit nikotinli ellerinden yola çıksam
    susuşuna kan döküyor gözlerim
    sen gözüne çiğ kaçtı sanıyorsun
    oysa bilmelisin Araz'ım
    kimsenin içi görünmez
    ve hiç bulamadıklarını
    asla yitiremezsin
    bak şimdi aramızda sessiz kalıyor
    söylenecek bütün sözler

    her sabah akşam oluyorsun
    alnından ellerine damlıyorsun
    yüzündeki yağmurla iniyorsun kente
    içine dert oluyorsun kentin
    dışına yağmur
    yüreğinde dağılıyor kristal şehirler
    duvarların kan öksürüyor
    ve sen
    başkalarının gözlerini
    yüzümde aramamayı öğreniyorsun
    beni bir durağa yaslıyorsun
    beni bir kente
    gidiyorsun
    oysa "gel" desen gelecektim

    susmak en inatçısı olmaktır yalnızlığın
    en susmakta neydi öyle
    sen en dinlerken
    biliyorum Araz'ım
    insan kendini bulmamalı, hep aramalı
    gittiğin yerden başlıyorum öyleyse
    gece cinnetlerimi de alıp yanıma

    denize bakmayı bilmeyenler
    bir gün mutlaka boğulur
    işte bundandır gözlerinden kaçışlarım

    siz hiç yar saçının bir telinden kendinize gurbet yaptınız mı

    ben şimdi gurbetim
    içimde taşıyorum
    heba olsa da senlerce yılım
    oysa "gel" desen gelecektim

    ömrümden düşürdüğüm sol anahtarlarına takılıyorum hep
    ve hayat yüklü kamyonlar geçiyor üstümden
    şairler ölüdür derler
    inanmıyorum



    yorgun söylentiler kanıyor solgun yaralarımdan
    kırılır mı bilmem hüznümde taşıdığım kin
    kinim kendime
    susuşum sana
    küsüşüm tüm dünyaya

    üstü kalsın ihanetimin
    "gel" desen gelecektim

    yine bir tren geçiyor içimden
    sen kesiliyorum gülüşümün karşılığı
    saçların bir rüzgarın öyküsünü taşıyor
    görmüyorum söylemiyorsun kırılıyorum
    hiçliğimin etleri yolunuyor şizofrenik bir gecede
    sana bir öykü çıkarıyorum ağzımdan
    süsle beni ey aşk
    geçtiğin yerleri öpüyorum

    yarısı yanık bir aşkın küllerini taşıyorum
    dişlerindeki nikotin tadı terkimde
    sirenler ve ateş hatları içip
    sesini peydahlıyorum kendimden ve kentimden
    ıslak ceplerimi buluyorum el yordamıyla
    yasadışıyım
    tutukla beni gözlerimden

    kalemim bitti yitirdi şiirini şuur
    öldü kanımdaki mürekkep balığı
    solumdaki sise intihar etti intiharlar
    bir aşkı kaça katlayabilirdi ki ezik bir yürek
    yaşamak için geç bir zaman
    ölmek için ise erken

    çok davullu bir senfoni sürçüyor
    dikiş tutmaz ayrılığımda
    kirpiğinden yapılma bir darağacına
    geceyi asıyorum
    yoksun
    bu yağmurlar ıslatmıyor beni
    bir durağa yaslanıyorum sensiz
    gidişinin en sessiz harfinden yırtılıyorum
    "gel" desen gelecektim oysa

    kulaklarımdan bordo denizler dökülüyor
    şimdi herkes biraz sen biraz acı
    göğsümde bir vagon
    gizli sözler batıyor
    fırtınalar çıkıyor üstüme

    şakağımda
    intihar acemisi bir şairin
    delilik provaları
    arkandan uluyan kapılardan
    söküyorum kokunu
    yokluğunu kokluyorum
    yokluğunu yokluyorum

    çöz gözlerimi senden hadi
    ücranda yak bakışımı
    gözlerine bekçi sevdam
    dünden ve senden kalmayım

    içine her düşen
    kendi keşfi sanıyor seni
    oysa sen
    melekleri bile kıskandıracak kadar kendinsin
    ve kendini acıtmak istiyorsun
    ama güller kendine batamaz
    bilmiyor musun
    "gel" mi diyorsun

    herkes kendi gördüğüne bakar
    peki hayatın rüzgarında kime yelkeniz
    kıpırdamadan duramayız bir aşk boyu
    hadi en kanadığımız yerden susalım
    "gel" desen gelirdim
    "git" dedin ve gittin

    Aşka...
    Rüzgara...
    Ayrılığa...
    Zamana...

