4. sayfa - 6 sayfa var BirinciBirinci ... 23456 SonuncuSonuncu
55 sonuçtan 31 ile 40 arası
  1. #31
    Forum Demirbaşı Array
    Üyelik tarihi
    18.06.2007
    Yer
    Anasının Dizinin Dibinden :=)
    Yaş
    40
    Mesajlar
    10.926
    Tecrübe Puanı
    238

    Standart

    Casanova « Genel


    Bohemya'nın kuzeyindeki kırık dökük şatoda, bir avuç insana verilen akşam yemeği, makarna, kereviz ve portakallı ördek gibi garip bir bileşimden oluşuyordu. Yemeğin konukları ise mönüden de daha garip bir topluluk oluşturmaktaydı: Hollandalı Protestan bir papaz, bir yardım kuruluşu görevlisi, bir taksi şoförü, bir tarihçi ve de bir mimar.

    Ne var ki, meslekleri birbirleriyle ilintili olmayan bu insanlar, o gece ortak bir amaçla orada toplanmışlardı. Casanovacı olarak bilinen bu konuklar, dünyanın en ünlü çapkını Seingalt Şövalyesi Giacomo Girolamo Casanova'ya tutkuyla bağlıydılar ve ona olan bağlılıklarını kanıtlamak üzere bir araya gelmişler, ölümünün 200. yılında onu en çok sevdiği yemekleri yiyerek anmak istemişlerdi.

    Bu özel gece için Utrecht'ten kalkıp gelen Papaz Marco Leeflang, "Çok sevdiği Madeira şarabını içip, geceyi yine onun çok hoşlandığı kakao ve antep fıstığıyla noktaladık," diyor.

    Dux olarak da bilinen Duchov, Casanova'nın yaşamıyla hiç bağdaşmayacak türde bir yer. Avrupa'da hava kirliliğinin en yoğun olduğu, kömür ocaklarının izlerini taşıyan bu yere, Casanova'nın bile 1785'te gönülsüzce konuk olduğu biliniyor. O sırada 60 yaşına basan Casanova, doğduğu yer olan Venedik'i çocukluğunda terketmiş ve kimi kez at sırtında, kimi kez faytonla Avrupa'yı baştan başa gezmişti.

    Düellolar, zindana atılmalar, gözü pek kaçışlar, kellesinin uçurulmasından kıl payı kurtulmalar, uçarılıklar ve birkaç kez frengiye yakalanmalardan oluşan dolu dolu yaşamı sona ermek üzereydi. Meteliğe kurşun atan, erkeklik gücü tükenmiş, yaşının bilincine tüm çıplaklığıyla varmış biri olarak Casanova, mason bir dostunun önerisini kabul ederek Duchov Kitaplığı'ndaki görevine başladı. Casanova'nın yaşamının, büyüsünün bozulduğu ve yaşlılığın kendisini iyice duyumsattığı, en gizemli, belki de en büyüleyici dönemi de böylece başlamış oldu.

    Ünlü aşığı 10 yaşından beri yakından inceleyen ve "Casanova'nın Dünyası" başlıklı yapıtı kaleme alan Profesör Josef Polisensky, "Yaşamının Bohemya'nın geçen bölümü büyük ölçüde gözardı edildi. Bu dönemde Casanova, ilk kez düzenli bir gelir elde edip, yazmaya başladı. O dönem olmasaydı belki kimse onu tanımayacaktı," diyor.

    Kendisini 12.000 kitaplı kitaplığa kapatan Casanova, yaşamını sorgulamaya başladı ve günde 13 saatini, yalnızca kakao içmek için kısa aralar vererek, 12 ciltlik "Histoire De Ma Vie-Yaşam Öyküm" adlı yapıtı kaleme almakla geçirdi.

    Profesör, Casanova'nın aşk serüvenlerinin fazlasıyla abartıldığından, günce yazarlığı ve düşün adamı yönünün gözardı edilmesinden yakınıyor. "132 kişinin gönlünü fetheden Casanova, cinsel açıdan 35 yıl etkinliğini sürdürdü. Bu da benim hesaplarıma göre, yılda üç dört aşk serüveni anlamına geliyor; bence ortada öylesine abartılacak bir durum yok." diyor.

    Dar görüşlü Bohemyalılar, bu "koyu benizli" yabancıya herkesin ilgisini çeken "azgın biri" gözüyle baktılar; bu nedenle, cinsel yaşamı herkesin diline düştü.

    1.80'e yakın boyuyla, o dönem için oldukça uzun sayılırdı. Battaniyeleri kendisi için özel olarak battal boyda yaptırtılmıştı, ama yatağında boylu boyunca uzanıp yatması olanaksızdı; başının altına üç yastık yerleştirip uyurdu. Hep göz kamaştırırdı.

    Yaşlıyken bile göz kamaştırıcı bir görünüme sahip olan Casanova, kadınsı giyinmekten, sevgililerinin de erkek gibi giyinmelerinden hoşlanır, "dölyatağından" yoksun olduğundan yakınıp dururdu. Gelgelelim Duchov Halkı, onun ipek ceket ve çoraplarını, ışıltılı toka ve kemerlerini, balolarda giydiği beyaz tüyünü ve Nuh Nebi'den kalma dans figürlerini alaya alırlardı.

    Dillere destan aşk serüvenlerine karşın, "her yeni yarışta atının tökezleyeceği" korkusu, Casanova'yı yiyip bitiriyordu. Ünlü fahişe La Chapillon tarafından reddedildiği ve kendisini Thames Irmağı'na atmak istediğinden beri, 22 yıl boyunca "gün be gün güçten düştüğü" duygusuyla yaşayan ve "ne denli çaba harcarsa harcasın, artık hiçbir kadının gönlünü fethedemediğini" düşünen ünlü çapkın, Duchov'a geldiğinde belki de bu yüzden evlenmemeye yemin etmişti. Yine de ortalık, onun yoldan çıktığı yönünde söylentilerle çalkalanıyordu.

    Ölümünden iki yıl önce kapıcının kızını gebe bırakmakla suçlandı. Şatodaki görevlilerden biri, "önceleri, bunun doğru olmadığını bile bile, herkesin onun 71 yaşındayken bile böylesi bir yeteneğe sahip olduğunu düşünmesinden onur duyar gibi bir hali vardı," diyecekti.

    Casanova, alay konusu olduğunun ayırdına varıncaya dek bu duyguyla kasım kasım kasılıp, kibirlendi. Öyle ki, gebe bıraktığı kıza, çocuğun babasının kendisi olduğunu kanıtlarsa onunla evleneceğini söyleyecek kadar ileri gitti. Sonunda kız gerçek babayı itiraf etti ve ardından onunla evlendi.

    Casanova'nın bundan sonraki yaşamı aşk dolu, ateşli günler yerine, küstahlığı ve sürekli dalga geçen tavrıyla onu bıktırıp usandıran uşağıyla boğuşarak geçti. Artık eskisi gibi bir sorun olduğunda, kenti terkedemediğinden, kendisini orda kıstırılmış hissediyor, öfkesini iğneleyici mektuplar yazarak yatıştırmaya çalışıyordu.

    Sağa doğru eğik, inci gibi yazısıyla Fransızca yazdığı, ancak sahibine gönderilmeyen bu 19 mektupta Casanova, uşağının "doğuştan bir centilmen olmamasına karşın, bilim ve yazıya gönül vererek sonradan centilmen olan" adama gereken saygıyı göstermediğinden yakınıyordu.

    Casanova, zaman zaman da aşçının yemeği yüzüne gözüne bulaştırmasından, seyis yamağının kendisine kötü bir araba vermesinden, ya da Kont'un av köpeklerinin gece boyunca havlayıp kendisini uyutmamasından yakınıyordu.

    Yalnızca yazarak mutlu oluyordu. Odasına çekilip sevdiği kadınlarla ilgili anılarına dalıyordu. 1745'te Korfu'da tanıdığı Adriana Foscarini'ye duyduğu hayranlığı ve toz haline getirilmiş saçlarını nasıl yuttuğunu anımsıyor, tutku dolu yaşamını buna bağlıyordu; ya da 1747'de Viyana'ya gittiğinde İmparatoriçe Maria Theresa'nın törelere aykırı cinsel davranışların engellenmesi amacıyla kurduğu "İffet Kurulu" nu düşünüyordu.

    Casanova, göz kamaştırıcı salonlarda, gondollarda, faytonlarda, ağıllarda birlikte olduğu kadınları anımsadıkça, kendinden geçiyordu. Herkesin sandığından farklı olarak, kadınlarıyla yalnızca bir yemek-yatak ilişkisi içinde olmayan Casanova'nın onlara bakışı da son derece farklıydı.

    Anılarını dile getirdiği yapıtın 11. cildinde, "Yaşlandıkça kadınlarda beni en çok çeken şey, onların zekâları oldu," diyen Casanova, son "mektup aşkı" 22 yaşındaki Cecile von Roggendorf'a da gerçek aşkın tensel hazla bir ilintisi olmadığını yazıyordu.

    Kadınları Anlıyordu

    Kadınların duygularını çok iyi kavrayabiliyor, 18. yüzyılda kimsenin bilmediği adet öncesi gerginlik konusuna değinerek, "Bu dönemde kadınlar, son derece sinirli ve kırılgan olurlar, kendilerine sevecenlikle yaklaşılmasını isterler," diyordu. Ne var ki Casanova, yaşamında en önemli rolü oynayan ve sürekli etkilemeye çalıştığı kadına, hiçbir zaman ulaşamadı. Bu kadın, oyunculuğunu gerek sahnede, gerek yatakta büyük bir başarıyla sergileyen ve oğlunu doğumdan sonra terkeden, güzeller güzeli annesi Zanetta Casanova idi.

    Oğlunu arada sırada gördüğünde bile onu sürekli aşağılar ve eleştirirdi. Casanova, Duchov'dayken anne ve babasından uzak olarak yaşadığı sancılı günlerini anımsar, annesinin kayıtsızlığını ve onu güldürdüğünde duyduğu mutluluğunu unutmazdı.

    Casanova, salt annesinin gönlünü çelebilmek amacıyla, konuşma sanatının inceliklerini öğrenmişti. Casanova'nın annesine duyduğu tutku ve sevgililerini için için kıskanmasında Oedipus karmaşasının izleri açıkça seziliyor.

    Çek bir ruhbilimci, Casanova'nın kendisini annesine kabul ettirme duygusunun, onun kadınlarla olan ilişkisini de etkilediğine dikkat çekiyor. Gerçekten de Casanova, anılarının giriş bölümünde, "Karşı cins için yaratıldığım duygusuyla, kendimi o cinse sevdirmek için yaşamım boyunca elimden geleni yaptım," diyordu.

    Casanova'nın son yılları, salt acı ve sefalet içinde geçmedi. Goethe, Schiller ve genç Beethoven'i konuk etti. Bu arada bir sabun fabrikasının tasarısını gerçekleştirdi ve Prag Halkı'na Fransızca öğretmek amacıyla bir "gramer piyangosu" düzenledi. Bunun dışında, ütopik serüven öyküsü "Icosameron" ile bilimkurgunun ilk tohumlarını attı ve aydınlanma, tanrıtanımazlık ve genç kadınların eğitimi üzerine incelemeler kaleme aldı.

    Mozart, Prag'da "Don Giovanni" operasını bestelediği sırada Casanova, kendi aşk serüvenlerinden esinlenerek söz konusu operanın librettosu için birkaç satır karaladı. Dahası, gezme tutkusunu dizginleyemediğinden, yanına koca yastığını, iki ananas ve iki de sülün alarak sık sık gece yolculuklarına çıktı. Bu yolculukları sırasında bir keresinde Bohemya-Saksonya sınırında, Dresden Sanat Galerisi'nden çalınan Correggio'nun Madonna tablosunu arayan gümrük memurları, onu anadan doğma soydular.

    Casanova, oldu olası soylu sınıfına yaranmaya ve onlardan biri olmaya çalıştı. Kuzey Bohemya'da yaşadığı ve oranın yıldızı olduğu son günlerinde, bu düşünü gerçekleştirme olanağını buldu. Kuzey Avrupalı kaymak kesimin uğrak yeri olan ılıca kenti Teplice'i sık sık ziyaret etti. Bugün Teplice, Çek fahişelerin cirit attığı bir yer.

    Casanova'nın ölüm nedeni, uzun süredir Casanovacıların üzerinde tartıştıkları bir konu. Kimi, bunu gırtlak kanserine bağlarken, kimileri de ölüm nedeninin prostat kanseri ya da zührevi hastalıklar olduğunu öne sürüyor.

    Casanova, son mektubunu kendisine ölümünden kısa bir süre önce çorba, kırmızı şarap ve bir İncil gönderen Elise von der Recke'ye yazdı. Bu mektubunda, "İyileşirsem yalnızca senin olacağım. Ama benim gibi birini ne yapacaksın?" diyordu.

    Casanova, bugün de şatoda sergilenmekte olan, gül motifli koltuğunda son soluğunu verdi. Onu 57 yaşındayken sürgüne gönderen İtalyanlar, 80'li yılların sonlarından beri bedeninin Venedik'e getirilmesine çalışıyorlar.

    Ne var ki, yaşamı boyunca herkesi şaşkınlığa uğratan Casanova'nın ölümü de aynı etkiyi yarattı. Papaz Leeflang, 80'lerde kahramanının şato yakınlarındaki gömütünü bulmak amacıyla bir medyum tuttu. Casanova, ruhunu çağıran medyuma, "Kemiklerim pek önemli değil, ama benimle birlikte gömülen çok önemli belgeler var," diyordu.

    Komünist yetkililer, Sovyet Ordusu'na ait bir anıtın yanıbaşındaki bir yerin, belli bir derinlikte kazılmasına izin verdiler. Gelgelelim, kazı sonucunda bulunan tek şey bir inek dişi oldu. Medyum, gözyaşlarını tutamadıysa da, görüntü hiç kuşkusuz Casanova'nın etkileneceği türdendi.

    O gece, onuruna verilen yemek de Casanova'yı kesinlikle kahkahaya boğardı. Çünkü yemekten önce Bohemya piskoposu terkedilmiş şatoda, onu kutsayan bir ayin gerçekleştirmişti. Bu da, yeniyetmelik yıllarında iki rahibenin kızlığını bozan birinin bağışlandığının en iyi göstergesiydi. Ayinin yapılmasını öneren Papaz Leeflang, "Bu öneri karşısında Piskopos'un dehşetle irkileceğini sanıyorduk, ama sanırım Casanova'nın anılarını okumaya henüz vakti olmamıştı," diyor.

    Takdir Ediliyorsanız Değil, Taklit Ediliyorsanız Başarmışsınız Demektir.
    Hayat öyle oyunlar oynuyor ki, nereye tutunsam düşüyorum.
    Tam da palyaçonun dediği gibi: "ağlayamadığımdan gülüyorum."
    Paul Auster

  2. #32
    Forum Demirbaşı Array
    Üyelik tarihi
    18.06.2007
    Yer
    Anasının Dizinin Dibinden :=)
    Yaş
    40
    Mesajlar
    10.926
    Tecrübe Puanı
    238

    Standart

    Elvis Presley « Genel


    Elvis Aaron Presley, 8 Ocak 1935�de Tupelo, Missisippi�de doğdu. Çocukluğu boyunca Pentecostal Kilise Korosu'nda şarkı söyledi. 1948 yılında ailesi Memphis�e yerleşti. Blues ve caz müzikle tanışması ve bu müzik türlerine ilgi duyması onu şarkı söylemeye itti.

    1953 yılında liseden mezun olduğunda, daha 18 yaşındayken müzik firmalarının kapısını aşındırmaya başlamıştı. "My Happiness" ve "That�s When Your Heartaches Begin" parçalarını annesine doğum günü armağanı olarak yazmıştı. Memphis Recording ve Sun Recording�e giderek sesini dinlemelerini istedi. Plak yapımcısı ve müzik şirketi sahibi Sam Phillips, Elvis�in ses tonundan ve müzik tarzından çok etkilendi. 1954 yılında Gitarda Scotty Moore, bas gitarda Bill Black ile birlikte ilk stüdyo kayıtlarını yaptılar.

    "That's All Right" ve "Blue Moon of Kentucky" blues tarzında hareketli rock�n roll parçalarıydı. Sun Records�la yaptığı kontrat, RCA Record firmasına satılınca yavaş yavaş kariyer basamaklarını tırmanmaya başlamıştı. Bu sıralarda çıkardıkları 5 single gençlerin ilgisini çekerek, müzik listelerinde ilk 10'a girmeye başlamıştı. Bu 5 single içinde en ilgi çeken parça ise "I Forgot to Remember to Forget" tı ve country listelerine 1 numaradan girmişti.

    "Heartbreak Hotel" parçası ise Elvis Presley�in tekrar müzik listelerine girip 8 hafta boyunca listelerde kalmasıyla son buldu. Ed Sullivan�ın televizyon programına çıkan Elvis Presley, hareketleri ve konuşmasıyla ilgi çekti. Bu ilginin farkına varan ve onların direk kalplerinde son bulan parçalarla karşılık veren Elvis, bu dönemde "Don't Be Cruel", "Hound Dog", "Love Me Tender", "All Shook Up" ve "Jailhouse Rock." parçalarını yaptı.

    "I Want You, I Need You, I Love You" parçasıyla 11 hafta boyunca listerde kalan Elvis, hızla yükseliyordu. 1956 Kasım�ında "Love Me Tender" filmyle kamera karşısına geçti; böylece ileride 31 filmde yer alacağı Hollywood stüdyolarıyla tanışmıştı. Bu filmden iki ay once Ed Sullivan�ın televizyon programında "Love Me Tender" ı televizyon ekranlarında onu izleyen 54 milyon izleyici önünde söyleyerek ününe ün katmıştı; artık Amerika onu konuşmaya, onu dinlemeye başlayacaktı.

    1973 yılında eşinden boşanan Elvis Presley, 1977 yılında Indianapolis�deki son konserinden sonra 16 Ağustos 1977 tarihinde öldü. Ölümünden sonra açıklama yapan Doktor Jerry Francisco, ölümüne kalp yetmezliğinin neden olduğunu söyledi. Tüm dünyada büyük üzüntü yaşayan hayranları, Elvis Presley�i rock�n roll müziğin öncüsü, kralı ve babası olarak ilan ettiler.

    Takdir Ediliyorsanız Değil, Taklit Ediliyorsanız Başarmışsınız Demektir.
    Hayat öyle oyunlar oynuyor ki, nereye tutunsam düşüyorum.
    Tam da palyaçonun dediği gibi: "ağlayamadığımdan gülüyorum."
    Paul Auster

  3. #33
    Forum Demirbaşı Array
    Üyelik tarihi
    18.06.2007
    Yer
    Anasının Dizinin Dibinden :=)
    Yaş
    40
    Mesajlar
    10.926
    Tecrübe Puanı
    238

    Standart

    Odisseus « Genel


    Eski Yunan mitolojisi kahramanı, İthake'nin efsane kralı.

    Yunan efsanesine göre Odisseus (Ulyssus), Antikleia ile Laertes'in oğ*ludur ve İthake krallığını babasından miras almıştır. Ona Telemakhos adında bir oğul veren Penelope ile ev*lendikten sonra Odisseus, Truva'ya karşı savaşa katılır. Şehrin kuşatma*sı sırasında, dev boyutlu tahta bir at yapılmasını o akıl eder, askerleriyle birlikte bu atın içine girer; Truvalılar, bir şeyden kuşkulanmaksızın atı şehre alırlar ve böylelikle Yunanlıla*ra zaferi kendi elleriyle sunmuş olurlar.

    Bunun üzerine vatanına dönmek isteyen Odisseus, on yıl sürecek tehli*keli bir yolculuğa başlar (Homeros'un destanı Odisseia'mn konusu işte bu yolculuktur). Hain tek gözlü dev kurnazlıkla, Polyphemos'un tek gö*lünü patlatır; Sirenaların şarkısına karşı direnir ve yol arkadaşlarını do*muz yavrusuna dönüştüren büyücü kadın Kirke'den kaçıp kurtulur. Ün*ce su perisi Kalypso, sonra da Nausikaa tarafından konuk edilir, sonun*da İthake'ye döner; orada krallığına ve karısına göz koyanların hepsini öl*dürür.

    Cesareti ve zekâsıyla yazgısını yen*meyi başaran bu efsane kahramanı, Homeros'tan beri birçok şaire ve res*sama esin kaynağı olmuştur.

    Takdir Ediliyorsanız Değil, Taklit Ediliyorsanız Başarmışsınız Demektir.
    Hayat öyle oyunlar oynuyor ki, nereye tutunsam düşüyorum.
    Tam da palyaçonun dediği gibi: "ağlayamadığımdan gülüyorum."
    Paul Auster

  4. #34
    Forum Demirbaşı Array
    Üyelik tarihi
    18.06.2007
    Yer
    Anasının Dizinin Dibinden :=)
    Yaş
    40
    Mesajlar
    10.926
    Tecrübe Puanı
    238

    Standart

    Tütünün Tarihçesi « Genel


    Venezuela yakınlarında, Antiller'e bağlı küçük bir ada olan Tobago'nun ilk yerlileri, kırmızı ya da erguvan rengi çiçekler açan güzel bir bitkinin yapraklarını kurutuyor ve dinsel törenlerde bu kurumuş yapraklan ateşe atarak çıkan dumanları içlerine çekiyorlardı.

    İspanyol fetihçilerinin keşfettiği bu bitki, XVI. yy.ın sonlarında Avrupa'ya getirildi ve tütün kullanma alışkanlığı hızla yayılarak moda oldu. O zamanlar tütün ya pipoyla içilir ya da çok ince kıyıldıktan sonra enfiye halinde burna çekilirdi. Tütünden sigara yapılması çok daha sonraki yıllara rastlar.

    İspanya'da Fransız elçisi olan Jean Nicot, tütünün bileşimindeki alkaloitin tedavi edici bazı özellikler taşıdığını fark ederek bu alkaloite kendi adını verdi (nikotin). Hattâ, migren ağrılarını geçirmesi için Catherine de Meclicis'e ilaç olarak tütün tozu gönderdi.

    bir devlet tekeli

    Önceleri ilaç olarak kullanılan tütün, tedavi edici özellikleriyle kısa sürede ün yapmıştı: çoğu ülkelerde tütün satışının yasaklanmasına, din adamlarının tütün içenleri aforoz etmesine, hattâ Murat IV devrinde Osmanlı İmparatorluğu'nda konulan tütün yasağının idama varacak kadar ağır cezalara bağlanmasına rağmen alışkanlığın önü alınamamış ve sonunda çoğu hükümetler bu keyif verici maddeyi bir gelir kaynağı haline getirmeyi tercih etmişti.

    Nitekim başlangıçta tütün ithalini tekeline alan (1862) Osmanlı Devleti, sonradan ithalâtı yasaklayarak yerli tütün ekimine tekel koydu. 1923'ten beri tütün alımı, tütün, sigara yapımı ve satışı devletin elindedir.

    Takdir Ediliyorsanız Değil, Taklit Ediliyorsanız Başarmışsınız Demektir.
    Hayat öyle oyunlar oynuyor ki, nereye tutunsam düşüyorum.
    Tam da palyaçonun dediği gibi: "ağlayamadığımdan gülüyorum."
    Paul Auster

  5. #35
    Forum Demirbaşı Array
    Üyelik tarihi
    18.06.2007
    Yer
    Anasının Dizinin Dibinden :=)
    Yaş
    40
    Mesajlar
    10.926
    Tecrübe Puanı
    238

    Standart

    Jeanne d'Arc « Genel


    Fransızların kadın kahramanı (1412-1431).

    Jeanne, hali vakti yerinde bir Fransız köylü ailesinin kızıydı. Küçük yaşından beri çok dindar, ancak öğrenim görmemiş bir çobandı. On yedi yaşındayken kendisini, Chinon'a, Charles VII'nin yanına götürmelerini sağladı. Krala, Fransa'yı kurtarmak ve İngilizleri ülkeden kovmak için kendisine emir veren seslerin Tanrı'dan geldiği inancını benimsetti.

    Charles, VII, ona bir zırh, bir sancak bir de seyis vererek ordusuna katılmasına izin verdi. Jeanne, 8 Mayıs 1429'da Orleans'ın İngiliz ordularından kurtarılmasına yardımcı oldu ve çeşitli muharebelere katıldı. Sonunda Burgonyalıların eline düştü ve onlar tarafından İngilizlere teslim edildi.

    Büyücülükle suçlanan Jeanne, Rouen'da toplanan bir kilise mahkemesinde bir süre direndikten sonra, kendisinden beklenen itirafta bulundu. Diri diri yakılmağa mahkûm edildi; 30 Mayıs 1431'de Rouen'da öldürüldüğünde on dokuz yaşındaydı. 1456'da, Jeanne d'Arc temize çıkarıldı. 1920'de Katolik Kilisesi tarafından azizler mertebesine yükseltildi.



    Jeanne d'Arc'a işkence edilişini gösteren bir XV.yy. minyatürü. Adı din uluları arasına yükseltilen bu kızın öyküsü, Fransızları ve bütün Hıristiyan tarihçileri ilgilendiregelmiştir. Pek çok yazar ve film yapımcısı eserlerinde, onun hayat öyküsünden ve benimsediği davadan esinlenmişlerdir.

    Takdir Ediliyorsanız Değil, Taklit Ediliyorsanız Başarmışsınız Demektir.
    Hayat öyle oyunlar oynuyor ki, nereye tutunsam düşüyorum.
    Tam da palyaçonun dediği gibi: "ağlayamadığımdan gülüyorum."
    Paul Auster

  6. #36
    Forum Demirbaşı Array
    Üyelik tarihi
    18.06.2007
    Yer
    Anasının Dizinin Dibinden :=)
    Yaş
    40
    Mesajlar
    10.926
    Tecrübe Puanı
    238

    Standart

    Karl V « Genel


    «Şarlken» de denir (1500-1558), İspanya kralı ve Kutsal Roma-Germen imparatoru.



    On altı yaşında Carlos I adıyla İspanya kralı, on dokuz yaşında Kutsal Roma-Germen imparatoru olan, üç hanedanın vârisi Karl V, son derece geniş topraklara hükmediyordu: ispanya ve sömürgeleri, Flandre, Avusturya ve Almanya. Böylesine geniş ve dağınık imparatorluk, varlığını ve birliğini yalnız imparatorun kişiliğine borçluydu.

    Toprakları Fransa'yı dört bir yandan kuşattığı için, Karl V, Fransa'nın en büyük düşmanıydı. Otuz yılı aşkın bir süre François I ile savaştıktan, hattâ onu Pavia'da tutsak aldıktan (1525) sonra, François I'in vârisi Henri II ile de savaştı. Ayrıca, Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu'nun din bütünlüğünü korumak için Protestan prenslerle ve Türklerle çarpıştı. Sayısız başarılarına rağmen Karl V, sonunda bütün girişimlerinde yenik düştü: Fransa'dan bir karış bile toprak alamadı, Alman prensleri büsbütün güçlendiler, Türkler ise Akdeniz'deki egemenliklerini sürdürdüler.

    Yorgun ve hasta düşen Karl V, oğlu Felipe II (1555) ve kardeşi Ferdinand (1556) lehine tahttan çekildi: imparatorluğun birliği artık kesin olarak bozulmuştu.

    Takdir Ediliyorsanız Değil, Taklit Ediliyorsanız Başarmışsınız Demektir.
    Hayat öyle oyunlar oynuyor ki, nereye tutunsam düşüyorum.
    Tam da palyaçonun dediği gibi: "ağlayamadığımdan gülüyorum."
    Paul Auster

  7. #37
    Forum Demirbaşı Array
    Üyelik tarihi
    18.06.2007
    Yer
    Anasının Dizinin Dibinden :=)
    Yaş
    40
    Mesajlar
    10.926
    Tecrübe Puanı
    238

    Standart

    Coğrafi Keşifler « Genel


    Bilinmeyen, bir anlamda esrar ve tehlike demektir, ama aynı zamanda, akla gelmedik zenginliklere ulaşma olanağını da kendinde taşır. İşte bu yüzden, bütün keşif gezilerinin temelinde rastlantılar, çıkar duygusu ve insanların karşı konulmaz merakları yatar.

    Tarihöncesi'nde yaşamış uzak atalarımıza göre Evren, yaşamlarını sürdürmeğe çabaladıkları topraktan ibaretti ve hayal güçleri, onları bu toprağın sınırlarını aşmağa zorlamıyor, ancak yaşamayı sürdürecek olanaklar tükenince yeni yerler aramağa davranıyorlardı. Böylece, otuz bin yıl kadar önce, Asya'da yaşayan avcı grupları av hayvanlarının göçünü izleyerek Amerika'ya gidip yerleşmişlerdi.

    Mutlu Odisseus Gibi...

    Dünyanın keşfine, ilkel beslenme kaygılarından büsbütün uzak nedenlerle ilk çıkanlar. Mısırlılar oldu. M. Ö. 3000 yıllarında, yeni ticaret pazarları bulma amacıyla, Afrika kıyılarını dolaşmağa başladılar. Filoları böylece Etyopya'yı, sonra M.Ö. 1500'lerde Zambezia'yı keşfetti.

    Milattan önce 600 yıllarına doğru, firavun Nekao'nun gönderdiği Fenikeli gemiciler üç yılda Afrika Kıtası'nın çevresini dolaşmayı başardılar: Kızıldeniz'den yola çıkıp «Herkül Sütunları» (bugünkü Cebelitarık Boğazı) yoluyla Akdeniz'e girdiler. Kartacalılar da uzaklara seferler yaptılar: M.Ö. 500'de Hannon komutasına verilmiş büyük bir donanma, Afrika'nın batı kıyılan boyunca Gine Körfezi'ne kadar gitti.

    Bunların hepsi de her şeyden önce geçtikleri yolların gizemini korumağa kararlı tacirlerdi. Bunun için yolda rastladıkları gemileri batırmaktan veya sözde rastladıkları korkunç canavarların öykülerini anlatarak rakiplerinin cesaretini kırmaktan çekinmiyorlardı.



    (Solda) Güney Amerika'da Rio de la Plata'nın ağzı, 1516'da Diaz de Solis tarafından keşfedildi. XVI. yy.da yapılmış bu elyazması harita yörenin coğrafyasını gelişigüzel gösteriyor.

    (Ortada) Büyük bir denizci olan Alfonso de Albuquerque (1453-1515), Portekiz bayrağını Hint Okyanusu'nda dalgalandırmıştır.

    (Sağda) Portekizli Vasco de Gama (1469'a doğru-1524), Ümit Burnu'nu aştı, Mozambik'te bir ticaret kolonisi kurdu ve Hindistan'a ulaştı; Hindistan genel valiliğine atandı.

    Bu hayali canavarların, Yunanlıların ilk gezi hikâyelerinde büyük bir yeri vardır ve Yunan mitolojisinin bir bölümü bunlardan doğmuştur; Odisseia'da anlatılan Odisseus'un serüvenleri buna örnektir. Bunanla birlikte, bazı serüvenlerin gerçek yanı vardır: sözgelimi Massilia'lı (geleceğin Marsilya'sı) bir Yunan gemicisi, M.Ö. IV. yy.da İzlanda'ya kadar gidebilmiştir.

    Kara parçalarının iç bölgelerinin keşfi genellikle kahraman öncüler sayesinde oldu, Yunanistan'dan yola çıkarak Hindistan'a ulaşan Büyük İskender bunun en iyi örneğidir. Romalılara gelince, onlar, her şeyden çok Avrupa ile ilgilendiler ve Tuna'dan İskoçya'ya (o tarihlerde Dünya'nın ucundaki toprak anlamına Koledonya deniyordu) kadar gezdiler.

    Miladın başlangıcında Mısır'da yerleşmiş bir Yunan astronomu, Ptolemaios, çağının coğrafya bilgilerinin bir özetini yaptı. Hazırladığı harita, Avrupa'nın tamamını, Kuzey Afrika'yı ve Asya'nın bir bölümünü kapsıyordu; yüzyıllar boyunca bu harita, coğrafyacıların yararlanabileceği tek ciddi belge olarak kalmıştır.

    Büyük Keşifler

    Bütün Ortaçağ boyunca, Hıristiyan âleminde Dünya haritası, sadece cenneti ve cehennemi bulunan bir Dünya'nın tasvir edildiği teorik bir şemadan, bir süsten ibaretti. Halbuki bu dönemde, IX. yy.da Vikinglerin keşifleri önemli sonuçlara ulaşmış, bunlar 982'de İzlanda'dan geçerek Grönland'a ve 1000 yılında da Vinland'a (belki Newfoundland Adası) gelmişlerdi. Ne var ki bu keşfin önemi, Avrupa'da herhangi bir yankı yaratmadı ve ancak İskandinav ülkelerinde ilgi uyandırdı.

    Avrupalıların Amerika'ya sızmaları gerçekten, XV. yy. sonlarında Kristof Kolomb'un serüveniyle başladı. «Yeni Dünya»nın güney kesiminin fethi, İspanyol Conquistadorlarının (Cortes, Pizarro) eseri oldu: bunlar, eski Kızılderili imparatorluklarını yok ederek birkaç yüzyıl yürürlükte kalacak bir sömürge düzeni kurdular. Kuzey Amerika'nın keşfedilmesi ve fethedilmesi ise özellikle Fransızlarla (Jacques Cartier, Samuel de Champlain) İngilizlerin (Venedikli Jean Cabot) eseri oldu ve bu iki ulus uzun süre, sonradan Amerika Birleşik Devletleri ve Kanada'nın kurulacağı bu topraklardan kimin yararlanacağı konusunda birbiriyle çatıştı.

    Dünya'nın öbür ucunda ise, gözüpek gezginler Ortaçağ'ın sonlarından itibaren, «İpek Yolları»nı aradılar ve bu yollardan doğuya ulaşmağa çabaladılar. Bunlar, ya efsanevi Büyük Han İmparatorluğu'nda Hıristiyanlığı yaymağa çalışan Willem Van Rubroek gibi din adamları, ya da Venedikli Marko Polo gibi tacirlerdi. Marko Polo, uzun süre Çin'de kaldı ve anlattığı göz kamaştırıcı serüvenleriyle birkaç gezgin kuşağının merakını ve hayal gücünü kamçıladı.

    XIV. yy.da Asya'ya giden deniz yolunu açma onuru ise Portekizlilere aittir. Portekizliler, Afrika'nın batı kıyılarını sistemli bir biçimde araştırdılar. 1487'de Bartolomeo Dias «Fırtınalar Burnu»nu (Ümit Burnu) aştı ve on bir yıl sonra Vasco de Gama bu yoldan, Afrika'nın doğu kıyısı boyunca yukarıya doğru çıkıp Hindistan'a ulaştı. Portekizliler oradan, Arapların aleyhine, ticari etkilerini ta Selebes Adaları'na kadar yaydılar, yerleştiler.

    Bir başka Portekizli, Macellan ise, XVI. yy. başlarında, İspanya hesabına ilk Dünya turunu tamamladı. Yazık ki, bugün adını taşıyan boğazı binbir güçlükle aştıktan sonra, keşif gezisini sona erdiremeden öldü.



    (Solda) Fransız Jacques Cartier (1491-1557) ile arkadaşlarının Kanada'ya çıkışını canlandıran bir resim.

    (Ortada) Kristof Kolomb'un üç karavelası. Kolomb bu tekne desenlerini eliyle çizmiştir. Kolomb Kitaplığı, Sevilla, İspanya.

    (Sağda) Macellan'ın (1480-1521) yolculuk öyküsünü canlandıran bir resim, Pigafetta'nın eseri. İlk Dünya turunu gerçekleştiren Portekizli denizci, 1520'de, Amerika'nın güney ucunda, sonradan kendi adını alacak olan boğazdan geçmiştir.

    Dünya'nın Tanınması

    Böylece, Kristof Kolomb'un seferinden sonra «büyük keşifler» yarım yüzyıldan kısa bir zaman içinde Dünya haritasını altüst etti. Rönesans sonlarında, coğrafyacılar, ana çizgileriyle denizler ve karaların ayrımını öğrenmiş bulunuyorlardı: Ptolemaios'un eseri nihayet aşılabilmişti.

    Bundan sonraki büyük geziler, bu bilgileri pekiştirmeğe ve gezegenimizin henüz ayak basılmamış bütün kesimlerini belirten beyaz lekeleri haritadan yavaş yavaş silmeğe olanak sağladı. XVII. yy.da, Hollandalı gemiciler Avustralya ve Yeni Zelanda'yı keşfettiler, Don kazakları ise, Kamçatka'ya kadar, Sibirya'yı aştılar,

    XVIII. yy.da keşifler gittikçe daha bilimsel nitelik aldı: sadece yeni yeni topraklar tanınmakla kalınmadı, aynı zamanda buralarda yaşayanların âdetleri de tanıtılmağa ve hayvan alemiyle bitki örtüsünün ayrıntılı dökümleri yapılmağa çalışıldı. Bu anlayışla, İngiliz Cook ve Fransız Bougainville ile La Perouse Büyük Okyanus adalarını yakından incelediler.

    XIX. yy. ve XX. yy. başlangıcı özellikle Avrupalıların Afrika'ya sızmalarına sahne oldu. Fransız Rene Caillie 1828'de Tombuktu'ya vardı ve İngiliz Livingstone ile Stanley kıtanın merkezini dolaştılar. Arktika ve Antarktika'nın fethi de bu dönemde gerçekleşti: 1909'da Amerikalı Peary Kuzey Kutbu'na ulaştı ve iki yıl sonra Norveçli Amundsen Güney Kutbu'na vardı.

    Günümüzde kıtaların haritaları büyük bir doğrulukla çizilmiştir. Keşfedilecek hiç bir kara parçası kalmadığından insanların ilgisi de başka yönlere kaymıştır: şimdi denizdibi araştırmalarıyla, yanardağların ve depremlerin incelenmesiyle, toprakaltının analiziyle (jeoloji) v.b. gezegenimizin sırlarını günışığına çıkarmak söz konusudur. Öte yandan astronotik de uzayın keşfedilmesi yolunda çalışır: insanın Ay'da attığı ilk adım belki de sayısız yeni dünyaların keşfine doğru bir başlangıç noktası olmuştur.

    Nil

    Nil Nehri'nin haritasını yapabilmek için yirmi beş yüzyıl gerekmiştir. Buraya ilk keşif gezisini, M.Ö. 457 yılında Yunan tarihçisi Herodotos, en yenisini de 1952'de Fransız Jean Laporte yapmışlardır.

    Doruklar

    Büyük sıradağlar insanlar ta rafından XX. yy.da fethedildi: 1906'da Savola prensi Lulgi Amadeo, Afrika'da Ruvenzori'ye (5,119 m) tırmandı; 1950 yılında Fransız Maurice Herzog, Himalayalar'da Annapurna'yı (8,078 m) fethetti; üç yıl sonra, Yeni Zelandalı Ermund Hillary, Dünya'nın en yüksek doruğuna, Everest'e (8,880 m) ulaştı.



    (Solda) Tonga Adaları'nda demirlemiş tekneler. İngiliz denizcisi James Cook (1728-1779), önce Büyük Okyanus'u, sonra Antarktika'yı dolaştı. Sonunda Sandwich Adaları'nı keşfetti ve orada öldü.

    (Sağda) İngiliz denizcisi Sir Francis Drake (1540'a doğru-1596).

    Takdir Ediliyorsanız Değil, Taklit Ediliyorsanız Başarmışsınız Demektir.
    Hayat öyle oyunlar oynuyor ki, nereye tutunsam düşüyorum.
    Tam da palyaçonun dediği gibi: "ağlayamadığımdan gülüyorum."
    Paul Auster

  8. #38
    Forum Demirbaşı Array
    Üyelik tarihi
    18.06.2007
    Yer
    Anasının Dizinin Dibinden :=)
    Yaş
    40
    Mesajlar
    10.926
    Tecrübe Puanı
    238

    Standart

    Fransa kralı (1638-1715). Babası Louis XIII öldüğünde Louis XIV, 5 yaşındaydı. Aslında, saltanat sürmeye ancak 1661'de, Mazarin'in ölümünden sonra başladı. O zaman yirmi üç yaşım doldurmuştu ve otoritesini temsil ettiğine yürekten inandığı Tanrı karşısında, kararlarının tek hâkimi, mutlak hükümdar olarak ülkeyi yönetmek azmindeydi.

    Bakanları, mabeyinci Seguier, Colbert, Le Tellier ve Louvois'nın yardımıyla, ülkede düzeni yeniden korumayı ve kalkınmayı hedef almıştı. Fransa'nın ekonomik bağımsızlığını garanti etmek için Colbert, imalâthaneler ve büyük ticaret kumpanyaları kurdu. Kanada, Antiller ve Hindistan'daki sömürge topraklarını değerlendirmeğe çalıştı, ticaret ve savaş donanmaları meydana getirdi.

    Güneş-Kral

    Mazarin'in naipliği döneminde Fronde Hareketi (büyük senyörlerin başkaldırısı), tahtı tehlikeye düşürmüştü. Louis XIV, soyluları sarayına çekerek yumuşatmaya girişti ve çevresine ışık saçan, tartışmasız efendi, «Güneş-Kral» oldu. Artık büyük derebeylerin torunları, sadece hükümdarı öfkelendirmemek kaygısıyla, ülkenin örgütlenmesinden çok, sarayın bayramlarının örgütlenmesiyle uğraşır olmuşlardı: hepsi dalkavuk birer saraylıya dönüştüler.

    Louvre ve Paris'i terk eden Louis XIV Versailles'a yerleşti. Louise de Lavalliere ve Madame de Montespan gibi gözdelerinin arasında kral, bütün haşmetiyle göz kamaştırıyordu. Aynı zamanda parlak bir dış politika gütmeyi de arzulayan Louis XIV, İspanya'nın genişlemesine ve Hollanda'nın ekonomik egemenliğine de son verme kararını aldı. 1678 yılında Artois ve Franche-Comte'nin katılmasıyla büyüyen Fransa, Avrupa'nın başta gelen ülkesi oldu. Ama, 1680'den itibaren, gücüne aşırı güvenen kral, siyasi alanda birbiri ardından beceriksizlikler yaptı.

    Bütün barış antlaşmalarına aldırmadan, Montbeliard, Lüksemburg ve Strasburg'u ilhak etti; bunun sonucu çıkan savaş (Augsburg Birliği Savaşı) hemen hemen bütün Avrupa devletlerini Fransa'nın karşısına çıkardı. Sonra, torunlarından biri için, İspanya tahtının varisliğini kabul etti. Avrupa devletleri hemen ona karşı yeniden güçbirliği kurdular.

    Şenliklerden ve gözdelerinden usanan kral (Madame de Maintenon'un etkisiyle) kendini dine adadı; bu sofuluk nöbeti, özellikle Protestanlara eziyet edilmesi ve Nantes Fermanı'nın geri alınması biçiminde ortaya çıktı. Üstelik, kötü ürünler, açlıklar, bitmek bilmeyen savaşlar ve gittikçe ağırlaşan vergiler halkın başkaldırmasına yol açıyordu. Louis XIV 77 yaşında öldüğü zaman, Fransa hemen hemen iflâs halindeydi ve halk, savaşların ve şenliklerin parasını ödemek için çalışmaktan bıkmış, yorulmuştu.



    Ressam Rigaud'un fırçasıyla Louis XIV. Kral burada, taç giyme töreni kıyafetinde ve bütün debdebesiyle görülüyor. O dönemde giyim kurallarını gözdeler ve prensler koyardı.

    Colbert

    Mazarin'in yardımcısı olan ve onun yerine geçen Jean-Baptiste Colbert (1619-1683), Louis XIV için de değerli bir yardımcıydı. Gerçekçi ve becerikli Colbert, saltanatın birinci döneminde Fransa'nın ekonomik kalkınmasında başrolü oynadı. Sanat ve edebiyatın da koruyucusuydu, Bilimler Akademisi'ni ve Paris Gözlemevi'ni o kurdu.

    Nantes Fermanı'nın Geri Alınması

    1598'de Henri IV tarafından ilân edilen Nantes Fermanı, Protestanlara, inanışlarımı serbestçe uygulama iznini veriyordu. 1685'te geri alınması, Louis XIV saltanatının en yersiz ve talihsiz kararlarından biri oldu. Tapınakların yıkılması ve şiddetli askeri baskılar (dragonadlar), Protestanların çoğunu sürgüne gitmeğe zorladı (300,000 kadarı Fransa'dan büsbütün ayrıldı) veya silâhlı isyana sürükledi (Cevennes camisard'ları).

    Takdir Ediliyorsanız Değil, Taklit Ediliyorsanız Başarmışsınız Demektir.
    Hayat öyle oyunlar oynuyor ki, nereye tutunsam düşüyorum.
    Tam da palyaçonun dediği gibi: "ağlayamadığımdan gülüyorum."
    Paul Auster

  9. #39
    Forum Demirbaşı Array
    Üyelik tarihi
    18.06.2007
    Yer
    Anasının Dizinin Dibinden :=)
    Yaş
    40
    Mesajlar
    10.926
    Tecrübe Puanı
    238

    Standart

    1789 yılında Fransa'da patlak veren devrim, burjuvazinin iktidara gelişine başlangıç oldu, derebeyliği ve mutlak monarşiyi ortadan kaldırdı ve ülkenin birliğini gerçekleştirdi. Yüzyıl başlangıcı filozoflarından (Rousseau, Voltaire, Diderot) esinlenmiş özgürlük, kardeşlik ve eşitlik ideallerinin, Avrupa'ya yayılmasına imkân verdi.

    XVIII. yy. sonlarında iktidarı elinde tutan aristokrasi (soylular sınıfı), zayıflamış ve yoksul düşmüştü: ticaretin gelişmesiyle zenginleşen burjuvazi kendisini eskisinden daha güçlü buluyor ve iktidara katılmak hakkı istiyordu. Yetersiz ürünlerin ve fiyat yükselişlerinin kurbanı olan halk, açlık tehlikesiyle karşı karşıyaydı. O dönemde devlet maliyesi de durmadan açık veriyordu.

    Bunun için, kral Louis XVI Üçlü Meclis'i (Etats generaux) toplantıya çağırmağa karar verdi; buna, her türlü fazla vergi ödemeyi reddeden ve imtiyazlarının korunmasını isteyen soylu sınıf da taraftardı. Üçlü Meclis toplantısında soyluların, din adamlarının ve halkın temsilcileri, isteklerini dile getireceklerdi. Bunun için de bütün Fransa'da, şikâyet defterleri kaleme alınmağa başlamıştı.

    Kurucu Meclis (Constituante)

    Üçlü Meclis 5 mayıs 1789'da toplandı. Ama pek kısa zamanda, halk temsilcileri, imtiyazlılara karşı çıktılar ve bir Kurucu Meclis toplayacaklarını bildirdiler. 20 haziranda 600 temsilci bir Anayasa tespit etmeden dağılmamağa ant içti. Kralın reddetmesine karşı Paris halkı (baldırıçıplaklar [sankülot] deniyordu) onların bu eylemini destekledi: 14 temmuzda Bastil'i aldı.

    Yeni bir Fransa örgütleniyordu: az-çok her yerde patlak veren ayaklanmaları yatıştırmak için, soylu sınıfın imtiyazları kaldırıldı (4 ağustos gecesi), insan ve Yurttaş Hakları Bildirisi oya konulup kabul edildi. Kurucu Meclis, tanrısal hakka dayanan monarşiyi lâğvetti: artık kral, ülkeyi yasalara göre yönetecekti, idare, adliye, maliye yeniden örgütlendi; din adamları devlet otoritesine tabi tutuldu.

    «Silâh başına, yurttaşlar!»

    l ekim 1791'de Kurucu Meclis'in yerini alan Yasama Meclisi'nde (Assemblee legislative), ticaret burjuvazisinden gelme jirondenler hâkimdi. Bu meclis, yurt dışına göç etmiş olan ve yabancı krallıkları Fransa'ya askeri müdahalede bulunmaları için kışkırtan soyluların işini bitirmek amacıyla, Avusturya'ya savaş ilân etti (nisan 1792). Ama jirondenlerin monarşi karşısındaki politikası fazlasıyla uzlaştırıcı görüldü. 10 ağustosta baldırıçıplakların bir başkaldırısı, kralı devirdi ve hapsettirdi.

    O zaman iktidar jakobenlerin eline geçti ve bunlar, hem devrimci hareketi canlandırdılar, hem de eski imtiyazlılara karşı baskıyı arttırdılar (birinci terör, eylül kıyımları). Genel seçim ve oy hakkı tanındı.

    Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik

    21 eylül 1792'de, bir gün önce kazanılan Valmy Zaferi'nin sevinciyle, Yasama Meclisi yerini bir Ulusal Konvansiyon'a bıraktı, o da cumhuriyeti ilân etti; daha sonra kralı idama mahkûm etti ve bu hüküm, 21 ocak 1793'te yerine getirildi.

    Louis XVI'nın ölümü, Fransa'ya karşı, Avrupa devletlerinin çoğunun oluşturduğu bir ortak cephe kurulmasına yol açtı. Daha mart ayında, Belçika'yı istilâ etmeyi başarmış olan Fransız ordusu geri püskürtüldü. İstilâ korkusu, kralcı köylülerin Fransa'nın batısında ayaklanması ve ekonomik bunalım, baldırıçıplaklarla montanyarları (aşırı jakobenler) jirondenleri devirmeğe, sonra da tutuklatıp hapse tıkmağa yöneltti.

    Bir Rüyanın Sonu

    Montan3'ar temsilcilerden oluşan ve Danton'un, sonra da Robespierre'in önayak olduğu Halk Kurtuluş Komitesi, kitle halinde askere almalar, elkoymalar, tutuklamalar, idamlar, hayat pahalılığına karşı kararnameler, zenginlerin mallarına vergi koymalar gibi bir dizi sert tedbirler aldı. Bu, iç ayaklanmalara hızla son verdiren ve sınırları güvenliğe kavuşturan «büyük terör» dönemiydi.

    Ama Konvansiyon, Robespierre ile Saint Just'ün giderek daha kanlı bir niteliğe bürünen diktatörlüğüne de tepki gösterdi; ikisi de 27 temmuz 1794'te giyotine gitti: Thermidor tepkisi. Bu tepkiyle Halk Kurtuluş Komitesi'nin aldığı tedbirler kaldırıldı ve terör sorumluları idam edildi.

    Ülkede ciddi bir ekonomik bunalım başgöstermişti, ama Fransız ordusu bu sıra Avrupa'da zafer kazanıyordu. Fransa'yı yönetmek için. Konvansiyon, 26 ekim 1795'te beş üyeden meydana gelen bir Direktuvar kurdu. İktidar, burjuvazinin eline geçmiş ve eşitlik ilkesine dayalı bir cumhuriyet kurma rüyası da uçup gitmişti.

    Kordelyelerle Jakobenler

    Montanyarlar'dan çoğu, Danton (1759-1794), Camille Desmoulins (1760-1794) ve Marat (1743-1793) tarafından kurulmuş olan Kordelyeler Kulübü'ne veya Jakobenler Grubu'na (Robespierre, Saint Just) bağlıydı. Marat dışında (Charlotte Corday tarafından katledildi) birinciler, ılımlılıkla suçlanarak ikinciler tarafından giyotine gönderildi. Sonunda Jakobenler de Thermidor tepkisi döneminde idam sehpasında can verdi.

    Marseillaise (Marseyez)

    Bu yurtseverlik şarkısı, 1792 yılında genç bir Fransız subayı olan Claude Rouget de Lisle tarafından Ren Ordusu için Savaş Şarkısı başlığıyla bestelenmişti. Marsilyalı federasyon temsilcileri tarafından Paris'e getirildi ve 1795 yılında Marseillaise adıyla milli marş olarak kabul edildi.

    Dağ ve Ova

    Kurucu Meclis'te jironden temsilciler (en tanınmışları Gironde Bölgesi'nden gelmişlerdi) sağda oturuyorlardı. En başkaldırıcılar, basamakların solunda, ta yukarıda otururlardı: bunun için bunlara «dağlı» anlamına montanyarlar denmiştir. Tarafsız ve kararsızlara gelince, onlar aşağıda oturur ve «ova» veya «bataklık» kesimini oluştururlardı.



    (Solda) Saint Just (1767-1794) kuramcı ve eylemci olarak cumhuriyet ordularını yeniden örgütlendirdi. David'in eseri. Duruy koleksiyonu.

    (Sağda) Sambre ve Meuse ordusunun kazandığı (26 haziran 1794) Fleurus Savaşı, «baldırıçıplaklar»ın koalisyon ortaklarına karşı kesin zaferi olmuştur. Milli Kitaplık, Paris.



    Halk temsilcilerinin coşkuyla tekrarladığı 20 haziran 1789 «Jeu de Paume» yemini, Meclis'i, «bir Anayasa gerçekleştirilinceye ve rejim sağlam temeller üzerine oturtuluncaya kadar asla dağılmama» konusunda bağlamış oluyordu.



    Louis XVI'nın idamı (21 Ocak 1793): cellat Sanson. kralın kesik hafini halka gösteriyor, Carnavalet Müzesi, Paris.

    Takdir Ediliyorsanız Değil, Taklit Ediliyorsanız Başarmışsınız Demektir.
    Hayat öyle oyunlar oynuyor ki, nereye tutunsam düşüyorum.
    Tam da palyaçonun dediği gibi: "ağlayamadığımdan gülüyorum."
    Paul Auster

  10. #40
    Forum Demirbaşı Array
    Üyelik tarihi
    18.06.2007
    Yer
    Anasının Dizinin Dibinden :=)
    Yaş
    40
    Mesajlar
    10.926
    Tecrübe Puanı
    238

    Standart

    Abraham Lincoln, 1860 yılında Amerika Birleşik Devletleri başkanlığına seçilen Amerikalı siyaset adamı (1809-1865).

    Yoksul bir ailenin oğlu olan Lincoln, daha çok küçükken çalışarak hayatını kazanmak zorunda kaldı. Çeşitli işlerde çalıştı ve boş zamanlarında hep okudu. Böylece kendi kendini yetiştirdi, avukat oldu. Sonra politikaya atılıp 1846'da İllinois eyaletinden milletvekili seçildi.

    Lincoln köleliğe karşı söylevleriyle kısa zamanda ün kazandı; o zamanlar güney eyaletlerinde elemeğinin en büyük bölümünü köle zenciler meydana getiriyordu. 1860 yılında Amerika Birleşik Devletleri başkanlığına seçilmesi, kölelikten yana olan eyaletlerde şiddetli tepkilere yol açtı; bunlar ayrılmağa, yani birliğin geri kalan eyaletlerinden kopmağa karar verdiler.

    Bunun üzerine Lincoln, ulusal birliği korumak için şiddete başvurmak zorunda kaldı. Dört yıl süren kanlı bir iç savaşın sonunda, isyancı güneyliler kayıtsız şartsız boyun eğdiler ve Amerikan topraklarının tamamında kölelik yasaklandı. Kuzey ve güney eyaletleri arasında yapılan bu savaş, tarihe Ayrılık Savaşı adıyla geçti. Lincoln geniş ulusal «kalkınma» programını uygulamağa zaman bulamadı, çünkü 1865 yılında, Amerika Birleşik Devletleri başkanlığına ikinci defa seçilişinden sonra öldürüldü.



    A. Lincoln'ün portresi, G. Healy'nin eseri. Ayrılık Savaşı ertesi yeniden başkan seçilen Lincoln, bir milli uzlaşma öneren ünlü konuşmasını yaptı: «Kimseye hınç beslemeden (...), milletin yaralarını sarmak için (...), kendi içimizde ve bütün milletler arasında haklı ve sürekli bir barış sağlamak için elimizden geleni yapalım». Bu konuşmasından birkaç hafta sonra Lincoln, bağnaz bir Amerikalı tarafından vurularak öldürülecekti. Milli Sanat Müzesi, Washington.

    Takdir Ediliyorsanız Değil, Taklit Ediliyorsanız Başarmışsınız Demektir.
    Hayat öyle oyunlar oynuyor ki, nereye tutunsam düşüyorum.
    Tam da palyaçonun dediği gibi: "ağlayamadığımdan gülüyorum."
    Paul Auster


 

Benzer Konular

  1. Tarihte Bugün 17 Ağustos
    By HaNıM aGa in forum TARİHTE BUGÜN
    Cevaplar: 2
    Son Mesaj: 17.08.2010, 17:47
  2. GeneL O)LARAK) TARİH
    By NyHaT in forum DÖNEM ÖDEVLERİ - DOSYA TEZ'LER
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 16.12.2008, 16:47
  3. Cevaplar: 7
    Son Mesaj: 08.04.2007, 15:31

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •