Deryalar ortasında bir deryadır İstanbul. Özgürce& Uçan martıların kanadın da alabildiğine hür. Şairin kaleminde destansı bir şiir, okunan ezanlarda geri çevrilmez davet İstanbul.
Her bir köşesi tarih, tarihi ile dünya da tek İstanbul.
Yüz yıllarca kaderi olmuş su İstanbul'un. Su kutsaldır, su mübarektir, su berekettir, su şifadır. Su gibi aziz olmak kişiye sunulan en güzel duadır.
Cihan şehri İstanbul artık Fatih Sultan Mehmet tarafından fethedilmiştir. Osmanlı suyun bir nimet olduğunu çok iyi bilir. Her ne kadar o dönemde su şehirdeki sarnıçlardan temin ediliyor olsa da, Osmanlı beklemiş durgun sudan hoşlanmaz. Suyu pınarından, kaynağından içmek ister. Çünkü su hayattır, zikri de "HAY" dır. Su öylesine önemlidir ki, hemen konu ile ilgili bir çalışma başlatılır. Su nezareti (su bakanlığı) diye bir teşkilat dahi kurulur. Daha sonra su nazırları, suyolcuları, keşif memurları, korucular, çavuşlar, bent muhafızları, naccarlar, löküncüler ve şehir sakaları da bu teşkilatın birer parçası olurlar.
Artık devir o devirdir ki Kanuni Sultan Süleyman Osmanlının başındadır. Sultan İstanbul'un su sorununu çözmeyi aklına koymuştur. Aklında tek bir isim vardır. O taşa can katan, ilahi mimariyi 1001 gece masallarına ilham eden sırrını kimsenin çözemediği gizemli mimarıdır. Hemen Hassa Ser Mimaran-ı Sinan ustayı huzuruna çağırtır. Ve su sorununu nasıl çözeceğini kendisinden öğrenmek ister.
-Suyun şehre gelmesi ne yolladır mimar başı?
-İki yolladır padişahım ama bu iş hayli akçe ister.
-Sen o kısmını düşünme
Sinan usta "Öyle bir eser bırakmalıyı ki" der, " hem Osmanlının şanına yakışsın, hem de Devlet-i Aliye bir daha su sorunu yaşamasın, adım bu eserle asırlar boyunca yaşasın" Zamanın en değerli mimarlarını da yanına katarak hemen işe koyulur.
Bu arada halk arasında fitneler başlar. Sinan'ın hayalleri yüzünden saray hazinesinin boşalacağı söylentileri ayyuka çıkar. Söylentiler Padişahın da kulağına ulaşıp aklını bulandırır. Hemen inşaata teşrif buyurup Sinan'ı sorguya çeker.
-Hani arz olunan sular nerededir mimar başı?
-Buyun Padişahım göstereyim
Sinan önde, Padişah yanında, erkânı arkasında 30 lüle suyu aktığı dereye varırlar. (30 dirhem kurşun içinde geçebilecek su miktarı) Padişah özgürce akan suyu görünce mutlu olur. Mimarbaşına sorar
-Su bu mudur?
-Evet devletlim budur. Arz olunan 100 lüledir.
1554 yılında başlayan suyolu 1560 yılına kadar devam eder ve nihayet sonunda biter. Gelen su önce Maslaklara ( Şehre su taksimi yapan havuzlara) sonra maksemlere ( suların evlere ve çeşmelere gidecek miktarını ayarlayacak üstü kubbeli tonozlarla örtülü su hazneleri) oradan da su terazilerine ( suyun basıncını arttırmak için yüksek kuleler) ulaşır. Sular şehre ulaşınca oradan da çeşmelere bağlanıp halkın hizmetine sunulur. Gelen sular 40 ayrı çeşmeye bağlandığı için Kırk Çeşme Suları diye anılır.
Bu sular önce Saray-ı Hümayuna, daha sora da şehre halkın hizmetine verilirdi.
Şehre verilen su sakalar tarafından halka dağılır genellikle de bu işi gönüllü dervişler yapardı.
Sinan'ı bekleyen sürpriz son
İşte asıl hikâye bundan sonra başlar. İstanbul artık beklediği suyuna gark olmuştur. Su nimettir ve bu nimet lülelerden güldür güldür akmaya başlamıştır. Halk durumdan son derece memnun kalmıştır.
Sultan akan su içi hemen bir ferman çıkartır. "Su halkın maldır. Hiç kimse suyu evine bağlayamaz." Ama Koca Sinan bu fetvadan hariç tutularak evine 1 lüle su bağlanması için emir verilir.
Aradan tam 12 sene geçer&
Sinan 99 yaşına geldiğinde bir gün kapısı acı acı çalınıp eline bir tebligat tutuşturulur. Tebligatta saraya teşrif etmesi bildirilmiştir. Saraya vardığında kendisi hakkında soruşturma açıldığını öğrenir. Devlet halka ait suyu evine bağlatıp kullandığı için Koca Sinan'ı yargılamak ister. Her ne kadar suyu zamanın Padişahının emri ile kendisine bağlandığını söylese de elinde buna ait bir ferman yoktur. Koskoca devletli padişahından bu konuda ferman istemeye hicap duymuştur.
Sorgulanmasından sonra Sinan saray tarafından suçlu bulunur. Suyunu kesmekle kalmayıp bunca sene kullandığı suyun bedeli de kendisinden talep edilir.
Cihana nam salmış bu masal şehrini suya gark eden hassa başı Mimar Sinan 100 yaşına geldiğinde artık evinde abdest alacak suyu dahi yoktur. Elbette üzgün olmasına üzgündür ama geriye dönüp baktığında yaptığı işleri hatırlar. Arkasında dünyaya miras bıraktığı koskoca bir tarih vardır. Senelerce, asırlarca bütün dünya onu ve eserlerini konuşacaktır. Değer üzerine değer katmış Osmanlını şanını yüceltmiştir. O kendine düşeni yapmıştır. En mükemmel şekilde yaratılmış insana en mükemmelini sunabilmek için bir hayat vermişti. Eserlerine yaratıcısına duyduğu aşkı nakşetmiş, sevgisini, imanını katmıştı. Âşık olduğu işi yaptığını veya işine olan aşkını düşündü.
.
Ölürken ağzından son olarak şu sözler dökülür. "Ben hizmetimi Allah için ve Devlet-i Aliye için yaptım. Bu durumdan Rabbim haberdardır. Başıma gelenlerden hiç müteessir değilim.
Vefa; Ruhun ne güzel bir hasleti.
Vefasızlık; nefsin en kötü afeti&
Kaderi miydi vefasızlık onun için, yoksa başına gelenler kadersizlik mi?
Yüzyıllar sonra dünya onun bıraktığı eserleri seyrederken bunların bir kul tarafından yapıldığına inanamadı
Güzin Osmancık


LinkBack URL
About LinkBacks



Alıntı