    Eyvallah..



    ALINTI
    Konu ''ARAZ'' tarafından (26.12.2009 Saat 14:00 ) değiştirilmiştir.

  2. #2
    PRENSES Array
    Üyelik tarihi
    27.11.2008
    Mesajlar
    2.468
    Tecrübe Puanı
    71

    Standart Kırgınım

    Sana sevmeyi öğrettim… Ama sen beni sevmedin…

    Bir Eylül günü… Susmak için yazıyorum bu sefer…Şehrin ortasında kalan yanımdan bahsediyorum… yani, senden, yani bizsizlikten çoraklaşmış kelimelerimden… Yani kirli bir peçete gibi buruşturduğun adımdan, yani sevdama ağıtlar yakan çocuk yüreğimden, yani ellerimle mezara koyduğum yanakları al al kızımdan, yani gidişinin tam da eylül tadından…


    Kırgınım üstelik sana… Beni geceye mahkum eden her faniye olduğundan daha çok… Kendimi ararken kör karanlıkta, elma dedim, ölüm çıktı karşıma… Oysa sen “işte bu sana ölümlerine bedel” dediğim “mucizemdin” hafızamda aşk var, karıştırıyorum galiba… Mucizeler güzel bitmez miydi?

    Her hangi iki insanın karşılaşamayacağı gibi karşılaşmıştık seninle. Birbirine kıyısı olmayan kentleri komşu yaptık önce. Ve sonra daldım gözlerine. Gri kentlerin beyaz çocukları kadar siyahtı gözlerin… ellerin üşürdü, ağlardım… ellerin üşürdü, yanardım…


    Kırgınım sana… bir oyunun tamda ortasındaydım. Saklanıyordum içimden. Kaçıyordum… Sobelemeye hiçte niyetim yoktu üstelik. Adımı geceydi ve gece saklıyordu yara izlerini. Sonra gökyüzünden bir cemre düştü ışıl ışıl. Aydınlandım, yakalandım, sobelendim… Artık yaralarım belli oluyordu… Gözyaşı ile karışık bir acıma tadında uzattın ellerini… Anne tarafına denk gelmiştim sanırım. Kabuklarım vardı ya; kan oldu şimdi…


    Masal dedim, olsa olsa masal dedim sana. Çünkü hiçbir şefkat bu kadar acıtmıyordu canımı ve hiçbir şehir ben olmuyordu sen olmayınca. Mekansızdım yani ama geceydim. Bütün şehirlerin üstüne seriliyordum her günbatımında ama senin şehrine gün olan başkaydı, gün tadındaydı ve gece lüzumsuzdu…


    Kırgınım sana güzel insan… Bir tek sen bilirdin yarımlığımı. Beni sahiden leyleklerin getirdiğini ve en az bir leylek ailesi kadar yuvaya sahip olduğumu bir sen bilirdin. Anne ve baba diyemeyişimi leyleklerin dilsizliğine verdiğimi bir sen bilirdin. Gene saçmalıyorum sanırım.. öyle ya seni ne kadar sevdiğimi de bilirdin…


    Hani koşarak, kaçarak gelirdin bazen… Neden demezdim; öylesine derdin. Anlat derdim; Susardın. Susma derdim; ağlardın. Ağlama derdim. Niye derdin. Boğuluyorum derdim; Susardın… Niye sustuğunu bilirdim, ağlardım… çaresizdim.


    Kırgınım sana işte… Neden deme… Kırılacak kadar olan hiçbir şeyim yok da onun için. Beyaz sen kadar kimseye yakışmıyor ; onun için, aynalar canımı acıtıyor, gece artık beni saklamıyor ve kızım, Kardelen’im ölüler ülkesinde karlar altında üşüyor onun için.


