"İbrahim Hakkı Hz. ve Siirt Uleması" Sempozyumu'nun yankıları hala sürüyor.
Siirt Belediyesinin iki ay önce düzenlediği "İbrahim Hakkı Hz. ve Siirt Uleması" Sempozyuma Bursa’dan katılan Dr. Selma Karışman hocamız, Siirt'i ve Tillo'yu unutmadı!
Turuncu Dergisinin son sayısında yer alan yazısında bakın neler anlatıyo:
SİİRT DİLE GELDİĞİNDE…
"Ümmî ol Hakkı gönülden gel bana
Ben seni hikmetle Lokmân eylerim"
İki sayıdır devam etmekte olan yazı dizisinin üçüncü ve son bölümüne geçmeden önce kaldığımız yerden kısa bir hatırlatmada bulunmak ve ilginizi yeniden konunun mâna iklimine çekmek istiyorum.
Bir seyahat günlüğü diyebileceğimiz bu yazı tefrikası, 7-9 Eylül tarihleri arasında İbrahim Hakkı ve Siirt Uleması Sempozyumu’nda "Global Dünyanın Meydan Okuyuşları Karşısında Bir Değerler Sistemi Olarak Marifetname’nin Önemi" başlıklı bir tebliğ sunmak üzere Siirt'e gidişimin hikayesidir. 18. yy. Osmanlı zihniyetinin, ilm-i fende olduğu kadar ilm-i mânada zirve bir temsilcisi olan olan Erzurumlu İbrahim Hakkı ve Marifetname'si ile gerçek mânada ünsiyetim, bir doktora tez sürecinde kurulmuştu. Dört yıl boyunca, dev eseri Marifetname'ye dayanarak O'nun din, ahlak ve iktisat görüşlerini inceledim. Bu akademik alâka, süreç içinde adeta bir seyri sülûka dönüştü; tasavvufi ikramlar, cehdî imkanlar, tembih ve telkinler eşliğinde, gönül dünyamda yepyeni idrak ufukları açıldı. Siirt'te geçirdiğim birbirinden anlamlı üç gün sırasında ise bu tür ikramlardan bir yenisiyle karşı karşıya olduğumu açıkça anladım. Organizasyonuyla, konusuyla, muhtevasıyla muhteşem bu Sempozyum, fikir ve gönül dünyama da aynı ihtişamda tecrübeler kattı: Şehrin kültür mirasını, manevi iklimini, tarihi dokusunu; bu mirası, bu iklimi, bu dokuyu korumaya yüreklerini adayan şehr-ül eminlerin gözüyle görmek, yüreğiyle tanımak… Hazret’in ilim ve marifet dünyasını; göğünü yıldız yıldız gözlediği, sokaklarını taş taş izlediği topraklarda yeniden idrak etmek... O'na aynel yakîn olmanın manevi hazlarını terennüm etmek, Hocası Fakirullah Hazretleri ile baş başa ebedileştikleri istirahatgâhlarında, hatıralarını yad etmek, ruhaniyetlerine iltica etmek...
Tillo Yollarında...
Normal program seyrine göre, 7 Eylül Cuma sabahı başlayan toplantı Cumartesi akşamı sona erecek ve Pazar günü maddi ve manevi çehresini tanımak üzere Siirt'i dolaşacağız. Fakat ulemanın ve 120 bin evliyanın nefesinin estiği bu iklimde her an yeni bir zuhuratla karşılaşabilir, her an fevkaladeden bir vukuat yaşayabilirsiniz: İki gün boyunca İbrahim Hakkı ve Ulema'dan akan bilgilerle zihnim, dipdiri ve dopdolu çalışırken, ruhum da boş durmuyor. Hazret'in huzuruna vâsıl olma arzusuyla yanıp tutuşmaya devam ediyor. Bütün varlığımın bir mıknatıs gibi Tillo'ya çekildiğini hissediyorum. Zamanı ileriye sarmak, Pazar gününe kadar bekleyecek olma mecburiyetinden kurtulmak istiyorum! Ani program değişikliğini, Cumartesi akşamı, Kültür Merkezinden, konakladığımız mekana dönmek üzere minibüsümüze bindiğimiz sırada öğreniyoruz: Ertesi günü beklemeden Tillo'ya gideceğiz. Duygularımı nasıl anlatabilirim ki... Tarifsiz bir mutluluğa; yıllar sonra gerçekleşen bir sılayı rahim heyecanı, hocasından bahsetmiş olmaya layık olup olmadığını bilemeyen bir talebe mahcubiyeti, huzura ilk varışta göreceği davranışa rıza göstermeye hazırlanan bir mürid tevekkülü, o güne kadar yapabildikleri için verilecek bir icazet, bir taltif ümidi iştirak ediyor. Tillo'ya giden dar yolları da, Tillo'nun tarihe geçen cas evlerini de, yolda şahit olduğum diğer güzelliklerle birlikte anlatabilmeyi isterdim. Fakat kendisini tamamıyla Hazret'in cazibe merkezine kaptıran ruhum, artık maddi dünyadan hiçbir şey kabul etmiyor. Kabrinden önce, Erzurumlu âlimden geriye kalan pek çok önemli astronomi aletinin ve hatta Marifetname'nin orjinalinin muhafaza edildiği müzeyi ziyaret edecek olmak bile heyecanımı teskin etmiyor. Yine de erken 18. yy.da Anadolu'da âlim bir veli tarafından çizilen dünya haritası, üzerinde enlem boylam ve ekvator çizgileriyle kendi elinden çıkan yer küre, astronomi deneylerinde kullanılan kürelerin yerleştirildiği kürsü, enlem-boylam ve yıldızların yerlerini bulmak için kullanılan Rub'ul-mukantarat ve beni en çok etkileyen muhteşem âsayı zikretmeden geçmemeliyim. İlk parçası 80 cm. olan bu âsa, diğer parçası ile birlikte 170 cm.ye ulaşıyor. Âsanın başucunda alnı dayayacak ek bir parça daha var. Bir isim takmak gerekseydi ona âsa-yı zü'l cenâheyn derdim. Kâinatın esrarını keşfetmek ve buradan Marifetullah’a ulaşmak adına gecelerce semayı izleyen gözleri ve dizleri yorulduğunda İbrahim Hakkı Hazretleri mübarek alnını, tam ona göre yapılmış kısma dayayarak ibadet veya istirahat edermiş. İlmin ve ibadetin aynı ruh ikliminde, aynı mekân ve zamanda ve cereyan eden bu muhteşem sentezi ile tıpkı İbrahim Hakkı’nın sufi/âlim portresiyle Marifetname'de her karşılaştığımda olduğu gibi, yeniden büyüleniyorum. Bir ayetin bir kişide nasıl tecelli ettiğini ondan geriye kalan bir âsa üzerinde haşyet ve hayretle müşahede ediyorum: "O halde yaptığın bir işi bitirince hemen bir başka işe koyul, başka bir iş ve ibadetle yorul." ( 94/7)
Huzurda…
Cümle Kapısından girdikten sonra önümüzde esrarlı bir güzellikle uzanan dar ve davetkâr yolda ilerlerken hafızam, hayatından önemli karelerin yer aldığı bir filmi Hazretle yaşamışçasına geri sarıyor. Çağının ilim zirvesi olan Marifetname'nin, ruhunun ve sanatının marifet zirvelerini yokladığı Dîvan'ın ve diğer üç "ana", on "evlat" eserin sığdığı, irfâni ve cehdî olduğu kadar hazin hayat serüvenini vâkıf olduğum bilgiler eşliğinde, kendi geçmişime ait bir hatıra gibi yaşıyorum. Daha altı yaşında, Seyyid olan annesini kaybederek öksüz kalması, bir yıl sonra manevi bir arayışta olan babasının O'nu, amcalarına emanet ederek Hacca gitmek üzere yola çıkmışken, yolda İsmail Fakirullah'ın namını işitip Tillo'da O'nun dergah ve nazarına kapılanması. Dokuz yaşında iken amcası tarafından, iki yıldır ayrı olduğu babasının yanına getirilişi. Şeyh Fakirullah'ı ilk görüşünde, -kendi sözleriyle- "Allah'ın hikmeti ile o azizin yüzünün kendisine pederinden ziyade biliş ve tanış gelmesi ve aklının erdiği kadarıyla onun hüsn-ü cemaline, lütf-i makaline ve hulk-i kemaline hayran olup kalması", böylece dokuz yaşında iken tasavvuf yolunun bendesi olması. Şeyh'in kendi evinin karşısında onlar için yaptırdığı evde, babasından, vefatına kadar şefkat ve sevgi ile ilim ve eğitim alması, on yedi yaşındayken babasını, otuz üç yaşındayken Şeyhini kaybedişi. Erzurum, Hasankale, Tillo arasında sayısız gidiş gelişleri. Hayatını adadığı ilim ve irfan iştiyakıyla kırk dört yaşında "müminin yitik malı"nı aramak üzere İstanbul'a gelişi. Mürşidi'nin Sultan I. Mahmut nezdindeki saygınlığının da tesiriyle, Saray Kütüphanesi'nde çalışmasına izin verilişi, burada aylarca özellikle yeni astronomi çalışması. Elli iki yaşındayken bu defa daha uzun bir araştırma yapmak üzere ikinci defa İstanbul'a gidişi ve dönüşünde Marifetname'yi tamamlayışı...
Kabrin etrafındaki bir bakkal dükkânından yükselen bildik ilâhi, beste ve güftesiyle beni yeniden kendi içime götürüyor: "Ben işledim hadsiz günah, cürmüm ile geldim sana". Gözyaşları arasında yavaşça, huzura süzülüyorum. Tasavvufi güçlerini sahifeler arasından keşfettiğim bu iki yüksek ruhun nihayet huzurundayım... İrtifa farkına rağmen, ruhaniyetlerinin yüksek râkımını hissedebilmenin manevi hazzıyla doluyorum. Hoca ve öğrenci, mürşid ve mürit, içinde baş başa yattıkları bir örnek tahta oyma sandukalarından adeta biz ölümlülere, ebedi âlemde de, hayatlarında olduğu kadar yakîn ve aynî olduklarının müjdesini veriyorlar. Bu ebedi muştuyla görünürde küçücük odanın zaman ve mekân sınırları, sizi de içine çekerek alabildiğine genişliyor. Yaşanan ânın, hiç çıkmamak üzere donmasını istetecek kadar...
Yekpareleşen zaman ikliminde, hislerin olduğu kadar seslerin de görünür kılınması kaçınılmaz: Hazretin nefesi içimde, oradan bütün dünyaya yayılacak kadar gür yankılanıyor. "Hak şerleri hayr eyler/Zann etme ki gayr eyler/Arif anı seyreyler/Mevla görelim neyler/Neylerse güzel eyler". Hafızamda eskiden beri duran söz bu defa latif ve kesif bir kelebek etkisiyle gerçek yerine, gönül evime konuyor: Neylerse güzel eyleyene teslim olanın hayatına güzel ve güzellikten başka hiçbir şey dahil olamaz... Ölümün elinde böylesine güzelleşen bu âlemde, "ölümün, aslında hayatın şerefine yazılan bir kaside olduğu, o kadar aşikar ki"... Ses, yeniden ete ve kemiğe bürünüyor: "Halk ölüm sandığı hoş vuslat imiş Hakkı/İyd-i ekberdir o, sanma ki memâtım geldi"
Bütün bu yaşananlardan sonra bilincim artık sadece iki mâna kutbunun zirve ikliminde olduğumu idrak etmeme izin veriyor. Hitap ve hicabım ise tecrübemin bu kadarını nakletmeme! Buraya kadarı bir atıfetti. Bundan sonrası ise zaten sekerât…
Bilim ve Sadakat Harikası
Pek çok okuyucu için bir tekrar olacağını düşünsem de, İbrahim Hakkı Hazretlerinin, Üstadı Fakirullah için yaptığı, sadece bir planlama dehası değil aynı zamanda bir muhabbet, hürmet ve vefa zirvesi olan ışık düzeneğinden bahsetmeden geçemeyeceğim. "Yeni yılda doğan güneş, ilk olarak hocamın başucunu aydınlatmazsa ben o güneşi neyleyeyim" düşüncesinin üzerinde yükselen bir astronomi, mimari, bilim ve sadakat harikası: İbrahim Hakkı, sizleri manevi iklimine götürmeye çalıştığım ve aslında hocası için yaptırdığı Türbe’nin yanına sekiz köşeli ve on metre yüksekliğinde bir de kule yapar. Türbenin tam doğusuna da harçsız bir duvar inşa eder. Her yeni yıl başlangıcında, yani gece ile gündüzün eşit olduğu 21 Martta dağların ardından Tillo’yu selamlamaya hazırlanan yılın ilk güneşi, büyük bir sürprizle karşılaşır. Önündeki Tepe ve Duvar engeline takılan ışık hüzmesi, muhteşem bir ışık demetine dönüşerek Duvar’ın orta yerinde açılmış olan muhabbet penceresinden Kule’nin aynasına ve oradan da muhabbetin merkezine, Fakirullah Hazretlerinin başucuna konar. İbrahim Hakkı’nın; müderris, âlim, mutasavvıf ve şair olarak hayatı ve külliyatıyla birlikte bu ışık hadisesi bana, Allah’ın halifesi olarak insanın Kainattaki sorumluluğunu ve insan-tabiat ilişkisinin mahiyetini bir kez daha hatırlatıyor. Mensubu olduğum ilahi sistemin, inanan ve cehdeden insanı, bütün varoluş boyutlarıyla aydınlatma gücüne bir kez daha mest ve hayran oluyorum.
Ayrılırken
Pazar günü ise Siirt'in tabiat, kültür ve sanat güzelliklerinden kâm aldık. İbrahim hakkı, Siirt için nasıl manevi bir zirveyse, Botan Çayı da, öyle bir tabiat zirvesi... Siirt'in ilim, irfan ve zikirle yoğrulmuş manevi hazinesine nazire yaparcasına ve onu zamana yeniden davet edecesine, cehrî ve taşkın bir zikrin coşkunluğuyla yalvarıyor, çağlıyor. Taşbaşı Mağarası'nın gözlerimizin ayakları altına serdiği zaviyeden, bütün ihtişamıyla Botan çayını ve adaşı vadiyi hafızama nakşediyorum. Önceleri aba ve seccade olarak kullanılırken güzelliğini keşfedenlerin ısrarlı talepleriyle hayatın içine battaniye, heybe, kilim şeklinde bütün ihtişamıyla giren el dokuması tiftikleri; iriliği ve çatlama oranının yüksekliği bittecrübe sabit emsalsiz fıstığı; yine damak zevki belgeli büryan kebabı; perde pilavı, üzümü, dondurması ve "aynıyla Siirtlinin timsali/dışı sade, iç hazine misali" "kitel"iyle (içli köfte) Siirt, bir daha çıkmamak üzere gönlümü fethediyor.
Siirt, cânım şehir, munis ve güngörmüş mizacıyla, 5000 yıllık tarihinin, bâkir ve coşkulu coğrafyasının, mâna ve kültür mirasının, kadim örf ve geleneklerinin dilinden, bana bunları anlattı. Ben de yeni bir Siirt Sevdalısı olarak O'na, artık hiç ara vermeden konuşmasını ve bütün yurda sesini duyurmasını, isteklerinin her cenahta kabul göreceğine inancımı, vakur ve sabırlı duruşuyla bunu zaten çoktan hak ettiğini ve bütün bu konularda elimden ve dilimden geldiğince yardımcısı ve duacısı olduğumu söyledim. Biz Siirt'le böyle vedalaştık.
KAYNAK: http://www.siirtajans.com/news_detai..._id=1198536849


LinkBack URL
About LinkBacks






Alıntı
