Sözünüz varsa, karşı çıkanlarınız, eleştirenleriniz olur.Sözünüz varsa düşmanlarınız olur. "Bu böyle söylenmez" derler örneğin. "Yanlış söylüyor" derler. "Saçmalıyor", "anlaşılmıyor", "sığ", yoz", "sıradan" derler. "Değersiz". Sözünüz varsa, dinleyenleriniz de olabilir, şanslıysanız. Dinleyenlerinizin bir bölümü "nedense" sizi dinleyenlerdendir. "Nedense dinleyenler" pek bir ilgimi çeker. Kafeste güzel ötüşlü bir kuşu, konserde bir neyi, bir flütü dinler gibi dinlerler. "Koyun ve kaval" benzetmesi onları da, söyleyeni de incitebilir. Söylenmemeli diyerek söylüyorum.
Sözünüz varsa yüzünüz olmalı. Nedense ben, söylediğinden fazla ama çok fazla olanlara saygı duyarım. Söz onlarda diplerden, çok derinlerden gelir. Ezberledikleri, biraz sonra unutup, o an akıllı, bilgili, zeki görünmek için üzerlerinden akıp giden sözlerin uzağında; iç dünyalarında yoğurup, deneyimlerinin ustalığında, duygu ve düşünce tezgâhlarında dokuduklarıyla anlatırlar kendilerini. Onları dinlerken, yaşadıkları, öğrendikleriyle kendi yüzünün, ruhunun heykelini nice zahmetli uğraşlarla yapmaya çabalamış, çabalamakta olan bir insanı görürsünüz.
Sözünüzün ne üstüne söylenmiş sözler olduğu da önemli. Siyasetin içinde olanların büyükçe bir bölümü sözcüdür. Sözcülük, inandığı için, belki de inanmayıp nedense savunduğu, belki de çıkarları gerektirdiği için dile getirdiği kendine ait olmayan sözlerin taşıyıcılığı, yayıcılığıdır. İçtenlikle inanıyorsanız, kendinizi adadığınız, uğruna savaş vermeyi göze aldığınız düşüncelerin, görüşlerin sözcülüğü, söz değeri taşıyabilir. Sözün içine, içeriğine bakmak gerek. Her inançlı söz hayatı güzelleştirmez. Kendisi gibi inanmayanı öldürmeye yönelik sözler vardır. Silâh olabilir sözler, görünürdeki silâhlardan daha öldürücü, daha kalıcıdır.
Belli bir siyasi parti içinde olmayıp da siyaset üstüne konuşanların sözleri vardır. Kimi kulaklar siyaseti bunların sözlerinden izlerler. Bu konuşanlar, partilerin şu ya da bu biçimde sözcüleridir. Onlarla çıkar ilişkileri vardır. Psikolojik anlamda aidiyet ihtiyaçlarını belli siyâsi görüşler doğrultusunda yazarak gidermeye çabalarlar.
Dünya sorunlarını siyasal, ekonomik, toplumsal, kültürel olarak büyük büyük sözlerle konuşanların hep iç dünyalarını merak etmişimdir. Küçük dünyalarımızdaki hangi fırtınalar bizi büyük dünyamız hakkında ahkâm kesmeye götürür? Bir akademisyen olarak da gözlemişimdir, soyut kavramlarla konuşan bir bilim insanının giysisinden, bakışından, duruşundan, ses tonundan, iç dünyasında yanıp sönen gizlerin açığa çıkışını.
Her çağda öyle miydi? Hep koşturarak mı yaşardı insan? Sözler hep güç gösterisi için miydi? Bir köşede, yaşamdan damıttığı sözleri, kulağı olup da dinlemek isteyenlere anlatan söz erleri her çağda var mıydı? ("Yaşamdan damıtmak" yerine, "kitaplardan damıtmak" mı demeliydim? Kitaplardaki bilgiler yaşama dahil midir? Bir ukâlâ mı yapar, kitap insanı? Yaşamı öğretir mi? "Kitaplar yaşamda ne işe yarar?" sorusunu yanıtlayan bir kitap mı okumalıyım?) Her söz her kulağa değildir. Her kulak da her söze. Söyleyen kulağını, kulak söyleyenini mi arasın? Neden bir kulak, takım tutar gibi bir tek, bir tip söyleyen arasın ki?
Kulağım, merhaba! Sözümü dinle! Hep hoşuna gidenleri dinleme. Onaylayacağın sözlerin ardına düşme. Yoksa seni çekerim. Kulağım, sözlerin yobazı olma Sloganların şaşkın hayranı, ukalaca söylenmiş, yaşamında karşılığını bulamadığın, aklın sıra bilimsel, felsefî, edebî sandığın deyişlerin de gönülsüz abonesi olma. Kulağım, ağzının söylediğini duy. Gereğinde payını da ver.
Kulağım! Toy bilge adayım benim! Bedenin, duyguların aklın ve dünyayla bütünleş. Sana söylenen iyi kötü sözleri duy; ağzına hepsine değil, kulağı olanlara seslenmesini söyle.
Kulağım sınavdasın. Ağzım sen de öyle.
AHMET İNAM


LinkBack URL
About LinkBacks




Alıntı
