İnsanoğlu yeryüzünde savaşlar,hırgür,geçim derdi, yolsuzluklar,dedikodular içinde ömür tüketirken, tabiattaki diğer canlılar insanoğluna tam tezat halde büyük bir uyumla, hayvani de olsa, içgüdüsel de olsa bütün saflıklarıyla yaşamlarını sürdürüyorlarmış. Bu uyumlu hayat o kadar büyük bir yelpazedeymiş ki, ormanlar kralı aslandan, göklerde uçan kuşlara, yerde sürünen yılandan, toprak altındaki solucanlara kadar genişmiş.
Ama öyle bir alem daha varmış ki bu dünyada; yaşadıkları bilinen ama onların yanına gidilmedikçe gidişatı anlaşılamayan, gidilse bile çok kalınamayan, sesleri duyulmayan ama orada oldukları bilinen, suyun içi yani deniz dünyasıymış.
Yosunundan midyesine,mercanından kayasına,dalgasından yengecine uçsuz bucaksız bir dünyaymış burası.
Sayılmakla bitmeyen türler içinde balık dene bir canlı varmış bu koca deryada yaşayan. Bunların da kendi aralarında binlerce türü varmış. Ama içlerinden üç tanesi varmış ki diğerlerinden hemen ayrılıyor, fark ediliyormuş.
Bunlardan biri karnının tam ortasında yosun mu desem maydanoz mu desem bir ota benzeyen resim gibi bir şekil taşıyormuş. Göbeğinde taşıdığı ot resmine aldırmıyor, kibirinden yanına yaklaşılmıyormuş.sadece kendi yuvasının etrafında yaşayabilen, başka deryaları ne bilen ne de başka deryalarda tanınan bir balıkmış.Bu eksikliğini de o üçlünün içinde en alımlısı olana bir foseptik borusunun aktığı yerde kurduğu yuvasında meydana gelen haksız, adaletsiz ve taraflı bir kavgada verdirdiği 6 ısırığı anlatarak bastırmaya çalışıyormuş.
Tek elle tutacağı yanı yuvasının büyüklüğü ve hangi kolonilerden peydahladığı belli olmayan yavrularının yuvasındaki kalabalıklığıymış.
İkincisi ise bakınca renkleriyle insanın içini karartan alaca bulaca bir şeymiş. Bu da birincisi gibi kendi yuvasının etrafından ayrılamayan, deryanın Pazar diye adlandırılan midyenin, kalamarın bol olduğu kısmının balığıymış.Kendi kabuğunu kıramamayı, yuvasının çevresinden ayrılamamayı ve burada avlanan gerçek balıkların ardına takılmayı anlaşılmaz bir şekilde Şeref konusu yapıyormuş.
Ama bunların içinde bir de üçüncüsü varmış ki; ilk bakışta bile koca deryayı kendisine hayran bırakıyormuş. Öyle renkleri varmış ki Allah Allah&&. Kılıç balığının peşine takılan torik sürüsünü bile yolundan ediyormuş. Ya o gövdesini ikiye bölen renklerden kırmızı olanı; yüzeye yakın yüzdüğünde gelen güneş ışığıyla akılları baştan alıyormuş.
Bu üçüncüsü çok uzun zaman suskun kalmış, yumurtadan çıkıp ta anaç olana kadar büyüyen balıklar bile onu görememişler uzun zaman ortalıkta. Gel zaman git zaman böyle devam etmez demiş ve bir gün bütün asaletiyle çıkmış ortaya. Önce kendi yuvasını düzenlemiş sonra sonra diğer yuvalara örnek olmuş. Ama onun aklı başka denizlerdeymiş.
Oraları görmek,kendi kolonisini,kendi rengini oralarda göstermekmiş tüm derdi.
Başlangıç yılında dışarıdan 3 hain yarayla dönmüş, herkes her şey bitti, bir daha böyle bir şey denemez diyorken, kendisine o 3 yarayı verdireni 5 ölümcül ısırıkla deryanın derinliklerine atmış. Ve bunu yaparken beyaz rengiyle çıkmış o yabani balığın karşısına. Herkes şaşırmış. O ise daha yukarılara bakıyormuş.
Birgün kolonisine uzak deryalardan pırıl pırıl parlayan 2 inciyle dönmüş. Bunlardan birinin üzerinde SUPER& diye bir şey, diğerinde ise UE&. diye garip bir şey yazılıymış.
Herkeste bir şaşkınlık bir gıpta. Ve deniz dünyasının klasik duygusu kıskançlık&.
Ve diğer iki balık nasıl olur da o 2 inciyi çalarız diye planlar yapmaya başlamışlar.
Bu plan hala sürüyormuş&&Ve hep sürecekmiş&.


LinkBack URL
About LinkBacks




Alıntı
