[QUOTE=HaNıM aGa;281934]1-Kitap Okuma Bir İlaçtır:
2-Kitap Okuma Hayatı Sevdirir
3-Kitap Okuma Düşünceleri Olgunlaştırır Okuma; düşünceyi besleyen, geliştiren ve çabuklaştıran ana kaynaklardan biridir.
4-Kitap Okuma Stresi Azaltır
5-Kitap Okuma Zihni Açar, Hantallıktan Kurtarır
6-Kitap Okuma Güzel Görmemizi Sağlar
7-Kitap Okuma Bizi ‘Bir Bilen” Yapar
8-Kitap Okuyanın Güvenilir Bir Çevresi Oluşur
9-Bilgi dağarcığımızı ve kelime hazinemizi zenginleştirir.
10-Anlama gücümüzü ve konuşma yeteneğimizi kuvvetlendirir.
11-Genel kültürümüzü artırır. Etkin ve etkili bir insan olmanın yollarını açar.
12-Meslek hayatımızdaki başarı düzeyimizi yükseltir.
13-Dünyaya bakış açımızı değiştirir.
14-Toplumsal ilişkilerimizin kalitesini artırır.
15-0kul hayatındaki başarıları pekiştirir,
16-Hayal gücümüzü geliştirir.
17-Okumak haz duymaya, zihnimizi süslemeye, karar verme yeteneklerimizi geliştirmeye yarar. İnsanı olgunlaştırır, erdemli kılar.
OKUYAN İNSAN DAHA BİLGİLİ VE ELBETTE DAHA BAŞARILI OLUR
Bilgi çağında yaşıyoruz. Başarının en önemli kaynağı bilgidir.
Bacon: ‘Bilgi, güçtür.’ der.
“Kitap Okumanın Yararları” adlı bin sayfalık bir kitap okuyup özetini çıkarsaydım bu kadar özlü, bu kadar açıklayıcı olamazdı, herhalde. Yazanı Kutluyorum.
Bununla birlikte, "Ülkeleri yönetenler hep okumuş, bilgili ve başarılı insanlardır. " sözünü bir “olgu” olarak değil, “iyi dilekler” olarak anlıyorum.
Şimdiye kadar ve şimdi ülkemizi ve diğer ülkeleri yönetenler gerçekten okumuş, bilgili ve başarılı insanlar mı? “Başarı” kavramı üzerinde başka bir yazıda durulabilir, bu yazıda “yöneticilerin okuma alışkanlığı” üzerinde durmak istiyorum.
Eğer gerçekten ülkeleri yönetenler hep okumuş, bilgili insanlarsa, örneğin Türkiye’ öyleyse, Başbakan’ın söylemiyle, neden 17 milyon insan yoksulluk, 1 milyon insanımız açlıkla pençeleşiyor.
70 bin kapasitesi olan tüm hapishanelerdeki mahkum sayısı 100 binin üzerinde.
Vesika bekleyen kadın sayısı (çoğunun evli olduğu iddia ediliyor, ATO 2008 raporu) 100 binin üzerinde
Tarım topraklarımız Marika’nın donu gibi paramparça
Dün ve bugün TBMM’inde ulus egemenliğini kullananlardan acaba kaç tanesi okuyor/ okuyordu, içlerinde okuma yazması olmayanlar da azımsanmayacak kadar olmuştur, her dönem.
17 yaşında bir çocuğu asan general Kenan Evren, Platon’un “Devlet” adlı eserini, 12 Eylül 1980 darbesini yaptıktan sonra okumuştu; “okuyorum” demişti, belki de hiç okumadı. Oysa, bu kitap genelde Lise ve Üniversite yıllarında okunur
Başbakanlık yapan Yıldırım Akbulut, Erzincan’da hal müdürüydü, acaba kabzımalların içinde hiç kitap okumuş muydu?
Turgut Özal’ın hayatında kitap okuduğunu sanmıyorum, eğer okusaydı yaptıklarını yapmazdı.
Saddam Hüseyin, İran şahı Pehlevi, Kaddafi, Hüsnü Mübarek, Afgan Kralı Emanullah ve hemen tün İslam ülkelerini yönetenler acaba hayatlarında hiç bier kitabın içinde ne yazdığını merak edip kapağını açmışlar mıdır?
Tarihte, insanlığın kaderini değiştiren yöneticilerden çoğunun okuması yazması olmadığı, bazıların “ deli”; Örneğin Roma İmpartoru Caligula, Neron; Osmanlı İmparatoru Deli İbrahim; bazılarının da çocuk yaşta olduğunu tarihler yazar. Örneğin 4. Murat, 4. Mehmet, vb, Mısır Firavunlarından bazıları, vb
Osmanlı padişahlarının imzası olan "Tuğra"nın aslında "parmak izi" olduğu, zaman içinde süslenerek bildiğimiz şeklini aldığı da tarihsel kayıtlarda vardır. Yanılmıyorsam, Joseph von Hammer'in "The Ottoman Empire" adlı esrinde okumuştum: Tuğra'nın başlangıcı I. Murat dönemidir. Beylik sürekli genişlediği için egemenin emirlerini artık yazılı olarak iletilmesi zorunluluk olmuştur, ancak padişahın okuma yazması olmadığı için yazının altına parmak basar. Bu, zaman içinde allanıp pullanarak bugün övünç kayanağımız olur! ( Çeviren: Mehmed Ata, Bugünkü dile özetleyen: Prof. Dr. Abdulkadir Karahan. Milliyet Yayınları, 1960)
Ülke yönetmek: İktidar
İbrani asıllı Rus yazarı Fyedor Dostoyevski ülke yönetenleri yani egemen olanları “Suç ve Ceza” adlı eserinde yarattığı Raskolnikov adlı sara hastası kahramanına şöyle tanımlatır: Aslında, Dostoyevski, hikâye ve romanlarının hemen hepsinde ya kendi hayatının bazı kesimlerini yansıtmış, ya da eserlerinde yarattığı kahramanları aracılığıyla kendi duygu ve düşüncelerini anlatmıştır:
“ O zaman anladım ki, Sonya, iktidar, ancak eğilip onu almak cesaretini gösterenlere verilir. İş cesaret etmekten ibaretti. Bütün mesele yalnız bu idi....Şimdi biliyorum ki, Sonya, akılca, ruhça, daha güçlü, daha sağlam olan herkes başkalarına buyurur. (Burada yazar Aristoteles'in , "Politika" adlı eserindeki "insan ve hayvan ayrımı" düşüncesine atıfta bulunuyor) daha yürekli, daha atak olan haklı çıkar… Umursamazlıkta en ileri gidenler kanun yapıcı olurlar. Herkesten daha ayak olan, herkesten daha haklıdır! Bugüne böyle gelmiş, budan sora da hep, böyle gidecektir! Bunu ancak körler göremez! ... İnsanlar “basit” ve “üstün” olarak yaratılmışlardır. Basit insanların kanunun boyunduruğunda yaşamları şart. Çünkü, görmüyor musun, onlar, basit insanlar. Ama üstün insanların her şeyi yapmaya hakları var. Her şey, her sey... isterlerse cinayet işlerler, isterse, ahlak kurallarını çiğnerler.
Yalnız, şunu söyleyeyim, üstün insanları, diledikierinde ahlak kuralarını çiğneyip, cinayet ya da suç islemelerini doğru buluyor degilim. Zaten, bana kalırsa, böyle bir fikre insan samimi olarak inansa da, bunu yayımlamaya cesaret edemez. Ben sadece üstün insanların , kendi kendilerini yargılama haklarından, çok kısa ve dolaylı olarak bashsetmiştim. Yani, bütün insanlar, kendi kendilerine karar verebilme hakkına sahiptirler, moraller ve kanunlar onları bir noktadan sonra bağlamaz. Bir fikre, bütün insanlığın işine yarayacak bir buluşa, bir basarıya hizmet etmek için ne biçim hareket etmek gerektiği hakkında yalnız vicdanlarına karşı sorurumludurlar...
Kepler’le Newton, buluşlarını yaymak için, bir, on hatta yüz adamı yok etmek zorunda kalsalardı, bunu hiç çekinmeden yaparlardı ve bu vicdan onların hakkı, hatta vazifesi olurdu. Buluşlarını bütün insanlığa açıklamak için bu insanları öldürmenin ne zararı olabilirdi ki? Ama öldürmeseler, ne büyük şeyler kaybedecektik... Ama bu sözlerimden, Newton'un istedigi gibi adam öldürmek ya da her gün pazar yerine gelip bir şeyler çalmak hakkında sahip olduğu sonucunu çıkarmayın. Sonra yine hatırladığıma göre, makalemde, istisnasız, bütün önderlerin bütün kumandanların cani olduğunu söylüyorum. Orneğin Lycurgus, Solon, Napolyon. Muhammet vesaire. Bir kere bunlar hiç kan dökmek istemeseler bile, kanunları, gelenekleri değistirdiklerinden, eskiyi öldürmüşlerdir. Hem hepimiz biliriz ki, insanlığın büyük önderlerinden çogu, kan dökmeyi pek seven insanlardı. Şimdi, diyorum ki, bütün büyük adamlar ve basit insanın biraz üstünde olanlar, cani olarak doğar. Yani, toplumun ve gunlük ahlak kurallarının kabul ettiği manada cani olarak doğar... Tabii, kimi daha az, kimi daha çok. Aksi halde, basit yığın içinden sıyrılmaları çok güç olurdu. Ve, yine doğuştan gelen bir etkiyle basit yığının içinde kalmak onların tahammül edemeyecekleri yegane şeydir.
Ben de, basit yığından ayrılmları gerektiğine inananlardanım, Görüyorsunuz ki, bütün bunlarda yeni olan hiç bir şey yok. Aynı şey, daha önceden bin kere basılmış, en aşağı bin kere de söylenmiştir. İnsanları basit ve üstün diye ayırmama gelince, bu tamamen sevgiye dayanan bir şeydir. Itiraf ederim ki, insanların tabiat kanunlarıyla ikiye ayrıdıklarına ianırım. Biri basit, yani yalnız insan cinsini üretmeye yarayan insanlar, bir de yeni bir sey söyleyebilmek yeteneğiyle doğmus olan, üstün insanlar, Tabii, birçok kategoriler daha vardır, ama bu iki esas bölümü ayırmak güç değildir. Onların damgaları çok bellidir. Ilk bölumdekiler, kanuna boyun egen, hukukun ve toplumun kurallarını eşit bit uysalıkla benimseyen idare edilen ve edilmekten zevk duyan insanlardan kuruludur. Bence, idare edilmek onlarin vazifesidir... Evet vazifesidir, çünkü bu onlara zevk veriyor... İkinci bölüm kurallarına karşıdır Onlar, güçlerine göre, ya kanun bozucudurlar, ya kanun koyucu, ya da kanun bozucularla kanun koyucuların yardımcısıdır... Bu adamların sucları çesitli ve değişiktir. Çok kere, durumu daha iyiye doğru değiştirmek için yollar arar, bir degişiklik yapmak için suç işlemek, ya da kan dökmek zorunda kalsa, sizi temin ederim ki vicdanı onu hiç mahkum etmeyecek, ona kayıtsız şatsız bir hakimiyet tanıyacaktır. İşte, makalemde, böyle bir durumdaki cinayeti işlemek hakkından söz ediyorum.
Eğer hatırlıyorsanız, hukukun meseleleriden biri olarak almıştım bunu. Ama, heyecana gerek yok, çünkü toplum, muhafazakarlık görevini yerine getirmek için, çok kere bu gibi kimseleri asıp kesiyor, ya da onları her türlü hareket imkanından mahrum ediyor. Ama yine aynı toplum, bir nesil sonra, bu astığı insanların anıtını dikip onlara tapıyorlar. İlk bölüm (basit insanlar) daima şimdiki zamanın adamıyken ikinci bölüm (üstün insanlar) daima geleceğin adamıdır. Birinciler, dünyayı muhafaza eder ve onun nufusunu çoğaltır, ikincilerse onu hareket ettirir amacına doğru yürüler. Her iki sınıfın da yaşamaya hakkı vardır. Bana kalırsa, her ikisine de eşit haklar tanırım, Tabii, Filistin'e kadar. ( Suç ve Ceza, s: 191)
Sonuç olarak, ülkeleri devlet, devleti yöneticiler (iktidar) yönetir Eğer devleti tek bir cümlede tarif etmek gerekirse, “emir verme-itaat ettirme” ilişkisi denebilir. Bunu, emir verenlerin itaat edenleri yönetmesi olarak da okuyabiliriz. Yönetmenin şeklini-şemalını belirlemeye de siyaset denmektedir. O halde, siyaset denildiğinde yönetenlerin nasıl yönettikleri anlaşılmalıdır. Çünkü, siyaset aynı zamanda kanunları yapar, ekonomiyi, eğitimi ve çalışma koşullarını ve ücretleri de belirler. Görüldüğü gibi bunların yapılması için “ okuma” ve “bilgi” şart değil, hatta gerekli değil.