4. sayfa - 10 sayfa var BirinciBirinci ... 23456 ... SonuncuSonuncu
93 sonuçtan 31 ile 40 arası
  1. #31
    Teğmen Array
    Üyelik tarihi
    21.01.2011
    Mesajlar
    85
    Tecrübe Puanı
    17

    Standart Adam ile Genç Kızın Hikayesi….

    Depresyon

    Gülüş her zamanki gibi, aynı saatlerde ziyaretime geldi; her ziyaretindeki gibi yüreğimde tatlı bir çarpıntı. İçimi her zaman garip bir şeklide rahatsız eden genç kız…
    — Dünkü yazımı okudun mu?
    — Okudum, çok güzeldi.
    — Sen de bu siteye üye ol, sen de yazılar yaz.
    — Ben yazı yazamam
    — Yazarsın, belki bu sana zamanla okuma alışkanlığı da kazandırır
    — Söz veriyorum, okuyacağım, okuma alışkanlığım olacak

    Yüzünün görünüşü düşünceli, ama sert değildi. Kalın kaşlar hafif çatık, kalın dudaklarda çarpık bir gülümseme, neşyle parlayan gözlerde dayanılmaz bir çekingenlik, sesinde kararlılık;
    - Hayır!! Yazmam ben, boşuna!
    Anında bir çöküntü: Depresyon
    Gözlerim bilgisayar ekranını, kulaklarım onu takip ediyor, ama artık ne okuduğumu anlıyorum, ne de onun söylediklerini. Kafam başka yerde; “imkânsız!” Kabul et bunu. İmkânsız zorlanmaz.
    Ben ekrana bakıyordum, ama diyalogumuz daha 3-5 dakika sürdü; havanda su dövdük.
    Neden söyleme ihtiyacını duydum bilmiyorum, “senin sevenlerin çok, bu, insanı mutlu eden bir şey” dedim. Ayağa kalktı, giderken, ” ben de seviyorum, beni sevenleri seviyorum, her şey karşılıklı” dedi.

    15-20 dakika sonra kahkahalarını duydum; kendisi görünmüyordu ama şen kahkahaları her yanı çınlatıyordu ve Thomas Mann’ın roman kahramanlarından birinin aklından geçenleri anımsadım:
    “…istediği kadar İgne’den uzak tek başına pencere önünde dikilsin, salondan gelen uğultular, kadeh şıngırtıları ve gülmeler arasında sıcacık yaşamın çın çın yankılandığı Inge’nin sesini ötekilerden ayırt etmeye çalışsın, kendini hep İnge’nin yakınında bildiği burasıydı yeri !"

    Gülüş’ün kahkahaları beni mistik düşüncelere götürdü. Her zaman derin ve özlü mistisizme ilgi duymuşumdur. Aslında metafizik çıkmazlar içinde yolumu kaybetmekten de hoşlanıyorum. Yüzlerce hatta binlerce insan sesinin olduğu bir yerde aşina olduğumuz sesleri nasıl seçebiliyoruz? Bütün çiçeklerin, böceklerin yaşama savaşını hep ilgiyle izlemişimdir. Güneş ısıtmaya başlayınca hepsi hayata uyanıyor, birkaç saat boyunca kendilerini ezeli hazza bırakıyorlardı. Güneş olmayınca hayatın olmayacağını bilimsel bilgiyle biliyorum. Güneş neydi, niye hiç sönmüyordu, ya da ne zaman sönecekti? Ormanlar, bitkiler dağlar taşlar neydi ? Ve taşlar ve fundalar, ağaç kökleri, ot , orman, rüzgar ve bütün dünyayı örten gökyüzü niye varlar? Rastlaştığımız bir insan, bir karınca seli, bir su seli, bir çığ, bir inek, bir kelebek, bir köpek, bir öküz neyin nesiydiler? Yılan niye yerlerde sürünüyor da, ona yem olan fare yürüyor? Onlarla bizim aramızdaki fark neydi? Hayat ne ? Ölüm ne?

    Derken, Gülüş'ün
    —Nasıl, yakışmış mı?Sözüyle düşüncelerden sıyrılıyorum, ona bakıyorum;
    sağ kulağının arkasında bir nergis çiçeği.
    —Aaa, çok yakışmış… Bir poz ver lütfen

    Cep telefonum elimde, sağ yanındaki saçlarını boynuna atıyor, çiçek takılı kulak açıkta poz veriyor.
    Sonra, birden “telefonu bana verin, ben başkasına çektireceğim” diyor
    “Ben fotoğrafını çektiğimde derin bakamıyor”, diye düşünüyorum.
    Çektirdiği fotoğraflarını getirip gösterdi, yarın bilgisayarıma yükleyeceğimi biliyor.
    Tam bu sırada arkadaşlarımızdan biri , “ eşiniz Siirt’e gelmeyecek mi? diye sordu ve orada bulunan herkes yüzüme anlamlı anlamlı baktı, ya da ben öyle algıladım.
    Ben de bir eziklik, “yarım yamalak” cevap verdim.

    Tekrar masama geldi, nergis elindeydi. Yandaki boş koltuğa oturdu ama hiç konuşmadık. Biraz sonra kalkıp gitti. Mesai bitiminde masamı topluyordum, nergis masamın üstündeydi (aceleyle gittiği için büyük olasılıkla oraya bıraktı) , aldım monitörün üsütnde koydum; tam karşıma.

    Sinekli Bakkal sokağının Rabia’sının ihtiyar Pregrini’ye karşı hissettikleri aşkın da ötesinde tutkuydu:

    Bu akşamdan sonra bir zaman Rabia'nın zihni Peregrini ile çok meşgul oldu. Senelerden beri ona alışmış, bağlanmıştı. O, ötekilerden bambaşka, daha pek canlı bir insandı. Çirkin yüzünün yıldırım sür'atiyle değişmesi, siyah gözlerinin insanın yüzünü delip kafasının içine bakması simasındaki karışık çizgilerin durgunluğundan en ateşli heyecana geçmesi... Bunlar hep ona mahsus şeylerdi. Fakat Rabia en çok onun ellerini hissederdi. Kendi başına ayrı hayatları olan iki mahluk gibi... Sert, buruşuk, küt parmaklı iki el... Onların korkunç bir sırları varmış, gibi Rabia , onlardan hem ürker, hem de onların hareketi yüreğine ekseri çarpıntı verirdi. Zihni, hep bunlarla meşgul oluğu ogünlerde Sabiha Hanim'ı şaşırtan bir sual sordu:
    Hanimefendi, bir Müslüman kızı, bir Hiristiyan’la evlense ne olur?

    —Parasından, pulundan bana ne? Ben onun ne asaletinde, ne servetindeyim. Beni isteyen, benimle, benim gibi yaşar
    /.../
    —Sekiz sene falan oluyor( Rabia henüz 13 yaşında, Peregrini 40’ın üstünde) bana bir gün bir Müslüman kızı bir Hıristiyan’a varsa ne olur, diye sormuştu. O zamandan herifte gözü varmış . /…/ Çok tuhaf Bilal gibi yakışlı bir oğlanı istemdi de, bu tahtakurusu gibi yaşlı başlı herifi istedi. Kadınların haline akıl ermiyor vesselam


    Gülüş’ün belirsiz. Belki de şefkatle karışmış acıma. Yani, Igne’nin hayal edilen duyguları gibi:
    "...Inge gelmeliydi Şimdi! Onun salondan ayrıldığını fark etmeli, ne durumda bulunduğunu hissetmeli, kimseye belli etmeden peşinden çıkıp gelmeli, kendisine acıdığından bile olsa elini omzuna koyup şöyle demeliydi: ”Haydi dön salona, aramıza katıl, üzülme, seni seviyorum.” Gerilere kulak kabarttı ve saçma bir gerilim içinde Inge'nin gelmesini bekledi. Ama Inge gelmedi asla böyle bir şey olmadı.” ( Thomas Mann: Seçme Öyküler)

    Eve gelirken, Güres’te kendimi sorguya çektim: Sigara sağlığını tehdit ettiği zaman nasıl bırakmıştın?
    “Farz et ki dünyada tütün adında bir bitki hiç olmadı, Tanrı böyle bir bitki yaratmadı”. Sonuç kesindi, ondan sonra hiç içmedim.

    Aşk, duygunun, tutkunun ve anın rastlantısı karşısında kendisine itaat ettirmeyi bilen bir vurguya sahiptir. Aşk, aşık olunan ötekinin önce bedeni, sonra bütün kişiliği, daha sonra da etik, estetik ve kültürel değerler sitemi idealleştirilir. Ötekiyle bir düzeyde özdeşlik arayışıdır aşk.

    İkisi aslında birbirine benziyor: Aşk da, bağımlılık da iradeyi solluyor. Önemli olan zoru başarmak, iradenin bloke olmasına izin verme !

    Eve geldim yattım, saat 01.15’de kalkıp bu yazıyı yazdım

    Farklıiklimlerdengelenşiirgibiaksıngözlerinbedenim densüzülsün

    Sevmekhiçbirzamangünahdeğildir

    Aşkımnergisçiçeğimasamınüstünde


    NOT: Bu yazılar gerçek yaşamla ilintili değil, bir roman denemesi. Kalıp olarak Dostoyevski'nin ilk romanı olan "İnsancıklar"ı aldım. Başka yazarlardan yaptığım alıntılarla zenginleştirmeye çalışıyorum, olursa. Göle bir kaşık yoğurt atmakla birşey olmaz, ama ya tutarsa...


  2. #32
    Teğmen Array
    Üyelik tarihi
    21.01.2011
    Mesajlar
    85
    Tecrübe Puanı
    17

    Standart

    Site yönetiminden "Düzelt" fonksiyonunu bir sakınca yoksa 2 gün süreyle aktiflemelerini rica ediyorum. Hem yüklediğim önceki resimlerin boyutunu 680x450 yapacağım, hem de son iki metne ilavelerim olacak.

    Belki zamanla, "Dostoyevski'nin 100 metre yakınından geçebilirim" diye teselli bulurum, kimbilir.

  3. #33
    Teğmen Array
    Üyelik tarihi
    21.01.2011
    Mesajlar
    85
    Tecrübe Puanı
    17

    Standart


  4. #34
    Teğmen Array
    Üyelik tarihi
    21.01.2011
    Mesajlar
    85
    Tecrübe Puanı
    17

    Standart



    Bugün 8 Şubat, günlerden Salı,
    Yani yine bir kış günü
    Hep kış mı yaşanır ? Hem de yıllarca farkında olmadan !
    Gözlerinizin önünden yaşadığınız yerin güzellikleri,
    cinayetlere kurban gidiyorsa;
    değerleriniz, romantizm, edebiyat,
    aşk, "zamana yenik düşüyorsa",
    Genç kız, uzun saçlı esmer gülüşüyle birlikte hayallerinizi bile terkediyorsa...
    Başka hangi mevsimi yaşabilirsiniz !

    Peki neden güzelliği her zaman yüz yüze görmek nasip olmaz,
    Bir kez görsek bile, bir daha görmeyebiliriz de,
    Çünkü geçicidir; kış
    Ama yüreğimizde silinmez bir anı bırakır,
    Her anışımızda sonsuzluğa dokunduğumuzu sanırız; “Huzur” ?

    Belki de tek bir mevsim vardı bizim için, o da kış.
    Ötekiler, birer yanılsamaydı.
    Belki de hepsi kışın ceşitli görünüşleriydi!

    Kışsoğuklarıaşkacısıylayananyürekleredoğanınarmağa nıdır

  5. #35
    Teğmen Array
    Üyelik tarihi
    21.01.2011
    Mesajlar
    85
    Tecrübe Puanı
    17

    Standart




    Ey okur, “AŞK”ı saygıyla selamla !...

    Bir yazı, ne kadar içten ne kadar ayrıntılı yazılmış olursa olsun- hiç kuşkusuz ki çok yetersizdir büyük bir aşkı anlatmaya; ister Kerem ile Aslı kadar eski, ister Gülüş ile yaşlı adamınki gibi çok yeni olsun, isterse de gelecege ait olsun.

    Ey okur unutma !...
    Biten
    Gizlenen
    Başlayan
    Süren
    Saklanan
    Başlayacak olan
    Uzaklarda kalan
    Uzak aşklar da olsa

    Hem aşık olduğun sevgiliyi hem de yeryüzündeki tüm aşkları ve aşıkları yüreğin sevgi dolu selmala...

    Çünkü, aşık olmayan adama, “adam değil cüdam” diyoruz.
    Eğer aşk ateşyle yanıp kavruluyorsa bir insan, nasıl türküsüz olabilir, şiirsiz kalabilir.

    Nasıl aşksız olunmuyorsa -istenildiği kadar inkar ıslıkları çalınsın-, türküsüz de şiirsiz de olunmaz.

    Çünkü, bir şiirde ya da bir türküde aslında birçoğumuzun öyküsü saklıdır. Dizeler sanki bizim için yazılmış, melodiler sanki bizim için yaratılmıştır. Yalnızlığımızın dizeleridir, okuduğunda o hiç kimseye kolay kolay anlatılamayan burukluğumuzun öyküsü vardır.

    Türküler aşklarımızdır, söyleyebildiğimiz, ya da söyleyemediğimiz aşklarımızdır.

    Türküler dostlarımızdır; yalnızlığımızın tek kurtuluşudur.
    Bir duygu bir dize, bir dize bir şiir olur; bazen o şiir bir türkü sözü olabilir
    Türküler iç dünyamızın dışa vurumu, duygularımızın sel gibi akmasıdır; “an”ın mutluluğu.

    Atalardan kalan söz: “Mutlu hayat yok, mutlu an var! “
    O zaman; Türkü dinle, türkü söyle…

    Bir Türkü
    Lo berde Lo berde!...
    Yeni düştüm bu derde! ...
    (Kürtçe’si de çok içli)

    Bir şiir

    Anlattı erenler: Bir bahar değil,
    Aşkın ömründe bin bahar varmış.
    Hicranla ağaran bu saçlar değil,
    Sevgisiz kalan kalb ihtiyarlamış...
    ( Faruk Nafiz Çamlıbel: Han Duvarları)

    Ancak bir yazı, diyelim ki Bohun adındaki Moğol’un yazdığı “yarım yamlak” yazılar büyük bir aşkın ancak önsözü olabilir, olabilirse.

    Ya da biten bir aşk filminin yazıları olabilir, olsa olsa...

    Ayrılığadayanmakgüçsevgilimsöylenezamanyiteceğimdudaklarında

  6. #36
    Super Moderator Array
    Üyelik tarihi
    28.07.2007
    Mesajlar
    1.309
    Tecrübe Puanı
    10

    Standart

    çok güzel bir yazı ama kendine neden moğol dediğinin sebebini anlayamadım

  7. #37
    Teğmen Array
    Üyelik tarihi
    21.01.2011
    Mesajlar
    85
    Tecrübe Puanı
    17

    Standart

    Çok teşekkür ederim, kendimi hep öyle hissetim; bir tarafım bozkırda.

  8. #38
    Teğmen Array
    Üyelik tarihi
    21.01.2011
    Mesajlar
    85
    Tecrübe Puanı
    17

    Standart


  9. #39
    Teğmen Array
    Üyelik tarihi
    21.01.2011
    Mesajlar
    85
    Tecrübe Puanı
    17

    Standart

    Sevgili….

    Önümde buğday tarlaları, içinde yar…

    Siirt’ten Batman’a giderken Kurtalan çıkışından 5–6 Km sonra bir tepecik vardır, hani. Her nedense, işte oradan geçerken-yaz kış fark etmez-, sol taraftaki engin düzlüğe bakma isteği doğar bende. O tepecikten Beşiri çıkışındaki Kıra dağına olan devasa düzlük “Garzan Ovası”ymış meğer, çok sonra öğrendim. Eğer dolmuşun önünde, yani şoför mahallinde isem; sorun yok ve keyfime de diyecek yok... Gözüme sanki uçsuz bucaksızmış gibi görünen düzlüğü seyre dalarım ve cep telefonumun kamerasıyla fotoğraf çekerim (Eski ve/veya çok yeni çekilmiş olsun, Siirt fotoğraflarının içinde hiç buğday tarlası fotoğrafına rastlanmadım, niye?). Yok, eğer arka koltuklardan birindeysem yolculuğum oradan geçerken tam bir işkenceye döner; eğilip bükülerek dönüp dönüp bakmaya çalışırım. Bu garip hareketlerimden rahatsız olan yolcular olur ve ben de çevreme verdiğim rahatsızlıktan dolayı rahatsız olurum.

    Bir yaz günüydü, Haziranın sonlarıydı, yine Siirt-Batman dolmuşundaydım; Batman’a gidiyordum. Sözünü ettiğim yer, yani Garzan Ovası baştanbaşa ekindi, her taraf altın rengine bürünmüştü sanki; biçme zamanı gelmişti ve bende keyfin de ötesinde, melankoli… Ve sen işte orada da aklıma geldin, ne alaka! Hatta, kısa bir süre kendimi seninle ekin tarlalarının içinde, tabî ki el ele, birlikte yürürken düşledim: Her zamanki gibi ben sürekli konuşuyor, sende -her zaman olduğu gibi –derin suskunluk… Ben de öylesine konuşuyordum zaten, aslında senin suskunluğunu dinliyordum.



    Sevgili,
    Neden büyük ovaların, hele de buğday ekilmiş ovaların içinden, yanından veya yakınından geçerken tam olarak tanımlayamadığım garip duygular uyanıyor bende. Güzel bir kadına, yüksek bir dağa, coşkun akan bir nehre veya sık ağaçlı bir ormana bakarken aldığım zevkten çok başka duygular uyanıyor bende. İçinde hayranlık, hüzün, ümit, güven, mistik, ezoterik ve hatta erotik gibi duyguların/hislerin bir karmaşasını kısa bir anda hem bedensel hem de ruhsal olarak yaşarım. Bunun nedeni nedir?

    Sevgili,
    Ben sana çocukluğum ve ilk gençlik yıllarımdaki köyümden biraz söz edersem, belki beni birazcık da olsa anlarsın ve benim ekin tarlaları karşısındaki melankolik halimi anlayışla karşılarsın diye düşünüyorum.

    Ben ovada değil, sarp bozkırda, bir dağ köyünde doğdum. Benim bidoğdum köyde bırakalım ovayı, doğru dürüst düzlük denecek bir yer bile yoktu. Köyün coğrafyası toprak değil, taş taşıyordu. Toprağın verimi, sözünü ettiğim Garzan’daki gibi bire yirmi değil (1 Kg tohum ekip 20 Kg ürün almak), en iyi bakımı yapılmış tarlada bile bire beşi geçmezdi.

    Baharla birlikte hayırlı, bereketli yağmurları yağar, tarlalarda ekinler büyümeğe, çayırlarda, otlaklarda otlar günden güne boylanmaya başlardı. Gelincikler, ayrık otları, süpürgelikler, at kuyrukları, kevenler, kekikler ve türlü türlü daha birçok ot kıvrım kıvrım büyür, çiçekler açarlardı; her taraf eflatun, sarı, kırmızı, mavi ve daha bir çok renkten dokunmuş bir halı gibi görünürdü gözüme. Kadınlar kızlar dağlardan, tarlalardan derdikleri ot, yonca, fiğ yükleri sırtlarında yollarda dizi dizi köyle doğru ağır ağır gelirlerdi. Derken gökten lav lav ateşler iner, ortalığı sarı sıcaklar sarardı ve ekin derimine başlanırdı. Dağ taş adam, her taraftan gelen insan sesleri, hayvan sesleri ve kuş sesleri birbirine karışır ve köyün ortasında kavga gürültü hiç eksik olmazdı. Bu gürültülere bahçelerde meyve ağaçlarının, dere kenarlarındaki selvilerin, söğütlerin dallarını kara bulut gibi kaplayan kargaların, saksağanların gürültüleri karışırdı. Akşam olmasını, güneşin batmasını istemezdim, üstelik yaz geceleri de bana sanki bir daha uyanmayacakmışım gibi çok uzun gelirdi.

    Şimdi bile zaman zaman, o zamanlar mutlu muydum? diye kendime soruyorum. İyi de mutluluk ne ki? O zamanlar ben de, her çocuk gibi, hayatta olmaktan başka bir şey yapamazdım. Yaşamak, hayatta olmak en büyük mutluluğumdu. Çünkü mutluluk, bilgi, kültür, uygarlık, politika, ideoloji, sanat, güzellik ve estetik anlayışı, moda, asortik giyim, vb kent kültürüyle ilintili kavramlar, yaşam biçimleri bilinmez şeylerdi benim için. Yani, yaşamımın anlamını, davranışlarımın nedenini göremiyordum, yine de her gün içim sevinçlerle dolardı, rahattım, huzurluydum. Fakat şimdi, “Hayatından hep memnun olabilmesi; üstelik yeni yeni mutluluklar bekleyebilmesi için, insanın az çok basit olması gerekir” diyen Dostoyevski’yi anlıyor gibiyim.

    Sevgili,
    benim köyümde buğday her yıl Ağustos ayının 15'nden sonra orakla derilmeye başlanırdı.


    Tüm tarlalar orakla derilir, tırpan kullanılmazdı ve bu iş 1.5-2 ay sürerdi. Ekinler genelde 15-50 yaş arasındaki erişkinler (genç evli kadınlar, gelinlik çağına gelmiş genç bekar kızlar, evli veya bekar erkekler) tarafından derilirdi. Ekin derenler sabahleyin erkenden, henüz güneş doğmadan ekin dermeye başlarlar, gün batıp yıldızlar doğana kadar sürerdi ve gece derdikleri tarlada yatarlardı. Ekin dermek, hem fiziksel güç gerektirdiği için, hem de kavurucu sıcak altında toz-toprak içinde yapıldığından ağır bir iştir. Hele tek başına derenler bir de yalnızlık duygusu altında ezilirler, güneşin batmasını dört gözle beklerler ki köye dönsünler. Yanında yoldaşı olanlar için gün daha iyi geçer. Özellikle yeni sevdalananlar veya gizli sevda çekenler, kocası gurbette olan yeni gelinler, sevdiği bir yakınını genç yaşta kaybetmiş olanlar ekin dererken -gurbet, genç ölümü, terk edilme, ihanet, yoksulluk üzerine olan- içli türküler söylerlerdi. Bu türkülere Ağustos böceklerinin koro halinde çıkardıkları sesler, kekliklerin sesleri, kuzu güden çocuk çobanların bağırtıları, yeni doğum yapmış anaların beşiklerle yanlarına getirdikleri bebeklerinin ağlamaları karışırdı. Geceleri ise, çevredeki dağlarda yayılan koyun sürülerinden gelen çan sesleri, çoban köpeklerinin karanlıkları yırtan güven veren kaba ve kesik kesik havlamaları, çobanların türkü ya da ıslık sesleri köyden uzak, karanlık yüksek platolarda yatan ekincilerin korkusunu dağıtır, onlara yalnız olmadıkları duygusunu verirdi.

    Sevgili,
    Sadece çocukluğa duyulan bir özlem mi, yoksa başka dürtüler de var mı benim duygularımda? Köyümde buğday her zaman Allah hariç bütün kutsalların, 4 kitabın bile, üstünde bir değere sahipti, yani “en “ kutsal oydu. Bunun nedeni, belki de verimi çok düşük platoda çok az üretilmesinden ve aile büyüklerimizin ya da köyün yaşlılarının “seferbirlik” sözcüğüyle 1878- 1922 yılları arasındaki sürekli savaş ve seferberlik dönemindeki açlık ve kıtlığın neden olduğu acıklı birey ya da aile hikayeleri anlatmaları, “Allah yokluğunu vermesin”, “kıtlık kötü şey”,” o günler gide de bir daha gelmeye”, vb sözlerini söylerken orada bulduğu bir ekmek parçasını veya bir buğday başağını ya da bir avuç buğdayı alarak öpüp anlına değdirmesi de genlerime işleyen bir kültür kalıntısı olarak beni etkiliyor olamaz mı? Bunlar benim geçmişe yönelik bireysel özlemlerim, heyecanlarım yani öznel nedenler. Asıl neden bence geleceğe yönelik ve ideolojik; içinde bir birey olduğum toplumun beslenmesine yani geleceğine yönelik güven duymam olsa gerek diye düşünüyorum. Tarım alanlarına inşaat yapanlara kesinlikle bu sebepten düşmanım.

    Sevgili,
    Sonuç olarak, senin ne doğduğum yerlerdeki ekin tarlaları, ne de o ekinleri derenlerle bir ilgin ve benzerliğin var. Sen onlardan tip, eğitim, kültür, meslek, zevk, vb bakımlardan çok farklısın. O zaman, ben ne diye seninle buğday tarlasında el ele yürümeyi hayal ediyorum ve belki de bilinçaltımda böyle bir hayalin pratiğe geçmesini şiddetle istiyorum, arzuluyorum da, çocukluk arkadaşlarımdan birini, hani birlikte kuzu yaydığım, ekin tarlasında buğday dererken seyrettiğim, düğünlerde birlikte el ele omuz omuza halay çektiğim kızlardan birini düşlemiyorum? Neden?

    Aslına bakarsan sorun sende değil, bende. Her yıl köyüme gittiğimde ilkin çevreyi dolaşırım. Evleri, bahçeleri, tarlaları, dereleri, gölleri tanırım. Ama yine de, her adımda kendime daha bir yabancı bulurum . Çocukluğumun oralarda geçmiş olması olanaksız gibi gelir bana. Çoğu kez, artık, kendimin kendim olmadığım duygusuna kapılırım. Ben ve O, ya da O ve Ben . O kim? Bir ben varım, bir de senin gördüğün ben var. Ne fark var arada? Herkesin içinde çok farklı biri vardır. Ama o gördüğünüz ‘ben’in içinde de farklı ‘ben’ler var. Kendi içimde senin gördüğünle benim için kendim farklı olabilir. Ayrıca, benim içimdeki şimdiki “ben” ile çocukluğumdaki “ben” arasında da kuşkusuz çok büyük farklılıklar vardır. Çünkü, insan yaşadığı sürede bilinçli ya da bilinçsiz olarak, ki buna “kader” deniliyor, birçok dönemeçlerden geçer. Bunlardan bazıları geleceğimizi belirleyen nirengi taşlarıdır. İşte bu nirengi noktalarından geçtikten sonra geriye dönüp baktığında insan asıl kendisini arkada bırakır, dönemecin bu tarafında başka bir insan oluverir. Ancak, arkada bıraktığı "kendisi"nden kurtulmak o kadar kolay değildir; çünkü o yeni kimliğinin/kişiliğinin peşini bırakmaz Her köşe döndükçe bir yeni benlik... En yenisi en önde, en eskisi en arkada... Art arda yürüyen bir sıra insan... İşte bunların hepsi birden bir tek O.O, şimdi daha bilinçlidir ama bilinçli insan olmak da zordur, ağır sorumluluk yükler, çok yönlü düşünmeyi gerektirir, öğrendiğini daha doğru olanla değiştirme yükümlülüğünü taşır. En doğru bildiklerini eleştirmeye zorlar. Bildiklerini değiştirmeye açık tutarak bilinenlerin dondurulmasına izin vermez. Öte yandan, Albert Einstein’ın “gelenekleri parçalamak atomu parçalamaktan daha zordur” sözü hemen her insan için geçerlidir. Ve işte bunun için de değişmek/dönüşmek çok zor ve çoğu kez acı verir.

    Özet olarak:
    Sevgili,
    İşte benim için bu kadar anlamlı, bu kadar önemli olan bir manzara, yani Garzan Ovası, yani buğday tarlaları ile arama – hiçbir ilgin olmadığı halde - sadece sen girebiliyorsun, anla artık!…

    Önce buğdaylar içinde, sonra da “bir denizin kıyısında” yürümek …

    Aklımersedeermesedebuaşktanyanasendenyanayımdiyory eşerendalsendenyana…

  10. #40
    Teğmen Array
    Üyelik tarihi
    21.01.2011
    Mesajlar
    85
    Tecrübe Puanı
    17

    Standart



 

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •