6 sonuçtan 1 ile 6 arası
  1. #1
    PRENSES Array
    Üyelik tarihi
    27.11.2008
    Mesajlar
    2.468
    Tecrübe Puanı
    66

    Standart A'dan Z'ye Divan Şiiri

    Divan sözcüğünün sözlük bakımından iki anlamı vardır: Belli bir kalıpla yazılan ve besteyle okunan şiir türüne divan denir. Kalıp "fâilâtün fâilâtün fâilâtün fâilün" şeklindedir. Divan sözcüğü, ikinci olarak, divan tarzında şiir yazan sanatçıların eserlerini topladıkları kitap anlamına gelir. Divan, klasik Türk müziğinde ise en az üçer kıtalık şiirlerden bestelenen şarkıları tanımlar. Bu kıtalar birbirlerinden ara nağmelerle ayrılır. Her kıtanın başında genellikle "ah", "yâr" gibi bir terennüm sözcüğü eklenir. Kıtalardan biri yer yer ritimsiz okunacak şekildedir. Bir diğer kıta da "doğaçlama" görüntüsü vermesi amacıyla tümüyle ritimsiz olarak bestelenir. Divan, aynı zamanda İslam devletlerinde idari yargı, maliye, askerlik ve yönetimle ilgili işleri yürüten kurul ve dairelere verilen addır.
    Divan şairlerinin eserlerini önceleri serbest, daha sonra belli bir düzen içinde topladıkları kitaplar divanlar, divançeler ve hamselerdir. Divan, divançe ve hamseler, yazarlarının adlarıyla anılırlar. Örneğin Nedîm Divanı, Fuzulî Divanı gibi.

    Divan
    Şairlerin şiirlerini belli bir düzen içinde topladıkları kitaplardır. Bir tür antoloji olarak görülebilir. Zamanla divanlarda şiirler belli bir düzene göre sıralanmaya başladı. Bu elemeye "divan tertibi" bu tür divanlara da "mürettep divan" adı verilir. Tam bir divanda sırasıyla, kaside (tevhid, münacat, na't, medhiye), tarih, musammat, gazel bölümleri yer alır. En sonda da lugazlar, muammalar, müfredler, azadeler bulunur. Divanda gazeller kafiye ve rediflerinin son harfinin Arap alfabesindeki sırasına göre dizilir. Yani elif’ten başlayıp ye harfine kadar. Her harften en az bir şiir olması şarttır. Ama buna uymayan şairler de olmuştur.

    Divançe
    Küçük divan anlamındadır. Düzen ve konuları divanlarla aynıdır. Yine kaside, tarih, musammat, gazel ve kıta sırasını izler. Ama bir divançede bu bölümlerden en az biri eksik olur. Divançe, belli türleri seven şairlerin bilinçli bir seçimi olabildiği gibi, bir şairin divan dolduracak kadar şiir yazamadan ölmesi nedeniyle de oluşabilir. Figânî ve Fâzlı’nin divançeleri bu türdendir.

    Hamse
    Bir şairin 5 mesnevisinin bir araya getirilmesiyle oluşturulan yapıttır. Hamse yazarı şairler hamse şairi ya da hamsenüvis diye bilinir. Türk edebiyatında 16. yüzyılda gelişmeye başladı. İlk hamseyi Çağatay şairi Ali Şir Nevai yazdı. Divan edebiyatının ilk hamsesini yazan şair de Hamdullah Hamdi’dir. Hamse türüne düzyazının girişi ise 17. yüzyılda gerçekleşti. Nergisi hamseye düzyazıyı sokan ilk yazardır. Çoğunlukla hüzünlü aşkların konu edinildiği hamselerde soyut kavramları işleyen mesnevilere de yer verilir. Hamse sahibi divan yazarları edebi çevrelerde büyük saygı görürdü.

    DİVAN EDEBİYATININ TARİHÇESİ

    Divan debiyatı, Türklerin, 13 ve 19’uncu yüzyıllar arasında Anadolu’da yarattıkları İslam kültürünün ortak özeliklerini yansıtan, geniş ölçüde Arap ve Fars edebiyatının etkisini taşıyan yazılı edebiyat türüdür. Ancak divan edebiyatı, Türklerin İslam dinini kabul ettikleri ilk dönemlerden başlayarak Orta Asya ile Azerbaycan’da ortaya çıkan ve aynı nitelikleri taşıyan divan edebiyatı ile karıştırılmamalıdır. Divan edebiyatı tanımı tümüyle Anadolu'ya özgüdür.

    Tarihsel süreçte dindışı ve dini tasavvuf olmak üzere iki kolda gelişti. Şiir ve düzyazı alanındaki en eski örnekler 13. yüzyıldan kalmıştır.
    Divan edebiyatında başlangıcından beri şiir, düz yazıdan daha önde gitmiş ve daha gelişmiştir. Bunun belki de en önemli nedeni, şiirin sanatçının yaratıcılığını ortaya koymasına daha uygun olmasıdır. Divan şiiri, söz ve anlatım sanatlarını kullanarak, yeni manzumlar bularak okuyucusunu daha kolay etkiler. Düz yazı dalında ise ağır basan, öne çıkan özellik "öğretici" olmaktır. Bu nedenle anlam gözardı edilir ve belagat önem kazanır.
    Divan edebiyatı yazarlarının beslendikleri kaynaklar, başta dinsel inançlar, yani İslami inançlar olmak üzere İslami ilimler, İslam tarihinin olayları, tasavvuf, Hint-İran kökenli söylenceler, peygamber kıssaları, evliya menkıbeleri, çağın bilimleri, günlük olaylar, gelenek ve görenekler, terimler, deyimler, atasözleri ile zenginleşen bir dildir.

    Dünyevi ve tanrısal aşk
    Divan şiirinde aşk büyük yer tutar. Ama bu aşk hem dünyevi hem de tasavvufidir. Tasavvufa bağlanan şairin amacı, "mutlak güzellik" olan "tanrıyı bulmak"tır. Tanrısal aşk, maddi aşkla başlar. Bir güzele aşık olan şair, duygularını daha sonra soyutlama yoluyla tanrısal aşka dönüştürerek tanrıya kavuşmak için çabalar. Aşkı din dışı bir anlayışla işleyen şairlerin şiirlerinde ise tapınılacak bir varlık olarak kadın önemlidir. Ama bu tür şiirlerde kadın aşığını sürekli üzmekte, yaşamdan bezdirmektedir.
    Dil konusunda Arapça ve Farsça’nın etkisinde kalan divan edebiyatında sözcükler çok büyük önem taşır. Her sözcük tam anlamıyla ve yerli yerinde kullanılmalıdır. Divan edebiyatı, anlatım açısından "belagat kurallarına" sıkı sıkıya bağlıdır. Sanatçılar ustalıklarını sergileyebilmek için bu kurallara olabildiğince özen gösterirler.
    Şairler, teşbih, istiare, hüsn-i talil, ilham, kinaye, leff ü neşr, tecahül-ü arif, telmih, mecaz, mecaz-ı mürsel, teşhis ü intak gibi söz ve anlatım sanatlarını kullanarak özgün şiirler oluşturmaya çalışır. Divan edebiyatında şiirin estetik kurallarına uymak, çoğu zaman konu ve içerikten öne geçmiştir.

    DİVAN EDEBİYATINDA SANATLAR

    Teşbih

    Sözü daha etkili kılmak amacıyla ortak nitelikleri bulunan nesne ya da kavramlar arasında benzerlik kurma sanatıdır. Örneğin, "Tilki gibi kurnaz adam" bir teşpihtir. İnsan kurnazlığıyla bilinen tilkiye benzetilmektedir. Bir teşbih'te dört öğe bulunur:
    Müşebbehün-bin (benzetilen): Kendisine benzetilen, birbirine benzetilen nesne ya da kavramlardan nitelikçe daha güçlü, daha üstün olan. Örneğimizde "tilki".
    Müşebbeh (benzeyen): Birbirine benzetilen nesne ya da kavramlardan nitelikçe daha güçsüz, zayıf olan. Örneğimizde "adam".
    Vech-i şebeh (benzetme yönü): Birbirlerine benzetilen nesne ve kavramlar arasındaki ortak nitelik. Örneğimizde "kurnazlık".
    Edat-ı teşbih (benzetme ilgeci): Nesne ve kavramlar arasında benzetme ilgisi kuran ilgeç ya da ilgeç işlevi gören sözcük. Örneğimizde "gibi".
    Örneğin "Yol yılan gibi kıvrılıyor" dendiğinde, "yol" benzeyen, "yılan" kendisine benzetilen, "kıvrılıyor" benzetme yönü, "gibi" ise benzetme edatıdır.
    Teşbih, bu öğelerden bir ya da bir kaçının kullanılıp kullanılmamasına göre dörde ayrılır:
    Dört öğenin de bulunduğu teşbih teşbih-i mufassaldır (ayrıntılı benzetme). Örneğin, "Ahmet aslan gibi güçlüdür".
    Benzetme yönü bulunmayan teşbih teşbih-i mücmeldir (kısaltılmış benzetme). Örneğin, "Ahmet aslan gibidir". Burada "güçlülük" vurgulanmamıştır.
    Benzetme ilgeci bulunmayan teşbih teşbih-i müekkeddir. (pekiştirilmiş benzetme). Örneğin, "Ahmet kuvvetle aslandır". Bu teşbihde "gibi" ilgeci kullanılmamış.
    Benzetme yönü ve benzetme ilgeci bulunmayan teşbih teşbih-i beliğdir (yalın benzetme). Örneğin, "Aslan Ahmet."


    Mecaz

    Sözcükleri gerçek anlamları dışında kullanma sanatıdır. Anlatımı daha etkili kılmak ve söze canlılık kazandırmak amacıyla yapılır. Mecaz, söze güzellik, güçlülük, canlılık, zerafet, derinlik ve genişlik vermek için kullanılır. Örneğin:

    Kandilli yüzerken uykularda
    Mehtabı sürükledik sularda
    Yahya Kemal Beyatlı

    Bu dizelerde Kandilli'nin sularda yüzmesi, mehtabın sularda sürüklenilmesi, söz ve sözcüklerin asıl anlamının dışında, güçledirme, güzelleştirme, anlanlamdırma, zarifleştirme ve güçlendirme amacıyla kullanılmasına örnektir.
    Mecaz, Sözcük ve fikir mecazları olmak üzere ikiye ayrılır. Sözcük mecazında bir sözcük gerçek anlamı dışında, fikir mecazında ise herhangi bir fikir kendi anlamının dışında bir amaçla kullanılır.

    Mecaz-ı mürsel

    Bir sözcüğü benzetme amacı gütmeden başka bir sözcük yerine kullanma sanatıdır. Düz değişmece ya da metonomi diye de adlandırılır. Günlük yaşamda da yaygınlıkla kullanılan mecaz-ı mürsel, iki nesne ve kavram arasında çok çeşitli ilgiler kurulmasıyla gerçekleşir. Neden yerine sonucun (bereket yağdı gibi), içindeki yerine kabın (sobayı yaktık gibi), özel yerine genelin (at yerine hayvan gibi), soyut kavram yerine somut adın (gözüme girdi gibi), yapıt yerine yazar adının (Siham-ı Kaza okuyorum demek yerine Nef’i okuyorum demek gibi) kullanıldığı çeşitli türleri vardır.

    Telmih

    Bilinen bir olay, kişi, nükte, fıkra, atasözünü dolaylı biçimde anlatma sanatıdır. Telmihin başarılı olması için okuyucunun dolaylı anlatıma konu olan düşünceyi kolayca anlayabilmesi gerekir. Divan edebiyatında özellikle dinsel öyküler, din büyükleri ile kahramanları, Kur’an ayetleri ve mesnevi kahramanları telmih konusu olmuştur. Örneğin:

    Ey nâme sen ol mâh-likâdan mı gelirsin
    Ey Hudhad-i ümmid Saba'dan mı gelirsin
    Nîbî

    Şair, ikinci dizedeki "Saba" ile Süleyman-Belkıs" kıssasını anımsatıyor.


    Tecahül-i arif

    Bir anlam inceliği yaratmak ya da bir nükte yapmak amacıyla bilinen bir şeyi bilmezlikten gelme sanatıdır. Tecahül-i arifin özünü oluşturan bu nükte, dört amaç için yapılmış olabilir. Neşelendirme (tenşid), uyarıda bulunma (tevbih), hayret ve şaşkınlık bildirmek (tehayyür), kendinden geçişi belirtmek (tedellüh).
    Bilinen şey bilinmiyormuş gibi anlatılırken genellikle bir inceliğe dayandırılır. bu yapılırken mübalağa ve istifham sanatlarından da yararlanılır. Örneğin:

    Âb-gûndur günbed-i devvâr rengi bilmezem
    Ya muhît olmuş gözümden günbed-i devvâre su
    Fuzûlî
    "Bilmiyorum dönen kubbe mi su rengindedir
    Yoksa gözyaşlarım mı gökyüzünü kaplamıştır"

    Fuzûlî, kubbenin, yani gökyüzünün mavi renkte olduğunu bilmiyormuş gibi davranıyor. Gözyaşlarının gökyüzünü kaplayacak kadar çok olduğunu (mübalağa) belirtebilmek için tecahül-i arif sanatına başvuruyor.

    İstiare

    Bir sözcüğü kendi anlamı dışında kullanarak, bir şeyi benzediği başka şeylerin adıyla anma sanatı. Benzetmenin iki temel öğesi vardır, benzeyen ve benzetilen. İstiare bunlardan birinin söylenmemesiyle yapılır.
    İstiare üç yönden ele alınır: 1. Benzetme amacı bulunur, 2. Sözcük gerçek anlamı dışındaki mecaz anlamındadır, 3. Sözcüğün asıl anlamında kullanılmamasını gerektiren bir durum (karine-i mania) vardır. Örnek:

    "Soğuk ay öptü beyaz enseni"
    Yahya Kemal Beyatlı

    "Ay öpmek" deyişiyle ay canlı bir varlığa benzetilmiştir. "Öpmek" sözcüğü asıl anlamının dışında mecaz anlamıyla kullanılmıştır. Öpmek sözcüğünün asıl anlamının kullanılmasına olanak yoktur çünkü ayın dudağı olmaz. Şair burada, istiare sanatıyla anlatımı daha etkili, daha estetik ve heyecanlı hale getiriyor.
    İstiare genel olarak üç çeşide ayrılır. Yalnızca benzeyenin söylendiği istiareye "açık istiare" (istiare-i musarraha) denir. Örnek:

    "Bir hilâl uğruna yarâb ne güneşler batıyor"
    Mehmet Akif Ersoy

    Ersoy, benzetilen güneşi söylerken, benzeyen askerden sözetmiyor.
    Yalnızca benzetilenin söylendiği istiareye de "kapalı istiare" (istiare-i mekniye) denir. Örnek:

    Her taraf kırık dökük
    Dalların boynu bükük
    "Kederliyiz" der gibi
    Orhan Seyfi Orhon

    Dallar boynu bükük insana benzetiliyor ama kendisine benzetilen insandan sözedilmiyor. Boynu bükük sözcüğü ile insanın bir özelliği vurgulanıyor.
    Benzetmenin temel öğelerinden yalnızca birisiyle çok sayıda benzerliği sıralayarak yapılan istiareye ise "yaygın istiare" (istiare-i temsiliye) adı verilir. Örnek:

    Bin gemle bağlanan at şaha kalkıyor
    Gittikçe yükselen başı Allah'a kalkıyor
    Son macerayı dinlememiş varsa anlatın
    Râm etmek isteyenler o marûr, âsil atın
    Beyhudedir her uzvuna bir halka bulsa da
    Boştur köpüklü ağzına gemler vurulsa da...
    Coştukça böyle sel gibi bağrındaki hisleri
    Bir gün başında kalmayacaktır seyisleri!
    Faruk Nafiz Çamlıbel

    Çamlıbel, milleti mağrur bir ata benzeterek çok sayıda benzerliği sıralıyor.
    Hüsn-i talil

    Nedeni bilinen bir olayı, düşsel ya da gerçekdışı bir olaya bağlama yoluyla yapılan edebi sanattır. Hüsn-i tevcih olarak da bilinir. Şiirin iki dizesi arasında bağlantı kurarak anlam ve anlatıma incelik vermek amacını taşır. Bu sanatta öne sürülen neden ile gerçek neden arasında mutlaka anolojik bir bağ bulunur. Nedeni bilinen olay güya, sanki, acep, acaba, meğer gibi sözcüklerle bir ihtimale dayandırılırsa bu tür hüsn-i talil'e şibh-i hüsn-i talil adı verilir. Örnek:

    Müzeyyen oldı bezendi bağ-ı çemen
    Meğer ki bağa haber geldi yârdan bu gece
    Ahmedî
    "Bahçe, süslenmiş fesleğenlerle bezendi
    Meğer sevgili bu gece geleceğini bildirmiş."

    Bahçenin bezenmesi, süslenmesi gerçeği sevgilinin gelebilme ihtimali gibi güzel bir düşe bağlanıyor.

    Leff ü neşr

    Bir beyitte birbirleriyle ilgili sözcüklerin sıralanmasıyla yapılan ve divan şiirinde çok sık kullanılan edebi sanattır. Şiirin ikinci dizesinde birinci dizede söylenmiş en az iki şeyle ilgili benzerlik ve karşılıklar verilerek uygulanır.
    Sözcüklerin birinci ve ikinci dizede belli bir sıra gözetilerek söylenmesine leff ü neşr-i müretteb (düzenli leff ü neşr) denir. Örnek:

    Gonce kılmaz şâd gül açmaz tutulmuş gönlümü
    Ârzûmend ruh-i leb-i handânınem
    Fuzûlî
    "Kederli gönlümü gonca memnun etmez, gül sevindirmez
    Çünkü ben ben bunları değil al yanağını ve gülen dudağını istiyorum"

    Gonca, yanak karşılığı ruh ve gül dudak karşılığı leb sözcükleriyle ilgilidir. Fuzûlî, burada düzenli leff ü neşr yapıyor.
    Birinci beytin ikinci dizesinde, birinci dizede söylenenlerle ilgili sözcüklerin ters bir sıra izlenmesiyle ya da karışık olarak bulunmasıyla yapılan leff ü neşr'e ise leff ü neşr-i gayr'i müretteb ya da leff ü neşr'i müşevveş (düzensiz leff ü neşr) denilir. Örnek:

    Yürürem hâsret-i zülf ü meh-rûlar ile
    Gündüzin gussalar ile gice kaygular ile
    Meâlî
    "Sevgilinin saçının ve ay yüzlü yanağının hasretiyle
    Gündüz kederli gece kaygılı gezerim"

    Saç anlamına gelen zülf geceyle, yanak anlamına gelen ruh gündüzle ilgilidir. Birinci ve ikinci sözcüğe karşılık ikinci ve birinci sözcükler sıralanarak düzensiz leff ü neşr yapılıyor.


    Kinaye

    Bir sözü aynı zamanda hem gerçek hem de mecazi anlamıyla kullanma sanatıdır. Sözün açık söylenmesinin hoş olmadığı durumlarda alay, şaka, sitem amacıyla kullanılır. Bu kullanışta sözün geçek anlamından bir sonuç çıksa da geçerli olan mecazi anlamıdır. Örneğin Şeyhülislam Yahyâ’nın, "Dilber gelince bezme yüzü güldü aşıkın" dizesinde bir kişinin gerçek yüzünün gülmesini anlamaya bir engel yok. Ama asıl anlatılmak istenen aşığın çok sevinmiş olmasıdır (mecazi anlam).
    Türkçe deyimlerin çoğu mecazi anlamlarıyla kullanıldığı için kinayedir. Kinayede sözün başka bir anlama gelmesi olasılığı yoksa bu türe "kinaye-i karibe" (yakın kinaye) denir. Eğer sözün anlamı gizleniyorsa kinaye "kinaye-i baide" uzak kinaye) olarak adlandırılır. Nitelenen tek özelliği belirten kinayeye "kinaye-i müfrede" (tek kinaye), birkaç özelliği birden belirten kinayeye de "kinaye-i mürekkebe" (birleşik kinaye) adı verilir. Örnek:

    Bulamadım dünyada gönüle mekan
    Nerde bir gül bitse etrafı diken
    Sümmanî

    Gül ve diken hem gerçek hem mecazi anlamlarıyla kullanılıyor. Ancak asıl kastedilen mecazi anlamları. Şair hem birleşik kinaye hem uzak kinaye yapıyor.

    Tariz

    Birini küçük düşürmek ya da biriyle alay etmek amacıyla söylenecek sözü tam tersi bir sözle nükte yaparak anlatma sanatıdır. Tariz de gerçek ya da mecaz anlam yerine doğrudan zıt bir anlam kullanılması söz konusudur.

    ALINTI
    Konu ''ARAZ'' tarafından (26.12.2009 Saat 14:02 ) değiştirilmiştir.

  2. #2
    Teğmen Array
    Üyelik tarihi
    15.09.2005
    Yer
    Siirt
    Yaş
    36
    Mesajlar
    17.668
    Tecrübe Puanı
    375

    Standart

    yoksa bumuydu senin ödevin

  3. #3
    PRENSES Array
    Üyelik tarihi
    27.11.2008
    Mesajlar
    2.468
    Tecrübe Puanı
    66

    Standart

    hayır sadece üye arkadaşlara yardım

  4. #4
    Teğmen Array
    Üyelik tarihi
    15.09.2005
    Yer
    Siirt
    Yaş
    36
    Mesajlar
    17.668
    Tecrübe Puanı
    375

    Standart

    aferin sana kardeşim.. sen çalışmadın ama yardımcı oluyorsun

  5. #5
    PRENSES Array
    Üyelik tarihi
    27.11.2008
    Mesajlar
    2.468
    Tecrübe Puanı
    66

    Standart

    abi ben bunların çoğunu biliyorum çalışmama gerek yok
    Konu ''ARAZ'' tarafından (19.01.2009 Saat 00:38 ) değiştirilmiştir.

  6. #6
    PRENSES Array
    Üyelik tarihi
    27.11.2008
    Mesajlar
    2.468
    Tecrübe Puanı
    66

    Standart

    Göz Mazmunu

    Divan edebiyatında göz; seven ve sevilen yönünden her türlü karmaşık duyguyu ifşa eden bir motiftir. Âşık sevgilisini görmekle derin bir zevke dalar ve engin duygulara kapılır. Sevgilinin gözleri onun gözlerine ilişirse bu daha da anlamlı olur. Çünkü gerçek sevginin ancak gözle, yani bakışla anlatılabileceğine inanılır. Sevgisini gözleriyle sunan âşık, sevgilinin kendine karşı duygularını da onun gözlerinden okumaya çalışır. Bu amaçla sevgilinin göz mimiklerini özenle değerlendirir. Aslında sevgiliden, sevgisini anlatması beklenmez; içtenlikle bakması tercih edilir. Âşık daima sevgilinin gözlerini arar ve onunla tatmin olur. Bundan dolayı sevgilinin bakışları neşe ve hüzün kaynağı kabul edilir. Göz, divan edebiyatında genel olarak güzellik unsurudur ve frekansı en yüksek unsurlardan biridir.

    Biçim olarak tanımlamak gerekirse; klasik şiirin favori göz rengi siyah ve elâdır.Nergis ve badem biçimli göz,arap alfabesindeki sad harifini andırmaktadır.Sevgilinin gönlüne bir ok gibi girip onu yaralayan göz yeri geldiğinde şehlâ bazen de mahmur olmuştur.Sevgiliyi görmezden geldiği için zalim,kâtil,cellâd;büyülü bakışlar yüzünden cadı,sâhir,büyücü,dinsiz; sarhoş edici olduğundan mest,mest-i harab,mahmurluğu nedeniyle bîmardır,hastadır.Kozmik alemdeki karşılığı Müşteri yani Jüpiter gezegenidir.Ceylanın iri ve koyu siyah gözlü olması ahû gözlü teşbihine neden olmuştur,ceylan avlanan bir hayvan olduğu için sevgilinin yüzü Kabe’ye benzetildiği zaman göz ahusu orayla ilişkilendirilir,çünkü Kâbe’de avlanmak yasaktır.

    Yavuz Sultan Selim’in ‘’Şirler pençe-i kahrımda olurken lerzân,beni bir gözleri ahûya zebûn etti felek(Aslanlar kahır dolu pençelerimde titrerken,kader beni bir ahu gözlüye karşı güçsüz kıldı)’’ dizelerinde olduğu gibi sevgiliye duyulan aşkın hissedildiği dizelerin yanısıra,Yahya Bey’e ait ‘’ Cihânı göz göre kılmazdı kendüye muhtâc ,müfid ü muhtasar olmasa çeşm-i âlem-bin(Alemi gören gözü kısa ve ifade edici olmasa,dünyayı göz göre göre kendine muhtaç kılmazdı[?])’’ dizelerde de tasavvufî anlayıştan ileri gelen kozmik ifadeleri de görmek mümkündür.

    Alıntıdır.


 

Benzer Konular

  1. Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 02.07.2009, 11:38
  2. Dünyanın ilk aşk şiiri
    By death angel in forum ŞİİR - EDEBİYAT - MAKALE
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 26.04.2009, 15:41
  3. asrın aşk şiiri
    By özlem_20 in forum TATLI SOHBET ODASI
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 04.05.2008, 10:15
  4. Bu Gece En Hüzünlü Şiiri Yazabilirim
    By HaYaT in forum ŞİİR - EDEBİYAT - MAKALE
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 06.03.2007, 08:20
  5. Sen Bu Şİİrİ Okurken
    By SeRCii in forum DERİN DUYGULAR
    Cevaplar: 14
    Son Mesaj: 28.09.2006, 15:39

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •