“Deniz gibi olmalı insan da” diyor, bir ses içimden çoğu zaman.
Berrak, masmavi bir deniz.
Her şeye rağmen, hayatı maddesel boyutlarda algılayan, insani erdem ve değerleri görmezden gelen, ölümsüzlüğü gelip geçici sahip olma emellerine tercih eden insanların, kapkara bir çamur deryasına dönüştürmeye çalıştıkları yeryüzünde içimizdeki maviliği koruma çabası bana hep o sesi hatırlatıyor;
“çocuk olduğunu unutma”.
Maddi olanın insani olana tercih edildiği, krallıkların kanla kurulduğu, yeryüzünün tatsız bir sofraya dönüştürüldüğü, üşüyen çocukların gözyaşları pahasına servetin var edildiği, zenginlik uğruna barışın yaya, savaşın ise atlı bir yolculuğa çıkarıldığı çağımızda, ayaklarımın beni götürdüğü topraklarda çektiğim her çocuk karesinde benim arayıp da bir türlü bulamadığım, üzerinde saatlerce kafa yorduğum felsefik kavramları buluyorum; o çocukların gözlerinde, gülümsemelerinde, gamzelerinde, yanaklarındaki kırmızılıkta; özgürlüğü, berraklığı, saflığı, hüznü, mutluluğu ve de umudu tüm yalınlığı ile hissediyor yakalıyorum.
Elazığ' da Hazar Gölü kıyısında çektiğim alttaki fotoğrafta olduğu gibi, bazen içindeki tüm sıkıntıları bir kenara bırakıp, bilinmez denizlere kürek çekmek istiyorum tüm gücümle;
Ya da yazın en sıcak günlerinde, elimdeki çantayı fırlatıp, giysilerimi sağa sola saçıp, hayatlarında deniz görmemiş kuzeydeki küçük kentlerinin yapma havuzlarında şen şakrak serinlemeye çalışan çocukların
veya Doğu Anadolu’nun o en sıcak günlerinde ailelerinin sonradan göç ettikleri köyün meydanını cıvıltılarıyla inleten, köy çeşmesinin etrafında birbirlerine su fırlatan, bilmedikleri bir yere bilemedikleri bir geleceğe sürüklenen, yazgının üzünç dolu açmazını farkında olmasalar bile yüreklerinde, gözlerinde taşıyan Arzu'nun, Derya'nın, İlayda’nın, Ali’nin hüzünlü özgürlüklerine ortak olmak istiyorum.
Çocukların toplandıkları bir sokakta Tanrıyı aramam ben. Kendimi de aramam. Yaptığım tek şey kendimi yaşadığım dünyadan, yaşadığım çağdan ve de benliğimden soyutlamak olur. Kendi kendine olur tüm bunlar. Tanrının her yerde olduğunu hissederim o sokaklarda.
Yoksulluk yoktur, umutsuzluk yoktur, acı yoktur, kan ve gözyaşı yoktur. O sokaklar korunaklıdır benim için.
“Ya da tüm bunlar birer yanılsamadır.”
Gerçeği görmek istemeyen “ben’e” o gözler, o bakışlar göstermektedir aslında gerçeğin ne olduğunu,
Demirci, boyacı,
okul, hurdacı,
yaz tatili,
emek parası, hamal,
gücünü yitirmiş sıska kollar,
soluk tenler, kırmızılığını kaybetmiş yanaklar,
çökük omuzlar, kapkara saçlar, yanıp kavrulmuş tenler
ve geleceğe atan yürekler ….
bir ses,
acı bir ses emeği çağırır yanına,
adaleti, haksızlığı ya da belki de isyanı….
savaş düşleyenlere karşı
insanın yaşam hakkını,
aklın emeğini
ve emeğin kutsallığını savunurum….
peki ya onları ?
hak etmedikleri zamanlarda, hak etmedikleri biçimlerde çalışan o çocukları kim ve hangi yasa savunur ?
hangi sevgi koruması altına alır onları ?
nereye gizlenmiştir yasaların en yücesi dediğimiz “sevgi” ?
kendime,
çaresizliğime,
tükenişime acırım Diyarbakır' da sur içinde bir demir
atölyesinde çektiğim alttaki fotoğrafa baktıkça.
Sonra bir şiir mırıldanır yüreğim, Paul Eluard’ın sesini duyarım, haykırır şair, aramaktadır o da “Asıl Adalet’i”;
İnsanlarda tek sıcak kanun
Üzümden şarap yapmaları
Kömürden ateş yapmaları
Öpücüklerden insan yapmalarıdır
İnsanlarda tek zorlu kanun
Savaşlara yoksulluğa karşı
Kendilerini ayakta tutmaları
Ölüme karşı yaşamlarıdır
İnsanlarda tek güzel kanun
Suyu ışık yapmaları
Düşü gerçek yapmaları
Düşmanı kardeş yapmalarıdır
Hep var olan kanunlardır bunlar
Bir çocukcağızın ta yüreğinden başlar
Yayılır genişler uzar gider
Ta akla kadar
![]()


LinkBack URL
About LinkBacks
















Alıntı
