İtilaf Devletleri'nin elçileri ile görüşmeler devam ederken, Osmanlı Hükümeti 1 Ekim 1914'ten geçerli olmak üzere "Kapitülasyonlar" ı kaldırdığını 9 Eylül'de yabancı elçilere bildirdi ve 17 Eylül'de resmen yayınladı. Buna ilk tepki Almanya ve Avusturya'dan geldi. Gerçi bu haklarından sonradan vazveçtilerse de, niyetlerinin hiç de dostça olmadığı anlaşılıyordu.
Almanya'nın Marn Savaşı'ndaki başarısızlığı üzerine, Osmanlı Devleti Genelkurmayı kararsızlığa düşüp, ordunun sefer gereksiniminin tamamlanması için bir yıl beklemelerini ileri sürdü. Hatta Mustafa Kemal Sofya'da bulunan Fethi Bey'e savaşın kazanılmasının mümkün olmadığını belirtti ve durumun hükümete bildirilmesini istedi.Hiç değilse bir yıl beklenilmesini önerdi. Genelkurmay'ın, savaşın Almanlar tarafından kazanılacağına güvenleri olmamasına karşılık, Enver ve Talat Paşa'lar Almanya'ya güveniyor ve savaşa girilmesinde acele ediyorlardı.
Ağustos Ayı içinde Osmanlı Devleti yöneticileri savaşa girmekte henüz kesin kararlı görülmediklerinden, Almanya savaşa girilmesinde acele edilmesi için baskı yapıyordu. Eğer Osmanlı Devleti savaşa katılmakta gecikirse, savaşın nimetlerinden yararlanamayacağını açıkca bildirmişti. Bulgaristan ve Romanya'nın takınacakları tutum konusunda ise Almanya, Enver Paşa'ya eğer Osmanlı Devleti donanması Karadeniz'de Rus limanları ve donanmasına saldırarak üstünlük elde ederse, bu iki devletin duraksamalarının geçeceği ve Almanya yanında savaşa katılacaklarına inandırmıştı. Bu amaçla Amiral Şoson, 16 Eylül'de Osmanlı Devleti donanması 1. Komutanlığı'na atandı. Görevi Osmanlı Devleti'ni savaşa sokmak olan Amiral, amacını gerçekleştirebilecek çok önemli bir mevki elde etmiş oldu. Eylül Ayı sonunda ve Ekim Ayı başında donanma Karadeniz'de eğitim yaptı. Bu sırada Rus donanmasının Osmanlı donanmasına karşı düşmanca tutum izlediği ve Boğaz'ın ağzına mayın döktüğü açıklandı.
Enver Paşa'nın Bronzart Paşa'ya gizli olarak hazırlatmış olduğu savaş planı, 21 Ekim'de Alman Genelkurmay Başkanı Moltke'ye yollandı. Bu plana göre :" Osmanlı donanması Amiral Şoson komutasında Karadeniz'de Rus donanmasını batırarak üstünlük sağlayacak ve savaş ilanından sonra Padişah düşmanlarına Cihad ilan edecektir."
Mustafa Kemal gibi bir kaç kişinin dışında, özellikle İttihat ve Terakki'nin liderleri dar görüşlü düşünceleri nedeniyle, savaşa hemen girilmesinden yana idiler. Kamuoyunda, bu savaşın çabuk biteceği ve büyük kazançlar elde edileceği düşüncesi yaratılmaya çalışılıyordu.
Bu gelişmelerin sonunda Osmanlı Devleti donanması Karadeniz'e açıldı. Çeşitli kaynaklarda ve anılarda değişik biçimde anlatılmasına rağmen, 29 Ekim 1914'te Osmanlı Devleti donanması Rus donanmasına saldırdı ve Rus limanları topa tutuldu. Osmanlı resmi belgelerinde Ruslar suçlu gösterilmekles beraber, bu saldırının da kabine üyelerinin büyük bir bölümünün bilgisi dışında özellikle Enver Paşa'nın izniyle yapıldığı anlaşıldı. Osmanlı Devleti kaderini belirleyen bu savaşa fiilen katılmış oldu.Ruslar 1 Kasım'da Kafkasya'da sakdırıya geçtiler. 5 Kasım'da da İngiltere ve Fransa Osmanlı Devleti'ne savaş ilan ettiler.
Osmanlı Devleti bu savaşa, ülkenin yönetimini elinde bulunduran İttihat ve Terakki liderlerinin sorumsuz davranışları sonucu sürüklendi. Olayların akışından da anlaşılacağı gibi bu sürükleniş, birbirini izleyen üç olup bittiyle gerçekleşti.
BİRİNCİSİ
2 Ağustos 1914 tarihli Osmanlı-Alman ittifakı,
İKİNCİSİ
İki Alman gemisinin Çanakkale Boğazı'na girmesi,
ÜÇÜNCÜSÜ
Karadeniz'de Rus donanmasına yapılan saldırıdır.
Bu üç olay da Meclis'in, Padişah'ın ve Hükümet'in bilgisi dışında, yalnız Enver ve kısmen Talat, Halil ve Sait Halim Paşalar'ın sorumluluğu açıkca görülmektedir.
Osmanlı Padişahı Halife sıfatıyla 11 Kasım 1914'te "Cihad-ı Ekber " ilan etti ve Fetva yayınladı. İngiltere, Fransa, Rusya İslam düşmanı, Almanya ise Halife'nin ve İslam'ın dostu olarak gösterildi. Sünniler için yayınlanan fetvanın yanı sıra Şiiler için yayınlanan Fetva da önemli yer tutar. 22 Ocak 1915 tarihli Tanin Gazetesi'nde de bir örneği bulunan bu Fetva'da "Sünni, İmami, Zeydi, Vahhaki, Havarız fırkaları (mezhepleri) " nin, kafirlerin İslam dünyasında saldırısına ve yağmasına karşı birleşmeleri isteniyordu.
Halifeyi manevi lider tanımayan İran, Şii olması nedeniyle Cihad ve Fetvalara önem vermedi. Ayrıca 1907 yılında Rusya ile İngiltere arasında paylaşılmış olduğu toplumsal yapısının sömürgecilerin çıkarlarına karşı koyacak durumda olmaması, dolayısıyla 1914 yılında İran siyasi ve askeri bir güç olmaktan çok, yalnız coğrafi bir görünümdeydi. Afganistan ise, 1914 yılında iç işlerinde serbest olmasına rağmen, dış işlerinde İngiltere'ye bağımlı idi.Afgan Emiri Hindistan Hükümeti'nden yılda 120.000 İngiliz Lirası ödenek almakta idi. Askeri gücü de yoktu. İngiltere ve Rusya arasında bulunan Afganistan'ın, Osmanlı Halifesi'nin cihad ve fetvalarına uyması olanaksızdı. Gerek Almanya'nın, gerekse Osmanlı yöneticilerinin Arap ve Hint Mülümanları'nı ayaklandırmak girişimlerine karşı, İngiltere aktif ve dengeli politika izliyordu. Hindistan İşleri Bakanı Lord Crove, Mezepotamya'daki İngiliz iktisadi ve stratejik çıkarları için yoğun bir çaba içerisindeydi. Daha 1914 Eylül'ünün başında Hindistan Hükümeti Askeri İşler Bakanı General Sir Edmond Barrow tarafından "Osmanlı Devleti savaşlarında Hindistan'ın Rolü " başlıklı bir rapor hazırlanmıştı. Bu raporda, psikolojik ortamın uygun olduğu belirtilerek, Basra Körfezi Bölgesi'nin derhal işgal edilmesi isteniyordu.Böylece Türkler hazırlıksız yakalanarak Araplar Osmanlı Devleti'ne karşı ayaklanmaya kışkırtılacak, yöredeki petrol yatakları korunacaktı. Ancak bu rapordaki istekler İngilizlerin Çanakkale saldırısı dolayısıyla uygulanmadı. Lord Kitchner, Orta Doğu'da savunma politikası izlenmesinden yanaydı. Hatta başlangıçta Lord Curzon, Hindistan'da müslüman ayaklanmasından çekindiği için Mezopotamya'daki askeri harekat için karar veremiyordu. Fakat buna rağmen Osmanlı Devleti'nin henüz resmen savaşa girmediği, İngiltere ve Rusya ile anlaşma fırsatının bulunduğu bir sırada, 23 Ekim 1914'te İngilizler Şattülarab'ın ağzındaki Abadan Adası'nı işgal ve petrol kuyularını, depolarını, boru hattını korumak, Arapları ayaklandırmak ve ileride gönderilmesi olası İngiliz kuvvetlerine bir köprü başı hazırlamak ve gerekirse tüm Basra'yı işgal etmek için General Belemain'i görevlendirdiler. Osmanlı Devleti egemenliğinde olan Hicaz'da hüküm süren Haşimi Ailesi'nden Şerif Hüseyin'in oğlu aracılığıyla bir anlaşma ortamı hazırladılar. Daha yeni vefat eden Ürdün Kralı Hüseyin'in büyük babası ve eski Maveraün Ürdün Emiri olan Abdullah, Kahire'deki İngiliz Yüksek Komiseri Lord Kİtchener ile temasta bulundu. Kitcthener'in halefi Mac Mahon zamanında da süren bu ilişki sonunda 23 Ekim 1914'te antlaşma yapıldı. Bu antlaşmaya göre İngiltere, müttefiği Fransa'nın çıkarlarına zarar vermeden, Araplar'ın bağımsızlığını tanıyacak ve destekleyecekti. İskenderun, Mersin, Şam Arap toprağı sayılıyor ve Hüseyin'e "Büyük Arap Krallığı" tahtı vaad ediliyordu. Osmanlı Devleti daha savaşa girmeden, İngiltere Orta Doğu'da gerekli önlemleri alıyordu. Osmanlı Devleti'nin savaşa katılmasından kısa bir süre sonra 22 Kasım'da Basra'yı bu önlemlerin ilk adımı olarak işgal ettiler. İngiltere Arap Emirlikleri ile ilişkilerini savaş başladıktan sonra daha da yoğunlaştırdı. 3 Kasım 1914'te İngiltere, koruyuculuğu altında bağımsızlığını tanıdı. 18-19 Aralık'ta da Mısır üzerinde İngiliz koruyuculuğunun (protectorate) kurulduğunu ilan etti. Savaşın başından beri tarafsızlığını korumaya çalışan ve öyle görünen A.B.D. ise, yakından ilgilenmeye başladığı Orta Doğu'da İngiltere'nin tek başına egemen olmasını, Mısır üzerindeki koruyuculuğunu ve Mısır Hidivi'nin Sultan ünvanını kullanmasını kabul etmedi, fakat etkili de olamadı. İngiltere, 26 Ocak 1915'te İbn Suud ve 3 Kasım 1916'da da Katar Şeyhi ile anlaşarak tüm Arap Şeyhleri'ni kendine bağladı. Cihad ilanı emir ve şeyhler üzerinde örneğin başlangıçta Mekke Şerifi Hüseyin üzerinde biraz duraksama etkisi yaptıysa da İngiltere'nin politikası ve etkinliği sonucu onun yanında yer aldılar. Halife'nin cihad ilanının ve fetvalarının etkisiz kalışı İngiltere ve Fransa'ya, kendi sömürgelerinden gelen müslüman askerlerini güvenle kullanmak olanağı verdi. İngiltere'nin, çoğunluğu Hint müslümanlarından oluşan 941.000 kişiyi seferber ettiği ve bunların % 80'nin (756.000 kişi) Türk cephelerinde savaştığı gözönüne alınırsa, Halife'nin müslümanlar üzerinde dini etkisinin olmadığı açıkça görülür. Cihad ve fatvaların etkisiz kalmasının nedenlerini:
1. Müslüman toplulukların gerçekte kendi bağımsızlıklarını bile korumaya güçlerinin bulunmayışı
2. Müslüman topluluklar içinde Hilafet makamının bir kaç tane olduğunun kabul edilmesi
3. Bu makamın etkisinin bulunmaması
4. Emperyalist devletlerin, İslam Dini'ni iyi inceleyip, kendi çıkarlarına uygun olarak en akıllı şekilde kullanmaları
5. İslam toplumlarının yapılarının ve kültürel seviyelerinin ulusalcılık çağının gerisinde bulunuşu ve sömürgecilerin bunu iyi değerlendirmeleri


LinkBack URL
About LinkBacks



Alıntı