    Hadi yüzüne o maskeyi tak şimdi. Çehren değişsin. Bana yabancı olduğun maskeyi tak. Adım yine önemsiz bir harf dizilimi olsun. Hadi tak o maskeyi şimdi. Gözündeki izlerimi silsin.

    Belki de kırgınım sana. Öyle bir gittin, karanlık daha bir kör buralarda. Faili belli bir intiharsın şimdi. Avazım çıktığı kadar bağırsam ne değişir. İç kanamalı susmalar düştü payıma. Darağacındaki kelimelerim intikam peşinde yüreğimden ve sen ne de olsa bir şehrin her hangi bir yerinde, kimsenin görmediği kan izleriyle elindeki resmi yırtıp rüzgara bırakan, gözyaşı Kızıldeniz bir yabancısın şimdi…



    Şairin dediği gibi : Nerden baksan tutarsızlık, nerden baksan ahmakça…

    Ve yazacaklarım bitmedi… Ölürsem belki…
    ALINTI
    Konu ''ARAZ'' tarafından (26.12.2009 Saat 14:01 ) değiştirilmiştir.

  3. #3
    Teğmen Array
    Üyelik tarihi
    15.09.2005
    Yer
    Siirt
    Yaş
    40
    Mesajlar
    17.587
    Tecrübe Puanı
    378

    Standart

    Kahraman Tazeoğlu'na hayranlığım gün geçtikçe artıyor.. Paylaştığın onca eserlerden ve güzel sözlerden sonra sesini de duymak bir hayli gururverici oldu benbim için.... Kahraman Tazeoğlu'nun seslendiriği şiirleri dinlemek ve yazıları okumaktan keyif alıyorum...





    Kahraman Tazeoğlu Biyografi-Kahraman Tazeoğlu Kimdir?


    Ay’a ilk ayak basıldığı yılın 10 Ağustos’unda doğdu. İstanbul’un çileli ve kesmekeşli ortamında, o şehirde bir ömür harcayacağını bilmeden hep “düşünen” bir çocuk olarak büyüdü.

    Cevizli semtinde, bir dere kenarında oynarken, mahallenin delisi kovalayınca “korkuyla” tanıştı.

    Ailesi İstanbul’un mutena semtlerinden Fenerbahçe’ye taşınınca daha az korkmaya ve Fenerbahçeli olmaya basladı. 6 yasinda ilk kez bir maça gitti ve en sevdigi Fenerbahçe şapkasını çaldırdı. (Bugün bile o şapka için üzülür). 7 kardeşin 2 numaralı olanıydı ve ilerde bir mahalle takımında 2 numaralı formayı giyerek maçlara çıkacağını bilmiyordu.

    Ablası okula başlayınca çok kıskandı ve saçını çekti. Bir yıl sonra ise okulunun ilk gününde annesi onu sınıfına sokmayı zor başardı... O gün çok ağlamıştı.

    Arkadaşları teneffüslerde çesitli oyunlar oynarken, o hep “düşünüyordu”...

    İlkokul bittiğinde bir korku filmi senaryosu yazdığını iddia ederek arkadaşlarına kendini güldürdü. Daha sonra sinema ile sadece “seyirci” olarak ilgilendi. O hep bir sinema tutkunu olarak yaşayacaktı; çünkü siirle daha tanışmamıştı.

    12 Eylül ihtilalinde ortaokula başlayacaktı ve tek başına belediye otobüsüne binmeyi öğrenecekti. Daha sonra yağ, tüp, şeker ve gaz kuyruklarında beklemeyi ve soğuklarda üşürken ağlamamayı...

    Mahallede her kırılan camdan Tazeoğlu kardeşler sorumlu tutulmaya başlanınca, baba Hayati Tazeoğlu ani bir göç harekatıyla tüm aileyi yeniden Cevizli’ye taşıma kararı aldı. Buna en içerleyense küçük Kahraman oldu. Geride bıraktığı mahalle arkadaşlarını bir gün yeniden görebilmek ümidiyle yanıp tutuşurken birden ilk defa yaşayacağı bir duyguyla karşılaştı. Karşı komsunun kızına aşık olmuştu. Mutluluğu, acıyı, hüznü ve ağlamayı yeniden keşfetti. Bütün bunların toplamının ona şiiri öğreteceğini bilmiyordu. Ablasının yazdığı şiirlerle dalga geçerken hatta “şiir de neymiş; saçmalık” diye iddia ederken gece gündüz şiir yazmaya başladı. Sonunda o terk edildi ama şiir onu terk etmedi. Yine aşık oldu, yine terk edildi, yine şiirler yazdı.

    Matematiği gereksiz bir ders olarak gördüğü için, hocaları da onu gereksiz bir öğrenci olarak gördü. Uzun bir süre ara vereceği eğitimini daha sonra bin pişman olarak devam ettirecekti. Bu arada ailesi “eti senin kemiği benim” diyerek onu bir kuaföre çırak olarak verdi. 10 yıl sürecek bu macera özel radyoların açılmasiyla sona erecekti.

    Bir yaz gecesi arkadaşının evinde balkon sohbeti yaparken arkadaşının annesi uykusundan uyandı ve “oğlum kapatın şu radyoyu da yatın artık” dedi. Halbuki radyo kapalıydı ve konuşan 19 yaşındaki genç Kahraman’dı...

    Çocukluğundan beri özendigi spikerlik hayali daha da derinleserek artmaya baslamisti. Annesi bebekliğinde çok ağladığı zamanlarda onu radyonun yanına yatırır ve susmasını sağlardı. Çok çocuğa bakmakla yükümlü olan bir annenin bulduğu bu çözüm ilerde küçük Kahraman’ı radyocu yapacaktı.

    Derken; günlerden bir gün, Türkiye’de ilk özel radyolar açılmaya başladı ve mesleğinde çok önemli bir yere gelmiş olan genç Kahraman, bu işe sevdalandı. Artık o radyocu olabilmek için yıllarını verdiği mesleğini bırakabilirdi. Sıkı bir radyo takipçisi olan genç Kahraman, “Gecenin Serserisi”ni dinleyerek hatta yayın yaptığı radyoya kadar gidip kendisiyle tanışarak hayatında ilk kez bir radyo stüdyosu gördü. Bununla da kalmayıp Orhan Çetin tarafindan programa konuk edildi, şiirler okudu. Gelen olumlu tepkiler kendisini yüreklendirdi ve o gün radyocu olmaya karar verdi. Mesleğini zirvedeyken bırakarak, yayın hayatına yeni “merhaba” diyen Kadıköy FM’de yayına başladı. Sonraki rüzgarlar onu baska radyolara sürükledi ve son durağı en sevdiği ve mutlu olduğu Radyo 7 oldu.

    Şimdi Mavi Ada diye bir yerden şiirler seslendirerek gece bunalım oranını yükseltme çalışmalarını sürdürüyor. Kahraman Tazeoğlu’nun “Seni İçimden Terk Ediyorum” “Ölü Bir Kentin Morg Alfabesi” adli iki şiir kitabı var. Bu kitaplara bir de “Araz” adlı bir romanını ekledi. “Mavi Ada Mektupları” ve “Tutsak Mektuplar” adli iki derlemesini de listeye ekleyerek 5 kitaba ulaştığını söylersek geriye sadece asağıdaki notu düşmek kalır...

    Not: Ablası artık şiir yazmıyor.

    Kitapları:

    *Seni Içimden Terk Ediyorum (Şiir), 2001 (Yedi Harf Yayıncılık)

    *Ölü Bir Kentin Morg Alfabesi (Şiir), 2002 (Birey Yayıncılık)

    *Mavi Ada Mektupları (Mektup), 2002 (Birey Harf Yayıncılık)

    *Tutsak Mektuplar (Mektup), 2004 (Yedi Harf Yayıncılık)

    *ARAZ (Roman), 2005 (Yedi Harf Yayıncılık)

    (Radyo7/Mavi Ada Programı sunucusu)


    Kahraman tazeoglu, araz, terkediyorum,araz,Seni yine terkedecegim,maviada,saclarini ruzgara satan kiz,Her ask katilidir bir


 

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •