30 senedir her gün yaptığım gibi kalkıp mektup kutumu kontrol ettim. Ama bir iki tanıtım kâğıdı dışında hiçbir şey yoktu. Eskiden dağları aşıp bize gelmesi için haftalar boyunca bekleyebileceğimiz mektuplar şimdi internette postalarım arasında sürünüyor. E-posta adı altında… Artık bizimkisi e-posta olmaktan çıktı, e-hayat yolunda emin adımlarla ilerliyoruz.
Sözcükler, kelimeler artık insanın dilinin değil parmaklarının dokunduğu iki tuşa saklı. Kaleminizin o güzel el yazınızla kâğıda döktüğü cümleleriniz ise şimdi klavyenizde hayat buluyor. Babalarımız kullandığı ucu yanık mektuplar ise şimdi sadece Yeşilçam filmlerinde…
Canımdan sanki bir parça daha koptu, gözlerim yaşardı istemeden. Numarasının hala telefon defterinde, internet adresinin de hala bilgisayarımda kayıtlı olan 30 senelik kader arkadaşımı en son ne zaman aradığımı düşünerek hüzünlendim. Belki de en son 6 ay önce. Peki neden? Elimizde bu kadar fırsatlarla dolu bir yaşam varken çevremize verdiğimiz değer neden bu kadar küçüldü? Aramızdaki ilişki, istersek kolayca görüşebiliriz diye mi bu kadar sığlaştı? Ben eski dünyamı özledim. Kolay görüşünce yaşadığım sevinci değil de, zar zor görüştüğümüzde birbirimizden ayrılırken yaşadığım hüznü özledim. Gözlerim bir kez daha buğulandı yağan yağmuru ofisimden seyre dalmışken. . .
Seneler önce bir dostumuzu görmek için feda etmemiz gereken onca şey vardı şimdi ise her şey bir tık ötemizde fakat bu seferde hayatın temposuna kapılıp çevresini görmemezlikten gelen insanlara dönüştük isteyerek veya istemeden. Ailemin gözlerinin içine bakarak ağızlarında çıkacak iki kelimeyi merak ederken şimdi tonlarca cümle boğazımda düğümleniyor bilgisayara bakmaya yorulmuş gözlerimi kapatırken.
Hayatta nelerden pişman oldum? Unuttuğum arkadaşlarımdan. . .
Bir insanı hatırlamak demek sadece doğum gününde ona bir kısa mesaj atmak demek değildir. Onun yüzündeki tebessümü hissetmek mi istersiniz yoksa gözlerinde ki ışıltıyı görmek mi ister o küçücük yüreğiniz.
Elimizde olan fırsatların değerini bilemeyen bizler hayatımızda sadece kendini düşünen insanlara dönüşmüşüz. Hani “İnsan bir şeyin değerini kaybettiğinde anlar.” Derler ya işte ben bunu yaşamak istemiyorum. Hayatımda hiç “Keşke. . “ demek istemiyorum. Çünkü kimse tahmin edemez keşke demenin insanın içini nasıl acıttığını, keşke diyene kadar.
Çıktım dağın en tepesine. .Hayatla dalga geçercesine gülüyor yüzüm. Hayır, bence hayat benimle dalga geçiyor bu aslında parıldıyor gibi görünen günün ortasında kan ağlayan kalbimin ışığında. . .
Kalbim kan ağlıyor baktıkça şu dünyaya. Nereye gidiyor bu dünya oturmuş bir masa başına? Sadece göz yoran bir ekran karşısında. Sevdiklerimizle konuşmaya bile halimiz kalmamışken elimizde olan bu kadar fırsatlara karşı hala kendimizi nasıl olurda “sosyal kişilik” diye adlandırırız.
Bir tuşla dünyadan onca haber alabileceğimiz teknoloji, isteyerek mi bizi bu kadar uzaklaştırdı birbirimizden? Neden buna göz yumduk? Direnmedik. Belki de hayatın bu kadar kolaylaşması hoşumuza gitti. İtiraz etmedik. Çevremizdekilerle görüşmeyi zor diye kabullendik. Oturduğumuz yerden konuşmak varken neden onca yol aşıp yanlarına gidelim diye düşünenlerden olduk yavaşça.
Hayat, gözlerimin içine bir kez daha bak. Daha derinlerinde göreceğin çok şey var aslında. Söyleyemediğim cümleler, duygular, hisler ve daha niceleri. . . Sadece benim değil elbette, sokakta gördüğün her insan da söylemek istediği ama söyleyemediği birçok cümleye sahip bir kalp var.
Hava artık kararmaya başladı. Ben sahildeki o güzel kokuyu içime çekerek yürüyorum. Karşımda arkadaşlıklarını el ele, göz göze değil de, arada cep telefonu ile mesajlaşırken yaşayan insanlar var. Bir gün daha biterken ne öğrendiğimin farkına vardım sonunda. Eğer bir ilişkinin arasına çağımızdaki teknoloji girerse ne karşımızdakinin hevesi kalır ne bizim umudumuz. . .


LinkBack URL
About LinkBacks



Alıntı
