2. sayfa - 2 sayfa var BirinciBirinci 12
13 sonuçtan 11 ile 13 arası

Konu: Okumuyoruz..

  1. #11
    Teğmen Array
    Üyelik tarihi
    11.06.2010
    Yer
    Siirt
    Mesajlar
    129
    Tecrübe Puanı
    13

    Standart Okumak, ama neyi/nasıl?

    Erzurum’da tartaklanan kadın konuştu
    ‘İmam hatip mezunuyum saldıran hiç mi suçlu değil?’

    Erzurum’da iftar öncesi sokakta sigara içtiği için M.Y. ime B.G. adlı iki kişinin müdahalesiyle karşılaşan vekarakolluk olan Z.B., kendisi için ’provokatör’ yorumu yapanlara, “İmam Hatip Lisesi mezunuyum, Kuran-ı Kerim’i hatmettim” yanıtını verdi.

    Erzurum’a, İmam- Hatip’i bitirdikten sona üniversiteyi kazanarak geldiğini belirten Z.B., mezun olduktan sonra yüksek lisansını da burada tamamladığını anlattı. Birgenç kız olarak Erzurum’da nasıl davranılacağını, Ramazanda nerede yemek yenilip nerede sigara içilebileceğini iyi bildiğini anlatan Z.B. yaşadığı talihsiz olayın ne kendisini insanlara saygısız, ne de Erzurumluları tutucu yapacağını söyledi.

    ’Provokatör’ suçlamasını asla kabul etmeyen ve olaya böyle bakanları kınayan Z.B., şunları söyledi: “Yanımda oruçlu olan iş arkadaşım İ.M. ile bir iş görüşmesi çıkışında, korku ve saygıdan dolayı bir mahallenin en kuytu köşesine saklanarak sigara içmek istedim. Sigara içmek beni nasıl provokatör yapıyor anlayabilmiş değilim.

    Bana, ’Sigaranı söndür terbiyesiz’ denildiği anda bile, ’Affedersiniz, söndürüyorum’ diyerek olumlu bir tavır sergilediğimi düşünüyorum. Ama ağza alınmayacak küfürler savurup bana hakaret eden insana, ’Ben insanım. Farz et ben Müslüman değilim. Oruç tutmamayı tercih etmiş olamaz mıyım? dediğim halde erkek gücüyle bana saldırmaya çalışan insanın hiç mi kabahati yok?”
    (vatan, 07.08.2011)
    -------------------------------------------
    Yeni Şafak yazarından çok tartışılacak bir yazı!
    Yeni Şafak yazarı Prof. Dr. Hayrettin Karaman bugün yayımlanan “Tahammül mü hoş görmek mi” başlıklı köşe yazısında “Müslüman gibi yaşamayanlar için özel bölgeler yapılmasından” söz etti”

    Bir Müslüman imkanlar ve şartlar elverdiği takdirde İslam ahkâm ahlak ve âdâbının hakim olduğu, kimsenin aleni olarak bunları çiğneyemediği bir toplumda yaşamak ister. Yine imkan bulduğunda, şartlar müsait olduğunda, düzelteyim derken bozma ihtimali bulunmadığında, daha büyük sakınca doğurmadığında her Müslüman, aleni (açıkça, kamuya açık yerde) dine, ahlaka, âdâba aykırı bir davranışa -engellemek veya ıslah etmek maksadıyla- müdahale etmekle yükümlüdür.

    İslam'a inanmayanlar kendi inançlarını serbestçe uygulayabilirler; ama bu uygulama Müslümanların hayat, ahlak ve dindarlıklarını, nesillerin eğitimini olumsuz etkileyecekse -İslam toplumunda- "onların aykırı filleri için özel mekanlar ihdas edilmek gibi" tedbirlere başvurulur.

    Bir Müslüman yukarıda özetlediğim imkanlardan mahrum ise, çok dinli, çok kültürlü, çok ahlak anlayışlı bir toplum içinde yaşamak durumunda kalmış ise ne yapacaktır?

    Şartlar müdahaleye ve düzeltmeye müsait olmadığına göre bunu yapamayacaktır.

    Şartlar, ötekilerden ayrı bir mekana yerleşip orada kendi inancına göre yaşamaya elverişli değilse bunu da yapamayacaktır.

    Geriye beraber, yan yana yaşama şıkkı kalıyor.

    Şimdi bir apartmanda, bir sokakta, bir mahallede eşcinselinden sarhoşuna, nikahsız birlikte yaşayanından (zina edenlerden) kumarcısına, Müslümanları sevmeyenlerden düşmanına, sokakta sevişenden çıplağına... kadar birçok insanla yan yana yaşıyoruz. Peki dindar Müslümanların bu insanlara karşı iç ve dış tavırları ne olacaktır?

    İç tavırdan başlayalım:

    Müslüman bu davranışları asla beğenemez, bu fiillerden nefret eder, imkan bulsa düzeltme ve engelleme niyetini muhafaza eder.

    Dış tavır olarak da dine, ahlaka ve âdâba aykırı davranışı çekinmeden, gözünün içine baka baka, meydan okurcasına sergileyen insanlara cesaret verecek, davranışlarını meşrulaştıracak tavırlardan sakınır. Onlar kötü halleri içinde iken en azından tebessümünü esirger.

    Durum böyle olunca çoğulcu bir toplumda yaşayan Müslümanın farklı olanlarla zorunlu ilişkisinin adına ben ısrarla "hoşgörü" değil, "tahammül" diyorum.

    Bu yazıma tepki gösterecekler, "bu ayrımcı, bölücü, birlik ve beraberliği zedeleyici" bir yazı diyecekler olacak; bunu biliyorum. Ama bir Müslüman, farklı olanlarla arasındaki farkın "farkında olmak" mecburiyetindedir ve dindarlık bakımından en önemli tehlike bu "farkında oluşun" ortadan kalkmasıdır. Şartlar öyle getirdiği için farklılığa tahammül ederek, kimsenin -düzen tarafından verilmiş- hak ve hürriyetine müdahale etmeden yaşamak başkadır, hoş olmayanı hoş görmek başkadır. (vatan, 07.08.2011)

    Sonuç:
    Sigara içen hanımefendi’ye saldıranı hiç okumamış, kendisi gibi inanmayan herkese “zihinsel saldırı” yapanı da okumuş (prof. olduğuna göre bir şeyler okumuştur diye düşünüyorum) kabul edelim. Aralarında ne fark var?

    “Okumak” farklı bir şey olsa gerek.
    İşsizlik, "En Ağır İş"tir

  2. #12

    SİTE KURUCUSU
    Array
    Üyelik tarihi
    31.07.2005
    Yer
    Siirt
    Yaş
    40
    Mesajlar
    13.496
    Tecrübe Puanı
    10

    Standart

    çok hızlı okuyoruz. doğru okumuyoruz. yanlış anlıyoruz.

    ta ki elektrikler kesilip, internetten, televizyon ve radyolardan uzaklaşınca GAZETE ve KİTAPLARIN farkına varıyoruz.

    okumanın kimseyi zararı olmaz. yeterki doğru yayınları okuyalım. Gerektiği kadar okuyalım. Faydalı yayınlar okuyalım.

  3. #13
    Teğmen Array
    Üyelik tarihi
    11.06.2010
    Yer
    Siirt
    Mesajlar
    129
    Tecrübe Puanı
    13

    Standart

    Alıntı RoHaN Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
    çok hızlı okuyoruz. doğru okumuyoruz. yanlış anlıyoruz.

    ta ki elektrikler kesilip, internetten, televizyon ve radyolardan uzaklaşınca GAZETE ve KİTAPLARIN farkına varıyoruz.

    okumanın kimseyi zararı olmaz. yeterki doğru yayınları okuyalım. Gerektiği kadar okuyalım. Faydalı yayınlar okuyalım.
    Okumak, ama Nasıl?

    Bilgi, insanın varlığı tanıma ve anlama isteği sonucu ortaya çıkan, düşünen özne ile nesne arasındaki ilişkidir.Nesnenin (bilgiye konu olan, bilinen somut veya soyut tüm varlıklardır) bilgisine ulaşılırken insan zihninde bir süreç yaşanır. Bu sürece bilmek denir. İnsan zihninde bilginin oluşmasını sağlayan, özne ile nesne arasındaki ilişkiyi kuran bağlara bilgi aktı denir. Algılama, düşünme, ayrıştırma, kavrama vb. bilgi aktına örnektirler. Okumasını bilen insanlar bir kitapta, dergide, bir reklam broşüründe, gazetede,vb yazılı metinlerde gerek kendi ihtiyaçları için, gerekse insanlığa yararlı bir malzeme olarak saklanması gereken şeyi derhal seçip kapmasını bilirler. Böylece elde ettikleri bilgi, şu veya bu şekilde oluşan görüşlere katılır, bu görüşleri bazen düzeltir, bazen tamamlar, doğruluğunu kuvvetlendirir ya da zayıflatır, yalan olduğunu ortaya çıkarır ve böylece anlamını ortaya çıkarır. Hayat birdenbire bir mesele veya güçlük çıkardığı zaman, okumasını bilen insanın hafızasında, yılların biriktirdiği bilgilere dayanan bir fikir doğar, yeni meseleyi buna göre kontrol eder ve böylece çözer veya aydınlatır. Okuma ancak bu şeklide olduğu ve anlaşıldığı zaman anlamlı ve faydalıdır. Bunun için de insan kendini bir kimlikle ifade etmek gereksinimi duyar. Sokrates (M.Ö.470-M.Ö.399)şöyle der:
    Kendini tanı, şu soruları yanıtla; Neyim ben, neredeyim? Yani, varlık nedir, dünya nedir? Son olarak, bu dünyada ne yapıyorum ben, ne yapmama gerek?”


    Bilinç,farkında olmak”tır; düşünsel bir eylemdir, toplumsal bir üründür. Düşünmek, bir konunun bütün yönlerini incelemek, ona ilişkin bilgilerini yoğunlaştırmak için dikkatini o konu üzerinde toplamak ve ona yönelmek isteğiyle yapıları zihinsel eylemdir. Diyalektik materyalist felsefeye göre bilinç; insanın düşüncesi, duygusu, iradesi, karakteri, heyecanı, anlağı, kanısı, sezişi vb. gibi bütün anlıksal süreçlerinin toplamıdır. Nesnel gerçekliğin insandaki yansıtıcısıdır. Maddesel olanı insan beyninin bir özelliğidir. Önce maddesel doğa vardı. Doğasal evrim insana ve bilinç’e kadar gelişti. Bilinç elbette doğasal, eşdeyişle maddi bir üründür ama maddeyle ayrılaştırılamayacağı kadar aynılaştırılamaz da.

    Bilinç, toplumsal bir üründür. Bilinç olgusu, insanların yaşama biçimlerinin ürünüdür. Öyleyse pek açıktır ki bilinç, insanların yaşama biçimlerini yansıtır. Ama bilinç sadece yansıtmakla yetinen basit bir ayna değil, belirmesiyle birlikte diyalektiğe girmiş etken bir güçtür. "Bir sarayda, bir kulübedekinden başka türlü düşünülür". Ama saray koşullarından doğan saray düşüncesi de saray koşullarını etkiler ve değiştirir. İnsan, olaylardan oluşan bilinciyle o olaylara egemen olabilir. İnsanların yaşama biçimleri onların düşüncelerini belirler. insan, bilimsel olarak bunun bilincine vardıktan sonradır ki, bilinç'li etkenliğiyle yaşama biçimlerini değiştirmeye başlamıştır. Hiçbir şeyi değiştiremeyen hayvansal çabayla her şeyi değiştirebilen insansal çaba arasındaki tek fark, insansal çabanın bilinçli oluşudur. Engels şöyle der: "Bilinçli amaç, istenmiş bir erek olmaksızın hiçbir şey meydana gelmez".

    Bilinç, insanın, kendisini çevreleyen şeyleri farketmesini, algılamasını ve algıladıktan sonra kavramasını gerçekleştirdiği gibi istemesini ve istediğini yapmasını da gerçekleştirir. Başka bir ifadeyle, Bilinçli insan, bildiğine inanır. Bilgi, öğrenme, araştırma ve gözlem yoluyla elde edilen her türlü gerçek, malumat ve kavrayışın tümüdür. O halde, bilinçli olabilmek için bilmek, bilmek için de bilgi birikiminin olması gerekir. Bu nedenle, bilinçli insan olmak zordur, ağır sorumluluk yükler, çok yönlü düşünmeyi gerektirir, öğrendiğini daha doğru olanla değiştirme yükümlülüğünü taşır. En doğru bildiklerini eleştirmeye zorlar. Bildiklerini değiştirmeye açık tutarak bilinenlerin dondurulmasına izin vermez.

    Düşünce, bir konunun bütün yönlerini incelemek, ona ilişkin bilgilerini arttırmak için dikkatini o konu üzerinde toplamak ve ona yönelmek isteğiyle yapılan zihinsel eylemdir. Bu zihinsel süreç, ‘neden ? ’ diye sormakla başlar, bu sorunun ardından ortaya çıkan seçenekleri görmekle sürer. Sonra da bu seçenekleri eleye eleye varacağı kararı ‘benimsemekle’ tamamlanır. Gerçek anlamda düşünme, bir olayı hatırlama, hayal kurma ya da özlemlerimizi gözönüne canlandırmaktan çok, bir sonucu aydınlatma, bir problemi çözme, ya da beklentimize ters düşen bir gözlemi açıklama çabasında kendini gösterir. Bu tür düşünmeye, hatırlama, hayal kurma ve çağrımsal düşünme türlerinden ayırmak için, “nedenli düşünme” diyoruz. Bir sorun ya da problemin olmadığı yerde nedenli düşünme de yoktur. İnsan, önce doğar, sonra kendini inşa eder. Yani, insan doğduğunda insan değildir, sonradan insanlaşır. Çünkü, “varım” diyebilmesi için düşünme yetisini kazanması gerekir. (“düşünüyorum, öyleyse varım”). Bu bağlamda,insan, ancak genel ve temel düşüncelerini oluşturduktan, günlük yaşamında karşılaştığı bireysel ya da toplumsal sorunlar için yerleşmiş düşünceler edindikten sonra karakter bakımından olgunlaşır; düşünceler üretir, yorumlar yapar.İnsanların yaşama biçimleri onların düşüncelerini belirler

    Sağlıklı düşünebilmek için, sağlıklı bir beyin yapısına ve üzerlerinde yeni kavramlar oluşturabilmek için de sağlıklı ön bilgilere gereksinin vardır. Beyin, organ yapısı olarak sağlıklı olsa da, eksik ya da gerçeklerden uzak ön bilgilerle yüklenmiş ise, üretilecek düşünce ve kavramların gerçeklere uygun olmaları beklenemez. Düşünce eyleminin oluşabilmesi için düşünülen konuyu ilgilendiren kavramların, bilgi ya da deneyim olarak, beyinde yer etmiş olması gerekir. Eğer önbilgiler sağlıksız ve gerçekleri yansıtmıyor ya da kısıtlamalarla yönlendirilmişse bunlara dayanılarak oluşturulacak düşünme eyleminin ürünleri de gerçeklere uymayacaktır.


    Kültür, Latince kökenli ‘cultura sözcüğünün Türkçe’ye uyarlanmasıdır ve toprağın işlenmesi anlamındadır. Günümüzde ise, bir toplulukta süregelen gelenek, yaşayış, düşünce, sanat varlıklarının tümünü ifade eden bir sözcüktür. Yani, o topluluğun ürettiği sanat, felsefe ve bilimin etkileşimlerinden ortaya çıkan bir bütünselliktir, birikimdir; insanın ‘sosyal evreni’dir.Başka bir söylemle, bir toplumun kültürünü, o toplumun yaşadığı ekonomik, siyasal, sosyal ortam oluşturur. Zaten insan ilişkileri de, ekonomik temele göre şekillenen siyasal ve sosyal ilişkilerdir. Bu durum aynı zamanda bir ulus topluluğunun tinsel özellik, duyuş, düşünüş birliğini de ifade etmektedir. Kısacası, kültür davranışlarımızı oluşturur; bizi biz yapar: kimliğimizi belirler, kişiliğimizi oluşturur. Zamanla, doğadaki “her şey değişir” yasası gereğince, birey, giderek toplum bunların bir kısmını ya da tamamını reddedip yenilerini oluşturmaya çalışır. Yani, kültür süreci, bir çeşit oluşma -yıkma- yeniden yapma sürecidir. Toplumsal ilişkilerin doğuşu, biçimlenişi toplumun yaşadığı bu süreçten soyutlanarak düşünülemez. Yani, ‘insan’ kültürel bir varlıktır. Özetle, insan önce ‘varolur’, sonra kendisini yapılandırır. Bu yapılanmanın içeriği kişinin yaşadığı toplumun sosyal evreni tarafından belirlenir. Bunu şu şekilde de söyleyebiliriz: insan varlığı, ancak kültür ve toplum temeli ve çerçevesinde mümkündür. O halde, kültür ve toplum insan varlığının temel yapısını, yani “öz”ünü oluşturur.

    Kişilik/Kimlik
    İçinde doğduğumuz ve olgunluğa eriştiğimiz toplumun kültürel ortamı davranışlarımızı o kadar çok fazla etkiler ki, toplumun bizler için önceden hazırlamış olduğu bir kalıpta biçimlendiğimizi kesin olarak söyleyebiliriz. İnsan doğduğunda kimliği yoktur, kimliği zaman içinde- toplumun kendisi için önceden hazırlamış olduğu kalıpta-oluşur. İnsanın şu ya da bu olması, yani nasıl bir insan olacağı yani “kişiliği “ ve “ kimliği” içinde yetiştiği toplum tarafından belirlenir. Çünkü, doğumdan ölüme kadar diğer insanlarla etkileşim içinde olmamızın kişiliğimizi, benimsediğimiz değerleri ve davranış biçimlerimizi etkileyeceği kesindir.
    Felsefe terimleri ile anlatmak istersek, diyebiliriz ki, her nesnenin bir varoluşu ve bir de özü vardır. Öz, bir nesnenin özelliklerinin değişmez bir bütünüdür; varoluşu ise evrenin içinde gerçek olarak bulunuşudur. "Varoluş, özden önce gelir" ve her bir kimseye bir öz kazandırmayı sağlayacak özgürlükle özdeştir; "insan ne ise o değildir, ne olmuşsa o'dur." Bunu şu şekilde de söyleyebiliriz: İnsan kendini kendi inşa eder; daha önce kazandığı bazı belirlenimlerin el verdiği ölçüde kendine biçim verir, kendini oluşturur. “Yani, bizi insan türüne bağlayan, evrensel ya da türsel özümüzü yaratamayız; ancak, bize özgü olan, başka hiç kimsede bulunmayan bireysel özümüzü seçebiliriz. Bizim doğuştan ve özgül özümüz –‘hayvan’-ve- ‘insan’ – biz olmadan belirlenmiştir; biz insanız, ama hangi insan olacağız ? Bu kısaca şu anlama geliyor; önce insan vardır, şu ya da bu olması daha sonra gelir"( J.Paul Sartre: Varoluşçuluk)

    Bazı olgular fizik olarak var olmadıkları halde kolektif bir algılama ile var sayılmaktadırlar. Bu şekilde var edilen zihinsel varlıklar bir evren oluşturur ve bu evrene doğal evrenden farklı olarak "sosyal evren" denir. Örneğin, bir Şamanist’in, bir Budist’in sosyal evrenindeki düşünsel varlıklar ile bir Yahudi’nin veya bir Müslüman'ın ya da bir Hıristiyan'ın düşünsel varlıkları ve bir anlamda zihinsel gerçekleri farklı olacaklardır. Hukuk, adalet, devlet, din, demokrasi, dürüstlük, disiplin, sadakat, özgürlük, zarafet, güzellik, sanat, estetik, sistem, olasılık, kütle, enerji, vb bu şekilde sayısız çoğaltılabilecek kolektif düşüncedeki varlıklardır. Yukarıda da değinildiği gibi, bu değerler, onları üreten toplumun kişilik ve kimlik belirleyicileridir. Dolayısıyla, toplumun yeni doğan bir üyesinin kimliği ve kişiliğini -zaman içinde- bu değerler biçimlendirecektir. Bu bağlamada, bir Afrika yerlisi hanımın zarafeti algılayışı ile bir Fransız'ın algılayışı arasında veya bir kabile toplumunun çok karılı ‘üyesi’nin sadakat algılayışı ile Batı uluslarında tek eşli bir ‘birey’in algılayışı birbirinden çok farklı olabilir. Bir Kızılderili'nin özgürlük anlayışı ile bir üniversite hocasının özgürlük anlayışları faklıdır. Bir İbrani’nin dünyayı değerlendirişi ile bir Türkmen’in değerlendirişi birbirinden çok farklıdır. Bu nedenle zihinsel varlıklar, onları kolektif bilinçleri ile var eden sosyal gurupların onları nasıl algıladığına aşırı bağlıdırlar.


    Bırakalım farklı toplumların farklı algılayışlarını, aynı toplum içindeki bireyler arasındaki cinsel, etnik, dinsel, mesleksel, statüsel farklılıklar da aynı olguların farklı olarak algılamalarına yol açmaktadır. Örneğin, belirli bir davranışa erkekler kayıtsız kalabilirken kadınlar üzülebilir veya bunun tersi gözlenebilir. Askerler için disiplinsizlik olan bir olgu sanatçılara göre yaratıcılık olabilir. Bir Yahudi üzerinde yaşadığımız dünyayı gerçek kabul eder ve kendisi için cennete çevirmeye çalışırken, Türk kökenli sofu bir Müslüman bu dünyayı 'fani: geçici', hatta yalan olarak görür ve dinin tanımladığı ve sadece düşüncede var olan dünyayı gerçek kabul ederek traji-komik bir yaşam sürebilir.

    Sonuç:
    Okurken ve/veya yazarken -“öteki”nin yetiştiği kültürü ortamını ve o ortama göre biçimlenmiş olan kişiliğini/kimliğini göz önüne alarak- kendimizi “öteki”nin yerine koyarak onun gözüyle kendimize bakabilmeliyiz (empati yapabilme olgunluğuna erişmeliyiz.)
    Örneğin, eğer Ramazan’da oruç tutmayana veya İslam’ın başka bir kuralını yerine getirmeyen birini,” İslam’a yapılan bir saygısızlık olarak görüp ,”engellemek veya ıslah etmek maksadıyla- müdahale etmekle yükümlüdür, ” fetvası gereğince bir müdahalede bulunuyorsak ya da bulunanları onaylıyorsak, Çin’de bir duvarın dibinde kurşuna dizilen 200 Müslüman’a yapılan “müdahale”yi de onaylıyoruz demektir. Çünkü Budistler de, İslam Dini’nin ritüellerini Budizm’in biçimlendirdiği “dine, ahlaka, âdâba aykırı bir davranış,” olarak gördüğü içinengellemek veya ıslah etmek maksadıyla- müdahale etmiş” olmaktadır.
    İşsizlik, "En Ağır İş"tir


 

Benzer Konular

  1. Okumuyoruz ÇÜnkÜ...
    By zilan_ikbal in forum ŞİİR - EDEBİYAT - MAKALE
    Cevaplar: 10
    Son Mesaj: 18.10.2006, 01:47

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •