Masaları boşaltan kalabalık, denize koşuyordu. Masadan kalkacağı sırada gölge yüzüne düştü. Sevimli yüzüyle: Yalnız kahvaltı etmeyi hiç sevmem, lütfen oturun diye adeta yalvarıyordu. Dün gece hiç uyumamıştı. Ben de demedi. Hangi odada kaldığınızı bilseydim, gece camınıza taş atıp sizi uyandırabilirdim. diyen gölgeye, odanızı merak ettim, demedi. Bir süre sustular. Gözlerindeki ışık mavilikle yıkandı. Gözleri tekrar birbirini buldu. Adamın bakışları kadının gözlerini kesti. Korkudan tekrar maviliğe sığındı. Sizden çakmak istemem tamamen sizinle tanışmak içindi, diyen gölgenin yalanını bildiğini itiraf etti. Yine suskunluğa gömüldüler.
İç hesaplaşmasından döndüğünde adamın yüzünü acı içinde buldu. Sanki o fark etmeden gölge gitmiş, bir başka adam gelip oturmuş, şimdi de özür dileyerek yanından uzaklaşıyordu. Bir süre dönmesini bekledi. Ama o gelmedi!...
Odasına dönüp, gölgenin odasını gözetlemeye başladı. Hiçbir hayat belirtisi yoktu. Terk edilen evler gibi perdeleri çekiliydi. Abarttığını düşündü. Mide rahatsızlığı, sahil kentlerin e gelen misafirle rin başlıca hastalığıydı. Adını bile bilmediği bir adam için bu kadar huzursuz olduğu için kendine kızdı. Bir süre direndi. Fakat iç sesi, gölgeye gitmesini söylüyordu. Sonunda kendisini onun kapısının önünde buldu. İçeriden bir yaşam belirtisi gelmesini bekledi. Kapıyı çekinerek hafifçe tıklattı. Hiç ses gelmiyord u.
Resepsiyo na gidip, herhangi bir rahatsızlık nedeniyle kendileri ne başvurulup başvurulmadığını sordu. Olmadığı söylendiğinde biraz daha huzursuz oldu. Yoksa tüm bunlar gerçek değil miydi? Öyle bir adam yok muydu? Oda numarasını söyleyip, onun adını öğrenmek isteği kabul edilmediğinde büyük bir utanç duydu.
Odasına bir adaya sığınır gibi sığındı. O da dünyanın yüzüne perdeleri ni kapattı.
Saatler sonra tekrar sahile koşup, kuvveti kesilen dalgaların ayaklarıyla oyununda eğlendi. Yalnızlığına düşen bu gölgeden uzaklaşmaya karar verdi. Otelden ayrılmalıydı. Kendini hafiflemiş hissetti. Bu kararı ile odasına dönerken gölge yine yüzüne düştü. Çıkan sakalları, sararmış yüzünde tıpkı karalama resimler gibi gölgeler oluşturmuş, gözlerinin ışıltısı buğulanmıştı. Rahatsızlığınız nasıl? diyebildi . Neredeyse 24 saat yatmıştı. Neden? Diye sormadı. Çünkü o, eski şımarık haliyle kurt gibi acıktığını söylüyordu. Oradan gitme fikri tamamen aklından çıkarak, şimdi terasta onunla oturuyord u. Mideniz hassas herhalde gibi bir şeyler mırıldandı. Sorusunu duymazdan gelen adam çocuksu bir sevinçle Ne de olsa bozkır çocuğuyum. Bugün denizle iyi bir hasret gidereceğim. Kadın da gülümseyerek:
Yüzme bilmesem de denize neden koştuğumu hiç anlamadım.Dedi. Adam şaşırmadı Sen de bozkır çiçeğisin demek ki diyerek göz kırptı, aralarındaki örtüyü kaldırdı. Denizle tanıştığı ilk yazı anlatmaya koyuldu; “Bozkır çocukları için denizin büyüsü farklıdır. Halamların bozkırdan İstanbula taşınmasıyla, denizi ilk o zaman gördüm
Çocukluğunu anlatırken, içindeki yarayı unutmuş gibiydi. Bugün, koli basilinin teslim aldığı İstanbul kıyılarında kumdan kaleler yapmış, araba lastiği ile yüzmüş, güneş yanıklarına yoğurt sürülmüştü.
Bir an içindeki patlamala r sonrası gözlerinde krater gölleri oluştu. Tüm yüreğini açmaya devam etti: Çocukluğumun yoksulluk içinde hiç de kolay geçmediğini düşünürdüm. Ama mutluyduk . Sahipsizl ik içerisinde özgürdük. Şimdiki çocuklar ise kuşatılmış durumda. Özgür değiller. Yeğenimi gördükçe içim daralıyor. Büyük anneler, bakıcılar, annesi, babasının kuşatması altında. Yemek, uyku saati saniye şaşmıyor. Yazık! Yaralanma dan berelenme den büyüyor. Bedeni tabii ki Ruhu tıpkı hormonlu meyveler gibi tatsız.
Mesela ben evden çok kaçardım diye devam etti: Arkadaşım Hasanla Porsuk çayında balık yakalamay a giderdik. Eve döndüğümüzde annemden bir ton sopa yerdim. Terliğini eline alır, evire çevire pataklardı. Ama ertesi gün yine kaçardım. Şimdiki çocuklar ağaca tırmanmayı bile bilmezler . Ağaçtan koparılan meyvenin tadını daKomşumuz Remziye Teyzenin bahçesinin kapısı, Nasreddin Hocanın kapısı gibiydi. Üzerinde demirden kocaman asma kilit takılı olsa da, kapı kırık döküktü. Sürüne sürüne alt tarafındaki kırıklarından bahçeye girerdik. Mora çalan dutlardan ağzımız burnumuz mürekkebe batmış gibi olurdu. Remziye Teyzenin romatizma lı bacaklarının tıkırtısını duyduğumuzda geldiğimiz delikten bir fare gibi kaçardık. Remziye Teyze arkamızdan Mübarekler daha ham, karnınızı ağrıtır, olsunlar, ağaç sizin olsun diye dişsiz ağzından kelimeler i kaçırarak sitem ederdi.
Çocuk yüreğinin dönmesi karşısında hüzünlenmişti. Kelimeler i ağıt yakıyordu: Çocukluğumu unutmuşum. Şu anda kafamda o günlere ait binlerce anı uçuşuyor. Yaşlanıyorum herhalde. Yaşlı insanlar yakın tarihi değil, çocukluk, gençlik yıllarını daha iyi anımsarmış. Komşumuz Hüseyin amca vardı. Ellerinde doğmuşum. Okuduğu hikayeler i, kahramanl arının adı ile anlatır, beni her gördüğünde ise adımı sorardı. Kim olduğumu unuturdu. Ben de her defasında farklı isimler söylerdim. İnsanoğlu için unutmanın ceza olduğunu düşünürdüm. Aslında ödül. Yoksa onca acıyla nasıl yaşanır. diyebildi .


LinkBack URL
About LinkBacks



Alıntı

