DOĞUNUN SORULARI
hangi umut, hangi sevda, hangi dağ
ve hangi-
dağ, allahu ekber dağlarıdır
sevda, nazımınki
ve ozan bir garip derviş işte
acısı Gevaş’ta, gidi Muş’ta
kendini yollarla bezemiş
mendili boydan boya meneviş
bir büyük akşamın külü
sabrı, hasreti doğulu
ve ölüm, bir kır yoksulu
gibi gök ekin arıyor sanki
hangi umut, hangi sevda, hangi dağ
ve hangi-
DOĞUNUN GURBETLERİ
akşam en güzel masaldır
iyi anlatılırsa
doğru olan herşeyde biraz
öfke, biraz yılgınlık vardır
der, bir kıssa
cam incelince şarap da incelir
yaşam acıdan kırmızıya
ölüm hüzünden beyaza
ve bir gül gelirse
bu yol ayrımından gelir
mutlaka ve nasılsa
kendi elimizle kurduğumuz gurbetten
daha zor bir sürgün yoktur
yaşasak da yaşamasak da
umuda ve sonbahara hüküm ki:
gülün saltanat devrinden
ne sevdikse bugünden
ve ne kaldıysa dün ki
acıyı yakuta döndürsün
hüznü döndürsün elmasa
akşam en güzel masaldır çünkü
iyi anlatılırsa
DOĞU
işte Solhan ve işte kocaman
dağlarıyla kalaba
ve gülleriyle hısım
olduğumuz Palu
gözleri korkunç bir deprem
hem aslı, hem kerem
gibi yanan suvar:
İbrahim talu
işte akşam ve işte Çapakçur
ve Çapakçur’da akşam
bir divanıharp gibi kurulur
ağır giden bulut müfrezeleri
hem bulanık hem firari
yağmur
ve bir vur emri gibi ansızın
bir akar suya doğrulur
Hınıs’tan kopan süvari:
İbrahim talu
işte can eseren koyu ve kar
kar, palandöken dağlarında
bir isyan bastırır gibidir
işte hörmek köyleri çevrilmiş
duvar
bir kurt yüzüdür, ince
sivrilmiş
cibren ovası
sanki mevzi almış
gibi kar
hem başıbozuk, hem seferi
hörmek;ten inmiş iniş
ölümü savuran süvari:
İbrahim talu
II
Bingöl dağlarının eteklerinde
kuytu meşeler vardır
o kuytu meşeler ki
germiş kartala kanat
ya da bir avcı kolu
olup tek sıra
ve sanki tütüne ve bakıra
bir küf gibi musallat
hamiye alayları
işte Dicle işte Fırat
ve acı su boyları
sanki yazdan kapanmış
sarp ve heybetli
dağ yolu
yanında üç ince patika
üç küçük oğlu
ve sanki süvari değil de
ilk kez eyer vurulmuş
bir kısrak gibi tedirgin
İbrahim talu
kış kararlı, ova dingin
İbrahim talu, sağır
bir acıya dökülen tunç
ve giderek daha belirgin
korkunç
bir kızıl çadır olup
savrulan yalım
işte hoyrat ve zalim
ağır
bir yangın
bin üçyüz ondu ve sen
İbrahim talu
ağıtlardan bir kış
solgun ve mücerret
ölümü sürmeli bir tüfek
gibi omzuna asmış
o sürmeli tüfek ki
tetiği kartal
namlusu aşiret
kabzası yanmış
DOĞUNUN ÖLÜMLERİ
ölüm bir aşirettir doğuda
ay ışığı gülden hoyrat
gölleri güzelden talandır
ve asi , durak bilmez ağıtlarıyla
uçsuz bucaksız turnalarını
kat kat gurbete durmuş evvel baharla
sevdası göçer olandır
ve bu nasıl bir serencimdir
satılır umudu beye
hasreti bir meta gibi
ve alınandır
ve tuzdan, bozkırdan ninelerini
bir çığlık gibi mengeneden mengeneye
söküp çürüten rüzgardır
türküsü ki eşkıyaya geniş
ve bir kekliğe dardır
ovayı çelen bakışlı
ve bir fişekliğe dizilmiş
gibi omzu kuş nakışlı ağaçlarıyla
acıya pusu kurandır
ölüm bir aşirettir doğuda
DOĞUNUN ŞAİRLERİ
işte doğu, ki sen ki sanki
pir sultan ile baki efendiyi
sırmalı bir çiğdemde birleştirerek
Rumeli kılan dize
işte doğu, hilkati güzün
ne zaman giydiysek o kadar hüzün
ve ağır, ürkek ve beyaz
bir sülüne benzeyen örtümüzün
kat kat altındaki sağır bir hırka gibi
ölümdür, dar gelir eğnimize
işte doğu, ki orda her şey
kendini yineliyor batarak
orda her şey batıdan batıyor
ve bir ay ışığı dahil olup gülümsememize
o doğu ki daim düşen bir yaprak
yahut utangaç bir yakut ile
tartıla tartıla incelen sözün
çıkarır nakışını gözlerimize
o doğu ki simyacısıdır
siyasetin katledilmiş bir gülün
yahut bir çile haneye benzeyen yüzümüzün
ve sevgili, gam sultanıdır orda
yani doğuda, solgun bir melanetle doğan
büyük boynu gecenin ve gündüzün
ve şairlerdi sevda askerleridir
kızıl bir kadife kadar mağrur
yahut bir şayak kadar hırçın
ve vakur
gönlümüzün


LinkBack URL
About LinkBacks




Alıntı


