2 sonuçtan 1 ile 2 arası
  1. #1
    Teğmen Array
    Üyelik tarihi
    15.09.2005
    Yer
    Siirt
    Yaş
    40
    Mesajlar
    17.587
    Tecrübe Puanı
    378

    Standart Siirt ve yöresinin meşhur evliyaları

    Siirt ve yöresinde adları sayılamayacak kadar çok evliyalar (ALLAH DOSTLARI) vardır. Sadece Tillo mezarlığında 40 bin evliyanın bulunduğu belirtilir ki, bu durum, İlimizdeki mânevi havayı anlatmak açısından yeterlidir. Biz, elbette İlimizde ve yöresinde bulunan evliyaların belki binde birini bile anlatamayız. Ama, isimleri zihinlerde olan bazılarını kitabımıza almayı uygun bulduk. İşte, Siirt ve yöresinin isimleri dillerde bazı evliyaları (ALLAH DOSTLARI



    HAZRET-İ VEYSELKARANİ

    Hazret-i Veyselkârani, İslâm dünyasında “HAYR-ÜT TABİİN” yani “TABİİNLERİN EN HAYIRLISI” unvanı ile bilinir ve anılır. Peygamber Efendimiz HAZRET-İ MUHAMMED’İ (O’na, cümle Peygamberlere al e ashaplarına salat ve selâm olsun) baş gözüyle görmemekle beraber, iman gözüyle gören tabiinlerdendir.

    YÜCE ALLAH’ın bir sırrı, bir hikmeti olarak, çok istemesine rağmen, Hazret-i Resulullah’ı görmek ve ashabı kiram sınıfına dahil olmak kendisine nasip olmamıştır.

    Veyselkârani Hazretleri hakkında bilinenler çok azdır. Yemen’in Karen Köyünden olduğu, milâdi 550-560 yılları arasında doğduğu konusunda rivâyetler vardır.

    Hazret-i İSÂ’nın (aleyhisselâm) göğe çekilmesinden sonra, insanlar yeniden ve süratle bozulmuş, adına DEVR-İ FETRET denilen karanlık bir dönem başlamıştır. Milâdi 500 yıllarına doğru adlarına “HANİF” denilen ve Yüce ALLAH’IN birliğine inanan insanlar ortaya çıkmış, irşat görevine başlamışlardır. Putperestler tarafından hor ve hâkir görülen HANİFLER, özellikle Arabistan yarımadasında boy göstermekteydiler. Tevrat ve İncil’deki bazı işaretlerden yola çıkarak, son Peygamberin dünyaya teşriflerinin yakın olduğunu biliyor ve bunu müjdeliyorlardı.

    İşte, bu haniflerden biri de Yemen’de Muradoğlu kabilesinin ileri gelenlerinden AMİR’Dİ. Amir, bu yüzden kendi akrabaları tarafından bile “PUT DÜŞMANI” ilân edilerek dışlanmıştı.

    Âmir’in eşi, kabilenin en güzel kadınlarındandı. Esmâ, Kocası Âmir’e inanıyor, güveniyordu. Kocasının telkiniyle o da haniflerden olmuştu. Ancak, kabilesi Amir’i ve eşi Esma’yı mânevi abluka altına almışlardı. Onlarla konuşmuyor, alışveriş yapmıyor, yeniden putperestliğe dönmelerini sağlamak için mümkün olan her türlü hakareti yapıyorlardı.

    Bu arada, Amir ve Esma’nın bir erkek çocukları doğdu. Adını ÜVEYS koydular. Amir, oğlu doğar doğmaz, diğer hanif arkadaşlarından öğrendiği “ALLAH” ve “MUHAMMED” adlarını kulağına defalarca okudu. Biliyordu ki, yeni doğan çocukların ilk duydukları kelimeler beyinlerine nakşedilir, asla silinmez.

    Küçük Üveys 5 yaşlarına geldiğinde, babası hastalanmıştı. Daha gençti ama, ölüm, genç-ihtiyar dinlemiyordu. Hastalanmasında, ailesine karşı uygulanan ambargonun da etkisi vardı. Öleceğini hisseden Amir, Üveys’i yaşlı gözlerle süzerek:

    -Sana öğrettiğim ve hayatın boyunca hiç unutmamanı öğütlediğim o iki mübarek ismi söyle bakalım, dedi.

    Üveys, saygılı bir üslupla ve taşıdıkları büyük mânayı biliyormuşçasına:

    -ALLAH ve MUHAMMED..

    Cevabını verdi. Bunun üzerine Amir:

    -Size, bu iki mübarek isimden başka hiçbir miras bırakamıyorum. Ama, bu iki kelime, en değerli hazinelerden daha değerlidir. Sakın, hiç unutmayın. Özellikle sen ey Esma, Üveys’in bu iki mübarek ismi unutmasına asla fırsat verme. Hayatta olduğun sürece hep telkinde bulun, dedi.

    Eşini ve çocuğunu Allah’a emanet eden Amir, ebediyet âlemine intikâl etti. Eşi ağlıyor, henüz ölümün ne olduğunu bilmeyen Üveys ise, Annesinin ağlamasına ağlıyordu.

    Neyse ki, ölümünden sonra olsun akrabaları Amir’e ve ailesine sahip çıktılar. Amir’i defnettiler. Esma’ya da, putlara dönmesi için telkinde bulundular.

    -Putlara dönmezsen, halin nasıl olur. Kocanın ölümünden ders al, dediler.

    Esma da, onlara uymuş gibi yaptı. Bunu, oğlu için yapıyordu. Üveys 7-8 yaşlarına geldiğinde çobanlık yapmağa ve deve gütmeğe başladı. Üveys’in güttüğü develer, kendisine öyle itaat ediyorlardı ki, bunu gören Muradoğulları en azgın develerini özellikle O’na teslim ediyorlardı. Hem, Üveys’in güttüğü develer, daha bol süt vermekteydi.

    Amir’in ölümüne çok üzülen Eşi Esma ise Hastalanmış, yatağa düşmüştü. Sol tarafına inme inen ve yatağa bağlı hale gelen Esma’ya Oğlu Üveys’ten başka bakacak kimsesi yoktu.

    Üveys, sabah erkenden kalkar, Annesinin temizlenmesine yardım eder, yatağını düzeltir, sütünü içirir, hayır duasını alır, develeri gütmeğe öyle giderdi.

    Hemen her sabah, Üveys ile Annesi arasında geçen konuşma şöyle olurdu:

    -Ey annelerin en güzeli, en tatlısı, en hayırlısı, Annem. İşte yatağını, yorganını düzelttim. Odanı sildim, süpürdüm. Etrafı derleyip, toparladım, sütünü hazırladım. Sana elimle içireyim. Sonra o güzel pamuk gibi yumuşacık elini öpeyim, hayır dualarını alarak gideyim. Gerçi,develeri otlatmağa gittiğim zaman da aklım hep sende. Ya bir ihtiyacın olursa, ya benim yapmam gereken bir durumla karşı karşıya kalırsan diye hep seni düşünmekteyim.

    Diyen Üveys’e, Annesinin de verdiği cevap aşağı yukarı hep aynı olurdu:

    -Ey Oğlum, çocukların en güzeli, en sevimlisi, en tatlısı, en hayırlısı. Selâmetle git, selâmetle gel. Asıl, benim aklım sende. Bu küçük yaşına rağmen, bu kadar azgın develerle nasıl baş ediyorsun, diye öylesine üzülüyorum ki. Ah, Baban sağ olsaydı da, bu kadar ağır bir yük omuzlarına binmeseydi. Ya da, ben kötürüm olmasaydım, sana yardımcı olabilseydim. Ama, ne yapayım ki, ben sana ancak ayakbağı olmaktayım. Ama, senin bir sahibinin olduğuna inanıyorum. Seni kollayan, gözetlen kadir, muktedir bir sahibin var. Bunu hissettiğim için teselli bulmaktayım. Ey Üveys, develeri otlatıp geri döndükten sonra, sakın gecikme. Beni meraka düşürme. Hasta yatağında, seni bekleyen bir annenin olduğunu unutma.

    Bu konuşmalardan sonra Üveys, Annesinin ellerini öper, bir başka arzusu olup olmadığını sorar, hayır duasını aldıktan sonra, evden çıkarak deve sahiplerinin evlerine bir-bir uğrayarak develeri alır, en güzel otlaklara götürürdü. Develer de eğitilmiş, disiplinli birlikler gibi hareket eder, en ufak bir aksilik göstermez, hele “DEVE İNADI”nı hiç yaşatmaz, Üveys’in yanında kuzu gibi olurlardı.

    Üveys, develeri güderken, bir taraftan da bütün HANİFLER gibi, etrafta olup bitenleri hayretle seyrediyor, kâinattaki nizamı, intizamı, dağları, taşları, nehirleri, ağaçları, binbir çeşit hayvanları düşünüyor, bütün bunların BİR TEK YARATICININ eserleri olduğunu hissediyordu. Bu öyle bir yaratıcıydı ki ÇOK KADİR, MUKTEDİRDİ. Kâinatta öyle bir nizam vardı ki, bu nizamın TESADÜFLERİN ESERİ OLMASI BİNLERCE KEZ MUHALDİ. Bu nizamı, intizamı tesadüflere bağlamak ise AHMAKÇA bir düşünceden ibaretti.

    Bu arada, Babasının kendisine öğrettiği (ALLAH-MUHAMMED) kelimelerini hiç dilinden düşürmüyordu. Bu iki kelimeye, tam mânasıyla âşıktı.

    Üveys, bir gece rüya gördü. Bu rüya, arada-sırada gördüğü SADIK RÜYALARDAN biriydi. Rüyasında, Güneşin doğuşunu görüyordu. Karanlıkları yırtarcasına doğan güneş, MEKKE’DEN, KÂBE’NİN üzerinden doğmaktaydı.

    Yine rüyasında bir ses O’na:

    -“Ey Üveys, işte senin güneşin, işte, senin âşık olduğun ahir zaman Peygamberi dünyaya teşrif etti. BU DOĞAN GÜNEŞ, ŞEMS-İ MUHAMMED’TİR.”

    Diye seslenmekteydi. Develeri güderken, yakınından geçen kervanlardan Mekke’yi, Kâbe’yi duymuş, Ahir zaman Peygamberinin doğuşunun yakın olduğunu öğrenmişti. Artık, Babasının kendisine bellettiği ve zihnine nakşettiği “MUHAMMED” adının, geleceği müjdelenen AHİR ZAMAN PEYGAMBERİ olacağını biliyor, dünyaya teşriflerini bekliyordu.

    Evet, Hazret-i Veyselkârani bir RESULULLAH ÂŞIĞIYDI. Bu öylesine bir aşktı ki, ilham yoluyla varlığından haberdar oluyor, anbean onunla yaşıyordu. Hazret-i MUHAMMED’İN (O’na al ve ashabına salat ve selâm olsun), dünyaya teşriflerini, Peygamber oluşunu, Peygamberliğini ilân edişini, Mekke’den, Medine’ye hicretlerini ilham yoluyla hissetmekte ve O’nunla birlikte olamamanın acısını yüreğinde duymaktaydı. Ama, ne yapsın ki, Anasını bırakarak gitmesine imkân yoktu. Anneye bakmanın, kutsallığının ve sorumluluğunun idraki içindeydi.

    Nihayet, Annesine durumunu açıkladı. HAZRET-İ RESULULLAH’I GÖREBİLMESİ İÇİN kendisine müsaade etmesini diledi. Oğlunun, HAZRET-İ RESULULLAH’IN AŞKIYLA NE DENLİ YANDIĞINI BİLEN VE ASLINDA KENDİSİ DE AYNI HİSLERLE DOLU OLAN ANNESİ, ÜVEYSE ŞARTLI DESTUR VERDİ. MEDİNE’YE GİDECEK, AMA, ORADA BULAMAZSA BEKLEMEDEN GERİ DÖNECEKTİ.

    Annesinden aldığı bu müsaade üzerine, bir aylık yolu yaya yürüyerek Medine’ye ulaşan Veyselkârani Hazretleri, Medine’nin sokaklarda oynaşan çocuklardan, HAZRET-İ RESULULLAH’ın evini sorarak öğrenmiş ve kapıyı büyük bir edeple çalarak HAZRET-İ RESULULLAH’I sormuş. O esnada, evde bir rivayete göre Hazret-i Aişe Annemiz, diğer bir rivayete göre de, Hazret-i Fatıma Anamız vardı. Kapıyı çalan kişiden ne istediği sorulduğunda, Hazret-i Üveys, kendisini tanıtıp, HAZRET-İ RESULULLAH’I ziyaret etmek istediğini söylemiş.

    Kendisine, Hazret-i Resululluh’ın evde olmadığı (bir kavle göre Tebbük Seferinde olduğu) iletilince, derin bir hasret çeken Hazret-i Üveys, annesinin vasiyeti ve durumu yönünden beklemesinin mümkün olamayacağını yana, yakıla anlatmış, HAZRET-İ RESULULLAH’A selâm ve hürmetlerinin iletilmesini dileyerek, geri dönmek zorunda kalmıştır.

    Yine rivayetlere göre, birkaç saat veya birkaç gün sonra HAZRET-İ RESULULLAH TEBBÜK GAZVESİNDEN geri dönüp, Hane-i Saadete teşrif ettiklerinde, ev halkının anlatmalarına fırsat kalmadan:

    -HANEMİZE, “ÜVEYS” ADINDA BİRİ GELDİ Mİ?

    Diye sormuşlar. Hane-i saadet halkı, durumu anlattıklarında Peygamber Efendimiz:

    -ÜVEYS BENİ, BEN ÜVEYSİ ÇOK SEVERİM.

    Buyurmuşlar. Sonra, CÜBBE-İ ŞERİFLERİNİ ÇIKARARAK, bir daha Medine’ye gelmeleri halinde Üveys’e verilmesini tavsiye etmişler.

    Hazret-i Resulullah’ın, mübarek cübbelerinin Hazret-i Veyselkârani’ye verilmesi şekli de ihtilâflıdır. Bir rivayete göre, Peygamber Efendimizin İRTİHALLERİNDEN takribi beş yıl sonra Annesi vefat eden ve bu açıdan hür kalan Hazret-i Veyselkârani bizzat Medine’ye gitmiş ve kendisini tanıtmıştır. Bunun üzerine, Peygamber Efendimizin vasiyetleri gereği mübarek cübbeleri, kendisini verilmiştir.

    Diğer bir rivâyete göre, yine Peygamber Efendimizin irtihallerinden sonra Hazret-i Ömer, Hazret-i Ali ile birlikte Yemen’in Karen köyüne giderek kendisini arayıp bulmuşlar ve HAZRET-İ RESULULLAH’IN vasiyetleri gereği hırka-i şerifi kendisine takdim etmişler.

    Yüz yıl kadar yaşadığı rivayet edilen Hazret-i Veyselkârani’nin vefatının nasıl olduğu konusu da ihtilâflıdır. Bazı kaynaklara göre, Hazret-i Ömer’in hilafeti zamanında AZERBAYCAN SAVAŞLARINA katılan Hazret-i Veyselkarani, bu savaşlar sırasında hastalanarak vefat etmiştir.

    Bazı kaynaklar ise Hazret-i Ali ile Muaviye arasındaki savaşta, Hazret-i Ali taraftarları arasında yer aldığını veya savaşı durdurmak için arabulucu olmak istediği sırada vefat ettiğini söylerler.

    Hazret-i Veyselkârani’nin, gerçek Kabri’nin nerede olduğu da ihtilâflıdır. Halk tarafından sevilen ve sayılan zatlara bir çok makamlar maledilmiştir. Bunun, bir çok örnekleri vardır. Her ne kadar keşif ve keramet ehli zatlar, Hazret-i Veyselkarani’nin gerçek makberinin, Siirt’in Baykan ilçesinin Ziyaret beldesinde bulunan yer olduğu konusunda işaretler vermişlerse de Şam’da, Yemen’de, Beyrut’ta, Mardin’de, hatta, Bursa’nın Gemlik yolu üzerinde türbelerinin bulunduğu ve bu makamlarının da ziyaretçilerle dolup taştıkları bilinmektedir.

    VEYSELKARANİ HAZRETLERİ HAKKINDAKİ
    HÂDİS-İ ŞERİFLER

    Hazret-i MUHAMMED’in en sadık âşıklarından biri olan Hazret-i Veyselkârani ile ilgili tespit edebildiğimiz ve sahih olduklarına güvenilen birkaç hâdis-i şerifi sunalım:

    Hazret-i Ömer buyurmuşlar ki:

    -Resulullah’tan duydum. Tabiinlerin en hayırlısı ÜVEYS denilen bir adamdır. O’nun, haklarına çok riayet ettiği, sevdiği, saydığı hasta bir annesi vardır. Kendisi de SEDEF denilen bir cilt hastalığına tutulmuşken, yaptığı dualar sonucu o hastalığından kurtulmuştur. O’nu görürseniz, size dua etmesini isteyiniz.

    Useyr Bin Cabir buyurmuşlar ki:

    -Küfe ehli, Hazret-i Ömer’i ziyarete gelmişlerdi. Onlara: “Aranızda, Üveys Bin Amr adlı bir kimse var mı?” diye sordu. İçlerinden biri, “O kişi benim.” Dedi. Bunun üzerine Ömer sorularına devam etti. “Murat Kabilesinin, Karen Aşiretinden misin? Yine: “Evet” cevabını aldı.

    Hazret-i Ömer yine sordu:

    -Sende sedef hastalığı vardı da, dua edip ondan kurtuldun mu?

    “Evet” cevabını alınca,o hastalığın bir işareti olarak dinar büyüklüğünde bir lekenin kalmış olması lâzım, dedi.

    Hazret-i Üveys, o işareti gösterdi. Bunun üzerine Hazret-i Ömer buyurdu ki:

    -Hazret-i Resulullah’tan duydum ki, “Üveys bin Amr adlı kişi, Yemen ehliyle birlikte size gelecektir. O Murat Kabilesinin Karen Aşiretine mensuptur. O’nun bir alâmeti daha önce sedef hastalığına yakalanıp, yaptığı dua sayesinde ondan kurtulması ve bunun nişanesi olarak vücudunda kalan bir dinar büyüklüğündeki lekedir. Annesine çok müşfiktir. Allah’tan bir dilek dilerse Hazret-i ALLAH muhakkak duasını kabul eder. O’nu görürseniz, duasını isteyiniz” buyurdu.
    Bunu söyledikten sonra, Hazret-i Ömer, Hazret-i Veyselkârani’nin duasını talep etti. O da, Hazret-i Ömer’e duada bulundu.

    Peygamber Efendimizin, Veyselkarani hakkındaki birkaç hâdis-i şeriflerini daha sunalım:

    -Muhakkak ki bana, Yemen tarafından Rahmani bir koku gelmektedir.

    -Üveys, bnim HALİLİMDİR.

    (Burada ‘HALİL’ kelimesi ‘DOST’ anlamındadır. Hazret-i İbrahim’in, YÜCE ALLAH’IN HALİLİ OLMLASI GİBİ!”

    -Şimdiden, cennet ehlini görmek isteyen, Yemen’in karen köyüne gitsin. Erken saatte yola çıksın. İlk olarak geçecek sarıklı ve eski elbiseli deve çobanı Üveys’i görecektir. İşte O, cenet ehlidir.

    -Veyselkarani, Tabiinlerin en hayırlısıdır.

    -Benden sonra hırkamı Üveyse veriniz.


    ÜVEYSİLİK NEDİR


    Hazret-i MUHAMMED’İN (O’na, al ve ashbına salât ve selâm olsun) vefatlarından sonra, İslâm dininde bir çok tarikatlar türemiştir. İnsanları, hakka ulaştırmayı amaçlayan bu tarikatların hepsinin de bir mürşidi vardır. Tarikatların en yaygın olanları Nakşibendî, Kadiri, Servendi, Çeşti, Halveti’dir. Bunların dışında daha bir çok tarikatlar da bulunmaktadır. Tarikatların ortak özellikleri, hepsinin de bağlı oldukları bir tarikat şeyhlerinin bulunmasıdır. Bu tarikatların silsileyi yürüten kolları vardır. ÜVEYSİLİK ise hiçbir tarikata, şeyhe intisap etmeden ALLAH’I aramak, bulmak ve ulaşmak metodudur. Veyselkarani de hiç kimseye intisap etmeden, hatta Resulullah’ı dahi görmeden akıl ve tefekkürle ALLAH’ın varlığını kabul etmiş, Yaratıcıya ibadet ederek, makam sahibi olmuştur. O’nun, Hazret-i Resulullah’tan haberdar olması İlahi bir ilhamın eseridir.
    İşte, hiçbir tarikata intisap etmeden İslâmi çerçevede kalmak şartıyla, Allah’a ulaşmak isteyen ibadet, takva ve tasavvuf ehline bu sebeple “ÜVEYSİ” denilir. Üveysiler, hazret-i Veyselkârani’ye de tabi değillerdir. Doğrudan doğruya Allah’tan ve Resulullah’tan feyz almak için çalışır ve ibadet ederler. Hazret-i Veyselkârani’nin metodu olması sebebiyle bu gibilere “ÜVEYSİ” denile gelmiştir.

  2. #2
    Teğmen Array
    Üyelik tarihi
    17.09.2006
    Yaş
    40
    Mesajlar
    529
    Tecrübe Puanı
    30

    Standart

    ŞEYH MUHAMMED EL-HAZÎN
    .
    (1231-1309m.)


    Şeyh Muhammed el-Hazîn Hz. (ks.), Osmanlı Devleti’nin son döneminde, Anadolu’da yetişen büyük evliyâdan biridir.
    Neseb bakımından Şeriftir.
    Yani Hz. Hasan (ra)’ın soyundan gelmektedir.
    Bilindiği üzere;
    Hz. Hasan (ra)’ın soyundan gelenlere «şerif»,
    Hz. Hüseyin (ra)’in soyundan gelenlere ise «seyyid» denir.
    Kısaca Şeyhü’l-Hazîn olarak anılan bu büyük velî, h. 1231/m. 1816 yılında Siirt’in Fersaf köyünde dünyaya geldi.
    Onun için Şeyh Muhammed el-Fersâfî unvanıyla da bilinmektedir.
    İlk tahsilini babasının talebe yetiştirdiği aile medresesinde yaptı.
    Daha sekiz yaşındayken Kur’ân-ı Kerim’i hıfzetti.

    Yüksek ilimleri tahsil etmek üzere babası Şeyh Musa Efendi Hazretleri Onu Siirt'e götürdü.
    Devrin en büyük ilim merkezlerinden olan Hamid Ağa Medresesine Onu kaydetti.
    Bu Üniversitenin baş müderrisi, Molla Halil Efendi Hazretleri idi.
    Bu zat, Hz. Ömer’in otuzuncu göbek torunlarındandır.
    Hayatında yüzlerce talebe yetiştirip mezun etmiş ve çok kıymetli eserler bırakmıştır.
    Bursalı merhum Mehmed Tahir Efendi, Osmanlı Müellifleri adlı eserinde bu şöhretli âlimin hayatı ve eserleri hakkında bilgi vermektedir.

    Molla Halil el-Ömerî Hazretleri, kendisine emanet edilen Muhammed’i çok sevdi ve ona daima iltifatta bulundu.
    İlk başlarda Onu, maiyetindeki âlimlerden birinin ders halkasına tayin etti ise de çok geçmeden huzuruna çağırarak bizzat halkasına katılmasını emretti.
    Ondan sonra Muhammed el-Fersâfî tam on dört yıl boyunca bu üstadın rahle-i tedrisinde ilim tahsil etti.
    Bu müddet içerisinde hocasının derin sevgisini kazandı ve hususi sohbetlerinde de bulundu.
    Molla Halil Efendi Hazretleri (rahmetullahi aleyh), bazen talebesi Muhammed el-Fersafî’yi çağırır, saçını ona tıraş ettirir, bu vesile ile de kendisine dua ederdi.

    Muhammed el-Fersafî, Siirt’de Hamid Ağa Medresesinden büyük bir muvaffakiyetle mezun olduktan sonra Mardin’e giderek burada Kasım Padişah Medresesinde iki yıl daha ilim tahsil etti ve yüksek icazetle mezun oldu.
    Zahir ilimlerde kazandığı bu üstün derecelerden sonra tasavvuf yoluna girmek üzere Irak’a gitti.
    Bağdad’da bir müddet, Şeyh Mahmud el-Behdini, Şeyh Haydar es-Sohrani ve Şeyh Abbas El-Bağdadi’nin manevi terbiyesinde pişti.
    Sonra tekrar memleketine dönerek Şeyh Salih Sibkî Hazretlerini ziyaret etti.
    Onun işareti üzerine, uzaktan akrabası ve medrese arkadaşı olan Hakkarili Seyyid Tâhâ (ks.) Hazretlerine müracaat ederek onun tavsiyelerini aldı.

    Seyyid Tâhâ Hazretleri, Şeyh Muhammed el-Fersafî’den yaşça büyüktü.
    Onun için Şeyh Muhammed Ona derin bir saygı gösterir, nasihatlerini dinlerdi.
    Gıyabında, «Amcamız, büyük üstadımız» diye kendisinden bahsederdi.
    Seyyid Tâhâ Hazretleri, Muhammed el-Fersafî’ye:
    «Sevgili yeğenim, senin kalbinin anahtarı Halepçe’de, Şeyh Osman Efendi Hazretlerinin elindedir», buyurdu.
    Bunun üzerine Muhammed el-Fersafî, Halepçe’ye giderek Şeyh Osman Tavilî (ks) Hazretlerinin manevi terbiyesine girdi.
    Şeyh Osman Hazretleri, Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî (ks), Hazretlerinin halifelerindendir.
    Muhammed el-Fersafî burada bir müddet seyrü sülûk ile olgunlaştıktan sonra tasavvuf icazetnamesini de aldı ve üstadı tarafından irşâd vazifesiyle görevlendirildi.

    Böylece zahir ve batın ilimlerde kemale eren Şeyh Muhammed el-Fersafî, 1844 yılında, Irak’tan dönerek doğduğu Fersaf köyüne gelip yerleşti.
    Burada irşâd ve tedris hayatına başladı.
    Kurduğu medresede yüzlerce talebe yetiştirdi.
    İnsanlara daima zühd ve takva yolunu gösterdi.
    Çok geçmeden bölgenin âlimleri Ona büyük bir hürmet duymaya başladılar.
    Onu ziyaret ederek ilminden istifade etmeye çalıştılar.

    Bunların başında vaktiyle ona ders veren Molla Halil Efendi Hazretlerinin çocukları ve yakınları gelmektedir.
    Bunlardan, Molla Ömer Efendi ve Zokaydalı Molla Abdülkahhâr Efendi en meşhurlarıdır.
    Ayrıca Nuvinli Şeyh İbrahim Efendi, Halid bin Velid (ra)’in soyundan gelen Siirtli Şeyh Abdullah Efendi, Siirtli Mahmud Cemaleddin Efendi, Siirtli Şeyh Hattâb Efendi, Zadolu Şeyh Muhammed Efendi, Huvitli Şeyh Abdullah Efendi, İskambolu Şeyh Derviş Efendi, Fersaflı Şeyh Abdülhakim Efendi ve Verkânisli Şeyh Fethullâh Efendi gibi şahsiyetler, onun yanında tasavvuf terbiyesi aldılar.
    Bu zatlardan Fersaflı Şeyh Abdülhakim Efendi, Zokaydalı Şeyh Abdülkahhâr ve Verkanisli Şeyh Fethullah Efendi Hazretleri, daha sonra Üstadları Şeyh Muhammed Fersafî’nin işareti üzerine Seyda-yi Tâğî Hazretlerine giderek seyrü sülûk terbiyesini Onun yanında tamamlamışlardır.

    İsimleri geçen bu zatlardan Verkanisli Şeyh Fethullah Efendi, Hz. Ömeri (ra)’in soyundan gelmektedir ve Hocası Fersaflı Şeyh Muhammed el-Hazîn’in kayın biraderidir.
    Fersaflı Şeyh Abdülhakim Efendi ise Onun yeğenidir.

    Milâdî 1258 de Bağdad'ın Moğollar tarafından istila edilmesi üzerine Şeyh Muhammed’in ataları gelip Siirt’in Fersaf köyüne yerleşmişlerdir.
    Burası, Siirt’in bugünkü Tillo (Aydınlar) ilçesinin bir mahallesi gibidir.
    Aynı tarihlerde Abbasi saray erkânından bazı şahsiyetler de Moğol zulmünden kurtulup hicret ederek buraya yerleşmişlerdir.
    Siirt eşrafından bu meşhur aile, bilindiği üzere Hz. Abbas’ın soyundan gelmektedir.
    İsmail Fakirullah Hazretleri bu ailenin son büyüklerindendir.
    Osmanlı son devrinin büyük evliyâ ve ulemâsından, (Marifetnâme’nin müellifi) Erzurumlu İbrahim Hakkı Efendi Hazretleri, bu zâtın yanında yetişmiştir.

    Şeyh Muhammed el-Fersafî Hazretleri,
    Asırlar boyu bir ilim ve irfan merkezi haline gelen bu muhitte doğup büyümüştür.
    II. Sultan Mahmud Hân, Sultan Abdülmecid Hân ve II. Abdülhamid Hân dönemlerini idrak etmiştir.
    Onun, on iki oğlu da birer âlim olarak yine bu muhitte yetişmişlerdir.

    Şeyh Muhammed, bir gün derin bir cezbeye kapılarak söylediği kudsî kasidede «Ya Hazinî» diye muhatap olduğu ilham üzerine o günden sonra Şeyhü’l-Hazin olarak tanınmaya başlamıştır.
    Muhitinde ve adının zikredildiği kitaplarda Şeyh Muhammed el-Fersâfî, ayrıca Şeyh Muhammed el-Hazin diye anılmaktadır.
    İlâhi aşka dair kasidelerinden başka Onun Hz. Peygamber (sav)’e «GAYÂTÜ’L-HAYRÂT» adı altında manzum olarak yazıp hediye ettiği ön üç kıta salevâtı şerifeleri vardır.
    Bu salevât, doğuda geniş bir muhitte namazlardan sonra okunmaktadır.

    Doğduğu Fersaf köyünde, h. 1309/m. 1892 yılında vefat eden Şeyh Muhammed el-Hazîn, köyün yukarısında önceden gösterdiği yere defnedilmiştir.
    Henüz hayattayken burayı işaret ederek :
    «Beni buraya defin ediniz, Çünkü Halid bin Velîd Hazretleri Siirt’i fethettiği sırada çadırını buraya kurmuştur» der idi.
    Nitekim, vefatından bir yıl sonra, üzerine yapılan türbenin inşaatı sırasında temel hafriyatında kıvırcık saçlı bir şehid ile ona ait yay ve oklar bulunmuştur.

    Birçok kerametleri olan Şeyh Muhammed el-Hazîn’in soyundan birçok değerli âlim yetişmiştir.
    Başta oğullarından Şeyh Fahreddin, Şeyh Muhiddin, Şeyh Abdullah, Şeyh Şerafeddin ve Şeyh Alâaddin Efendiler olmak üzere bütün çocukları ve günümüzde yaşayan torunları onun ilim ve irfanına layıkıyla veraset etmişlerdir.
    Bunlardan bilhassa, Şeyh Zeynelabidin, Şeyh Muhammed Musa Kâzım ve Şeyh Takyeddin Efendiler, insanlara daima zühd ve takvâ yolunu göstermiş, birçok talebe yetiştirmiş ve ehl-i Sünnet velcemaat itikadı anlatmaya çalışmışlardır.

    Şeyh Muhammed el-Hazîn Hazretlerinin mahdumlarından Şeyh Şerafeddin Efendi Hazretleri, birinci dünya harbi sırasında maiyetindeki üç bin kişilik milis mücahit kuvvetlerle Ruslara karşı verdiği cihadda büyük bir üstünlük göstermiştir. Bu sayede Rusların Bitlis’i geçmeleri engellenmiştir.
    Bir avuç toprak için yor kendini...!!!!


 

Benzer Konular

  1. Siirt milletvekilleri, senatörleri ve kurucu meclis üyeleri
    By DeRBeDeR in forum SİİRT - GENEL BÖLÜM
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 01.11.2011, 22:45
  2. Siirt ve yöresinin meşhur evliyaları
    By DeRBeDeR in forum SİİRTLİ ÜNLÜLER
    Cevaplar: 2
    Son Mesaj: 10.05.2011, 00:52
  3. Siirt in kültürü
    By RoHaN in forum SİİRT - GENEL BÖLÜM
    Cevaplar: 3
    Son Mesaj: 12.06.2009, 11:24
  4. siirt'in tarihi
    By VoT56 in forum SİİRT - GENEL BÖLÜM
    Cevaplar: 2
    Son Mesaj: 27.08.2007, 09:02

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •