2 sonuçtan 1 ile 2 arası

Konu: Hilmi yavuz

  1. #1
    PRENSES Array
    Üyelik tarihi
    27.11.2008
    Mesajlar
    2.468
    Tecrübe Puanı
    71

    Standart Hilmi yavuz



    bir kapı açıldı , ansızın , baktık :
    akşam!... kimse benzemez oldu kendine ;
    kim bilir ne kadar hüzünlü artık ,
    bir odadan ötekine geçmek bile ...

    ''Behçet Necatigil ' in '''Şiir geçmişe atıflarla ilerler''' sözü benim poetikamın temel koyucu argümanıdır (tezidir).Bir şiirin sahihliği (gerçekliği) onun içinde üretildiği toplumun zihniyet tarihiyle ilişkiliyse eğer , hem geçmişe atıfta bulunan bir gelenekselliği , hem de bugüne atıfta bulunan bir modernliği içermek zorundadır.Şirin geçmişe gönderme yaparak ilerlemesinin anlamı , bence budur.Sahihlik (gerçeklik) şiirde amaçladığım şey.''

    Hilmi Yavuz
    ''Hüzün ki en çok yakışandır bize
    Belki de en çok anladığımız
    Biz ki sessiz ve yağız
    Bir yazın yumağını çözerek
    Ve ölümü bir kepenek gibi örtüp üstümüze
    Ovayı köpürte köpürte akan küheylan.''
    Diyen Hilmi Yavuz


    Hilmi Yavuz ' un şiirlerinde gündelik olan , akşamın pembe , kızıl renklerinde eritilmesi gereken bir şiir fazlalılığı olarak belirir.Gündelik oalnın çekildiği yerde şiir başlar.Şimdi ve burada olan ''hafıza'' ile yer değiştirir.Hafıza , yani nostalji onun için gündelik olanın şiire yenildiği yerdir.Divan şiirinin olanaklarının , bir anlamda alegorikleşmiş yüceltme nesnelerinin Hilmi Yavuz şiirinde birer simgeye dönüştürülerek kullanılmasının ardında gündelik olanın eritilmesi kaygısının ağır bastığını söyleyebiliriz.Gündelik olandan bu iradi kaçış Hilmi Yavuz ' un şiirini sıkı ve kapalı şifrelerle örmesine yol açar.Sanki bu yaşamın içinde yaşıyor gibi değil de , bu çağın getirdiklerinin dışında kalmaya özel bir önem göstererek . '' hazıfazının '' şiirsel yurduna sığınarak içsel huzursuzluğuna bir ferahlık arayışı içindedir.Hafıza , bir anlamda Hilmi Yavuz ' un şiirinde şiirsel bir biçime sahip olmak ile özdeşleştirilebilir.Bu biçime sahip olmayanı , yani gündelik olanın dolayımında kurulmuş şiirsel biçimlemeleri onaylanmasının nedeni bu olsa gerek.Kuşaktaşlarını '' şiir ishali '' olmakla suçlarken , sanırız ki bu hafızaya sahip olmamakla , gündelik olanın ağına yakalanmakla itham ediyor.

    GÖLGE ve ZAMAN

    gölgesi vuruyor zaman ' ın
    ilk yazdan kalma bir şiire

    sordumdu : bir soruyu mühüre
    ve beni sana üşürten nedir ?
    seni ağzımın ağzıyla öptüm
    ve elimin eliyle okşadım
    andolsun , bir dokunuşla seni örterim
    üşür tenim , çünkü aşk

    üşür köpüre köpüre
    işte gün serinledi bende
    aşklarda dururum biraz
    seni şiirlerimle gölgelerim
    yazları devire devire

    ne zaman bir suya eğilip baksam
    orda suyun hayalini görürüm
    yüzümü uçura uçura yürürüm
    zaman ' ı gezdire gezdire

    vururum bir gölge gibi kendime



    Şâir , ''Görünen '' den Görünmeyen ' e ulaşmak ister.Çocuklukla şâir ''görünmeyen '' olmakta birleşirler , şâir , kendi hüznüne döner dönmez görünmez olur ; hüznünden ve yalnızlığından saklanır.

    Hilmi Yavuz


    Çağdaş şiirimizde gelenek ve gelenekten yararlanma denildiğinde anımsanacak en önemli isim kuşkusuz Hilmi Yavuz , Behçet Necatigil gibi geleneksel oalnı özümseyip kendine özgü bir şiir yaratan ozanlardandır.Divan şiirinin ünlü adlarına , yapıtlarına kimi zaman kavramlara göndermeleri onun şiirini gününden koparmazdı bir zamanlar.Ününü de benzetmelerini yaşamdan alışına , güncele göndermelere borçludur.

    Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti , aslında daha kuruluş aşamasında reddettiği Osmanlı İmparatorluğu ' ndan , tâ Bizans 'tan beri taşınan yönetsel ,idari mirası beraberinde getirirken Tanzimat Fermanı ' ndan (1839) beri devam eden en büyük mirası da devralmıştır ki ;bu , son 300 yıl boyunca imparatorluk elitinin sürekli kafasını karıştıran ve Türk aydınlarının en büyük epistemolojik sorunudur.Bugün bike devam eden ve zaman zaman cevap veremediğimiz bir sorunudur bir sorudur aslında bu ; Ne kadar doğulu ve ne kadar batılıyız?

    Yeni kurulan cumhuriyet , kendi modelini lâik ve demokratik bir yapı üzerine kurarken , kendisine çağdaş dünyayı model seçerken bu süreçte çok daha kolay aldığı söylenemez.Tek parti döneminden 50 ' li yıllarda çok partili siyasal döneme geçiş , ardından 1960 , 70 ve 80 'deki üç askeri darbe , tutuklamalar , siyasi infazlar ve en nihayetinde seksen sonrasında önü alınamaz bir şekilde maruz kalınan popüler kültür , vahşi kapitalizm , neoliberalizm.Modernleşme yolundaki bu gelgitler Türk insanında zaman zaman etkisini fazlaca hissettiren bir kimlik bunalımı yaratmıştır.Kimliğimizin ne olduğu ve bu soruya hep bir ağızdan ve tek bir cevap verememe hâli !
    İşte Hilmi Yavuz , eserlerinde felsefi bir yaklaşımla aslında hangi gelenekten geldiğimizi , bu gelenekten nasıl beslendiğimizi ve modern Türk kimliğinin nasıl bir kimlik olduğunu sorgular.O , tek bir ağızdan veremediğimiz yanıtın peşindedir.Türkiye ' de 70 'li yıllarda doğan , dünyayı ve ülkesini 80 'li yıllarda adlandırmaya başlayan kuşak ,kendi ironik bir tanımlamayla bir çeşit alacakaranlık kuşağı olarak tanımlar.

    '' Gülemiyorsun ya , gülmek
    Bir halk gülüyorsa gülmektir.''

    diyen Edip Cansever ' in dizelerinin ardından

    ''Hüzün ki en çok yakışandır bize ''

    diyen bir şâiri , Hilmi Yavuz ' u elbette çok yakınında hissedecektir.Bizim bir tülü tanımlayamadığımız ve bize her yerde eşlik eden duygu işte bu dizelerde canlanacaktır.Hilmi Yavuz ' u sadece şâir kimliği ile açıklamak yetersiz kalabilir. O Tanzimat dönemi aydınları gibi hem gazeteci , hem yazar , hem edebiyat eleştirmeni , hem felsefeci , hem de üniversite hocasıdır.

    Hilmi Yavuz , 14 Nisan 1936 ' da İstanbul ' da dünyaya gelir.Ailesinin ilk ve tek çocuğudur.Babası Yahya Hikmet bey Siirt doğumludur.Cumhuriyet rejiminin ilk bürokratlarından olup emekli oluncaya kadar Biga , Orhangazi , Terme ve Şebinkarahisar gibi Anadolu 'nun bir çok kasabasında kaymakamlık yapmıştır.Annesi Vecihe Hanım ''ehl-i tarik'' bir kadın olup Kadirî tarikatına intisap etmiştir.

    Hilmi diyor ki ben
    ucuz hüzünler kiraladım
    Alyanak bir kuklacıdan
    Gök binlerce mavi şapkalıdır
    Senin de şapkan mavi miydi
    o günlerde ?

    Hilmi Yavuz ' un çocukuluğu ve ilk gençliği babasının kaymakamlık yaptığı kasabalarda geçer.İlkokulu Terme ' de bitirir.Ortaokula Çarşamba ' da başlar , ailesinin memleketi Siirt ' te tamamlar.Babası Yahya Hikmet Bey oğlunun en az bir yabancı dil öğrenmesi gerektiğini düşünüp uygulamaya koyacak kadar ileri görüşlü bir insandır ve oğluna ortaokulda Fransızca dersleri aldırır.1950 ' de Hilmi Yavuz liseye İstanbul ' da , Kabataş Erkek Lisesi 'nde yatılı olarak başlar.Lise demek yasakların başlangıcı da demektir Hilmi Yavuz için.Artık dışarı istediği zaman çıkmak ve o yıllarda en önemlisi sigara içmek yasaktır.Çocukluğu ve ilk gençliği ikinci Dünya Savaşı yıllarının yokluk ve kısmen baskılı ortamında geçen Hilmi Yavuz için İstanbul 'daki hayat ,Anadolu kasaba hayatından tamamen farklı ve yenidir.Hilmi Yavuz çocukluğundan itibaren ninni yerine şiir dinlemiştir demek yanlış olmaz.Babası Yahya Bey evde yüksek sesle Tevfik Fikret ' ten ,Süleyman Nesip ' ten , Nailî Kadîm ' den , Sâdi ' den ve Şirâzlı Hafız ' dan şiirler okur.Kabataş Lisesi 'nde eğitime başlamak da Hilmi Yavuz için bir dönüm noktasıdır.Çünkü o yıllarda edebiyat öğretmeni Türk yazın geleneğinin en önemli şairlerinden Behçet Necatigil ' dir.Ve Hilmi Yavuz ' un Behçet Necatigil ' den öğreneceği çok şey olacaktır.

    50 ' lerin İstanbul 'unda en önemli kültür sanat etkinliklerinden biri liselerin düzenlediği edebiyat matineleridir.Bu matinelerde gençler dönemin şair ve yazarlarını hem tanıma , hem de sanatçıların eserlerini kendi ağızlarından dinleme olanağını buluyorlardı.Bunların arasında Sair Faik , Haldun Taner ,Sabahattin Kudret Aksal ve Attilâ İlhan vardır.Hilmi Yavuz ve arkadaşları da bu dönem Çamlıca Kız Lisesi ile ortaklaşa böyle bir matine düzenlerler ve Hilmi Yavuz okuduğu şiirlerle büyük beğeni toplar.Hilmi Yavuz ,lise yıllarında okul arkadaşları ile birlikte önce (el yazısıyla hazırlanan) ''Sesimiz'' sonra da ''Dönüm'' adlı dergileri çıkarır.Dönüm dergisi dönemin ünlü şairlerinden Özdemir Asaf ' ın İstanbul Cağoloğlu 'ndaki matbaasında basılır.Hilmi Yavuz daha lisede iken Babıâliye ayak basar ve bir daha da çıkmaz.

    1954 ' te liseden mezun olan Hilmi Yavuz ,felsefe okumak istemesine rağmen biraz da babasının ısrarıyla İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi ' ne başlar;ama bitiremez.Felsefe okuma şansı da yaşamının ileri ki döneminde İngiltere ' de karşısına çıkacaktır.Ancak Hukukta okumak hukuk açısından olmasa da edebiyat açısından Hilmi Yavuz için çok verimli geçer.Okul arkadaşları Erdal Öz ,Onat Kutlar ,Adnan Özyalçıner ,Kemal Özer ve o yıllarda lise öğrenciisi olan Doğan Hızlan ile beraber '' a '' dergisini çıkarmaya başlarlar.Çünkü gençtiler ve söyleyecek sözleri , yerleşik edebiyat değerlerine karşı çıkma istekleri vardır.Dergiye dönemin yazınsal iktidarı ile gençler arasında kalmış ara kuşaktan İkinci Yeni şairlerinden destek gelir.Cemal Süreya meşhur ''Folklor Şiire Düşman '' yazısını bu dergide yayımlar.Edip Cansever de dergiye maddi anlamda ve şiirleriyle katkıda bulunur.

    ŞİİR ANLAYIŞI ve BESLENDİĞİ KAYNAKLAR

    Hilmi Yavuz şiir yazma uğraşı dışında şiirin kuramsal sorunları üzerine düşünen ve bu konuda da yazıları yazan bir edebiyatçıdır.Bu nedenle onun şiir kitaplarına geçmeden , şiir anlayışını ve beslendiği kaynakları belirtmek Hilmi Yavuz 'u anlama bakımından daha açımlayıcı olacaktır.Divan şiiri sonrası modern Türk şiirinin oluşum evresinin başında Yahya Kemal ve Ahmet Haşim gibi iki önemli şairi vardır ki , onlar divan şiirinin ses , söyleyiş , imaj dünyası ve dil zevkini yeniden yorumlayarak bir terkibe (birleşim/harman)ulaşabilmiş şairlerdir.Asaf Hâlet Çelebi'ye gelindiğinde ,divan şiirinden gelen tasavvuf etkisiyle birlikte kullanılan imajlar ve dolayısıyla mistisizmin , diğer dinlerin (özellikle budizmin) , mitolojinin ve masallların şiire kaynaklık etiği görülür.Behçet Necatigil modern şiir ile geleneksel şiiri birleştirebilmiş , adeta şiiriyle ikisinin arasında bir köprü kurabilmiştir.O , geleneğin sesinden yola çıkarak kentli ,sıkışmış küçük burjuvanın hayatını anlatabilmişti.50 ' li yıllar ise Garip akımından sonra Türk şiirine İkinci Yeni 'nin hâkim olduğu dönemdir.İkinci Yeniciler de temel olarak (sonradan Birinci Yeni adıyla anılacak olan )Garip şiir anlayışına karşı çıkmışlar ve Garip şiirinin zamanla yozlaşması , şiir deyince yalnız küçük olayların sıradan bir dille anlatılmasının akla gelmesi ,basitlik ve sıradanlığın şiirin ölçüsü haline gelmesi karşısında Orhan Veli ve arkadaşlarının aksine imgeye,edebi sanatlara ,soyutlamaya şiirde yeniden yer vermişlerdir.

    T.S.Eliot ,şairin ''kendisinden öncekileri bilmesi ve bizim de onun eserlerinde geleneği bulmamız gerekir.'' der. ve devam eder '' bir toplumda edebi yaratıcılığın devamlılığı , en geniş anlamda ,geçmişin edebiyatında gerçekleştirilmiş ,kolektif bir dimağ veya şuur olarak tanımlayabileceğimiz gelenekle yaşayan kuşağın kendine has özellikleri arasında kurulan ,tanımlaması çok güç bir denge sayesinde mümkündür''
    Hilmi Yavuz 'un şiiri işte bu dengenin şiiridir.Hilmi Yavuz 1952 ' de yayımladığı ilk şiirinden günümüze gelinceye kadar şiir yolunda açılan iki yol;yani yalnızca geçmiş şuuruyla şiirler kaleme almak ya da gelecekten beklentilerini yalnızca geçmişi inkar üzerine inşa eden şiirler yazmak yerine ,ustaları Yaha Kemal ,Ahmet Haşim,Behçet Necatigil ve Asaf Halet Çelebi gibi gelenekle moderni ,Doğu ile Bat 'yı birleştiren üçüncü yolu seçmiştir.Onun gelenekten ne anladığı gösteren en önemli sözcük ''temellük'' yani kendine mal etmedir.Şeyh Galib , ''Hüsn ü Aşk'' mesnevisinin sonunda ''Esrarımı mesneviden aldım / Çaldımsa mirî malı çaldım'' derken yüzyıllar ötesinden temellükün ipuçlarını gösterir.Hilmi Yavuz ,Doğu 'yu estetiği ,duyguları ve inançlarıyla bir bütün olarak ele alır.Ve ekler : '' diyorum ki ;gelenek varsa hem mutasavvuf şair geleneğini , hem de şair mutasavvuf geleneğini temellük etmek gerekir.''

    Hilmi Yavuz için edebiyat ,dolayısıyla şiir bir usta çırak ilişkisidir.Edebiyatı bir tür tarikat ilişkisi olarak tanımlayan şair,bu yola yeni girmiş genç şairlere bir yol gösterici ,yani mürşit gerektiğini söyler.Hilmi Yavuz için bu yol gösterici ,Necatigil olmuştur.Necatigil ''şiir geçmişe yapılan atıflarla ilerler.'' derken Hilmi Yavuz ' a şiir yolunda yürüyeceği yolu da göstermiş olur.Şiiri em söz dağarcığı , hem de söz dizimi meselesi olarak algılayan Hilmi Yavuz için nasıl mısra yazıldığını öğrenmenin yolu , divan şiiri ve onun geleneğini sürdüren şairleri takip etmekten geçer.Edip Cansever 'in ''Kaybola'' şiirindeki ''yapılan bir şeydir şiir'' dizesini referans göstererek ,şiirin önceden tasarlandığını ve yaratılan bir nesne değil,yapılan bir nesene olduğunu söyler.Bu düşüncesini geliştirerek her iyi şairin;bir usta ,bir ataölye olduğunu belirtir.Resim atölyelerinde nasıl klasik resimler genç ressamlar tarafından kopya ediliyorsa ,genç şairlere de kendi şiiri seslerini bulma yolunda klasik diyebileceğimiz şairlerin şiirlerindeki sözcükleri kullanarak şiirler yazılmasını önerir.Şiirin ''yapılan bir nesne'' olduğu önermesinin ilk kaynağı Eski Yunan 'dandır.Aristoteles'in bilgi türüne yaptığı göndermede ifade edilir.

    Hilmi Yavuz ayrıca şunu da belirtir: ''Aragon,''bir şâirin tarihi ,onun tekniğinin tarihidir'' diyordu.Şiir yazma edimi ,ereği kendinde olan bir etkinlik değildir;tersine bir ereği bir telos'u vardır şiirin;öyleyse şiir yazma bir poiesis'tir.Yapılan bir şeydeyse rastlantı olmaz.''
    Kendi poetik tavrını ''şiir için Küçük Tractatus'' da dile getirir.Bir numaralı önerme şöyledir:

    1. Şiir Dil değildir,sözdür.
    1.1 Şiirin tarihi Dil'den söz'e doğrudur.
    1.2 Şiirin Tarihi kopmalarla belirlenir.Mallarme 'nin şiiri ondan öncesiyle yer değiştirmiş şiirdir.
    1.3 Şiirin geleneği ,onun tarihi değildir.

    Ona göre şiirin geleneği onun tarihi olamaz.Hilmi Yavuz ,şiir ve düşünce konusunda Mallarme'nin ''şiir kelimelerle yazılır,fikirlerle değil''görüşüyle ters düşmez.''Düşünce şiiri'' ,şiirselliğin geriye itilmesi ,buna karşılık belagatın öne çıkarılması anlamına gelir.
    Konu ''ARAZ'' tarafından (15.03.2009 Saat 22:43 ) değiştirilmiştir.

  2. #2
    Eşref EREZ

    ASAYİŞ B€RKEMAL
    Array
    Üyelik tarihi
    19.05.2006
    Yaş
    50
    Mesajlar
    6.561
    Tecrübe Puanı
    10

    Standart

    DOĞUNUN SORULARI


    hangi umut, hangi sevda, hangi dağ
    ve hangi-

    dağ, allahu ekber dağlarıdır
    sevda, nazımınki

    ve ozan bir garip derviş işte
    acısı Gevaş’ta, gidi Muş’ta
    kendini yollarla bezemiş

    mendili boydan boya meneviş
    bir büyük akşamın külü
    sabrı, hasreti doğulu

    ve ölüm, bir kır yoksulu
    gibi gök ekin arıyor sanki

    hangi umut, hangi sevda, hangi dağ
    ve hangi-


    DOĞUNUN GURBETLERİ


    akşam en güzel masaldır
    iyi anlatılırsa

    doğru olan herşeyde biraz
    öfke, biraz yılgınlık vardır
    der, bir kıssa
    cam incelince şarap da incelir
    yaşam acıdan kırmızıya
    ölüm hüzünden beyaza
    ve bir gül gelirse
    bu yol ayrımından gelir
    mutlaka ve nasılsa
    kendi elimizle kurduğumuz gurbetten
    daha zor bir sürgün yoktur
    yaşasak da yaşamasak da
    umuda ve sonbahara hüküm ki:
    gülün saltanat devrinden
    ne sevdikse bugünden
    ve ne kaldıysa dün ki
    acıyı yakuta döndürsün
    hüznü döndürsün elmasa

    akşam en güzel masaldır çünkü
    iyi anlatılırsa


    DOĞU


    işte Solhan ve işte kocaman
    dağlarıyla kalaba
    ve gülleriyle hısım
    olduğumuz Palu
    gözleri korkunç bir deprem
    hem aslı, hem kerem
    gibi yanan suvar:
    İbrahim talu
    işte akşam ve işte Çapakçur
    ve Çapakçur’da akşam
    bir divanıharp gibi kurulur
    ağır giden bulut müfrezeleri
    hem bulanık hem firari
    yağmur
    ve bir vur emri gibi ansızın
    bir akar suya doğrulur
    Hınıs’tan kopan süvari:
    İbrahim talu

    işte can eseren koyu ve kar
    kar, palandöken dağlarında
    bir isyan bastırır gibidir
    işte hörmek köyleri çevrilmiş
    duvar
    bir kurt yüzüdür, ince
    sivrilmiş
    cibren ovası
    sanki mevzi almış
    gibi kar
    hem başıbozuk, hem seferi
    hörmek;ten inmiş iniş
    ölümü savuran süvari:
    İbrahim talu

    II
    Bingöl dağlarının eteklerinde
    kuytu meşeler vardır
    o kuytu meşeler ki
    germiş kartala kanat
    ya da bir avcı kolu
    olup tek sıra
    ve sanki tütüne ve bakıra
    bir küf gibi musallat
    hamiye alayları

    işte Dicle işte Fırat
    ve acı su boyları
    sanki yazdan kapanmış
    sarp ve heybetli
    dağ yolu
    yanında üç ince patika
    üç küçük oğlu
    ve sanki süvari değil de
    ilk kez eyer vurulmuş
    bir kısrak gibi tedirgin
    İbrahim talu

    kış kararlı, ova dingin
    İbrahim talu, sağır
    bir acıya dökülen tunç
    ve giderek daha belirgin
    korkunç
    bir kızıl çadır olup
    savrulan yalım
    işte hoyrat ve zalim
    ağır
    bir yangın

    bin üçyüz ondu ve sen
    İbrahim talu
    ağıtlardan bir kış
    solgun ve mücerret
    ölümü sürmeli bir tüfek
    gibi omzuna asmış
    o sürmeli tüfek ki
    tetiği kartal
    namlusu aşiret
    kabzası yanmış


    DOĞUNUN ÖLÜMLERİ


    ölüm bir aşirettir doğuda

    ay ışığı gülden hoyrat
    gölleri güzelden talandır
    ve asi , durak bilmez ağıtlarıyla
    uçsuz bucaksız turnalarını
    kat kat gurbete durmuş evvel baharla
    sevdası göçer olandır
    ve bu nasıl bir serencimdir
    satılır umudu beye
    hasreti bir meta gibi
    ve alınandır
    ve tuzdan, bozkırdan ninelerini
    bir çığlık gibi mengeneden mengeneye
    söküp çürüten rüzgardır

    türküsü ki eşkıyaya geniş
    ve bir kekliğe dardır
    ovayı çelen bakışlı
    ve bir fişekliğe dizilmiş
    gibi omzu kuş nakışlı ağaçlarıyla
    acıya pusu kurandır

    ölüm bir aşirettir doğuda


    DOĞUNUN ŞAİRLERİ


    işte doğu, ki sen ki sanki
    pir sultan ile baki efendiyi
    sırmalı bir çiğdemde birleştirerek
    Rumeli kılan dize
    işte doğu, hilkati güzün
    ne zaman giydiysek o kadar hüzün
    ve ağır, ürkek ve beyaz
    bir sülüne benzeyen örtümüzün
    kat kat altındaki sağır bir hırka gibi
    ölümdür, dar gelir eğnimize
    işte doğu, ki orda her şey
    kendini yineliyor batarak
    orda her şey batıdan batıyor
    ve bir ay ışığı dahil olup gülümsememize
    o doğu ki daim düşen bir yaprak
    yahut utangaç bir yakut ile
    tartıla tartıla incelen sözün
    çıkarır nakışını gözlerimize
    o doğu ki simyacısıdır
    siyasetin katledilmiş bir gülün
    yahut bir çile haneye benzeyen yüzümüzün
    ve sevgili, gam sultanıdır orda
    yani doğuda, solgun bir melanetle doğan
    büyük boynu gecenin ve gündüzün
    ve şairlerdi sevda askerleridir
    kızıl bir kadife kadar mağrur
    yahut bir şayak kadar hırçın
    ve vakur
    gönlümüzün
    BİZ ARTIK ÜÇ KİŞİYİZ
    BEN , KEYFİM VE KAHYAM..!




 

Benzer Konular

  1. Psikopat kedi hilmi ve maceraları (SÜPER)
    By EFSaNe_1907 in forum KOMİK RESİMLER
    Cevaplar: 4
    Son Mesaj: 04.12.2008, 16:27
  2. Fenerbahçe İle İlgili Birçok Bilgi Burada
    By NyHaT in forum FENERBAHÇE
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 06.10.2008, 21:44
  3. YAVUZ SULTAN SELIM
    By HaYaT in forum TARİHİMİZİ BİLELİM
    Cevaplar: 12
    Son Mesaj: 10.01.2008, 22:24
  4. Yavuz Sultan Selim « Osmanlı Tarihi
    By jojo in forum TARİHİMİZİ BİLELİM
    Cevaplar: 4
    Son Mesaj: 26.07.2007, 23:34

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •