İŞTE ECDADIN TÜM DÜNYAYI KENDİSİNE HAYRAN BIRAKAN DOĞA SEVGİSİNE EN GÜZEL ÖRNEKLERDEN BİRİ. TARİHİ KUŞ EVLERİ…
YABANCILAR ÖVGÜYLE ANLATIYOR
Atalarımızın hayvanlara karşı gösterdiği sevgi ve ilgiyi Avrupalı gezginler hayret ve hayranlıkla anlatmışlardır. İşte onlardan bir demet:
Önce 1555′te İstanbul’a gelen Avusturya Elçisi Ogier Ghiselin de Busbecg’in mektubundan bir bölüm: “Bizim mahallenin civarında bir yerde gür yapraklı dallarını etrafa yaymış büyük bir çınar ağacı var. Bazen, kuşçular, yanlarında birçok küçük kuş olduğu halde bu çınarın alına gelip oturuyorlar. Gelip geçenler de onlara para vererek kuşları alıyor ve azat ediyorlar. Serbest kalan kuşlar çoğunlukla çınarın yaprakları arasına konarak kanatlarını çırpıyor, sevinçle cıvıldaşıyorlar, adeta esaretten kurtulmalarının heyecanını yaşıyorlar. Onları serbest bırakmış olan Türkler de bu manzarayı görerek aralarında şöyle konuşuyorlar: “Bak nasıl seviniyor, minnetlerini nasıl dile getiriyorlar”. Cıvıltıları kırları dolduran küçük kuşları öldürmek şöyle dursun, onları hürriyetlerinden mahrum edip kafeste beslemeye bile bir kısım Türkler asla razı olmazlar.
…
Diyebilirim ki Türk atları kadar insana yakın bir hayvan daha yoktur. Bunlar binicilerini ve bakıcılarını hemen tanırlar. Türkler atları terbiye ederken onlara çok şefkatli davranırlar. Köylüler tayları incitmemek için ellerinden geleni yapıyorlar, evlerinin içine kadar sokuyorlar, yemek sofralarına bile alıyorlar, seviyorlar, okşuyorlardı. Tayları adeta çocuklarıyla bir tutuyorlardı. Kötü nazarlardan onları korumak düşüncesiyle boyunlarına gerdanlık gibi bir muska takarlar. Zira Türkler nazardan pek korkarlar. Hayvanlara bakanlar onları hep okşayarak, iyi davranarak sevgilerini kazanırlar. Mecbur olmadıkça sopa veya kırbaçla vurmazlar.”
SOKAK HAYVANLARINA MİRAS BIRAKANLAR
1655-1656′da Türkiye’ye gelen Fransız Jean Thevenot da aynı görüşleri dile getirmektedir: “Türklerin iyilikseverliği hayvanlara ve bu arada kuşlara kadar ulaşır; her gün birçok kimse pazarlara kuş satın almaya gider ve bunları serbest bırakırlar. Söylediklerine göre bu kuşların ruhları, kıyamet gününde Tanrı huzurunda olanların iyiliklerine şahitlik edecekledir. Bir hayvanın acı çekmesinden ıstırap duyarlar, tavuklarını kesmek istedikleri zaman onlara fazla ıstırap vermemek için başlarını bir darbede keserler; eğer onların, Fransızların yaptıkları şekilde öldürüldüklerini görselerdi yapana birkaç sopa atmaktan kendilerini alamazlardı.
…Ölen bazı kimseler mallarını haftada birkaç defa köpek ve kedileri beslemek üzere bırakırlar. Bu vasiyetlerini yerine getirmek için sadakatle ve dindar bir şekilde bunu yapan fırıncı ya da kasaplara paralarını bırakırlar ve her gün yanında et taşıyan insanların köpek ya da kedileri çağırarak bu hayvanları çevresine toplayıp onlara parçalar halinde bunları atması hoş bir şeydir.”
MÜBAREK GÜVERCİN HACI LEYLEK
18. yüzyıl Türkiye’sini ayrıntılarla veren Leydi Montague güvercinlerle leylekleri anlatırken diyor ki: “Burada masumiyetlerinden dolayı güvercinlere dindarca bir hürmet besliyorlar. Bu yüzden adetleri gün geçtikçe artıyor. Leyleklere de aynı saygı gösteriliyor. Çünkü bunların her kış Mekke’yi ziyarete gittiklerine inanıyorlar. Velhasıl bunlar Türk İmparatorluğu’nun en bahtiyar tebaası. Zaten onlar da imtiyazlarını fark ettikler için sokakta rahatça dolaşıyor, evlerin üst katlarına yuva yapıyorlar. Evlerine yuva yapılan halk kendilerini şanslı sayıyorlar. Bütün sene ne yangına ne de vebaya uğramayacaklarına inanıyorlar. Odamın penceresinde bu uğurlu yuvalardan bir tane bulunduğu için ben de bahtiyarım.”
TAHTA KUŞ EVCİKLERİ
19. Yüzyıl yazarlarından Gerard de Nerval’den şu not da ilginç: “Tekkenin bahçesine girdiğimizde iş gören dervişlerin akşam yemeğini verdikleri bu hayvanlardan pek çoğunu gördük. Bunun için çok eski ve çok sayıda vakıflar var. Akasya ve çınar ağaçları dikilmiş olan bahçenin duvarında, konsollar gibi belli bir yüksekliğe asılmış, boyalı, oymalı küçük tahta evcikler vardı. Bunlar, kuşlar için yapılmış evciklerdi ve serbestçe uçuşan kuşlar gelip bu barınaklara sahip çıkıyorlardı.”
İstanbul kanatlar altında
19. yüzyılın yazar ve gezgini Edmondo de Amicis İstanbul’un kuşlarını şöyle anlatıyor: “Türklerin çok sevip korudukları her cinsten sayısız kuş yüzünden İstanbul’un kendine mahsus bir neşesi ve zarafeti vardır. Camiler, korular, eski surlar, bahçeler, saraylar, her şey şarkı söyler, dem çeker, cıvıldar, öter, şakır; her tarafta kanatların teması hissedilir, her tarafta hayat ve ahenk vardır. Serçeler evlere cesaretle girip çocuklarla kadınların ellerinden yem yer; kırlangıçlar yuvalarını kahve kapılarının üstüne, çarşı kubbelerinin altına yapar, sultanların veya şahısların hayratlarıyla beslenen sayılamayacak kadar çok güvercin sürüsü kubbelerin saçakları boyunca ve şerefelerin etrafında beyazlı siyahlı halkalar meydana getirir; martılar sevinçle uçuşur, binlerce kumru mezarlık servilerinin arasında sevişir; Yedikule’de kargalar öter, akbabalar daire çizerek uçar; deniz kırlangıçları uzun diziler halinde Karadeniz’le Marmara arasında gidip gelir ve leylekler ıssız türbelerin üzerinde lak lak eder. Türkler için bu kuşların her birinin güzel bir manası veya hayırlı bir tesisi vardır. Kumrular sevdaları korur, kırlangıçlar yuva yaptıkları evleri yangından muhafaza eder, leylekler her kış Mekke’ye hacca gider, deniz kırlangıçları müminlerin ruhlarını cennete götürür. Böylece minnet hissiyle ve dindarlıkla Türkler kuşları himaye edip beslerler, kuşlar da onların evlerinin etrafında, denizin üstünde ve mezarların arasında şenlik eder. İstanbul’da, her yerde insanın başının üzerinde, dört bir tarafta kuşlar vardır, şehre köy neşesi dağıtan ve ruhunuzdaki tabiat duygusunu durmadan yenileyerek içinizi serinleten cıvıl cıvıl sürüler size şöyle bir dokunup geçer.”
[CENTER]
Doğayla uyum
Velâyetname’de anlatıldığı üzere; 1140′larda bir savaşa giderken Selçuklu Sultanı Sencer’in otağının üzerine güvercin yuva yapar. Sultan bunu görünce otağını orada bırakır ve başına da gözcüler diker. Ta ki yavrular çıkar, uçarlar; otağ öyle sökülüp götürülür. İşte bizim atalarımız bunlardı… Atlı kültürün kılıçlı temsilcileri; binlerce yıl Avrasya’ya egemen olmuşlarsa bunu kılıç gücünden değil doğa ile olan bu uyumlarından sağlamışlardır. Bugün onların torunu olan bizler ise hayvanları, böcekleri, bitkileri yok etmek için müthiş bir yarış içindeyiz. Atalarımızın çok çok gerisine düştüğümüzü acaba anlayabiliyormuyuz?
Üsküdar’da kedi hastanesi
Prusya’da genelkurmay başkanlığı da yapmış olan General Von Moltke ‘Türkiye Mektupları’nda şunları yazıyor: “Türkler hayırseverliklerini hayvanlara karşı bile gösterirler. Üsküdar’da bir kedi hastanesi bulursun, Beyazıt Camisi’nin avlusunda da güvercinler için bir bakım yeri vardır. Yoksul Müslümanlar bile ölenlerin mezarını, canlılar için hayra vasıta etmeye çalışırlar; birçok mezar taşlarının altı bir yalak şeklinde oyulmuştur, buraya yağmur suları toplanır ve sıcak yaz günlerinde köpekler ve kuşların susuzluklarını giderebilecekleri, küçük mikyasta bir fukara mutfağı vazifesini görür, Müslümanlar hayvanların şükranının da insanlara hayır getirebileceğine inanırlar.”
"Arza hacet yok halim sana ayandır. Dile gerek yok sessizliğim sana beyandır. Söze lüzum yok suskunluğum Sana kelamdır"